YILMAZ ODABAŞI

YILMAZ ODABAŞI

Mapus Yılmaz Odabaşı dışarıya nasıl bakıyor? İçeride kendini nasıl hissediyor?

 

Dışarıya ait hissetmiyorum kendimi. Bu içeriye de ait hissetmiyorum. Dışarının genişliği, şu topluma dar gelen Yılmaz’a göre değil. İçerisi de bana ait değil. Çıkınca ne yapacağım, nereye gideceğim? Dışarısı öyle berbat ki… Müthiş bir bellek kaybı, değer kaybı var dışarıda. Yani artık öyle bir toplum olduk ki… Aşkları yitmiş, sevinçleri örselenmiş, yaşamak için küçük ödüller, küçük dengeler için; büyük ödünler veren mağlup bir toplum var dışarıda. Bu mağlup toplumun içine girip yeni baştan cezaevi… yeni baştan cezaevi… Ben 15 yıldır aynı nakaratı tekrarlıyorum. Onun için çıkınca yurtdışına gitmek gibi bir niyetim var.

 

Dünyadaki ve Türkiye’deki tüm olayları yakından takip ediyorsunuz, sanırım?

 

Günlük basını çok sık izliyorum. Dışarı tuhaf geliyor bana. Bakıyorum, şimdi “dış güçler ülkeyi bölmek istiyor” diyorlar. Yıllardır aynı şey söyleniyor. Deniz Baykal da, Mesut Yılmaz da, Yekta Güngür Özden de, Tansu Çiller de aynı şeyi söylüyorlar. Bu insanlar hiç kendilerini sigaraya çekip de “biz niye böyle düşünüyoruz” dediler mi? Aynı çark, aynı laflar, aynı söyler, değişen hiçbir şey yok.

 

Kayhan Keskinok diyor ki “Karadeniz kıyılarında sisler arasından öyle bir ışık yayılır ki bir anda her taraf aydınlanır, o ışık her tarafı kapsar” demin ki söyledikleriniz, bu ışıkla, karanlıklar bu ışıkla aşılamaz mı? Edebiyatın, sanatın, şiirin ışığıyla aşılamaz mı? Sevgiyle, duyguyla… Umut, umut yok mu?

 

Tabii ki ışık var, ışık olmalı. Gündem’de, Aydınlık’ta temsilcilik ve gazetecilik yaparken yaşamıştım. Bir yığın kuşatma. Ekonomik kuşatma, siyasi kuşatma, her türden kuşatma. Düşünce özgürlüğü yok, fikir özgürlüğü yok. Bunlar olmadan zaten bir şey yapılamaz.

Hayata ve hayatın tüm çelmelerine çelişiklerine karşı güçlü olmakla mevcut sisteme karşı güçlü olmak kanımca ayrı ayrı anlamlar taşıyor. Hayata karşı güçlü olmak bende ilkel kominal toplumu çağrıştırıyor. Böylesine çürümüş bir topluma karşı güçlü olabilmek ise ya kralı, ya soytarıyı oynatmaktan başka bir seçenek bırakmayan kurtlar sofrasını düşündürüyor. Doğdu olduğu için değil kural olduğu için yürürlükte olan acımasız bir toplumsal hiyerarşinin kıskacında Shakpeare’a göre evrensel orospu sermayenin cenderesinde bireysel katılım olanaklarından men edilmiş yoksul milyonların düşlerindeki kırıntılarla savruluşlarını düşündürüyor. Ama geriye dönmenin doğmamış olmanın onuru yok, gelmiş bulunduk bir kere. Sanayi cehennemi insanlığa kazındırdığı sosyal refahın yanında yaşattığı yabancılaşmaya kimlik erozyonuna, örselenmelere rağmen yaşıyor olmak insanlık için hiçbir gerekçeyi pişmanlığa dönüştürmeyecek kadar güçlü bir duygu. Bütün açılarak ve toplumsal yıkımlara rağmen, insanlığın gücünde yine de dünyaya gelmiş olmanın coşkusu ve minnettarlığı okunmuyor mu? Hala toplumun evrile evrile vardığı yerlerde, yaşamın anlamını cüretle sorgulayabilecek insanların çoğalacağına dair umut dipdiri duruyor. Üstelik böylesi bir siyasal, toplumsal bir atmosferde, 82 Anayasasının yaptırımlarından, İslamcılığın çirkin tehditkarlığına kadar. Nesnel gerçekliğe çöreklenmiş karabasana rağmen umut dipdiri. Boşuna mı, Fransız şair Eluard “En mutsuz karanlık bile ışığı gizler” diyor. Daha yazarlar aynı yerdedir. Yaralanmalar aynı derinlikte ve bütün kanamalar umuttan… bütün kanamalar umuttan…

 

Neden umutsuzluk…?

Geçenlerde bir yerde okumuştum. Melih Cevdet Anday bir şiirinden bir dize çıkarıyor. “Yarına ait insanın”dan bu şiir 70’lerde çıkınca dünyayı başına yıkıyorlar Melih Cevdet’in, “Niye bu dizeyi çıkardın” diye. Fakat yılların Anday’ı doğruladığını görüyoruz. Yarınlar, yarınlar… Hani nerede bu yarınlar? 1978’de siyasal mücadele yelpazesinde yer aldığımızda 1993 bizim için bir yarındı. 1961’e göre veya Mustafa Suphilerin dönemine göre 1995 bir yarında. Şimdi bakıyorum nerede o yarın. 15 yıl önce Diyarbakır Cezaevinde bazen koğuşdaki arkadaşlara dönerek, millet derdim, “Bugün yine dayak yedik… bugün yine ellerimiz mosmor… parmaklarımızı kımıldatamıyoruz günlerdir… ellerimiz patladı. Yarın inanın hepimiz bu günleri gülerek anacağız, çok değil 10-15 yıl sonra inanın” derdim. 15 yıl geçmiş yine tufanlardayız, bedellerdeyiz. “Ürkütülmüş gardiyanlar, yine kurutulmuş bahçeler taşıyorlar yüreklere” değişen bir şey yok. Umut, bizim yüreğimizde ısrarla, yaşatmak istediğimiz bir şey. Ama nesnel gerçeklikte pek fazla karşılığını göremiyoruz. Ben pek iyimser olamıyorum artık. Sivas ve mahkeme kararları… biten bir Türkiye.

 

Çürüme, kokuşma devlet ve toplumda her yerde yaşandı ve yaşanıyor yani?

 

12 Eylül’ün çok başarılı olduğunu düşünüyorum. Kimse kime güveneceğini bilmiyor. O umut lafları çok dürüst değil. Bu biraz kaba gerçekliğin yorumu. Umutsuzluk var aslında. Umutsuzluk olduğu için, işimiz hep umutsuzluklardan umut üretmek. Biz hep bunu yapıyoruz. O siyah tablodan bir ışık arıyoruz. Umutsuz karanlık bile ışığı gizlermiş ya. Yani umutsuzluk olduğu için umut var. Yaşasın umutsuzluk, diyorum ben. Çünkü umutsuzluk içinden umut damıtmak var. biz umut toplayıcılarıyız kanımca. Ama umut yok.

Toplumsal yozlaşmada tek sözcük geliyor aklıma: “Depolitizazyon” biz üç kuşak askeri darbe yaşamış bir toplumuz. Doğduk 1960 ihtilalli oldu. 13 yaşında 12 Mart. 20 yaşında 12 Eylül… bir çok örselenme yaşadık. Toplumun yaşadığı örselenmeyi göz önünde tutarsak, devletin uyguladığı eğitim kültür politikasının başarılı olduğunu görürüz. Medya kuşatması  altındayız. İletişim kaynakları işlevlerini yerine getirmedikleri için insanlar müthiş bir bellek kaybı yaşıyor. Türkiye’de milyonları uzaktan kumanda aletleri idare ediyor. Bizler bataklık içinde güller görüyoruz. Böyle bir ayrışma yaşanıyor. Medya yaramadı Türkiye’ye. Az gelişmiş Anadolu’da Nevşehir’in bir ilçesindeki birsi, oturup evinde televizyon karşısında New York’un arka sokaklarındaki orospu pazarlarını seyir ediyor. Sosyal olarak hazır değil bizim toplumumuz bu görüntülere bu medyaya.

 

Sevgiyi yoz ederler

kül ekerler kör gözüne

demiri toz ederler

kan serperler gökyüzüne diye bir türkü var. İnsan sevgisi köreltiliyor, yok ediliyor. Suyu çürütmek istiyorlar?

 

Düşünüyorum da bu ülkede “Burjuva demokrasisi” olsa en azından biz içeride olmazdık. Faili meçhuller, yargısız infazlar olmazdı. Bizim insanımıza önce demokrasi bilinci lazım. Biz az gelişmiş bir toplumuz. Yüz de ellisi köyle kalmış bir toplumdan fazla güzel şeyler ortaya çıkmaz.

 

Şair yazar, sanatçı, edebiyatçı bir şeyi yaratıyor, bunu toplum benimsemeyebiliyor. Bazen de yıkıp yok ediyor, etmek istiyor. Nice ressamların resimleri beğenilmemiştir. Nice şairlerin şiirleri beğenilmemiştir. Fakat sanatça, edebiyatçı yine üretmiş üretiyor, üretecekte. Her şey rağmen üretiyor. Sanatça, edebiyatçı biraz da kendisi için… illaki toplumun beğenisi için üretmeyecek yani. Üretmemeli? Zaten bir şey üreten kişi topluma da yararlı olmuştur. yani sanat ve edebiyat hiçbir zaman durmamalı?

 

Elbette daha çok üretmeli. Daha çok üretmeli. Arap şair Adonis mesela “aşk ve ölüm oldukça şiir de olacaktır” diyor. Ben her şeyden herkesten önce ilk önce kendim için yazıyorum. Son Yazarlar Sendikası toplantısında arkadaşlarımız köylüler de işçilerde sendikaya girsin beraber yazalım demişlerdi. Ataol’a bir not yazdım, “o köylünün işçinin evine ne kadar kitap girmiştir ki onlar da bu sendikaya girsinler” dedim.

Ben halkın güzelliğini de zaafını da görüyorum. Herkes de görmeli. Bakıyoruz bazı işçiler barlarda, pavyonlarda kümelenmiş durumda. Köylü dediğimiz insanlar mideleriyle uçkurları arasında şuur kaybına uğramış dünyadan bi haber yaşıyorlar. Abartmamak lazım Türkiye’de işçiyi, köylüyü. Biz bir dönem o abartmayı yaptık. Şimdi biraz daha nesnel bakıyorum olaya. Toplumdan habersiz, toplumu kurtarmak isteyen gruplar oluştu. Topluma, çağdaş, bilimsel bir gözle bakmak lazım. 60 modeli sokak olaylarıyla bakarsak hiçbir yere varamayız.

Ahmet Oktay7ın bir yazısı vardı. Şöyle diyordu; “Peki bu toplum ne kadar istedi” Edebiyatı, sanatı ne kadar istedi toplum. Toplumun böyle bir kaygısı var mı?

Ben bugünün ilericisiyim, ya 20 yıl sonrasının neyiyim? 20 sene sonrasının gericisi olmak istemiyorum. Olayları çok iyi takip ediyorum.

 

Şiir bir tavır alış mı; dünyaya, evrene, insana, kendine. Şiir bir karşı koyuş mu yaşama…

 

Şiiri tanımlara sığdırmak istemiyorum. Şair için şiir kendi içinde bir amaç, kendi derinliğinde bir yoğunlaşmadır. En son şiiri olsa olsa tümüdür denilir şairin. Öyle olsa da şairin ölümü, şiirin ölümü değildir ama. Şiirin ateş hattında şair, yüreğinin ateş hattında en iyiye ulaşmanın peşinde birinci avcısıdır. Bir çoğu da umduğu avı asla bulamayacağını hiç bilemeden tüfeğini beyhude elinde taşır. Hiçbir şey bulamadan geçip gidenler veya bulamayacağını anlayarak geri dönenlerin çoğunluğu nedeniyle her şiir yazanın şair olmayacağı öne sürülmüştür. Şiir yazmanın ayrı, şair olmanın ise ayrı bir serüven olduğu doğrudur. Bulamadan geçip giden yada bulmaya çalışırken geri dönen imge avcıları görürler ki daha önceki avcılar (şiir mirasını kastediyorum) ne varsa avlayıp gitmişler. Geri birkaç parça av, imge kırıntısı kalmıştır. Siz en son biçimleri, bulabileceğiniz en son imge kırıntılarını elde edebilmek için şiirin içine girdiğinizde daha önce girenlerden çok daha zihinsel, fiziksel enerji sarf etmek zorunda kalırsınız. İşte o an görürsünüz ki dönüp dolaşıp vardığınız ya da varmak için çok didindiğiniz yer, aslında daha önce ayrılmış bir yerdir. Bunun için günümüz şairinin işi daha zor. Baktığımızda da görürüz ki neredeyse karşımızda insanlık tarihi kadar eski bir şiir. Hedefin önünde durup bakarsanız. Ne ilksinizdir, ne de son olacaksınız. Dikkatle bakarsanız hedefin bulunduğu yere milyonlarca kurşun atılmış olduğunu görürsünüz. Orada; Homeras’tan, Aragon’a, Kavafis’ten Bödler’e kadar nice şairin geride bıraktıkları vardır. orada sonu da düşünmeden edemiyoruz. İnsanlık bu mirası ne kadar algılamış, bir çoğu olağanüstü denebilecek yapıtları ne kadar sahiplenmiştir. Sizin ekleyeceğiniz pek fazla bir şey yoktur, o miras. Varsa da en fazla onların bıraktıkları kadar olacaktır.

Şairler ki yan yaza, yaza yana bir ömrün nice gecesini kan çanağı gözlerle uykusuz sabahlara yatırarak şiirini ithaf ettikleri insanlığın böyle uydu antenlere arabesklere, pornografiye nice erozyonda başka evrenlere mangalar sürüler halinde gideceklerini bilseler yaşarlar mıydı. Diye sormadan edemiyorum. Bilseler yazarlar,bilseler yazarlar mıydı, diye sormadan edemiyorum. Ama bunu sorduktan sonra karşımızda insanlığın tarihiyle yaşıt bir şiir mirası. Ama insanlığın tarihine yaraşan bir insanlık var mı?

 

Şairler insanlığın mutluluğu için çıkarıp yüreklerini vermiyorlar mı, vermezler mi?

 

Toplumdaki bu çürümenin çapı, şiirin andikasyon alanını aşmıştır. Abartmayalım, bu toplumu değil şairler, şiir Tanrılar bile kurtaramaz. Bu kadar çürümüş kokuşmuş toplumu şiir kurtaramaz.

 

En azından bir insanı, beş insanı, bazı insanları şiir kurtaramaz mı?

 

Şiir kendi içinde bir amaç olabilir. Hayatın içinde bir araçtır şiir. Tüketirsiniz onu. Yeniden üretirsiniz sonra. Toplumda bir amaç değil bir araçtır şiir. Şair için olmasa da. Ama tabibi sanatçı meta üretmiyor, sanat üretiyor. Ama Pazar dolaşımında meta olarak sahipleniliyor ve tüketiliyor. Tüketiliyor bir müzik parçasının tüketildiği gibi, bir filmin izlenip tüketildiği gibi.

 

Söyleşi: HAYMANA CEZAEVİ, 10 ŞUBAT 1995

 

Yılmaz Odabaşı ile Söyleşi, Ayhan Aydın, İzlek Dergisi, Nisan 1995, s:19