SİNA AKŞİN – Laiklik

Prof. Dr. SİNA AKŞİN

 A. Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi

Laiklik

 

Ülkemizin aydın simalarından birisi olan Sina Akşin, uzun yıllardan beri özellikle Cumhuriyet Dönemi tarihimizin önemli konularında yazmış olduğu yazılar ve çalışmalarıyla tanınıyor. Kendisiyle yapmış olduğum söyleşide özellikle ülkemizde üzerinde en fazla spekülasyon yapılan konulardan birisi olan Laiklik konusunda onun bilgilerini derledim.

 

Sayın Akşin Osmanlı İmparatorluğu incelendiği zaman devletin teokratik anlayışlarla, dine dayandığını, eylem ve uygulamalarında dini kaideleri esas aldığını görüyoruz. Osmanlı’da din-devlet ilişkisinin gerçek boyutu neydi?

 

Osmanlı İmparatorluğu teokratik bir devletti. Teokratik bir devlet olmakla birlikte, bu teokratik yapının birtakım özellikleri vardı. Bir kere hoşgörü vardı. Başka dinlerden olanlara karşı hayli geniş bir hoşgörü vardı. Yalnız, bu hoşgörü farklı mezhepten olanlara gösterilmemişti.

Müslüman teokrasisinde şeriat kurallarının uygulanması lazım. Osmanlı Devleti’nde şeriatın bazı hükümleri uygulanmamıştır. Mesela; bildiğimiz kadarıyla hırsızların elleri kesilmiyordu. Kesilmişse de bu çok azdır. Yani kayda değer bir boyutta değildi. Şeriatın aynen uygulanması diye bir şey söz konusu değildi. Şeriatta biliyorsunuz, zina olaylarında recm uygulanır. Kadının yarı beline kadar gömülerek taşlanması yani bu ceza bilebildiğimiz kadarıyla iki kez uygulanmıştır.

Şeriatın düzenlemediği birçok konu var Osmanlı Devlet yönetiminde. Tımar sistemi, toprak düzeni… Şeriat kuralları tarafından belirlenmiyordu. Ama tabii devletin ruhu yine de şeriattı. Çünkü, özel hukukta, aile hukukunda, kişisel ilişkilerde şeriat uygulamaları esastır. Yani demek ki Osmanlı Devleti teokrasiydi ama bugünkü Vahabiliği uygulayan Suudi Arabistan’daki kadar da teokratik bir devlette değildi. Tabii bunun dereceleri vardır.

 

Osmanlı İmparatorluğu’nda belli bir bilgi, düşünce, felsefe, sanat birikimin oluşturulmamasının temel nedenleri nelerdir?

 

Osmanlı Devleti’nin çok başarılı olduğu yönler vardı. Devlet örgütlenmesi, savaş örgütlenmesi çok başarılıydı. Ama devlet ve savaş konuları dışında, Osmanlı Devleti’nin (Özellikle Klasik Döneminde) çok da kayda değer önemli başarıları olduğu söylenemez.

Neden böyle? Çünkü İslam Rönesans’ı, Osmanlı Devleti kurulduğunda, geçmişti ve devam edememişti, olduğu yerde kalmıştı. Osmanlı Devleti yeni bir İslam Rönesans’ını başaramadı. Kültür alanında, sanat alanında, felsefe alanında bunu başaramadı. Bazı başarıları yok değildi. Şiir alanında, mimari alanında bazı başarılar vardı. Ama düşünce, felsefe, bilimler konusunda her hangi bir varlık gösterememiştir, Osmanlı. Medreseler başta biraz fen bilimlerine, insan bilimlerine eğildiler fakat o da zamanla tamamen söndü.

Medreseler, sadece dinsel bilgiler, dinsel ilimler öğreten, ezberleten kurumlar oldular. Osmanlı’nın kültürel çoraklığının, önemli bir işareti matbaanın icadından 250 yıl sonra Osmanlıya gelmesidir. Geldiğinde de 17 kitap basılıp kapanıyor matbaa. İbrahim Müteferrika matbaası 42 yıl kapalı kalıyor. Böyle bir şeye ihtiyaç duymamışlar. Kitaba ihtiyaç duymayan bir toplum, bunun nedenleri, toplumsal. Göçebe bir toplum var Osmanlı’da. Göçebe toplum da çok ileri bir toplum ve kültür değildir. Osmanlı Devletinin daha sonraki bütün cabası göçebe olan halkı, toprağa yerleştirmek olmuştur. Bu yerleştirmeler esnasında çeşitli olaylar yaşanıyor. Kimi zaman aşiretler oturuyor, kimi zaman aşiretler ayaklanıyor. Bu da yüzyıllar süren bir mücadeleye yol açıyor. XIX. yüzyılda bile ordu gönderip aşiret oturtamaya çalışıyor Osmanlı Devleti.

 

Osmanlı’da yaşanan yenileşme yönündeki bazı siyasi gelişmelerin devlet ve toplum yapısında belli bir gelişmede belirleyici rolü oynamasına rağmen yeterince yaygınlaşamamasını nasıl açıklıyorsunuz?

 

Yukarıdaki aynı sebepler yine. İstikrarlı bir tarım göçebelerin tümüyle yerleşik topluma geçilememesi önemli bir etmen. Tabii bu gerçekleşmeme de suçu olamaz. Osmanlı’da hiçbir alanda ciddi bir çaba harcanmamıştır. Islahatlar, yenileşme hareketleri, dış baskılar, askeri yenilgiler sonucunda yapılmıştır. Bu yenileşme hareketleri bizzat, devlet sınıfları, devletin başındakiler, padişahlar tarafından yapıldığı için içeriğine fazla da sıcak bakmayan, yine aynı kesim tarafından uygulatılmamıştır. Yani biraz da dostlar alış verişte görsünler mantığı var burada. Toplum ve devlet içinde fazla derine inmese de bu yenileşme hareketleri, zaman içinde birikim sağlamış, o gün için Türk Toplumunun birtakım aşamalar kaydetmesine yardımcı olmuştur. Çeşitli toplumsal aşamalar kaydedilmesine imkan vermiştir.

 

Osmanlı’da dinsel gericiliğin, fanatizmin yaygınlaşmasını sağlayan kurumlar hangileridir? Osmanlı’da tutuculuk nasıl artmıştır? Taassubun kaynakları nelerdir?

 

Osmanlı düzeninde gericilik büyük ölçüde birtakım başarısızlıklar sonucu ortaya çıkmıştır. Savaştaki yenilgiler, diğer bazı etmenler buna artı katmıştır. Osmanlı Devleti bir savaş makinesiydi. Savaş yapmak için kurulmuştu. Bunda başarı gösteremeyince dinsel gericiliğin, bağnazlığın ortaya çıktığını görüyoruz. Elbette başka nedenleri de var. Ama benim görebildiğim kadarıyla, gericilikte, askeri başarısızlıkların önemli payı var.

 

Şimdiye kadar sayısız tanımı yapıldı ama Sayın Akşin siz laikliği nasıl tanımlıyorsunuz? Gerçek bir demokrasinin kurulmasında laikliğin konumu ve önemi nedir?

 

Laiklik dinle devlet işlerinin birbirinden ayrılması tabii. Ama bizde ki laikliğin özel bir uygulaması olmuştur. Dinle devlet işleri ayrılmıştır ama aynı zamanda devlet dini kontrol altına almak istemiştir. Ama bunu laiklik uğruna yapmıştır. Din uygulamalarını laikliğe aykırı bir müdahalesi olmuştur. Dolayısıyla, bizdeki laiklikte devletin dine bir müdahalesi var.

Gerçek bir demokrasinin kurulabilmesi için laikliğin büyük bir önemi vardır. Devletin çeşitli tarikatlar, mezhepler arasında tarafsız olması lazım. Hiçbir din birörnek değildir. Dinlerde mezhepler, tarikatlar gibi bölünmelerin olması doğaldır. Eğer devlet yönetimi laik olmazsa ülke içindeki farklı inanç kesimleri kendi üstünlüklerini, etkinliklerini kurmaya çalışacaklardır. O zaman da o inanç grubundan olmayanın hali yaman olacaktır. Her cemaatın kendi başının çaresine bakmasını çok zararları buluyorum, ben. Bugün Türkiye’deki uygulamanın sürmesi zorunludur. Bugün Türkiye’de hiçbir cami herhangi bir grubun camisi değildir. Eğer her cemaat kendi başının çaresine bakacak olursa o zaman herkesin ayrı bir cami kurması gerekir. Nurcuların camisi, Süleymancıların camisi, Nakşîlerin camisi gibi farklı camiler kurulacak. Burada çıkacak kavga hiçbir şeyin kavgasına benzemez. Siyasal kavgalarda kimse inancından fedakarlık etmek istemeyeceği için, olayın boyutu düşünülenden çok fazla olur.

Din konusunu toplum hayatından çıkarmak lazım. Zaten de laiklik budur. Şeriatın uygulanması toplum hayatını düzenlemesi demektir.

 

Laikliğin Batı’daki tarihsel gelişimi ile Türkiye’deki seyri arasındaki temel farklılıklar nelerdir?

 

En önemli fark, laikliğin Batı’da yüzyıllar boyunca süren çok kanlı mücadeleler sonucunda oluşmuş olmasıdır. Laiklik, Batı’nın gelişmişliğinin bir mirasıdır. Biz az gelişmiş bir ülke olduğumuz halde bu gelişmişliğin mirasını hemen almaya çalışıyoruz. Tabii kolay değil çünkü toplum az gelişmiş laiklik ise gelişmişliğin bir göstergesi. Demokratik bir uygarlaşma gelişme mücadelesidir laiklik. Batı’nın uzun bir deneyimle, çabayla kazandığı bu gelişim çizgisini, biz çok kısa sürede başarmak istediğimizden sıkıntı içindeyiz.

 

Sizce bir dinin, bir inancın, mezhebin tam laik olabilmesi diye bir şey söz konusu olabilir mi?

 

Bir din, mezhep, inanç tam laik olabilir. Nasıl olur? Laikliği kabul ettiği zaman olur. Yani toplum hayatını düzenleme iddiası olmayan bir din mezhep, inanç laiktir. Birkaç devlet adamımızın laik insan olmaz, laik devlet olur yolu açıklamaları oldu. Bu saçma sapan bir şey bence. Bir insan laik biri olabilir. Laikliği kabul ediyorum diyen insan laiktir. Bu ne demektir? Laik bir insan çok dindar olabilir. İnançlarını yerine getirebilir. Ama laik de olabilir. Toplum hayatının dinsel kurallarla yönetilmesi gerekmediğine inanması gerekir, laik insanın. Buna inanan bir din de laiktir.

 

Şu anda Türkiye’deki toplum ve devlet yapısının gerçek bir laiklik karşısındaki konumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Türkiye’deki laiklik uygulamasının mücadelesi devam etmektedir. Atatürk devrimi, bu mücadelede, Türk toplumunu uygarlaştırmaya çalışan bir girişim olmuştur. Ama Atatürk maalesef, laikliğin halka yayılma olanağı zayıf olmuştur. Okur yazar oranı az, radyo, tv. yok, sayısız olanak yok. Tüm bu imkansızlıklar nedeniyle, Atatürk Devrimi daha çok büyük şehirlerde etkili olmuştur. Gerçi Köy Enstitüleriyle, Köy Odaları ile, Halk Evleriyle, Devrim halka yayılmak istenmişti fakat türlü olanaksızlıklar yüzünden bunda da başarılı olunamadı.

Atatürk Devrimi hâlâ gerçekleşmiş bir devrim değildir. Hâlâ bütün Türk toplumunu etkilemiş durumda değildir. Dolayısıyla Türkiye’deki dinci akımlar, şeriatçı akımlar, canlı bir mücadele veriyorlar devleti ele geçirmek için. Laikliği sona erdirmek için mücadele veriyorlar. Ama Türk toplumu ilerlemek istiyorsa bunları yenmek zorundadır, şeriatçı güçleri, laiklik karşıtı güçleri yenmek zorundadır.

 

Düşünce ve fikir ortamının oluşmasında ve gelişmesinde üniversitelerin yeri ve önemi nedir?

 

Düşünce ve fikir ortamının oluşmasında üniversitelerin önemli bir yeri vardır. Ama üniversitelerin tek başlarına yapabilecekleri şeyler azdır. Devletin diğer kurumları var. Okullar var, bürokrasi var. Dolayısıyla üniversiteler çok etkili olmakla beraber tek başlarına yeterli etkiyi göstermekten uzaktırlar.

 

Türkiye’deki üniversitelerin tarihsel gelişim çizgisi ne olmuştur?

 

Türkiye’de üniversiteler 1900’da kurulmuşlardır. Şunun şurasında 95 yıllık bir geçmişleri var yani. Zaten 1908’e kadar Abdülhamit Döneminde hiçbir etkinlik gösterememiş. Üniversitelerin üniversite olabilmeleri için çok uzun süre yaşamış olması, bolca ürün vermesi gerekmektedir. İyi bir üniversite için en az birkaç yüzyıllık bir geçmişe sahip olmak gerekmektedir. Ama Türkiye bir çok ülkeden şanslıdır. 1933’de Türkiye, Hitler Almanya’sından kaçan 142 bilim adamını kabul ederek, üniversitelerini Avrupa üniversiteleri boyutuna çıkarmaya çalışmıştır. O başarıyı sürdürme zorunluluğu vardı. Bu da kolay bir iş değil.

Şimdi ise her yerde üniversiteler açılıyor. Bu üniversiteler, hükümetin, siyasetin doğrudan doğruya at oynattığı yerler. Az zamanda bu kadar sayıya ulaşması üniversite öğrenimi için sağlıklı değildir. Bir zamanlar Müdür Mühür’ü lafı varlı lise açmak için, okul açmak için bir mühür verilirdi. Şimdi de Rektör Mührü sözü uygulamaya girmiştir.

 

Ülkemizde başta üniversitelerimizde eğitimde gerileme ve yozlaşma nasıl yaşandı? Bu nasıl giderilebilir?

 

Burada da şeriatçı etkiler görülüyor. Birçok üniversite personelinin, Diyanet İşleri Vakıf kurslarıyla beslendiklerini görüyoruz. Devletten burs alanlar bile İslamî eğilimlerinden dolayı bu bursu almaya hak kazanmış olup, bu yolda yürümektedirler. Tüm bunlar bilimi yozlaştıran etmenlerdir. Bunun giderilmesi de bilimin üniversiteye tekrar hakimiyeti ile laikliğin her alanda sağlanması ile, toplumun olgunlaşıp, uygarlık mücadelesinde belli bir mesafe alınmasıyla mümkün olacaktır.

 

Düşünce Özgürlüğü konusundaki fikirleriniz nelerdir?

 

Düşünce özgürlüğü konusunda her türlü titizlik gösterilmelidir. Çünkü düşünce özgürlüğü, toplumsal yaşam için son derece hayati öneme sahip bir konudur. Düşünce özgürlüğü, gelişmenin, uygarlaşmanın, kalkınmanın olmazsa olmaz koşuludur. Kimileri sadece iktisadi gelişmeleri öne çıkarırlar. Yollar, barajlar, binalar bunlar gelişmişliğin birer görüntüsü değildir. Esas gelişmişlik düşünce, fikir, kültür, sanat uygarlık alanındaki gelişmişliktir. Bu ancak Arap anlayışıdır. Arabistan’da çuvalla para var, bilgisayar var, yollar, binalar…. var. Ama bu ülke ve diğer Arap ülkeleri uygar mı? Adam olmuşlar mı? Bu ülkeler uygar değil, adam da olmamışlardır. Yol, fabrika yapmakla adam olunmaz. Adam olmak, uygar olmak, kültürlü olmak, tümü bütünlük halinde dört başı mamur olmakla mümkündür.

Kültürde, sanatta, düşüncede her alanda adam olmak zorundasın. Gerçek bir düşünce özgürlüğünün ve bu ortamın sağlanmamasından kargaşa çıkar.

 

Söyleşi; Ayhan Aydın, PİR SULTAN ABDAL DERGİSİ, SAYI 15, HAZİRAN/TEMMUZ 1995, SAYFA 26-30.