ŞERİF BAYKURT – Türk Halkbilimi İçinde Oyun

ŞERİF BAYKURT

 Türk Halkbilimi İçinde Oyun

 

Bu söyleşimizde; Ülkemizde Halkbilim konusunda yapmış olduğu çalışmalarla kendi alanında bir öncü olan Şerif Baykurt’un yapmış olduğu birbirinden önemli çalışmalara yaptığımız bir yolculuk dışında, özellikle oyunla ilgili onun derin bilgilerinden yaptığım derlemeyi sizlere sunuyorum.

 

Konuşmamıza farklı bir yerden gireceğiz ama söyleşilerin gelişi farklı olabiliyor; hocam özel sohbetimizde yedek subaylık döneminizden bahsederken Orhan Veli’den de bahis açtınız. Oradaki sıcaklıktan, bir de yedek subaylıktan gelen duygulardan bahsettiniz. Askerler yürürken atlara binmeden onlarla beraber 29 gün yürüdüğünüzü söylediniz.

 

Tabii, Orhan Veli ile 16. dönemde, yedek subaylığın ikinci dönemidir, zannediyorum ki 2. Bölükteydi, ben birinci bölükteydim, tanışmıştık ve İstanbul’da Alibeyköy Köşkü’nde kuraları çektik ama sonra Zonguldak civarına nakledildi tümen ve İstanbul’da Safranbolu’ya 29 günde gittik.

Yürüyerek gidiyoruz. İkinci bölükteydik Orhan Veli’nin hatırladığımız ‘’Destan’’ şiirinden bir dize ‘’Ada yolu kestane aman dökülür tane tane’’ O Adapazarı yolunda yazılmıştı. Biliyorsunuz bir nevi halk şiirinden, edebiyatından çok istifade eder. “İstanbul’un ortası sinema, garipliğimi, mahzunluğumu duyurmayın anama” o da bir halk türküsü. Destan gibi de o yolda yazılmıştır. Çok ilginç her gece çadırlarımızı kurar yatarız her gece. Bizim ayrı çadırlarımız var. Subay olduğumuz için biz ayrı çadırlarda yatarız. Askerler sıra sıra uzun çadırlarda yatarlar. Orhan Veli’nin Kitabeyi Sengi Mezar’ını oradan biliyoruz.

Orhan Veli’nin o zaman ottan bir karyolası var. Karyolada yatmadan önce her gece mukavva gibi bir kontrplak vardır ‘’Kitabeyi Sengi Mezar dediği odur. Mezar Taşı Kitabesi yazıldı denirken, mezar taşı şeklinde bir kontrplak. Kalın mukavva gibi. Her gece onu yatağının başına koyar. Mezar taşını yatağının başına koyar öyle yatar. Orada şöyle yazıyordu yanılmıyorsam, ‘’Taştan mezar tarlası, çok yaşayın ölüler’’.

Orhan Veli tabii o zamanlar genç 20 yaş civarındaydı, belki 25 falan olabilir. Bir bakıma içimizde ukalalıkta vardı, kabul ediyorum. Çünkü o yaşta hiçbir şey yokken Babıali’de sakal falan bırakırdı, hani meşhur olunca insan çeşitli çarelere falan başvuruyor. Gençken daha onun kadar farkına varamadık ‘’Rakı şişesinde balık olsam’’ der ama sonradan anladım ki, Orhan Veli’de bir şeyler var. Orhan Veli klasiği yıkıyor yeni bir şeyler meydana getiriyor. Bana sorarsanız Orhan Veli’nin eserlerinden çok eski çerçeveyi kırması çok değerli. Eskiden biliyorsunuz konu belli Divandan gelen tarz Cumhuriyet döneminde bile belli birtakım kalıplarla devam ediyor. Konu değişik Orhan Veli’de, rakı şişesinde balık olmak, kimsenin aklına gelmez. Nasırdan kimse şikayet etmezdi. Orhan Veli bizi öylesine değiştirdi ki bu bakımdan Orhan Veli’nin yaratıcılığından daha çok yıkıcılığı çok önemli. O bir yol açtı.

 

Kaç yılında hocam askerlik? 1940 1944’e kadar kesintisiz 3 yıl kadar sürdü bizim askerlik. Evet, ben askerliğe öyle diyorum bazen. Askerliğe girdiğim zaman bıyıklarım çıkmamıştı. Askerlik bittiği zaman saçlarım kalmamıştı. 3 yıl askerlik yaptık

 

Bir de Eşref Üren vardı? (Metin Turan)

 

Evet Eşref ile Safranbolu’daydık. Efendim benim esas meşgul olduğum, asıl öğrenimim ben resim hocasıyım. Sanat tarihi dersi verirdim. Asker de o zamanlar 1940 senesinde 1945 senesinde İsmet Paşa resmini yaptırıyordu. O sıralarda Ankara’da resim çok hareketliydi. Şimdi gene çok iyi resimde hareket. Ben resim hocası olarak alaya gittiğim zaman, alay kumandanının büyük boyda, kendi boyunda bir resmini yaptım. Bunun için de Alay Kumandanı beni Emir Subayı yaptı. Emir Subayı olunca daha çok çalışabiliyordum yani talime falan çıkmadan. Bu benim başka türlü de askerlikte talimden ayrı mesleğimde biraz daha çalışmama vesile oldu. Eşref geldiği zaman onu çok iyi karşıladık çünkü ben de resim yapıyordum. Bana çok yetenekli bir ressam olduğunu söyledi kumandan da Eşref Üren 43 yaşındaydı, 44 yaşındaydı ben 21 yaşını doldurduğum zaman.

Arkadaşlığımız şuradan pekişti. O zaman 43 senedir. Çok ilginç biz askere gidiyoruz, valiler ne oluyor, müsteşarlar ne oluyor, genel müdürler ne oluyor. Yaşlı insanlar da askere gelsin herkesi askere alıyorsunuz. Herkes iki defa üç defa askere gelsin, diyor. Türkiye’ye gelmiyor o zaman İsmet İnönü yeni silahlara da alışabilmek için, 44 yaşındaki valilerden bir kısmını, profesörlerden bir kısmını, ressamlardan bir kısmını ‘’müecceller’’ diye askere aldı. 3 aylık askere aldı. Eşref bey o zaman bizim alaya geldi tesadüf. Aman hocam dedim benim resimlerim çok değerli, değersiz bilmem. Ama hemen şunu da söyleyeyim. Ben ağzımdan çok şey kaybettim dedim ya. 1941 yılında Ankara’da, Ankara ressamları arasındaki resim yarışmasında Ankara ikincisi oldum. Demek ki bir fark var. Hocaya dedim ki; ‘’Hocam resimlerim iyi olmayabilir ama kumandanın resmini yaptım.’’ Yani o gösterecek size illa ki, çok batırmayın beni. Bir gün birlikte gittik. Dedi ki bu genç adam resmimi yaptı, nasıl resim? Ne ifade eder diye İsmet Paşa da o yıllar yaptırıyor resmini. Moda, o yaptırır da Alay Kumandanı da yaptırır. Değerli, sevimli bir Yarbay idi. Tabi her insanın her şeyden anlaması, sanattan anlaması mümkün değil. “Komutanım dedi, bu resim tabii çok değerli ama yıllar geçer o zaman değerini daha çok taşır”, dedi. “Mesela ne eder?” dedi. O zaman en pahalı fotoğraf 5 lira 20 lira, yüz bin lira değil, milyon lira değildi. Efendim şimdi fotoğrafla kıyas edilmez resim tabii şimdi ya, şimdi 15, 20 liralık bir fotoğraf kadar büyütebilirsiniz.

Eşref Üren’le dostluğumuz bu arada çok pekişti. Aynı dönemlerde çalıştık.

 

Hocam daha öncelere dönebilir miyiz?, çocukluğunuz, ilk gençlik döneminizin, doğduğunuz yerin, ailenizin… yani hayata ilk başladığınız dönemlerinizin sizin üzerinizdeki izlerinden bahsedebilir misiniz?

 

Tabii, kısaca biyografimi istiyorsunuz anlaşılan.

 

Onun ötesinde aklınıza gelen anılardan da bahsedebilirsiniz. O çocukluk günlerinizden size şimdi ne kaldı, bunlar hakkında neler söylersiniz?

 

Ben, 1919 Drama doğumluyum.

Drama’nın köylerinden birinde doğdum. Sonra 1923 Lozan’da göç ettik. Göç ettik fakat o göç bende çok ilginç anılar, izler bıraktı. Hani pedagoglar, psikiyatristler bahseder ya, çocukların kafasını siyah tahtaya benzetirler ya, çocuklukta insanın kafasında her şey temizdir. Yeni yeni yazılır her şey oraya. Galiba benim ilk anılarım da burada yazıldı ve hiç silinmiyordu. Kavala’da kaldık biz ilk zamanlar ve Kavala’yı hala unutamıyorum. “Kavala’da yayar deniz köpüklerini/orada şarkı söyler Drama kızları…” Bunu tam 30 sene sonra şiirimde yazacağım. Kavala benim için çok önemli, hakikaten ilk defa deniz görüyordum. Dalgalar falan. Sonra evvela Sinop’a, Gebze’ye oradan tekrar Tekirdağ’a geliniyor…

Göçmenler Sinop’u, Gebze’yi beğenmiyorlar. Çünkü gelen bu göçmenlerin çoğu tütüncüdür. Dramalılar tütüncüdür, tütüncü oldukları zenaatle uğraştıkları için, Sinop tütün yeri olmadığı için ayrıca vatana yakın Tekirdağ, Ereğli, Edirne’yi tercih ettiler, buralara göçtüler. Çocukluğumun bir kısmı buralarda geçti.

Çatalca Erkek İlk Mektebi’nde, okula başladım. Kırklareli’de ikinci sınıfı Selim Sabit Okulu’nda, sonradan arıyorum kimdir Selim Salih?, diye. Selim Salih, Türkiye’ye ilk defa kara tahtayı getiren adam. Ama Kırklareli’nin Vize İlçesi’nde yetişmiş, Türkiye’ye kara tahtayı getiren adam, sıraları getiren adam, tabi müthiş bir yobazlık bunun karşısına çıkıyorlar, linç etmek istiyorlar. Bu tahtayı kafir icat ediyor diyorlar. Formül buluyorlar. Bu yüzden tahtayı evvela hacca gönderiyorlar. Hacca gidiyor tahta, hacdan geliyor ona hacı tahta diyorlar. Hacıdır tabii yoksa yazı yazılmaz. Bugün de hala hacı tahtalar var.

Bizim kuşak hacı tahtayı bilen kuşak. Selim Salih Okulu’na gittim. Sonra Ahmet Mithat İlkokulu’na geçtim üçüncü sınıfımda, dördüncü sınıfta sonrada Koca Hıdır İlkokulu’ndan mezun oldum. Sonra orta okul okudum, Kırklareli’de.

Liseler o zaman vilayetlerde falan var. Kırklareli’de o zaman lise yok. Yani ortaokuldan yukarıya okul yok. Mali durumumuz çok iyi değildi. Rumeli’den göçtüğümüz yıllarda. Askeri liseye gittim bir gece kaldım. Sonra kaçtım, geldim dedim ki kazanamadım, sağlık durumum için rapor alamadım, dedim okumam lazımdı, cılız bir çocuktum da. Okumam da lazımdı hissediyorum gerçekleri söyleyeyim ortaokulda iyi bir çocuktum belgelemek mümkün, o çocuk yaşımda mahallede hakkımda yazılar yazıyorlardı. İlk resim hocası çok iyi resim yapar, edebiyatçı çok güzel şiirler yazar, jimnastikçi cambaz gibi çocuk falan diyordu. Benim okumam lazımdı. O zaman öğretmen okullarına farklı çocukları gönderiyorlardı. Ben Edirne Erkek Muallim Okulu’na girdim.

 

Kaç yılında hocam? 1937/1938. Orada da derecem iyidir. Bir şeyler yaptım o zamanlar, teknik araçlar falan yok daktilo ile şapoğraf diye çoğaltıcı bir aletimiz var. Sapoğrafla Meriç diye birk dergi çıkardık. 8-9 sayfa çıkıyor. Çok iyi de bir resim yapan arkadaşımız vardı, Fahir Akkol (?) ben de yazılarını yazardım.

 

Niyazi Akıncıoğlular sizden sonra mı hocam? (Metin Turan) Niyazi Akıncıoğlular ile biz beraber okuduk lisede. Akıncıoğlu’na da on dokuz doğumlu derler. Ama Niyazi Akıncıoğlu, makara ipliği gibi uzunca, ince bir çocuktu. Benden bir iki yaş daha büyük olması lazım. Geç kaydolmuş olabilir. Evet ya geç kayıt oldu, ya da o köyden geliyordu. Babası köy öğretmeniydi. Bir han vardı. Babası ona oradan ayrı bir yer tutmuştu. Niyazi’yle aynı yaştayız belki ama dediğim gibi daha uzun ince boyluydu. Niyazi bana çok takılırdı. Çok yakın sınıf arkadaşım. Son zamanlarda alkole düştü, biraz sonra ondan koparamadı kendini, başına birtakım felaketler de geldi. Yakayı kurtaramadı, çok ilginçtir. Öyle dönemler ki kibrit kutusuna bu soldur dediler. Ömrünüzü kararttılar. Vaktinden evvel kaybedildi. Ben resim çalışırdım sonra o yazıhane açtı.

Bektaşi Şair Vahit Salcı Dede Avrupa’dan da ses getiren bir dede. Vahit Dede Bektaşi dedesi onunla benim dostluğum çok fazla oldu. Ama aramızda çok yaş farkı vardı. Fakat işte gençlik ben askerde iken şiirler yazar gönderirdim, ona ithaf ederdim. O da bana ithaf ederdi. Ne yazık ki bu çok yakın dostlardan o Vahit Dede öldüğü zaman, hadi bakalım, diyordu Vahit Dede’nin tabutuna oturdun. Onun içindir ki ben Vahit Dede’nin tabutuna oturmadığımı göstermek için ona Vahit Dede öldüğü ertesi gün, halk evi başkanının evinde 5- 6 kişilik bir grup yaptık. Nesi varsa benim elime geçmesin diye, bir çuvala bağlayıp birkaç şeyi yaptık o zaman.

Apartman Dergisi o zaman yeni çıkmaya başlamıştı. Vahit Dede ve benim mektuplarımı yayınlamaya başlamıştı. Hatta bir yazı üzerine Cahit Öztelli Adana’dan geldi, Mersin Edebiyat Lisesi’den Şerif, sen misin dedi? Uzun boylu, dikildi bahçe kapısına, bizim Kırklareli’de. Ben dedi, Vahit Dede’nin evrakını takip ediyorum sen biliyor musun? Vahit Dede’nin oğlu bir ay evvel Vize’ye tayin edildi. Sen gidip ondan alabilirsin. O zaman telefonlar da çalışmıyor. Dedim ki, oğlunun adı Lütfü idi. Lütfü “Cahit Öztelli gelip size abone olacak, evrakı konuşacak.” O da diyormuş ki hanımına, Ayşe adı hanımının, bunlardan bir şey çıkacak. Bir şeyler bekliyorlar onlardan. Cahit neticede bir hoca idi yani. Ama yanılmıyorsam o zaman Cahit 200 liraya bütün çuvalı aldı gitti. Sonra Cahit Öztelli bunları çok güzel yayınladı, yani nankörlük yapmadı. Birçokları alır saklar, yayınlamaz. Dede hakkında çok güzel yazılar yazdı, değerli bir insan, dedi. Aldığı zaman da daha 18 cönk bulduğunu söyledi yazılarında. Yani yayınladı. Böylece Kırklareli’de ki yayın macerası başladı. Nereden nereye geldik… Kırklareli’den geçtiği yer ve çocukluğumdan ziyade konuları açıklamaya çalışıyorum. İnsanın kendisinden bahsetmesi çok zor.

 

Folklora yönelmede daha çok kimin etkisi oldu, dedenin mi yoksa?

 

Folklora yönelmenin tabii dönemin etkisinden ziyade, dün siz röportaj yapacağız dedikten sonra üzerinde düşünüyorum, uzun zamandır düşünüyorum, beni folklora ne yöneltti?, diye. Elbette Dede’nin etkisi var. Ankara’da ilk defa 1941 yılında yapılan Ankara Halk Evleri’nin bayramındaki Halk oyunlarının etkisi çok büyük. Araştırıyorum, kendimi yokluyorum. Beni folklorcu olmaya yönelten husus ‘’Halkçılık’’ ilkesidir. Ben bir halk çocuğuyum. Halkı yakından tanımak lazım, halkla her şeyi paylaşmam lazım. Öyleyse halkı tanımak için de yeni yeni folklor sözü dolaşıyor 1930’lu yıllarda, İstanbul’da, Ankara’da bir folklor kelimesi var ama daha okullara dağılmamış.

Bir halk bilim derneği kuruluyor 1928 de. Ziyaeddin Fahriler, Fındıkoğlu var, birkaç kişi daha var. Bunlar 7/8 kişi ama dernek adına yapıyorlar, çalışmaları, gezileri. Ahmet Bedii var, Mehmet Halit Bayırı var, Hadiyi, Yönetken var, Muzaffer Sarısözen biraz daha geç, biraz daha sonra var. Muzaffer Sarısözen’i bunlar keşfederler. Ankara Radyosu müdürüdür, biraz daha sonra keşfederler. Ve Ahmet Kutsi Tecer de Sivas’ta Milli Eğitim Müdürüdür. Şairler gününü falan tertipliyoruz, şairler ozanlar cemiyetini kuruyoruz, Sivas’ta. Zaten halkevleri varya. Folklorun kaynağı halk evleridir. Ahmet Kutsi Tecer işte o zaman Aşık Veysel’i keşfediyor. Mesela Ahmet Kutsi Tecer olmasa Aşık Veysel olmazdı. Vedat Dede olmasa, Sarısözen olmazdı. Mesela Fikret Memişoğlu olmasaydı Elazığ’a mal edilmezdi çayda çıra oyunu. Bilinmezdi, O mal etti. Elazığ’a çayda çıra oyununu mal etti. Bursa Kılıç Kalkan ekibi bu hale gelmezdi. Hatta Cevat Dursunoğlu olmasa, Erzurum Barları hiç çıkmazdı Ankara’da sahneye. Ferit Günyol vardı, Gaziantep oyunları gelmezdi Ankara’ya.

Ben pek geç Rumeli oyunlarına başladım ama Rumeli oyunları da belki kenarda kalacaktı. Onun için birtakım sebepler oluyor, bu suretle demek istiyorum ki, folkorcu olmalarında, yetişmelerinde o altı okun halkçılık uktesi vardır.

Halkçılık Atatürk’ün halkçılık dediği o ilke artık yok artık. Çünkü herkes halkçı oldu. Reisicumhur köyden yetişti artık gereği yok. O zaman için çok çok önemli, ilginç bir anı ben Halkevi, halk danslarını topladığım zaman mahalle mahalle gezip özellikle Batı Trakya’daki göçmenlerden topladım. Çünkü onlar çok önemliydi. Trakya’dan göç etmişler ama folklorda bir dinamik statik kültür meselesi vardır. Yani yeni gelen kültürle, eski kültür anlaşamadığı müddetçe oradaki kültür dinamiktir. Hareketlidir, birbiriyle uyuşmaz ama sonra statik hale geçer.

Kırklareli’de dinamik bi kültür vardır. Neden? Çünkü göç gelmiş oraya. Haliyle göçmeni sevmiyor yerli bugün hala Anadolu’da mahalleler değişiktir; göçmen mahallesidir. Hala yerli göçmene kız vermez. Çok önemli bir konu. Onun için ben genç halimle yarı hissederek, yarı duyarak evvela Batı Trakya’daki oyunları ele aldım. Çünkü onlar zaten bitmişti? Batı Trakya’daki oyunlar evvela meydana çıkmış oldu. Zigoçlar falan. Batı Trakya’da bir kasabanın adıdır ama aynı zamanda oyunun da adıdır. Bu suretle oyunlar Trakya Oyunları diye anılmış oldu.

Konuyu kaçırıyorum bazen çok genişleyerek, siz de sormuyorsunuz.

 

Ben sizin ağzınızdan olabildiğince geniş şekilde almak istiyorum hocam. Çünkü birinci kaynak olduğunuz için bu gibi konularda ilk öncüsünüz. Yani hem tarihsel geçmişini yakalamış oluyoruz, hem de sizin olaya atılışınızı, olayla ilgili ilk çalışmalarınızın nedenlerini öğrenmiş oluyoruz. Çok geniş tutuyoruz söyleşiyi kesmeden alıyoruz. O dönemlerde kimler kimlerin elinden tuttu; kimler hangi konulara yöneldi? Dediğiniz gibi birilerinin yardımıyla, birileri öne çekiliyor, bunlar hala bugün de devam ediyor, bu zincirleme devam ediyor. Birilerinde bu kültüre karşı aşk, sevgi olmasa bir başkaları bilinmeyecek, kopukluklar, karanlıklar kalacak ve bugünkü düzeye ulaşamayacağız. En başta da söylediniz daha aydınlatılması gereken çok şeyler var.

Anadolu çok verimli bir tarla. Daha çok elde edeceğimiz malzemeler var, bunlara yönelinmeli ne kadar ürün toplarsanız toplayın bitmez, dediniz. Ama o ürünleri toplamak için vesile olan insanlar var, onların da nedenleri. Durup dururken insan Aşık Veysel’i keşfetmez. Demek ki onun şiirlerinden etkilendi, sevdi ki, onu keşfetti?

 

Hakikaten de Aşık Veysel olmazdı, Kutsi Tecer olmasaydı. Halkı seven, halkçı, halk edebiyatını seven, halkın içinden olan bir insan.

 

Burada hocam Cumhuriyet’in halkçılık politikası önemli oldu diyorsunuz? Tecer, Avrupa’da eğitim görmüş birisiydi? Tabii.

 

Yani şu andaki anlayışa bakarsak Avrupa çeşitli yerlerde eğitim görenler genellikle merkezde tutulur. Ben seçkin bir iki üniversitede yetiştim ama Atatürk öyle yapmıyor Tecer gibi yetişmiş bir insanı Sivas’a gönderiyor. (Metin Turan)

 

Atatürk’ün birtakım nazariye, kuramsal ilişkileri var ama Atatürk bunu o kadar iyi hissediyor ki, bir bakıma halkevlerinin, folklorun tüm birimlerini uygulamak üzere, halkevlerini kuruyor. Yani nazariyesi bir yana halk evleri halkçılığın yaşadığı bir yerdir. O zamanki deyimle biz halkevlerine bir nevi tıpkı teknikte kullanıyor, fabrikalarda, pota olarak kabul ediyoruz. Halkevlerinin potasında halk kültürünü alacaksınız orada aydının da kültürü var, ikisini bir potada eriteceksiniz ve Ulusal Kültür meydana gelecek. Halkevleri bir potadır pota gibidir. Onun için çok önemlidir. Halkevleri hakkındaki bir görüş de şudur; aydın halka inecek fakat söylemek lazım gelirse bugün halkın her isteğini yapmak üzere değil, halkı tutup orada kendine doğru çekecek yükseltecek. Yoksa oy sevdasıyla halkın her istediğini yapman çok önemli değil. Onun için Atatürk’e biz o zamanlar diyorduk o kadar büyük bir adamdı ki hiç kimse belki hiçbir lider böyle değildi. Halk içinde halka rağmen halk için halka rağmeni bugün kimse yapamaz halka rağmeni kimse yapmıyor. Halk için diyor ama rağmeni falan yok hesabını geldiği gibi yapıyor bugün politika bu. Gerçekler bu. Bir ara bulaştım ben politikaya neyse sonra çok çektim ben ondan. Halka rağmen değil halk için de değil, halka vaad ediyor. Halbuki bizim bildiğimizi politikacı evet iktidara gelinceye kadar halkın isteklerini vaad edecek. Ama iktidara geldiği zaman halkın isteklerini değil, halkın isteklerini yapacak. İkisi arasında fark var. Politikacı vaad edecek ama iktidar artık yapacak vaad yok. Bugün böyle mi biliyorum.

 

Atatürk devrim aydınlığı, bu kültürün, halk edebiyatının, Türk Kültürünün yeniden canlanmasına ne getirmiştir temel olarak? Temel esprisi neydi yani?

 

Konular çoğalınca ben de dağıtıyorum konuyu. Temel esprisi şuydu: Bir defa Osmanlı’dan gelen padişahlıktan saraydan gelen bir kültür ayrımı var. Halk daima itilmiştir öteden beri, yani saray halkı hiçbir imparatorluğun yapmadığı gibi askere almıştır ama ticareti ona vermemiştir verememiştir. Sanatı ona vermemiştir. Acem ve Arap karışımıdır, saray kültürü. Anadolu Kültürüne sırt çevirmiştir o bakımdan Atatürk bir halk çocuğu olarak bütün Anadolu’da geçmiş hayatı askerlikle ve halk çocuğu olarak bütün gücün halka geçmesini isteyen bir insandır.

Anadolu’da halkın iktidara gelmesi lazımdır ve bu monarşinin de yıkılabilmesi için halkla beraber olması lazım, halkın uyanması lazım. Ama bütün diyelim ki Mahmut Esat Bozkurt’un dediği gibi ihtilali yaptı ama bundan sonra milletin büyük millet olması için ne yapması lazım? Bundan sonra milletin büyük millet olabilmesi için Halk Kültürü’nün çok iyi incelenmesi lazım.

Atatürk, Anadolu’daki bütün etnik grupları çok iyi tanıyan bir insan. Anadolu’daki bütün etnik grupların bir potada eritip, Ulusal Kültürün meydana gelmesini, bu milletin böylece büyük millet olacağını düşünüyordu. Onun için Anadolu’ya yöneldi. 1933 yıllarına kadar Cumhuriyet kuruldu. Atatürk artık siyasetten çok kendini tamamen kültüre vermiştir. Çünkü bu milletin gelecekte yaşayabilmesi için siyasi poltikasından çok kültür politikası önemlidir. Ama günler gösteriyor ki, oradaki büyük kültür hala temeli yok. Bu kültür bir halk kültürü, Anadolu kültürüdür.

Bir laik kültür açıkça onu istiyor. Efendim kim Türk?

Şimdi Bozkurt Güvenç’in eseri de çok önemli. Türk kim? Hatta ilk zamanlarda Atatürk öğretmen kurulunu ilk topladığı zaman Anadolu Devletinin adını bile düşünüyor o zamanlar. Türkiye kelimesini ancak 19. yüzyılda Avrupalılar kullanıyor. Biz Türk değiliz, Osmanlıyız biz. Kendimiz bile ne olduğumuzu bilmiyoruz. Ama Türkçülük hareketiyle beraber, Türkiye Cumhuriyeti diyoruz. Bir Türk devleti meydana gelmesi için Anadolu’daki bütün Türk kültürlerinin, halk kültürünün mutlaka incelenmesi lazımdır. Türkiye kelimesi ne demek? Türk Dil Kurumu, Türk Tarihinde Demokrasi ne demek? Türk Tarih Kurumu’nun Halkın potada eritilmesi ne demek? Halkın birliği. Buna güdülmüş politika diyorlar aman can kurban böyle politikaya. O zamanlardan iki ulus kendini güdümlü politika ile dünya çapında tanıtıyor. Bunlardan birisi Japonya birisi Almanya. Güdümlü politika tabi, güdümlü kültür politikası. Şimdi bugün güdümlü politika yok Serbest tabi demokrasi ama kültürde neler oluyor görüyorsunuz? Amerika bile zorluk çekiyor günlük olayları takip ediyoruz.

İnsan sabredemiyor onun için Atatürk laiksizmden Türkiye’ye de yayarken bütün etnik grupları düşünmüştür: Alevisi, Bektaşi, Lazı, Kürdü, Çerkezi… Anadolu bir mozaik örgü. Anadolu’daki Anadolu mozaiği Türk kültürünün lehinedir ama iyi kullanmak lazım.

Bugün Mitterand Atatürk’ten 60 sene sonra ‘’milletin’’ ne olduğunu ancak anlayabiliyor. Soruyorlar Mitterand’a, diyorlar ki televizyon konuşmasında; ‘’Fransız kimdir? ’’Bozkurt Güvenç Bey çok soruyor, çok didikliyor seviyorum Türk Kimliği kitabını… Soruyorlar Mitterand’a ‘’Fransız kimdir?’’, ‘’Fransız’’ diyor, biraz Germen, biraz Frank, biraz Yahudi, biraz Ermeni, biraz İngiliz, biraz İtalyan, biraz Çingene… Ama bunların hepsinden sonra Fransızlar ortaya çıkıyor. Fransız kültürü… Neden? Kültürü Fransız kültürünü hazmetmiş. Zaten 10/15 bin yılı geriye atarsak millet fikri yok zaten. Bunun için bir ırkçılık söz konusu olamaz, söz konusu değildir.

Şimdi Atatürk, Anadolu’da konuyu ele alırsak bir defa Urartu’dan başlayarak, Eti’den başlayarak günümüze kadar Hititler’den geçerek Osmanlıya gel, o kadar çok kültür birikimi var ki!.. Kültür birikimi bizim aleyhimize değil. Bunun üzerine de günümüzde o kadar çok etnik gruplar var ki! Bu da bizim aleyhimize değil. Bütün mesele bunları bir araya getirip yeni bir ‘’Ulusal Kültür’’ meydana getirmek. Atatürk’ün isteği bu işte.

 

Bu nasıl olacak? Anadolu’ya gelmeden önce Türk kültürü, Türk inançları var, somut olarak binlerce yıllık geçmişi var. Anadolu’ya geliniyor. Anadolu’da da on bin yıllık bir uygarlık var. Urartu’lardan Ermeni’lere kadar farklı milletlerin getirmiş olduğu, biriktirmiş olduğu kültürler var; Bizans var, Hıristiyan kültürünün yoğun etkileri var. Daha sonra İslamiyet var. Atatürk’ün bu aydınlığında veya günümüzde bazılarının hala sancıları var nedense? Yani hala bir kaynaştıramama, yani bütünleştirememe gibi. Anadolu lafından, Türk lafından çekinmeden, Türkiye lafından çekinmeden fakat Anadolu gerçeği çerçevesinde o ışık çerçevesinde bu sancılar nasıl aşılabilir? Yani tümüyle özdeşleşme Alevisi, Sünni’si, yerel kültürleri nasıl tam anlamıyla harmanlanabilir? O sancıyı yaratanları nasıl aşabileceğiz?

 

Tabii beni aşıyor ama gene de görüşlerimi söyleyeyim. Çok çok önemli bir konu. Bütün dünya uluslarını bile saran bir konu. Almanya’yı bile düşündürüyor bugün, Amerika’yı bile düşündürüyor. Ama biraz daha çok oturmamış kültürler biz de olduğu gibi işte Kıbrıs gibi konularda çıkıyor meydana. Kültür meselesidir tüm bunlar.

Şimdi iki tane konuyu size misal vereyim ve görüşlerimi açıklamaya çalışayım. 25 sene kadar evvel Bitlis ve Siirt’de birkaç üniversite için Milli Eğitim Bakanlığı toplu bir halk oyunları ve toplu geziler düzenlemişti. Bilhassa Siirt’de oyuncular topladım dedim ki, ‘’Ben hocayım Jandarma falan değilim, yetkim de yok benim ama sizinle konuşmak istiyorum, belki bir kefil bulursam ekibi İstanbul’a götüreceğim falan diye’’. Öyle zannediyorum ki, az çok bir itimat vermiş oldum kendilerine çünkü Ankara’dan gelen insana ürkek bakıyor bazı yerliler. Dedim ki, ‘’Konuşalım oynar mısınız?’’ Birisi Türkçe bilmiyormuş ama bir kısmını biliyormuş ama baştan belli. Dedi ki, ‘’Kürtçe Türkü söyleyeyim’’. Tabii söyleyeceksin, dedim ve Kürtçe’yi teybe aldım. Şimdi cep telefonu gibi her şey kolay. Teybe aldım. Bir yerde bir söz geçiyor ‘’Kamali, kamali kamali’’ diye… Şimdi kamali ikmalden gelir, Kemal’den gelir, deveden gelir, anlayamadım, kamali Kürtçe ama? Dedim ki, lütfen, bana bunun tercümesini yapın, benim evimde duracak bu bant, tamam ama ben tercümesini bileyim, dedim. Diyorlar ki ‘’Mavi gözlü Kemal, sarı saçlı Kemal, sen bizim avradımızı, anamızı da kurtardın.’’ Bu kadar çok seviyoruz Atatürk’ü, bantlar hala evde. Belki silinmedi hala. Atatürk’ten sonra biz Atatürk’ün bu güzel imajını yürütemedik. Benim görüşüm bu. O zaman iyiydi durum. Ama sonra dan dış memleketlerin menfaati ile mi oldu bu işler? Onu bilemiyorum. Herhalde her tarafta bir sürü milletler var. Büyüyen bir Türkiye var, suyu bol, toprağı bol, genç bir kuşak Türkiye var, bu etrafı ürkütüyor mu? Bu da mümkündür: Hatta Avrupa’yı ürkütüyor mu? Çünkü genç bir kuşak, genç bir ulus, dünyanın en güzel sularına sahip, en güzel toprağına sahip, belki madenlerin en güzeli. Bu mu ürküttü, bilemiyorum ama böyle bir şey vardı ve biz bunu yürütemedik.

Kültür meselesinde insanlar kültürle yetiştikleri zaman anasını babasını unutuyor. Kültür çok büyük bir güç. Çok büyük bir güç ama vaktiyle ele alıp yetiştirebilirsek.

Bir ikinci konu Kırklareli’de halk danslarını ele aldığımız zamanlarda başladım yarım kaldıydı. Topladım mahalleden o zaman 40-45 yaşında, benden daha yaşlıydılar onları çağırdım işte ‘’Hasan efendi, Hüseyin efendi gelin’’ diye akşam ağardı, bu iş oldu. Çalıştırıyorum onları halk evinde ama çok güzel danslar var, değişik halk oyunları, bugün hala utandırmıyor. Kırklareli Halk Oyunları hala iyi oyunlar. Dedim ki ‘’filanca gün bu Şubat, 46/47 Şubatı halk evlerinin bayramı var, çıkacağız meydanda oyunları göstereceğiz’’. Hasan Efendi oradan ‘’Şerif bey hoca‘’ dedi. ‘’Yahu biz nasıl çıkarız Mahir Paşanın yanına?, Faik Paşa’nın yanında davulu nasıl çalarız yahu?’’ dedi. Çok çok önemli ‘’Bizi maskara etme Allah’ını seversen, Valinin önüne çıkamayız biz, Valinin yanında duramayız biz’’ dedi. Düşünün 1946 yılında sokaktaki vatandaş Valinin yanında oturmaktan üzülüyormuş. Kendini o kadar iktidardan koparmış ki, saraydan, validen, yöneticiden… Valinin yanına gelemiyor, bu bir gerçek. Ve bunları getirinceye kadar akla karayı seçtim. Geldiler. Oyunun ertesi gün, o gece daha oyun bittikten sonra ‘’ooo’’ dedi. ‘’Ne güzel oyunlar varmış bakın bunları bulduk’’ işin zor tarafı da var. Türkiye’de bir işi yapmak önemli, fakat o işe sahip olmak daha da önemli. Yedirmezler adama, o gece daha dediler “Hah bulduk” dediler bitti. Başkalarının oldu yani. 3-4 sene gezdim bunun peşine başkaları bulmuş. Hatta o konu benim meslek hayatıma mal olacaktı 2-3 sene sonra beni sürdüler. Gerçi resim derecelerim falan Amerika’ya gitti filan ama yerim daraldı sürdüler de. Yani o işlerde o kadar kolay olmuyor. Hikaye gibi anlatıyorum ama mesleğimize ailemize bunlar oluveriyor.

 

Çileli yaşam. Yani nedense bazıları solcu, Komünist diye cezalar görüyor, bazıları da hiçbir şey yakıştıramıyorlar, zoraki bir şeylerle sürülüyorlar. Böyle bir trajediden zorluktan…

 

Rahmetliyi işte sürdüler götürdüler. Neden? Köy köy geziyor diye. Profesör Kaya gider mi yahu? Giderse Komünisttir o? Olmaz yahu. Ama Profesör halkçı, folklor araştırması yapıyor.

 

Hocam yarım kaldı dediniz. Oraya dönelim. Nasıl başladı?

 

Onu şunun için söyledim. Şimdi o kadar kopuk ki halk yöneticiden, o kadar koptu ki ve terör meseleleri falan yürüdü… Başlangıçtan itibaren bu kültür yürüyebilseydi yani Atatürk’ün dediği olurdu. Başlangıçtan beri Amerika gel, diyor seriyor sana Milliyetçi Demokrat nasıl olur? Ben bundanım dersen demokrat nasıl olur? Şimdi bakın Karadeniz uşağı da var. Tamam ben buyum, Türküm diyor, hemen. Sonra da Karadeniz uşağıyım diyor, ama ileriyi düşünmüyor artık biliyor ki buradan koparsa daha büyük tehlike. Bu hareket sakin işte, bu memleket karnını doyuruyor. Menfaat milliyetçiliği, kültür milliyetçiliği… Buna alıştırabilsek inandırabilsek. Şimdi bunu araştırmanız yayınlamanız konusu bayağı olacak, Kürtçülüğün şunun bunun meselesi benim için önemli değil ama şunu sorabilirim ben vatandaşa, diyelim ki sen diyelim ki orada bir Kürt beylik aldınız ne yapacaklar seni? Bu sefer Türk yerine Suriye kullanacak, İsrail kullanacak seni, kocaman devlet varken devletin üzerinde rahat yaşarken orada küçücük bir devlet ol, seni rahat bırakacaklar mı? Böyle akıl mı olur? Akıl da değil yani kafasızlık. Ama insanın hep aklını dışarıdan destekliyorlar. Geçimsizlik muhalefet, muhalefetler bazen sersemce konuşuyorlar, muhalefete geçince bizimkiler iktidara gelsin diye veryansın konuşuyorlar adamın sülalesinden başlıyorlar, ailesinden çıkıyorlar. Onun için bu demokrasi çok ilginç bir konu ama demokrasiye bir çözüm bulamıyorum politikacı değilim. Ama kültürle çözülecek o.

 

Anladım. Kültürle çözülecek bu sorunlar. Hocam yarım kaldı dediniz ben onun için söyledim oradan başlayalım diye yani bu araştırmalarınıza ilk girişmeniz mi? Trakya’daki incelemeleriniz, halk oyunlarına ilginiz, daha doğrusu onları incelemeye başlama süreciniz?

 

Hayır, bu bende devamlı belli başlı bir motiv var. Niçin başladım ben bu işe? Gerçi her çocuk gibi, her genç gibi şimdi sorarsanız bu halk oyunlarını her genç oynar mahallede bu halk oyunlarını, düğünde dernekte. Bu normal bir şey yani şarkı söylemek gibi falan. Bu bende de oldu gene çocukluk yaşında hatta Yunanistan’da göç olduğu zaman Trabzon Rumları’nı bizim köye getirdiler, bir kısmını. Böyle yapıyorlardı hatta biz daha ayrılmadan evimizi böldüler, 6/7 oda vardı köy evinde bunlardan 3 odayı aldılar, Rum’a verdiler bir Rum ailesine, biz 2 odada kaldık, mutfak gibi sonra bizi oradan aldılar Türkiye’ye getirdiler. Yani böyle bir mübadelede beraber yaşadık.

Bizim eve kemençeci Yorgi geldi Trabzon’luydu. Kemençeci Yorgi de çok önemli bir adam. Neden? Çünkü Trabzon’daki Hüseyin Dilaver’in hocası. Beraber çalıştıkları kemençeci Yorgi. Hüseyin Dilaver de kemençecidir. Şimdi ben bunları bilmiyorum. Ama işte kemençeci çalıyor, biz oynuyoruz. 5 yaşındaki çocuklar. Çocukluğumda da oynuyordum bunları öğretmen okulunda, ortaokulunda çok çok seviyordum hiç hareketli bir çocuk ama bunlar benim halk danslarına karşı olan bilimsel bir yaklaşımım değil. Ancak 1941 yılında Ankara’da Şubat, 19 Şubattır da onu takip eden pazarlarda her gün halk evleri bayramında 10 ilden Ankara’ya ekip getirdiler. Antepli de vardı. Kışta kıyamette Antep’ten nasıl gelinir!.. Otobüs yok, yol yok, yollar kapalı falan… Erzurum’dan geldi, Kastamonu’dan geldi 10 ilden geldi ve 10 ili ben Türkiye’nin bu büyük kültür potansiyelini, kültür varlığını hepsini birden seyrederek izledim. İşte o sene zaten nasıl gittim oraya da, oraya giremiyordum. O sene de zaten Refik Saydam’ın Türk Ulusu’nun, Türk politikasının, Türk hükümetinin, bürokrasinin a’dan z’ye kadar değişmesi lazımdır dediği, yıllık nutkunu verdiği yıllardır. Çünkü İstanbul karışık ne yapmalı?

Şimdi işte o sene ben Ankara ikicisi oldum. Bir daha gittik oraya falan bir tek onu gördüm. Giremezdik. Davetiyemiz yoktu. Ama bu vesile ile gittim Ankara Halk Evi içerisinde resim sergisi odası resim sergisi var Resim Heykel Müzesi’nde.

Resim sergisi, oraya gittik seyrettik. Gördüm ki bu halk oyunları konusu yalnız bildiğimiz gibi oyun konusu değil yani orada genç yaşıtlar 20-21 yaşında insan az çok dünyayı görebiliyor, çocuksu değil insan. Anladım ki bu milli bünyede başka bir şey yapılır, dedim. Ondan sonra da aklıma şu düştü; orada Kırklareli ben orada Trakya’da dansları yoktu. Motive motiv, içeride bir şey var. İyi ama Atatürk’ün bütün gençliği Anadolu gençliği. Yalnız Rumeli’ de de kullanılması lazımdı ve hele de şimdi Atatürk’ e bunları göstermek mümkün olsaydı. Bu çok güzel bir şey olurdu diyemiyorum. Düştüm yollara. Yani bu 41’de ki halk danslarını bir düşünün orada Rumeli danslarının bulunmayışı benim bu çalışmama neden oldu. 41 senesidir, bu belli. Kırklareli’de araştırmaya başladım. Bir şeyler çıktı. Hakikaten bugün korkmadan söyleyebiliyorum. Gerçi hala söylüyorlar üçüncü kuşak diyorlar ki ‘’Nihayet seni anladılar’’. Çünkü biraz evvel konuştuğumuz gibi, işte herkes sahip çıkmak istedi bu konuya, bunlar birtakım Slav oyunlarıdır, Bulgar oyunlarıdır, Avrupa oyunlarıdır, bunlar Türk oyunları değildir, diyenler oyunlar ortaya çıkıp Ankara’da tutunmaya, İstanbul’da tutunmaya başlayınca bu sefer beni itekleyip ‘’oyunları biz bulduk’’ demeye başladılar aynı adamlar. Ve aynı adamlar beni kovaladılar. Halkevini kapatıp ben gittikten sonra Arifiye Öğretmen Okulu’na naklettikten sonra, dernek kurdular Ankara’ya geldiler bağırdılar. Dernek Avrupa’ya gitmek için aynı oyunlarla, beni kötülemeye başladılar. Veryansın. Konu bu.

 

Siz Arifiye’ye sürüldünüz tabi o sene.

 

Sürdüler.

 

Hangi yıl hocam?

 

1951.

 

Hocam oyun kavramı üzerinde birçok pedagog, tarihçi, antropolog halk bilimciler durdular, sizi de sıkmak, yormak istemiyoruz ama çok kısa olarak ilk çağlardan bugüne insanlar niye bir oyun oynama ihtiyacı duyuyorlar. Ne zamandan beri var bu? Veya oyunun düzenli bir hal alması, sanatsal bir hal alması sürecini kısaca ben sizden alsam, nedir bunun kökleri? Niye var oyun?

 

Şimdi genel olarak derler ki; ‘İlk insan çok cılız, çok zayıf, düşünün bütün insanlardan daha zayıf, çünkü bütün hayvanların, mahlukatın diyeyim doğduktan sonra yavruları 1-2 saat sonra hayata başlıyor, insanoğlunda bu 1-2 seneden sonra hayata başlıyor, çok cılız olarak. Bir çok hayvanlardan savunmaları için aletleri vs. insan işiydi. İnsanın olsa olsa bir aklı vardı. Aklı zekası ona ilk zamanlarda birtakım hareketler yapmaya sevk ediyor. Kötü ruhlardan, işte güneşten aydan, geceden korunmak için. İlk evvela sesler çıkarmadan önce birtakım zihinsel hareketler yapmaya başlarlar. Bu hareketler dansın başlangıcıdır. Bilimin başlangıcı. Hakikaten bize yakın geliyor. Sonra tabii sesler, tüm sesleri çıkarması birtakım hareketler yapması bilimin başlangıcı oluyor hakikaten. Sonra sanatsal hale nasıl geliyor? Bugün bile dünyanın bir yerinde henüz dünyaya açılmamış bir ilk kabile bulabilsek, buna gittiğimiz zaman danslarında daha çok taklitler görüyoruz.

 

Taklit unsuru var?

 

Taklit; bütün dansları iptida eden olayların işte bir doğumun, ölümü, bir savaşı, bir güneşi, bir yağmuru, bir felaketi simgeleyen hareketlerden meydana geliyor. Evvela bugün bile bütün milletlerin bir tarımla ilgili dansı vardır. Bütün milletlerde, doğumla dövüşle ilgili, kavgayla ilgili bir dans vardır. Bursa’da Kılıç Kalkan, Elazığ’da bilmem neyle… Ama hepsi, yani tabiat olayları demek oluyor ki dansın doğuşunda insanın bir tabiatı taklidi, tabiatı tanımlaması, temsili bir hal var. Sonra nasıl bir estetik hal alıyor? İşte bugün bir valste bir tangoda yahut bir barda mutlaka bir temsili şey göremezsiniz. Horo bile ne demek yani? Temsili bir şey değil ki! Olsa olsa belki bir askeri bir talimden alma bir şey diyebilirsiniz. Çünkü tarih içinde, kurumlar içinde asırlar boyunca bu hareketler estetik bir hal almış. Estetik hal alınca, taklit taklitten kopuyor. Taklitten kopuyor dediğim gibi; mesela belki oryantal dansta belki şehvi şey buluyorsunuz daima. Ama bir barda, bir halayda bir horonda mutlaka bir tür temsili bir şey bulmayabilirsiniz. Temsili olanları da var, taklitten kalma. Ama çoğu estetik hal almıştır yeni zamanlarda, tamamen kopmuştur. Bale mesela, balede bir taklit yok, bale bir estetik olaydır. Kökünde belki danstır belki halk dansıdır kökeni. Tıpkı şeye benziyor, iktidarda bir ok atıyorsunuz iktidara. Onu iktidardan indirmek içindir. Bugün ok ile atomun hiçbir farkı yok, hiç münasebeti yok. Birisi gazlarla, birisi el gücüyle öldürmek. Ama ikisi de adam öldürmek içindir. Dansta da ikisi de insan vücudunun hareketidir. Ama birisinde taklit birisinin taklitle hiç ilgisi kalmamıştır, tamamen estetiktir. Benzetmek biraz tuhaf ama; teşvikte hata olmaz, hatasız da teşvik olmazmış. Onun için ilk insan dansıyla balenin bir alakası yoktur. Bale çok estetik bir şey ama dediğim gibi başlangıçtan taklitten meydana geldiğini söylüyorlar. Hatta Bölükbaşı’nın notlarında çok güzel şeyler var. İlk yazıldığında bölük başının ‘’Raks Gibi’’ ismiyle. Bugün diyor Amerika’ya gittiğinizde kabilelerde dans ilk nasıl başladıysa öyledir. Bundan bin sene evvelki kabilenin dansı da aynı şekilde başlamıştır. Çocuk oyunları dünyanın her yerinde aynı mevsimde başlar. Çok ilginçtir. Aynı zamanlarda başlar, aynı iklimi bulur, uçurtma günü neredeyse bütün dünyada aynıdır. Aynı iklim şartlarıyla başlar. Onun için halk danslarının da başlangıcı budur. Böyle bir sergüzeşti, macerası vardır, derler.

 

Karadeniz’deki hareketli horon, Ege’deki zeybek ve diğer yörelerimizin oyunların farklılığını nasıl yorumlayacağız?

 

Anlıyorum o çok zor bir olay, şimdi Karadeniz oyunlarını hamsiye benzetirler. Ben onu diyemiyorum. Bunun başlangıcı Mahmut Ragıp ile Adnan Saygun Paris’te bizden evvel bu işlere gönül veriyorlar. Diyorlar ki olsa olsa bu böyle titriyor ‘’Ha böyle, ha böyle‘’ diye. Bu hamsiye benzer diyorlar. O gün bu gündür hamsi. Ama hakikaten hamsiye benzer bu oyun. Benzeyebilir de. Çok hareketli. Horon Türkiye de ilk senelerde tartıştığımız zaman şöyle dediler; oyunlar dediler, oyunlara iklim yani doğa ve hava durumu, tabiat çok etki eder dediler. İlk seminerde bunlar tartışıldı. Ama ben aksini savunmuştum, hala da aksini savunuyorum. Dansların hareketi, dansların biçimine tabiat etki etmez dedim. Gene aynı görüşü savunmak mümkün olabilir. Şimdi diyor ki Mahmut Ragıp Bey ‘’Karadeniz hamsiye benziyor’’. İyi ama ben diyorum ki ben şunu getirdim, bugün de aynı şeyi incelemek, düşünmek mümkün; Ege çok sıcak bir yerde. Dansın çok ağır olması lazım gelseydi, Silifke oyunları fevkalade hareketli oyunlar, Ege daha yukarıda olduğu halde oradaki ağır Zeybek dünyanın en ağır oyunudur. Demek ki iklimle hareket bağdaşmıyor.

 

Evet, yani farklı ve orjinal oluyor, biz yanılgıları düzeltiyoruz.

 

Yani hangi bölgedeyse o bölgenin tabiat koşulları o dansın doğuşuna yardım eder, nitekim Karadeniz oyunları çok hareketlidir falan. Oldu, peki. Rumeli’den göç edenlerle Rumeli oyunları Samsun’da hala yaşıyor. Samsun’da doğmadı onlar.

 

Kıyafete gelince; tekrar diyor ki, sıcak yerlerde bol, Ege’nin cepkenin altında şakşur vardır ya, baturları vardır, kısa pantolonları vardır, soğukla alakalı olsaydı gene İsrail’deki hatta Silifke’deki çocukların baturları baştan sona kapalı, yukarısı daha soğuk vallahi, yukarısı açık. İklimle kuşak alakalı değil. Böyle birtakım görüşler var. Onun için yalnız en başta söylediğim gibi tabiat olaylarının danslara taklit olarak geçmesi mümkündür. Ama bu nerede olur? Nasıl olur? Niçin olur? Onları çok derinlemesine araştırmak lazım. Ucunu bulmak lazım, karanlıklara karışıyor ucu galiba.

 

Alevilik ve Alevi semahı var. Onların  bizim kültürümüzün içinde ayrı bir yeri var. Onları görmek, incelemek fırsatınız oldu mu? Cemlere gidebildiniz mi? Semah figürlerini incelediniz mi?

 

Cumhuriyetin ilk yıllarında bile semahlar kolay kolay ortaya çıkamadı. Gizli danslardı bunlar. Ama Vahit Lütfü Salcı ile dostluğum beni bu Cemleri neredeyse çok yakından tanımama vesile olmuştur. Cemleri görmüşçesine biliyorum. Çünkü o kadar çok okudum ki bu konuda. Özellikle Vahit Dede o kadar tanıttı ki bana bunu, aşağı yukarı Cemleri biliyorum.

Şunu söyleyebilirim; Alevi Kültürü bende büyük etki yaptı. Daha dünyevi din görüşlerini daha açık ortaya koyan ve gene Vahit Dede’nin yazdıklarına ve Fransa’da da çok etki meydana getiren küçük kitapçıklarından sonra sanıyorum ki bu Alevi Bektaşiler Orta Asya’dan gelen Türkler’dir. Hatta danslar semahlar diyor ki; Mevlana’nın dansı da semahtır. Derler ki Mevlana Türkleştirilmiştir. Hayır! Hacı Bektaşi Veli, Alevi Bektaşiler Türkleştirmiştir Anadolu’yu. Ben bu konuda çok kitap karıştırdım anlıyorum ki Orta Asya’dan gelen Türkler Alevi Bektaşiler’dir. Bugün Anadolu’daki Alevi Bektaşiler Orta Asya’dan gelen Türklerdir. Ve ben Türkiye’deki Alevi/Bektaşi konusunun dinle, İslamiyet ile falan çözümleneceğine inanmıyorum. Ben bunu bir folklor konusu olarak görüyorum. Niye? Biraz evvel değindiğim bir konu vardı. Göçmenlik meselesi, yani dinamik-statik kültür meselesi. Anadolu’ya Orta Asya’dan büyük bir göç var. Anadolu’da bir kültür var. Orta Asya’dan gelen göçü Anadolu kabul edemiyor. Göç bu, her yerde böyle. Bugün hala dediğim gibi, gidin İç Anadolu’ ya kız vermezler ‘’bu yerli değil’’ diye. Öteki yerli dediğin ne? O da iki, üç seferde gelmiştir. Kendisinden sonra gelene göçmen diyor. Üç gün sonra gelene Göçmen der. Bana öyle geliyor ki Anadolu’daki Alevilik, Bektaşilik meselesi bir göç meselesidir. Orta Asya’dan gelmiştir; bir milyon, üç milyon, beş milyon. Anadolu hala onu hazmedemedi. Müslümanlığı kabul etmiş Orta Asya’dan gelen. Gerçi ben içki içiyorum, gerçi ben gece toplantıları yapıyorum ama İslamiyet’i kabul ediyorum. Muhammet’i, Ali’yi, Allah’ı, Kur-an’ı kabul ediyorum. Ben Müslüman’ım ama, bu şekilde bir Müslüman. Yani Allah’ı da şöyle görüyorum, Kur-an’ı da şöyle görüyorum. Yobaz değil bana göre Alevilik. Alevi/Bektaşi kavgacı değil. İçlerinde çok bulunduk tabii Vahit Dedenin etkisi de oldu. Ama Alevi kavgacı adam değildir. Evet Alevilik şu. Ama içen Aleviler de çok güzel içki içiyor yahu. İçki içip kavga eden Alevi de bilmiyorum ben. Cemleri de var. Böyle bir görüşüm var Aleviler arasında. Neden göçmen? Sonradan geldiği için. Yerli kim? O da çok ilginç bir konu. Yerli kim? Ne zaman geliyorlar Orta Asya’dan?… 11. yüzyılda. Ne kadar olmuş İslamiyet? 2-3 yüzyıl olmuş. Peki 2-3 yüzyıl  önce, İslamiyet’ten önceki Anadolu’da kim var? Kim o insan? Şimdi siz söyleyin kim Anadolu’daki insan? Bizanslı Romalı, Anadolu’da İslamiyet’ten evvel 1071’den evvel Bizans’lı vardı. Canım daha evvel Türkler gelmiş olabilir, ufak tefek gelmişler. Öbür taraftan Hazarlar var, Rusya tarafından gelmişler. Olabilir. Asıl 1071 Türklerin Anadolu’ya gelişidir. Ondan evvel kim var Anadolu’da? Niye kabul etmiyorsun Alevi, Bektaşi… Sen kimsin? Biliyoruz tabii, Türk Müslüman ama İslamiyet’ in oluşumu belki 300 sene olmuş. O da geliyor ‘’Ben de İslamiyet’i kabul ettim’’ diyor. Bana sorarsanız ben bir folklorcu gözüyle bunu bir göç meselesi olarak, bir göç-yerli meselesi olarak incelenmesini istiyorum. Din meselesi de değildir. Tabii dinci, bir çok yobaz dinci değil, bunu böyle yorumlamak istiyor. Hayır bana göre bu böyle değil bu bir kültür meselesi, bir göç meselesidir. Böyle çözmek gerekmektedir. Fazlasına gerek yoktur.

 

Peki semahlar dedik, Orta Asya’ dan geldiği şekilde folklorik olarak yaşıyor. Mesela halk oyunlarında olduğu gibi yurdun değişik yörelerinde farklı semah şekilleri var. Bir inanç içerisinde ama figürler değişik. Nedir bunun nedeni?

 

İşte aynı şey. Orta Asya’ dan bugün Orta Asya’da Türklerin Semahlara benzer çok güzel dansları var. Semahtan da evvelki Şaman dansları var. Şaman danslarının bir kısmı Semahları andırıyor. Bugün de pek çok danslarda dikkat edin mesela Roma’dan evvelki Eti’ye bağlanan danslar da var Sivas’ta, bazı danslar bağlıdır. Ama Çekirge Halayı gibi oynananlar Çorum’da, yahut Asker Uğurlaması gibi oynanan birtakım oyunlar var. Onlar tamamen Şamanla ve Orta Asya ile ilişkili oyunlardır. Semahlarla ilişkilidir. Tutunmadan oynanan, salma halayların % 50-%70 kısmı semah figürleridir. Dediğim gibi nerelerde var? Çorum da var, hatta Sivas’ta da bazı dönme figürleri var. Antep’te bazı dönme figürleri var. Elazığ’da dönme figürlerinin bir kısmı bunların bir kısmı aksak vuruş, vuruşlarda bile belli semahlar var. Semahlar da şaman var, Şamanlarda semah var ve Anadolu’da rastladıklarımın çoğunda da semah var. Yani tutunmadan oynanan disiplinsiz oyunların çoğunda da semah var. Tutunarak oynanan oyunlar Horonlar, Horolar, Halaylar, Barlar… Onlar tutunarak oynanıyor tabii. Bunların kökeni Orta Asya olabilir mi? Anadolu da olabilir. Ama salma oyunların bir çoğunun kökeni Şamanlardır.

Bektaşi semah dönüyor, Mevlevi de semah dönüyor.

 

Aleviler’de Bektaşiler’de ‘’semah’’ deniyor, onlara ‘’sema’’ deniyor. Hatta son zamanlara kadar kadın yoktu ama kadın da girdi Mevlevi sema’sına.

 

Şimdi sema ve semah ikisi aynı kökten. Çok inceledim, üzerinde çok durdular. Anadolu şivesi samah diyor, zamah diyor, zamak diyenler var, ama asıl semah.

 

Nereden gelme olabilir?

 

Duyma, işitme… Gökle ilgili değil, başka bir anlamı var onun. Semah dönmek dinsel bir tören gibi. Semah kelimesi baştan sona dönmek anlamında Mevleviler’de. Ama Aleviler’de böyle değil. Onların Cemleri var. Dikkat ederseniz hep bir yere gelip, selam verip dönüyorlar.

 

Dedenin huzurunda selam verme var.

 

Dedenin huzurunda selam. Dedeye arka dönemezsiniz. Ve çok ilginçtir, Vahit Salcı semahlarla ilgili ilk etkili görüşlerini müzikle ortaya koydu. Türk müziklerinde polifoni var çok seslilik vardır ve Alevi Semahlarında çok sesliliği yakaladı. Yani diyor ki 16., 17. yüzyılda Aleviler çok sesli müzik yapıyorlardı. Mesela bir kısım ‘Fa’dan söylerken bir kısım ‘Do’dan söyler gibi… Öyle birtakım çok seslilikler var polifoni var deniyor. Alevi müziği tam bir gecekondu toplantısı müziği. Alevi Cemleri çünkü tam bir aile toplantısı. Biliyorsunuz kadınlar, bekar erkekler bir arada dans ediyorlar ama tutunarak değil, tutunmadan dans ediyorlar. Ama çift olarak semah ediyorlar. Semaha kaldırabiliyorlar birbirlerini. Oyuna kaldırıyorlar birbirlerini. Kadın gidip erkeğin birine, erkek gidip kadının birine niyaz ediyor. Dizini öpüyor. Kadın da niyaz edebiliyor, erkek de niyaz edebiliyor. Ve çok ilginç selamları var. Kadın geliyor erkeğin omuzlarına ellerini koyuyor, niyaz ediyor, selam veriyor. Çok nezih bir aile topluluğu. Çok ilginç, renkli bir inanç, kültür.

 

Hocam anılarınız var mı Alevilerle ilgili?

 

Belki ben de bir şeyler söyleyeceğim daha ama Alevi-Bektaşi Kültürü hakikaten bir çok köye gittiğimde gördüm ki, tiplerinden, bıyıklarından adamların Alevi olduğu belli. Hele bir köye gittim. Köyün muhtarı da Alevi idi. Köyün ismini vermeyeyim. Çünkü bir çok köy var böyle. Gece sofralar kuruldu, büyükçe iki odaya genç yaşlarda kadınlar, erkekler, rakı bardakları yetmedi, çay bardakları falan koyuldu. Yirmi yirmibeş sene kadar oluyor. Zeybekler Ege’de Balıkesir taraflarında. Çok dikkatimi çekti. Tipler bıyıklar, ben inanmam ırkçılığa ama tipler, bıyıklar.. bozulmamış. Saz getirin, dediler mübalağa etmiyorum, saz 10-15 kişiyi döndü, hepsi saza vuruyor penayı hepsi de az çok Aşık Veysel. Bir bölgede geziyorsun 10 köy geziyorsun saz çalan yok, bu köyde 15-20’si de saza vuruyor. Müthiş bir kültür birikimi. Kalktım dedim ki zeybekleri… Tabi anladılar ki burada bir cümbüş var, güzel bir şeyler var, klarnetçiler de geldi, zurnayı yasak etmişler yanlışlıkla, yanlış politika. ‘’Bu zurna demişler Anadolu şeyi biz Avrupa’ya döndük’’. Bir Kaymakam bir yazı zurnayı yasak etmiş yahu…

Çok önemli taa 40’lardan Balıkesir’den Ankara’ ya bayrama gelince trambon çaldılar. Zurna yoktu diye. Neyse ertesi gün okul salonuna gittik. ‘’Eee dedik kimler Zeybek oynayacak?’’, ‘’Ne oynayacağız? dediler. Dedim ‘’Ağır Zeybek, Güvendeyi, hele hele Güvendeyi ilk başta’’ ‘’Hadi bakalım’’ dedim. Güvende en başta. Baktım ufacık 3-5 çocuk kalktı, 3-5 tane delikanlı değil, 3-5 tane sakallı kalktı. 20-30 kişi birden aynı, kültür birikimi. Tabi bu oyunun bir Alevi-Bektaşi oyunu olduğunu bilmiyorum. Diyemem. Çünkü ‘Ağır Zeybek’ orada çok eski bir şey. Belki ilk gelenler Zeybeği, ilk gelenler demek ilginç bir konu ama hepsi biliyordu. O köyün adı şimdi Pamukçu köyüdür. Onun asıl ismi Pamukçu köyü değil. Onun asıl ismi Rumca bir kelime gibi. Yani Akhunlar karşılığı gelen kelimedir. Balıkesir’ in meşhur Güvencesini oynadığı. Atatürk sağlığında meşhur bir dansöz vardır. Rum kızı vardır, onun adıdır o köyün adı da öyledir. O köyün adının da Pamukçu köyü yapmışlar. Şimdi Zeybeğim ismi de Pamukçu Zeybeği. Araştırıyorum. Köyün değiştirdikleri adı oraya Orta Asya’dan ilk gelen Türkler anlamına geliyor. Köyün o adını da değiştirmişler Rumca diye bir tarihi baştan sona değiştirmişler.

 

Tabii bir çok ulusların halk oyunlarını da gördünüz. Türk ulusunun da yörelere göre değişse de bir karakter özelliği vardır tabi ki. Bir fark var mı diğer uluslarla bizim ulusumuzun oyunları arasında? Böyle gözle görülebilecek bir farktan söz edebilir miyiz? Neye göre yorumlayabiliriz bu farkı?

 

Farklı, farklı. Zaten Anadolu’muzu bizi Avupa’da tutan her gittiğimiz yerden çok iyi dereceler alarak gelmemiz. Tabii çocuklarımızın çalışmaları, heyecanları çok önemli heyecanlar. Ama bizi Avrupa’da hep altın madalya ile gönderen konular Anadolu Kültürleri. Özellikler Kafkas’ların saydığımız; Horonlar, halaylar, saydığımız bin kadar, iki bin kadar oyundan dört-beş yüz kadarı yaşıyor. Hepsi bunların Anadolu’ya ait oyunlar. Mesela Azeri oyunları öyle değil, değişik konular. Balkan oyunları biraz Avrupa oyunlarına yakın, Azeri oyunları biraz Rus oyunlarına yakın ama hepsi Anadolu’da genel olarak değişik kültürler var. Bir defa müzik değişik. Bir şeyin yanılgısı var, sonra düzeltmiş onu diyorlar. Bela Bartolt araştırmalarında Anadolu’da, aksak vuruş yok diyor, ‘’9 vuruş da Balkanlar’ın diyor’’. Olur mu? Türklerindir o 9 vuruş, Balkan Türklerinindir. İşte o Bulgarların falan diyor, sonra yanlışını kabul ediyor. Dokuz vuruş bizimdir bir defa. Dokuz vuruş Avrupa’da yok bir defa. Tabii çok aradılar bulamadılar Türkiye’ de, Orta Asya’da pentatonik var, yani diyezli bemollü sesler yok 5 ses var. Anadolu’da pentatonik de bulamadılar. Şu halde Anadolu’nun kendine has müzik vuruşlarında bile bir değişiklik var. Anadolu dansları semah ağırlıklı, belki de Bizans Roma ondan da daha çok Eti’ye kadar dayanan ki Eti kabartmalarında çok şeyler var zaten. Neredeyse Sivas Halaylarına dönüyor. Eti kabartmalarını biliyorsunuz. Sanki Sivas halayı gibi. Oradan çok eski şeyler var. Anadolu kültürleri Anadolu danslarına çok yansımış tabii farklar var. Rus danslarıyla farklılıklar var, Avrupa danslarıyla farklar var. Avrupa dansları artık estetik olmuş. Onlar folklorik değerlerini çok kaybetmiş.

 

Otantik özelliğini kaybetmiş.

 

Otantik özelliğini yitirmiş. Hatta biliyorsunuz Avrupa’da folklorun bir macerası var. Kuzey memleketlerinde 1846’dan sonra zaten folklor kelimesi 1846 senelerinde başlıyor, birtakım iktisadi alanda konunun farkına varıyorlar. O zaman kadar kapalı bir ev ekonomisi var. Kapalı bir köy ekonomisi var. Belki İngiltere’deki sosyal hareketler, sanayi hareketleri falan yok. Köy arabasını orada yapıyor, çorabını kendi örüyor, binasını kendisi yapıyor… Kapalı ekonomi. Fakat Avrupa’da İngiltere’de Endüstri Devrimi, Sanayi İhtilali başlayınca köylere sanayi mamulü akmaya başlıyor. Adam geliyor çorap getiriyor, mendil getiriyor köydekini alıyor. Getiriyor ucuza satıyor, köydekini de ucuza alıyor. Takas bir nevi. Ama ne zaman köyde, bütün köy aletlerini, ev aletlerini almıyor. Bu iki şeyi etkiliyor, birisi köylü artık çok eskiden getirdiği, köylü zekasıyla oyduğu, yaptığı köyün sanat yaratılı gidişini, sanat *örtüsünü kaybediyor. Sanatçı azalıyor, gelenek bozuluyor. İkincisi çok ötelerden gelen sanat eserleri, anadan babadan kalan sanat eserleri uçup gidiyor. Fakat bir şeyin farkına varıyorlar. Orada başlıyor zaten folklor temposu, orada başlıyor folklorun değeri. Giden bizim mendilimiz, çanağımız, çömleğimiz gidiyor. Saatimiz gidiyor. Başka bir şey gidiyor. Bizim geleneklerimiz ve yaratıcı gücümüz gidiyor. Yaratıcı güç gitti mi bir toplumdan, gelenekler de gitti mi bir toplumdan yalnız parasal açıdan yıkılmıyor, devlet, millet olarak gidiyor. O bakımdan farkına varıyorlar şu kuzey memleketlerinde bir seferberlik. Sandıkları araştırıyorlar, eski kıyafetleri araştırıyorlar ama bir çoklarını bulamıyorlar. Anadan babadan dinleyerek uydurup gidiyorlar. Halbuki biz öyle bir hazineye yetiştik ki hala bitiriyoruz, bitiremiyoruz. Ama bitireceğiz biz, kaybediyoruz biz de bozuluyoruz. Halbuki biz geri kalmışız ama iyi olmuş yitmemiş henüz her şey.

 

Bunları ne yapacağız hocam? Şu gençlere bir mesaj verin.

 

Ama çoğu yitti gitti.

 

Kalanları ne yapacağız hocam?

 

Kalanlara hala anlatamıyoruz meclise bile hala anlatamıyoruz. Var mecliste 3-5 kişi ama herkes kendi derdine düşmüş. Bu halk kültürü çok önemli bir şey. İşte bu gelenekler gittiği zaman bir bakıma millet gidiyor, geleneği gitti mi ulus kalmadı!.. Geleneği büyük şehirlerde, meclise yıkıp durmayalım. Zaman tekniktir öyle getiriyor ya. Bir zamanlar kasabalarda, köylerde öğretmen geçti mi çocuklar ya kaçarlar ya da selama dururlardı. Almanya öyle Almanya oluyor. Kahveye girdiği zaman öğretmen ayağa kalkıyor, herkes. Nerede şimdi. Neden öğrenmeleri için eğitimleri kültürleri olsaydı. Öğretmense öğretmen oh… Onun için birtakım şeyleri kaybediyoruz çok şeyi kaybediyoruz. Ama daha kaybetmediklerimiz var, onları koruyabilsek…

 

Türkiye’de bir de halk oyunlarının derlenmesi var, tasnifi yani katalog var. Bunu bildiğim kadarıyla ilk siz yaptınız. Bunun devamı geldi mi?

 

Şimdi kataloglanmadan ziyade Halil Umut diye bir arkadaşımız vardı, O da yaptı bu konuda bazı şeyler fakat bu sistem üzerine katalog üzerine pek durmadı, o biraz harita yapmaya çalıştı bölgelere göre. Kataloglanma 1961’de Yapı Kredi’nin bastığı kitapçığında var şimdi ilk defa hakikaten böyle bir şey yaptım.

Türkiye’de 1919’da 1917’de Kadıköy’deki İdman Cemiyeti sahasında ilk defa Selim Sırrı Zeybekleri halka muallim mektebi öğrencilerine toplu olarak gösterdi. İlk toplu Zeybek gösterisi. Bu Zeybek’ten sonra 1925’te Atatürk kendisini çok beğeniyor Zeybek oyununu Selim Sırrı Bey’in, o zaman bir Zeybek 1917’de o kadar var başlamış oyunlar daha evvel hacı tahta gibi oyunda giremez mümkün değil. 25’ten sonra 25-30 arasında Türkiye de okullarda iki oyun var. Halk oyunu halk dansı, birisi Zeybek, genellikle Selim Sırrı Zeybeğidir, öteki de Azeri karışımı Rus dansları dediğimiz Kazaska. Bu Kazaska o kadar fazla değil. Çok hareketli olduğu için yayıldı ama bir de Zeybek var. Onun için halk evleri kurulunca halk dansları meydana çıktı. Türkiye’de olduğu anlaşıldı. 1961’e vardığımız zaman elimizde artık 1000-1500 kadar oyun ismi var. Böyle bir çalışma 1940’larda yapılamazdı. 1940’larda 50’lilerde baktım ki tarıyorum her şeyi baktım ki, elimizde 1000’e yakın oyun ismi var öyleyse bir tasnif, bir sınıflama sistemine gidilebilir. Onun için araştırdım, 50’lerden itibaren kaç tane bar, kaç tane zeybek, kaç tane Horon var diye. Yani bölgelere göre oyunların dağılımı, kadın erkeğe göre dağılımı, konulu konusuz oyunlar; taklitli taklitsiz böyle bir ilk çalışma durumu, ilk kez işin bir tebliğ ile arada bu işi üretmiş olduk. Bu çok kuvvetli bir şey değil ama bir başlangıçtır ve orada da diyorum ki artık Türkiye’ de 40’larda 50’lerde bu konuyu hafife alamazdı. Ama artık almışlardı, elimizde 1000’e yakın oyun vardı. İnsanın sahip olması çok güç yaptığı işe Türkiye’de… 1962’li, 64’lü yıllarda olabilir, Türkiye’de ilk defa halk dansları kurulması cihetine gittik. 1928’de tesadüf beş on film var. Ondan sonra yok Yapı Kredi ile anlaştık o zaman bir planlama yeni çıktı, koordinasyon yani üç beş bakanlık birleşecek bir iş yapacaklardı. Bu suretle para da az olacak, personel de daha az olacak gibi planlamanın amaçlarından biri oydu. Ona uyarak ben Yapı Kredi’de çalışıyordum Yapı Kredi’nin o bilimsel. Burada da folklor enstitüsünde Şube Müdürü idim. Halk evlerinde danışman, yönetim kurulu üyesiydim. Böyle birtakım şeyler. Halk Evlerinde çalışıyordum. Bunlara güvenerek yetkileri üzerime alarak gittim bir koordinasyon yaptım. Parası Yapı Kredi’den çıktı. Filmleri öğretici filmler yeni gelmiş Türkiye’ye bir kısmı öğretici filmlerden bir kısmı TRT’den çıktı. Personeli besledik, verdik filan. Ama şartlarımız vardı. Filmler bedava ama herkes bir şeyler yapacaktı. Yapı Kredi festivaller yapacaktı para sarfedecekti. Ben oradan onlara hazır oyuncular vardı, personel filmciler gelecekti, zaten Yapı Kredi parasını verecekti. TRT de film istiyordu ona da konu çıktı. Bu iş bir bakıma tam İsmet Paşa’nın istediği planlamaya göre bedava çıktı. Herkesin parası vardı. İsmet Paşa. Evet biz burada 4 bölge şenliklerinde yanılmıyorsam 260 halk dansının filmi saklı bende. Ama şartımız şuydu: Yapı Kredi dedi ki bu işi ben size yaparım ama filmlerin başına bu iş Yapı Kredi’nin Kültür Hizmetlerinden biridir diyeceksiniz, evet doğru adam her gün tonla para veriyor. ‘’Tamam kabul’’ her şeyi kabul dedik zaten. Yarısı dedi ki filmleri ben alacağım dedi. Birisi benim dediğim para mı yok TRT bu çocuklara ne yapacaksınız dedi? Kareograf falan geldi Suna Eden falan geldi nereden para vereceğiz biz? Onlara da para vereceğiz dedik. Herkes memnun fakat günler geçti, burada insan biraz gelecek kuşaklara tecrübe olsun diye üzüntülerini belirtmek zorunda kalıyor. Şimdi günün birinde baktım filmler için dediler ki ‘’Bunlar neden siyah beyaz? ’’…Ee yok Türkiye’de renkli film, televizyon yeni kurulmuş Türkiye’de, renkli film de yok, yani günah mı ettik? Hani hocanın çarıklı girdiği gibi, köylere camilere. Ben çarıklı girdim siz çarıkları çıkarın demiş hoca. Ben siyah beyaz yaptım siz de renkli yapın. Niye kızıyorsunuz siyah beyaz diye, bir kısmı da iyi olmamış siyah beyaz çünkü vs… Ama bu filmler meydana çıktı. Onun da ötesinde ara sıra hala gösteriyorlar bunlar belge filmidir. 64’te.  Hem de çok önemli olan, işte Cahit Özelli’nin müdürlüğünde dediği gibi haklı adam canım Şerif Baykurt yardımıyla dedik tamam. Çünkü hepimiz bir iş yaptık saçımızı süpürge ettik, perişan olduk aylarca, birtakım zorluklar bunlar kolay değil. Şimdi filmleri gösterirken kesiyorlar filmleri Yapı Kredi diye kesiyorlar, Cahit Öztelli lafını kesiyorlar.

 

Söyleşi:Ayhan Aydın,  FOLKLOR / EDEBİYAT DERGİSİ, Ankara, 22.08.1998

 

FOLKLOR / EDEBİYAT DERGİSİ, Sayı: 18

 

Urumeli’nde Zaman

 

Duyulur gece mavzer sesi Urumeli’nde

İhtiyatlar silah çatar Lofça belinde

Aliş gelir Aliş

Aliş türküsü dilinde.

 

Es bre deli rüzgâr es gönül delidir

Gönlümüzü kemiren Tuna selidir.

 

Edirne’den Estergon’a yol gider

Kırkkimse’den* Hacıil Beye gül gider

Budin’den Varna’ya sel gider.

 

Es badi sabah es o dilbere uyansın

Uyansın da gül yastığa dayansın.

 

Edirne’de

Sabahi makamında yanık türküler duyulur

Gide gide aman…

Öyle ferman eder ki kahpe felek

Sarayiçi’nde bir günde

Bin yiğidin boynu urulur.

 

Esme Karadeniz esme gönül yaralı

Meriç boylarında güller karalı

 

Selanik kahvelerinde

Bir yaralı aslan Osman Paşa

Dilden diledir söylenir…

 

Pembe boyalı bir evin bahçesinde

Gök gözlü bir oğlan dut dalında sallanır…

Eyyam gelir boz kalpaklı yiğit paşam

Bir gazaya yollanır.

 

Es bre deli rüzgâr es gönül delidir

Gönlümüzü kemiren Tuna selidir.

 

Davullar vurulsun

Çifte zurnalar çalınsın

Kabadayılar atlasın sıçrasın

Diz vursun gayri Urumeli’nde

Aliş gitsin Tuna’ya Aliş

Aliş türküsü dilinde

 

Es bre deli rüzgâr es gönül delidir

Gönlümüzü kemiren Tuna selidir.

 

* Kırkimse-Kırkilise-Kırklareli

 

Şerif Baykurt, Urumeli’nde Zaman, Şiirler, Ürün Yayınları, 2000.