OSMAN BOLULU – Şiirin Gücü

Son kitabınız GÜLE YOLCULUK’ta, daha önce yayımlanan kitaplarınızdan seçkinin yanında yeni şiirlerinizi de görüyoruz. Kitapta yaşamöykünüz, yapıtlarımız hakkında çıkan yazılardan alıntılar yer alıyor. GÜLE YOLCULUK, kapsamlı bir çalışma örneği. “Bu tütün tarlasında düşmüşüm yurdumun toprağına. Tarlalarda ayaklarımdaki yara kurtlanmış. Altı yaşımdan beri” Hep bir işim olmuştur/ Elimde ayağımda kasığımda/ Yeşertiyi coşkuyla su/ Yüreğimin nadasında çekirdek” (GÜLE YOLCULUK, İlkyaz Kitaplığı, 1997, s. 130) diyorsunuz bu yapıtınızda.

 

Edebiyat dünyamızın değerli adı Osman Bolulu, yaşamın sıcaklığı içindeki kendisini bize açar mı? Şiir yolculuğundan, eğitimciliğinden, tüm yurdu saran insan severliğinden, aşklarından, sevilerinden, dostluklarından, hüzünlerinden söz eder mi?

 

Sorunuzdaki yargılar sizin. Gerçekten öyleysem sevinirim.

Çok boyutlu bir soru neresinden başlasam ki?

Sıradan insan tavrından hoşlanıyorum. Özdeksel yaşamla ilgili büyük tutkularım olmadı hiç. Sıradan dedimse, kendime özgü rengim, kokum var elbet. Bu, sadece benim kuruntum değil, çevremin yargısı. Ömrümde hiç bayat para yiyemedim. Ama bunun derdini çekmiyorum. Dini, imanı, ülkesi, milleti, etiği olmayan paranın gücünü gördükçe, kimi insanları, nasıl insanlık dışına ittiğini gözlemledikçe, varsıl olmadığıma seviniyorum gizli gizli, inanır mısınız?

Duygulu insanım, ama duygusallıktan ırak durarak, öteki insanlara bağlanmaya çalışıyorum, böylece küçüklükleri aşabiliyorum. Kuramsalda bütün insanları seviyorum. Hangi düşünceden, hangi konumdan olursa olsun, dünyanın neresinde bulunursa bulunsun, insana yönelen kötülüğün ucu bana dokunur. Bunun gereklerine koşullanmaya çalışırım.

Para kullanmasını bilmem. Övgülerden sıkılırım. Yalana, aldatılmaya, deli olacak kadar kızarım. Sanki herkes doğru olacakmış gibi, herkesten dürüstlük bekleyecek kadar aptalım. Özel yaşamımda öyle düzenli birisi değilim: Vaktim saatim belli olmaz; bir bakarsınız, saatlerce çalışırım, bir bakarsanız tembellik padişahıyımdır. Okumak yaşamımda, her gün biraz vardır da, yazma şiire durma öyle değil.

Yaşamın şiirini bedenime, gözüme, gönlüme sindirmeye daha yatkınım galiba: Dolmuşun penceresinden, gökyüzünün bitimsizliğine dalmışımdır, denizin sonsuzluğunda uçmuşumdur, yol kıyısındaki otun, dalın üstündeki çiğ tanesini öpüyorumdur, gelip geçenlerin garip bakışlarına karşın.

Ya da akşam ufkundaki kızıllığı ben çizmişimdir. Güneşin batışında kırmızı şaraba dönüşen denizin derinliklerine gömülüp gitmek gibi delimsi yanlarım vardır.

Küçük duyumsamalar, güzel şiir kadar çekiyor beni. Bir de başkalarının acısını, özümde çekiyormuş gibi boşanan göz yaşlarım yok mu…

Normal insanlarla karşılaştırdığımda kendimden kuşku duyduğum oluyor. Ama ne yapayım, küçük sevinç kırıntılarını yakalamaktan, insanca hüzünleri duymaktan öyle zevk duyuyorum ki… Esrik miyim ne?.. Böyle olsam, şiir yazamazdım sanıyorum. Fakat öte yandan bütün dünyayı düzenlemek, benim üstüme görevmiş gibi, toplumsal sorunlara bağlanmışlığım, bunların ters gidişi karşısında öfkelerimin kabarışı var. Sanki şiirimin üstüne ağan çapaklar, buradan sarkıyor. Sonra durup, bu çapakları silmeye uğraş sen… Özelinden böyle birisiyim işte.

Paylaşıldıkça acılar azalır; sevinçler çoğalır. Uygarlığın temelinde duygu, düşünce örgütlülüğü vardır sanırım. Kişiliğim, insanlığın getirilerinden almıştır ismini. İnsandan nasıl, ırak olabilirim? İnsan severliğimin enayilik derecesine ulaştığı zamanlar çoktur; kolayından aldatılabilirim. Hele yurdumun insanlarına, daha içten sevgiyle tutulmuşum.

Bir şiir kitabımın adı: ‘YURTBOYU SEVİŞMEK’

Yazın adamı olmak, hele şair olabilmek, kısır koşullardan gelen birisi için, çok zor iş. Hele köy gibi rıza toplumundan geliyorsanız, arkanızdaki kültür birikimi de sığsa. Geleneksel/sözlü kültür, ilk özentilere yeterli sanılabilir. Ama çağdaş dünyanın duygu, düşüncesini yakalayıp dokumak, özlemlerini işlemek, onları evrilterek yazınsal metne, hele de şiire dönüştürmek, o kadar çok çaba istiyor ki…

Elli yıldır edebiyatı yakalamak, gerçek kent kültürünü/çağdaş kültürü kuşanabilmek için kendimi yontuyorum, çapaklarımı temizliyorum, gönlümü, kafamı varsıllaştırmaya çalışıyorum. Kent kültürü derken, şu baştan başa köy olan kentlerin kültürü değil, çağdaşlık deyip de emperyalizmin rengini değiştiren kültürü değil, vurgulamak istediğim; gerçek anlamdaki insanı doğuran evrensel değerler.

Dağ eteğindeki bir köyün tütün tarlasında toprağa düşmüş birisinin, bu büyük işe koşulması, Don Kişotluk’tan başka bir şey değil. Olsun, bütün şairler birer Don Kişot değil midir? Şiir güzel tutku, ama çok da çileli… Yakalamak üzere oluyor, seviyorsunuz; kaçırıyor, hırçınlaşıyorsunuz. Şiire durunca geçmişiyle geleceğiyle insanın serüvenleri, düşleri düşüyor atlasınıza: Açmazları görüyor öfkeleniyorsunuz; saf insanlığa rastlayınca uçkunlaşıyorsunuz, gönenç yaylası gibi genişliyorsunuz. Uçlar arasında gerilen adamdır şair. Dahası şiir etiği, kuramları, mutlaka özgünlüğü tutturmak gibi zorunluluklar var bir de. Çizgilerden, duruk toplumun yargılarından sıyrılmak ödevindedir şair. Duruk etikle şairin etiği çalışır, ikirciğe düşersiniz. Kendiniz toplumunuz-üstünüze bulaşmış geleneksel yargılar-kocaman bir dünya seçimlerinizde titizliği, dengeyi yitirirseniz, çabanız boşa çıkıyor. Sanırım bundan ötürü şairler hırçın, aykırı adam oluyor.

Bir uzun koşudur şiir yolculuğu. Bu güzel hastalığa 14-15 yaşlarında tutuldum, ama özünü kavramadan, sadece özentiyle. Yurt çapındaki dergilerde ilk şiirim yayımlandığında yirmi yaşımdaydım. Sürüp gidiyor, biteceğini de sanmam.

Öğretmenliğin/eğitimciliğin yarısının insaf, yarısının adalet; işlevinin yeniden yaratmak (çocuğu ikinci kez doğurmak), direğinin bilgi ve kişilik olduğunu hiçbir zaman unutmamışım ki, öğretmenliğimle ilgili ters tepkiler almadım. İyi öğretmen olarak anlıyorum…

Aşklar mı? Kime, neye aşık olmadım ki?..

Şimşek parıltısından, bir küfrün vuruculuğuna, bir çocuğun gözlerindeki pırıltıdan, otlara ağmış çiğ tanesinden kadınlara kadar, say say bitiremezsin.

Aşık olmadan şiir yazılmaz ki…

Dikenlere takılan koyun tüyleri gibi

Güzellerin üstüne tel tel kalbim

Ben değilim bu tenin sahibi

(27. 09. 1954, DALLARIN UCUNDAKİ, Türk Sanat Yayını)

Özelinde açımlanmasını, kişilere indirilmesini istiyorsanız, doğrusu ona cesaretim yok pek. İlk büyük aşkımla 45 yılı devirdiğimi söylemekle yetineyim.

Uygarlığın temel taşlarından biri dostluktur. İnsan dostlarıyla ayakta durur. Pek çok dost kazığı yesem de, bu yargının bağnazıyım. Kişileri düşman saymam, ama dost olabileceğim insan çok değil öyle. Kolay da dost olamıyorum. Bununla birlikte kurulmuş dostlukları da terk edemiyorum. Dostun acısına katlanmayı becerebiliyorum. Dostluğuna güvenilen insan olduğum söylenir.

Hüzün diyorsunuz, insanın mayasında var, yalnızlıkla sarmaş dolaş. Hele benim gibi toplumun en alt katından geliyorsanız, yaşamınız acıların çilesiyle hüzün sizin örtülü kimliğinizdir. Hüzün, bütün şairlerin ana memesidir. “Sağdıkların su tutmamış bakraçta/ Akşamın şeftalisi garip/ Huzur sarkaçta/ Çekilen perdelere doğru/ Tekilliğin yılkısı/ Alkolün çağrısı buruk/ Kitaplarda rengi gülün/ Kolay değildir akşamlara yolculuk/ Sıyırır harmanisini/ Basar üzengisine ebedi hükümdar hüzün.

(GÜLE YOLCULUK, 68. s)

 

Atatürk devrim ve ilkelerine bağlı, çağdaş, demokrat, eşitlikçi yapıyı savunan bir edebiyatçımızsınız. Atatürk’ün sizin düşünce ve yazın dünyanıza etkisi ne olmuştur?

 

1929 doğumluyum. Kurtuluş Savaşı öykülerini dinleyerek büyüdüm. Cumhuriyetin atılımlı yıllarındaki eğitimden geçtim. Onun açtığı köy enstitüsünden kültürün kapılarına yol aldım. Atatürk öldüğü zaman ilkokul ikinci sınıftaydım. Sanki Yunan gelecek, Anadolu’nun ortasındaki köyümüzü basacakmış gibi, okulu bırakıp ağaçlıklara saklandığımızı anımsıyorum. Her şey, Cumhuriyet’e, Atatürk’e odaklanmıştı. 16-17 yaşlarında kafa çapım, algılama alanım genişleyince “Türk ulusu yok muydu, her şeyi Atatürk mü başardı?” sorularına takılır oldum. Bir yandan da toplumcu öğretiye özenirken… Karşı olduğum düşünceleri, tavırları, önyargıyla hemen dışlamanın doğru olmayacağını düşünürüm, yeniyetmelik günlerimden bu yana. Toplumcu öğretiyi incelerken, tarihimizin 200 yıllık gerisinden başlayıp, dünyadaki sosyal gelişmeleri de göz önünde tutarak öğrenmeye, düşünmeye yöneldim.

Toplumcu kesimin içinde buldum kendimi, onun eylemlerindeydim. Ama Mustafa Kemal’i, Kurtuluş Savaşı olgusunu iyice anlamadan, onun evriltimine durmadan bir yerlere gidilemeyeceğini savunduğum için, o kesimden oportünist damgasını yedim, çok açık etmeseler de. Şiirlerimi incelerken “Dünyaya Mustafa Kemal’in sol penceresinden bakıyor.” dediler, burkuldum. Fakat ayaklarımı, toprağımdan alamıyordum. Yerel değerlerin öksesinde miydim? Bana işlenenlerden kurtulamıyor muydum? Bir de toplumun alt katından gelen birisi olarak, kökenime yararlı olmak özgörevine tutulmuşluğum vardı. Dünyadaki sosyal olguları, daha derinden incelemeye aldım: Kendisi olamayan, başkası olamazdı, dünyaya eklemlenemezdi. “Atam, sen kalk da ben yatam.” demedim hiç bir zaman. Ama Atatürk’ün, bizim uluslaşma, çağdaşlaşma sürecimizin gerçek ve ilk kılavuzu olduğunda karar kıldım. O, kafamdaki boyutuna oturdu. Onun başlattıklarını, çağa uyarlayarak geliştirmemenin ayıbını yaşıyoruz şimdilerde. Türkiye’nin önemli açmazlarından en önemlisi bu bence. Uygarlığın tek olduğunu biliyorum, teknolojinin dünyayı kuşattığının ayırdındayım. Bu evrensel birikimleri yerli renklerle işlediğimiz de, dünya mozaiğindeki onurlu konumunuza oturursunuz. Evrensele buradan bakıyorum. Bu anlayış, kişiliğimin, yazılarımın dokusuna sinmiştir. Mustafa Kemal’i Türk tarihinin şansı sayıyorum. Bununla birlikte kişilere bağlanıp kalmanın, dinsel inaklara (naslara) çakılmak kadar çekinceli olduğunu belirtmek isterim, insanlık için.

 

“Ülkesi yok, ulusu yok/ Bütüne yorgan/ Öncesini sonrasını özümsemek işi/ Kurtulamaz ayakları toprağından/ Evrenselde dokunmuş yerli işi.” (UZUN KOŞU, İlkyaz Kitaplığı, 1995, 44. s)

Türk toplumu karanlıklardan aydınlıklara çıkacak; bu uğurda düşünsel savaşımıyla örnek olacak insanlar, aydınlar, sanatçılar, edebiyatçılar…

Siz, Türkiye’de kendisine aydın denilen insanların, üzerlerine düşen görevleri yerine getirdiklerine inanıyor musunuz?

Aydın, sizce nasıl insandır ya da olmalıdır? Eylemiyle, düşüncesiyle nasıl farklılaşır öteki insanlardan?

 

Aydın sözcüğünü Arapça’nın münevver (Aydınlatılmış, parlatılmış, ışıklandırılmış, ışıklı) sözcüğünün çevirisi olarak kullanmaya başladık, yanılmıyorsam. Baz aldığımız yerin sağlamlığı ne kadardı, bu bir. Bu sözcükteki aydınlatma, salt dışa dönük mü, öznesine de yöneliyor mu, ikinci nokta bu. Münevver, hep başkasına yol çizen öğretmenlik, üstünlük anlamıyla algılandı sanıyorum. Kim, kimi aydınlatacak, hangi birikimle, hangi doğrultuda, niçin? Dünya buluşlar ansiklopedisine neler katmışız? Felsefede yerimiz ne? Bilime kazandırdığımız bir ivme var mı? 11. yüzyıldan bu yana (Mustafa Kemal’e kadar) dinsel dogmaların (nasların) çemberinden çıkabilmiş miyiz? Aydının toprağı, kültür ortamı oluşturulmalıdır önce. Birtakım bilgileri öğrenmek, birilerine aktarmak, aydın olmaya yeter mi? Çağdaş uygarlığa yönelişten bu yana kaç aydın yetiştirebildik, bunun gereklerini yerine getirebildik mi? Yoksa bizim aydınımız, kendi kültürü, olguları ve koşullarıyla bilimin renklerini bireşime alarak kendimizi sorgulamaya çekmede biraz üşengeç miydi? Uluslaşma sürecini tamamlamadan, çağdaşlaşmadan, aydın yetiştirebilir miydik bu topraklarda? Sorular sorular… Burada Cumhuriyetin başaramadıklarını, onun önünün kesilmesini düşünüyorum, ayraç içinde.

Fransız Devrimi, uluslaşmanın, insan haklarının, demokrasinin ön açıcısıdır. Öncesinde matematikçileri, fizikçi, kimyacıları, filozofları, düşünceyi yaygınlaştıran, insanı içinden değiştirip dönüştüren edebiyatçıları vardır. Düşünüş ortamı, kültürel toprağı oluşturulmadan aydın yetiştirebilir mi? Kaldı ki, Fransız Devrimi öyle kolayca olup bitmemiştir: Yıllarca kan dökülmüştür, bu uğurda.

Kurtuluş Savaşı’yla, onu izleyen gelişmelerle devrim sürecine girdik. İşte, Mustafa Kemal’in önemi burada belirginleşiyor: Fransız devrimindekine benzer alt yapısı olmayan, bu duruk, dinsel bağlantılı toplumda, nasıl kökten dönüşümlere girişmiştir? Anadolu halkının duyarlıklarını, ortak paydalarını yakalamasını bilmiştir Mustafa Kemal. Böylesi toplumda onun yaptıkları, tansıktır. Ne yazık ki, Meşrutiyetin yetiştirdiği kendi ölçüsündeki-aydınlar Kurtuluş savaşı meydanlarında harcanmıştır.

Cumhuriyet kadrosuzluklar karşı karşıya kalmıştır. Aydın yetiştirmek, öyle buyrukla olacak iş değildir: Adamın büyükannesinden işe başlayacaksınız. Bilimi kılavuz almasına, laikliği ilke edinmesine, demokrasinin alt toprağını oluşturma niyetine karşın, Cumhuriyetin girişimleri, aydın kuşağı yetirmeye elverişli miydi? Kimi kahramanlıklar, aydınlıkla özdeş sayılabilir miydi? Yetişmekte olanlar, Kurtuluş Savaşı olgusunu, Mustafa Kemal’in gerçekleştirmek istediklerini, özünden kavrayabildiler mi? Dünyadaki görüşlerden esinlenmeleri, Türkiye gerçekleriyle, koşullarıyla emiştirebildik mi? Bilgi birikimini aydınlığa yeter sananlardan kimileri, eskiye özlemden kurtulabilmişler miydi? Yoksa fırsatını bulunca İslâm sentezini devreye sokmaya mı soyundular? Sözüm ona çağdaş olanlar da, Türkiye olgularını, Batılı reçetelerle sorgulamaya alıp olumsuzlukların faturasını Cumhuriyete, Mustafa Kemal’e çıkarmadılar mı? Yineliyorum: Cumhuriyet Türkiye’si, gerçek aydın yetiştirecek düzeni kurulabilmiş, ekonomik yapıyı oluşturabilmiş, eğitimi tam anlamıyla çağdaşlaştırabilmiş miydi? Salt ilericilik, çağdışılık tutkusuyla aydın olunamazdı. Dahası, çağdaş düşünüşü kamuya ağdıracak, aydınlığın toprağını sulayacak edebiyata, sanata ne kadar önem verdik? Türkiye’de yazarların, sanatçıların başına gelenleri bir düşünün.

Aydın olmak, önce bilgiyi, birikimi, bunları tavır ve davranışa sindirerek sorumluluk yüklenmeyi gerektirir. Bedeli vardır, zorluklarına dayanacaksınız. Etiğiniz olacak, değil ülkenizde, dünyanın neresinde olursa olsun haksızlıklara karşı çıkacaksınız. Aydınımız yukardan bakışlıdır, halktan sürmemiştir. Halkımızın aydına, kitaba, sanata yönelen saldırılara duyarlı olduğu da söylenemez. Belalı iştir. Bu ülkede aydın olmak.

Söylediklerimle, Türkiye’de aydın yetişmezdi demek istemiyorum. Bunun örnekleri var, Nâzım, Nesin gibi daha birçokları… O, sözüm ona aydınların ideolojinin sert uçlarına itelediği, öldürdüğümüz gençler… Halkın içinden, sağduyusuyla doğruya koşulan sade insanlar… Bizde milletvekili, bakan olmak, üniversite bitirmek, öğretim görevlisi olmak, aydınlığa yeter sanılıyor. Aydın olmak, ilkin sorumluluktur, çağdaş düşünceyi özümsemektir, bilimi kılavuz edinmek, hukukun üstünlüğüne inanmaktır. Bunlardan evrensel değerlere yol almaktadır. Türkiye, son 100-150 yılda hızlı süreçlerden geçti. Bunun içinden pekâla daha çok aydın çıkabilirdi, şu politikacı ikiyüzlülüğünden uzak.

Süper Aydın

Ne suyu noksan, ne ekmeği noksan,

Kitabı da kelamı tastamam.

Ayaklanmaz, belkemiği noksan,

Bu türdendir, bizdeki aydın adam.

(TAŞIN İYİSİ, Prospero Yayınları, 1994, 5. s)

Bununla birlikte, aydına bir kahraman özgörev yüklediğimizi, onu hep öne sürerek harcadığımızı, aydını destekleyecek halkı, kamuyu yaratmada eksik olduğumuzu unutmamak gerekir.

 

Büyük Anadolu uygarlığına geniş ilgi ve hayranlığınız olduğunu biliyoruz. Anadolu, sizce neyi ifade ediyor. Anadolu sizce nedir?

 

Elma dalından ırağa düşmez. Anadolu toprağım, damarımda kan, beynimde düşünce, kimliğimin ana dokusu. Nerede doğsam, nerenin kültürünü emerek büyüsem, orayı severdim. Ama başka toprakta olsaydım, Anadolu’nun yapısını, geçirdiği serüveni inceleseydim, birikimlerinin ayırdına varsaydım, o zaman da Anadolu’ya hayran olurdum. Fakat bu kadar birikimin üstünden geriye savruluşun burukluğunu, yine çok derinden yaşardım. Bu toprağın çocuğu olmak, onur kazandırdığı kadar da acı veriyor. Niye böyleyiz?

Anadolu coğrafya torbası, doğudan batıya uzanan, üç yanı deniz. Geçmişin ulaşım, iletişim koşullarını düşünürseniz, yaşamın burada insanları, birlikteliğe zorladığını algılarsınız. Yaşamın dayatması, yüzlerce ırkı, kültürü, bu torbada uzlaşmaya, barışa, kültür alaşımına itelemiş. İnançlar, anlayışlar, birbirleriyle emişmiş. Sanki evrensel, bütün insan soylarını ortak noktada uyuşturan yaşam biçimi sürüp gitmekte burada. Biz Türkler, Anadolu’ya geldik de, ötekileri su gibi buharlaştı mı? İnsanlık, birbirine tahammülde (katlanmakta) buluştu, barışçı olmak zorunda kaldı, bu tarihsel süreçte. Dünyanın hangi coğrafyasında, dış topraklardan gelip, böylesine barışıklık içinde yaşayan insan armonisi vardır? Sade halkın arasında değildir uyuşumsuzluk: Din misyonerleri, ırkçı kışkırtıcılar, politika cambazları sokmuştur bu halkın arasına kavgaları, ayrışmayı. Şu son günleri düşünün: Televizyonlarda PKK’nin öldürdüğü insanların cenaze törenleri veriliyor, biraz şovence. Anadolu’nun hangi yöresinde “Sen Kürtsün” diyerek insanlara saldırılmıştır? Sade Kürt, Türk’tür diye birine kıymış mı? Din bezirganlarının dışında, mezhep çatışması var mıdır, bu topraklarda? Sözüm ona, devlet adamı sanılan kimi nadanların yönlendirilmesini, ne oranda onaylanmıştır Anadolu halkı? Anadolu’daki Müslümanlık, başka ülkelerinkine benzemez, tamı tamına. Alevilik de öyle. Tasavvufun, Anadolu’daki rengi de farklıdır. Anadolu, başka kaynaklardan ağanlara kendi rengini, bezeğini vurmuştur, bir oranda. Burada oluşan kültürün tabanında evrensel değerleri yakalayabilirsiniz. Örnekse insan sevgisi (Hümanizma), Batıdakinden kaç yüzyıl önce yeşermiştir Anadolu’da, Yunus’la? Anadolu değişik ırkların, kültürlerin, savaşların kesişim noktası olmaktan ötürü, acıyla kazanmış da olsa, birtakım değerleri özümsemiştir, tarihin zorlamasıyla.

Sanıyorum, yukarıda söylediklerimin altında yatıyor, Anadolu deyince, bana ne ifade ettiği. Sürüp geldiğim kaynaktan ırak düşebilir miydim? Ayrıca böylesine evrensel tabanlı bir alaşımın üstünde yaşamak, ondan beslenmiş olmak, başkasına yönelmeyi gerektirmiyor. Elbette evrensel değerleri ıskalamayacağız da bunun yanında Anadolu’nun evrensel tabanlılığını da unutmayacağız. Ayrıca şuna inanıyorum ki, okullaşması, çağcıllaşması bu kadar geciktirilmiş olduğu halde, bu kerte yeniliğe yatkın, barışık halk dünyada pek azdır. Tarihin dayatması, Anadolu halkına yaşam değerlerini sezdirmiştir, onu okulsuz bilgeliğe yöneltmiştir. İşte Anadolu halkının sağduyusu dediğimiz şey, bu olsa gerek. Cumhuriyete kadar Anadolu’daki yönetimler, Anadolu kültürünü önemsemediği halde, bu halk kendi kültürünü, dilini korumasını becermiştir; ozanlarıyla, bilmeceleriyle, deyimleriyle, atasözleri, türküleriyle…

Anadolu’daki ortak değerlerin çağcıla evriltilmesi yerine politik çıkarlar için yozlaştırılmasından, halkın ortak duyumsamalarının yıpratılmasından kuşku duymuyor değilim, günümüzde. Bunlar giriyor anlatımıma. İşte bu kaynağı özümsemeye çalışan birisi olarak, ona tutunmaya, ondan temellenerek çağcıl değerlere yücelmeye, evrensele ulanmaya çalışıyorum, gücümce.

 

Anadolu halk kültürü ürünlerini, bu arada halk ozanlarının ürünlerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Çağdaş Türk edebiyatının, edebiyatçıların bu ürünler karşısındaki konumu konusunda neler söyleyeceksiniz? Bu ürünlerden yeterince yararlanılıyor mu, yada kimi edebiyatçılarımız, gereğinden fazla mı yararlanıyor?

 

Halk kültürünün ürünleriyle, ozanların ürünleri arasında ince bir ayrım var. Halk kültürünün ürünleri deyince halkın somuta, dile, görüntüye dönüşmüş yaratılarından bilmeceye, atasözüne, türküye… uzanan bir yelpazeyi düşünürsünüz. Halk ozanları, saz eşliğinde halk şiiri söyleyenlerdir. Türk kültürünü, Türkçe’yi, bir zamanlar devlet katlarının önemsememesine karşın, diri tutan, bugünlere taşıyan onlardır. Tasavvufun, Aleviliğin deyişlerini dışlarsanız, kültürümüzün bir ayağı eksilir. Halk ozanlarının tarih içindeki işlevi unutulamaz. Ama artık çağımızdaki toplumsal kaynaşma, çağdaş kültür, düşünceyi yaşamamızla emiştirme söz konusu olunca, halk ozanlığının dönemi bitmiştir. Kaldı ki, ben yakın zamanlarda halk tarzında söylenenlerin tümünü, halk şiiri içine alamıyorum. Bana göre halk şiiri, resmi görüşün dışında halkın duyumsamalarını, yakınlarını, ilençlerini, başkaldırmasını dillendirendir. Halk dili, halk şiiri formunda, çağdaş düşüncelere koşulmak, halk şiiri gibi gelmiyor bana.

Halk şiiri, halk sazları evriltilerek çağdaşlığa koşulabilseydi, yeni yaratılara gidebilseydi, yeni yaratılara gidebilseydi, olumlu getirileri olabilirdi. Aynı sazı, aynı tınıda kullanmak, aynı düşünceleri, duyumsamaları, aynı formda sürdürmek, duruklaşmak, yerine çakılmışlık olmaz mı? Halk şiirinin önemi yoktur demek istemiyorum. O, bizim kökümüzdür, gömümüzdür. Ama yeğleyerek, yineleyerek değil, evrilterek; bir kökten sürer gibi, yeni aşılarla yeni ürüne durarak sürdürülebilirse, ona diyeceğim olamaz.

Batıya yöneliş gereklimiydi ama en az onun kadar kökten süren düşünüşe, halk kaynağına özen gösterilseydi, bu günkü sanatımız, halkla emişmiş olurdu, daha yaygın alan bulurdu diye düşünürüm. Belki de çağı değiştirme hızı ile, duruk kalmaktan korkarak, halk kaynağına biraz ırak durduk.

 

Anadolu halk kültürünün sözlü ve yazılı ürünleri sizi etkiledi mi, eserlerinizde bunun izleri var mı?

 

Halk dediğimizde, yönetenlerin dışındaki sade insanları anlıyoruz. O, kendiliğinden yaratılara, değişim, dönüşümlere gitmez, pek. Yönetici erke göre biçimlenir. Bir anlamda rızadır halkın tutumu. Hele ekonomik olanaklardan yararlanamayan, toplumsal esenliğe kavuşturulmamış, çağdaş eğitimden nasibini almamış toplumlarda halk yeniliğe açık değildir. Ta ki, onu temelinden sarsacak olaylar gündeme gelinceye kadar. İnsanın doğal özelliklerini sürdürdüğü, yaşamsal tutamağından yakaladığınızda gerçeklere yönelmeye yatkın oluşu düşünüldüğünde, halk denizlerin en güzelidir. Ama o, kısır yaşam koşullarıyla, yönetim erkiyle kuşatılmıştır. O zaman halk sarınçtır: Yüzyılların birikimlerini, deneyimleri saklanır bağrında. Bu sarnıçtaki su kullanılmadığı zaman bayatlar, giderek kokuşabilir. Ulusal, toplumsal yapının temeli olan halkın kültür gömüsü olduğuna, onun içinde, bilincine ulaşılmamış da olsa, diyalektiğin yattığına inanıyorum.

Anadolu halkının nasıl oluştuğuna, içinde hangi değerlerin yattığına önceki sorularınızdan birinin yanıtında değinmiştim. Bir olumlamaydı bu. Anadolu halkının önü çizildiğinde, değişimlere açık olduğu tarihle saptanmıştır. O bakımdan halkıma inanıyorum, güveniyorum, onu seviyorum. Bir yandan da halkın rıza toplumu anlayışına isyan ediyorum. Vazgeçilemeyen, üzerinde titrenen, bununla birlikte duruk tavrından ötürü yakınılan bir sevgidir o, benim gözümde.

Elma dalından uzağa düşmez demiştim. Onun için de, onun değerlerine göre biçimlenmiş ilk yapım. Sözlü ve yazılı ürünlerinden yararlanmışım. Ama onun gibi kalmak, aydın kişiliğe, hele yazarlığa ters düşer. Halktan olmak, fakat halk kalmaktan utanmak diye özetleyebilirim, yazdıklarımı, düşündüklerimi tavrımı.

Kişiliğimdeki halk damgasını, çağcıla evriltme çabasındayım. Ürünlerimin dokusunda halkın dili, düşüncesi, olumlu değerleri vardır: Güncele, çağcıla yönelik olarak. Daha önce de dolaylı biçimde değindiğim gibi, halk kültürünün değerlerini yadsımamak, ancak onu değiştirip dönüştürerek, halkla birlikte çağcıllaşmak, uygarlaşmak gerekir diye düşünüyorum özünde.

 

Aynı zamanda eğitimci olarak siz bu toprakların yurt yapılmasında, öğretmenlere büyük görevler düştüğünü söylüyorsunuz. Bu şiirlerinizde dile geliyor zaten. “ÖĞRETMENLERİMİZ: -Hani o tren penceresinden, otobüs camından/Bakıp geçtiğiniz kıraçlar yok mu /Keçilerin bin tırnakla tutunduğu/Kimdir, orasını vatan yapan?” (YURTBOYU SEVİŞMEK, 2. Basım, Doğru Yayınları, 1994, 54. s)

Gerçekten kimdir öğretmenler, yaşamımızdaki önemi nedir, öğretmenlerin? Öğretmensiz, eğitimsiz çağdaş Türkiye yaratılabilir mi?

 

Öğretmen, çocuğu anasından sonra ikinci kez doğurandır.

İsterseniz, andığınız şiirden alıntılarla gireyim yanıta:

 

Küfe taşıttığınız, komi diye seslendiğiniz

Çocukların gözlerinde bir şeyler yalazlanırsa

Posasını bırakıp kaymağını emdiğiniz

Tebeşirli parmaklarımla yazılmıştır haritasına

………….

Kitapları rüzgârda, umutları akıttığı kanda

Sokaklara serdiğiniz doruk başlı delikanlı

Gür saçları duvarlarına gerili zindanda

Öylesine onurlu, öylesine korkusuz, canlı

 

Yürüyorsa geleceğin zinciri halka halka

Ayak basmadığımız topraklara serpmişim tohumunu

Eğer direnç suyu verilmişse bu halka

Bilin ki benim ellerim örmüştür bunu.

………

Yüreğimiz horlanmış çocukların ezik bakmasından

Umutları çaka çaka varır kamunun ortasına

Kucağımızda bir deste gül, yurt coğrafyasından

Ellerimiz harç koymuştur, anıtların en hasına.

 

Öğretmenin/eğitimin ne yaptığını, ne yapabileceğini, uzun uzun açıklamaya gerek yok. Türkiye tarihine bir bakalım: Medreseli kafasına, Cumhuriyet eğitimine, özellikle köy enstitülerine, Öğretim Birliği Yasasının getirilerine, son zamanlara imam-hatip liseleriyle Kur’an kurslarıyla öğretim birliğinin tersine çevrilişinden sonraki duruma göz atarsak, eğitimin ülkeyi nereden nereye götürdüğünü somutlamış oluruz, eğitimin gücünü anlarız. Örnekse kırsal kesimden alınan köy enstitülü, çağdaş, laik demokrat olabiliyor; imam hatipliyse şeriatçı, tutucu, teokratik anlayışta direniyor.

Yalnız şunu da eklemek isterim: Cumhuriyet dönemindeki eğitimi tümüyle olumlamak, gerçeği ıskalamak olur. Eğitim / öğretmen; ulusal değer ve isteklerin üzerinden çağcıla, evrensele yürüyecek, özgür, demokrat olacak, insan kişiliğinin gelişmesinin önündeki bütün engelleri silebilecek. Bu anlamda düşününce, gerçek devlet, her aydın, her yazar birer öğretmendir, eğitimcidir. Genel düzenden ayrı olarak eğitimin gücünü yalnız öğretmenlere bırakmak, her şeyi onlardan beklemek yetmiyor. Hatta öğretmenlerin başına belalar getiriyor: Türkiye Cumhuriyeti tarihinde öldürülen, ezaya cefaya uğrayan öğretmenleri bir sayıya vurun; örnekse, gadre uğrayan mahalle bekçisinin kaç yüz katıdır?

Yukarıdaki sözlerimle, öğretmenin görevini savsaklamasını çağrıştırmak istemedim. Biz öğretmenler, üstümüze düşene katlanırız. Gene o şiirden bir dörtlükte bitireyim bu yanıtı:

Geleceğin kitaplarında tek satır

Adımızdan söz edilmeyeceğini biliriz

Tarih, ancak bayrağı dikenleri anlatır

Ama biz, ipekböceği yarınları öreriz.

 

Ne kadar namlu varsa/Kurşunlarını sökeceğim/Kalem yapacağım çocuklar/Kardeşlik yazacaksınız/Sıcak somun kadar. (YURTBOYU SEVİŞMEK, 2. basım, Doğru Yayınları, 1994, 51. s)

 

Kardeşlik, barış özgürlük, insan hakları, eşitlik… Çok güzel düşünceler. Ama sıcak somunlarla karınlar doymayınca, baskı, zulüm, işkenceler azalmadıkça bunların da pek fazla anlamı kalmıyor sanırım?

 

Sözünü ettiğimiz kavramlar, yaşam biçimine dönüşmeyince bir düştür. Ama biz şairler, bugünün ütopyalarıyla yarınların gerçeklerine temel hazırlarız. Siz, bunu yadırgamıyorsunuz herhalde. Dediğiniz doğru da, yalnız karın doyurmayla da olmuyor: Baksanıza, birilerini sömürerek koca kentlere kapağı atmış, kafası kıraç, gönlü çorak magandalara, pastırmayla viski içenlere, parayı en güçlü silah sananlara, olanaklarını, edebiyatın, sanatın, insanlık değerlerinin dışındaki pespaye alanlarda çar çur edenlere.

Barış, özgürlük, eşitlik, insan hakları; kendisini yeşertecek, dirimini sürdürecek, bakımını yapacak ortam ister. Ona göre bir düzen kurmadıkça, insanların kafasını kitapla sanatla besleyip, yüreğini inceltmedikçe, onlar, birilerinin arkalarında koştuğu ütopik kavramlar olarak askıda kalır, ötekileri de onlara inat kaba yaşamı sürdürür, insanları ezer, ülkenin kaynaklarını emerek sömürür. O nazenin kavramların, alt toprağını oluşturmak gerekir önce. Ve düzeni kurup sağlıklı işlemek…

 

Toplumumuzun, insanımızın eksikliklerini, hatalarını bizlere ince bir uslüpla yerdiğiniz, taşlamalarınız, şiirleriniz geniş ilgi uyandırıyor.

“Atınca taşın iyisini/Devireceksin herifin birisini” diyorsunuz TAŞIN İYİSİ şiirinizde. (TAŞIN İYİSİ, 2. bası. Prospero Yayınları, 1994. 6. s.)

Zengin, köklü geçmişe sahip taşlama geleneğimiz olduğunu biliyoruz. Başta şairlerimiz ve fıkra tiplemesi içindeki ustalarımız bu alanın yetkin örneklerini vermiştir. (Bektaşi Fıkraları, Nasrettin Hocamız, Şair Eşref’imiz… sayısız tipleme ustaları.)

Sizce gerçekten yeterli bir yergi geleneğimiz ve bunu üreten insanımız var mı? Yerginin işlevi nedir ya da ne olmalıdır? Taşlamaların toplumda, yönetimde gereken etkiyi yaptığına inanıyor musunuz?

 

Yergi, taşlama, hiciv… sosyal çaprazlamaların yoğun olduğu toplumlarda daha kolay boy atıyor galiba. Anadolu tarihine bakarsanız, niçin Nasrettin Hocaların, Eşreflerin yetiştiğini, Bektaşi fıkraların sevilip yaygınlaştığını anlarsınız. Gün yüzüne çıkarılmayan, açık açık dillendirilemeyen tepkilerin, yakınmaların ürünüdür taşlamalar, fıkralar.

Taşlama geleneğimiz var da geçmiştekilerin çoğu kişisel yergi, toplumsal olaylardan çok, çapraşık olgulara iğne batırış. Bir de salt kişilere yönelik… Kimi de salt karalama, sövgü niteliğinde. Sanırım, bizim insanımız sövgüce hayli varsıl. Hani öyle sövülecek adamımız da az değil. Taşlamayı yergi saydınız mı, kullanacağınız araç hazır, oklarınızı yönelteceğiz kişi, olay da çok. Kolay gibi görünür yergi, taşlama. İş sanıldığı gibi değil: Rezillerin rezilliğini ortaya çıkarırken, yönelttiğiniz iğne, salt onların bedeninde kalmayacak, oradan genele, toplumsala ağacak, güldürürken, düşündürecek, yeni oluşumlara yol çizecek. Taşlama, salt sövgüde, yergide kalırsa, kaba mizah olur. Taşlama şiir türüdür bence: Onda da sözün gücü, şiirin etiği, tekniği olmak gerekir. Hatta lirizmi de… Bir taşlama yergiye çakılırsa, işlevini gerçekleştirmez. Toplumsala, düşünsele yönelik olmalı, değiştiricilik, dönüştürücülük özgörevini üstlenmelidir.

Her türlü taşlamanın, bir oranda etkisi vardır: En azından, yakınan insanın içini soğutur? Çapraşık tipleri, olayları gündeme getirir. Alttan alta bilinçlenmeye yöneltir. Taşlama küfür düzeyinde kalırsa getirisi olmaz. Taşmaların boşaltma, öfkeyi azaltma çekincesi gözden ırak edilmemeli. İğneyi batırmak, kötülüğü hedef almak kadar düşünü alanı açmak, doğru yol göstermek önemlidir, taşlamada. Ayrıca bilinci yeşertmek.

 

Dil, Türkçe konusundaki duyarlılığınızı biliyoruz. Bir yazınızda “Halk katındaki sözcükleri, inadına şiire sokuyorum, yeni sözcükler türetmeye, onlara sözlük anlamlarının ötesinde anlamlar yüklemeye çalışıyorum.” diyorsunuz.

Siz niçin, halk katındaki sözcükleri şiire sokuyorsunuz? Türkçe’nin yabancı sözcüklerin baskısındaki konumu, dilde kirlenme konusundaki düşünceleriniz nelerdir? Türkçe’nin günümüzde getirildiği konum karşısında, kimlere ne gibi görevler düşüyor?

 

Niçin halk katındaki sözcükler? Niçin yeni sözcük türetme, sözcüklere yeni anlam yükleme? Müslümanlığın kabulünden sonra Arap-Fars etkisine giren Türkçe kendi dizgesinden, düşünüş biçiminden uzaklaşmıştı, sekteye uğramıştı. Bu hal, yönetim katının hastalığıydı. Halk, türküleri, deyimleri atasözleri vb. ile anadilimizin dirimini belli ölçüde sürdürüyordu. Bütün Anadolu medrese eğitimden geçirilmiş olsaydı, bugün Türk dilinden, kültüründen söz edilebilir miydi? Ya da Türkçe’nin arılaştırılıp durulaştırılarak öz benliğine döndürülmesinde büyük zorluklar çekmez miydik?.. Dil devrimi gerçekleştirilirken: 1. Türkçe ile ilgili eski ve yabancı kaynaklar taranmış, 2. Türkçe’nin ekleri işletilerek, birleşik sözcükler kurulmuş, 3. Halk arasındaki sözcükler taranarak, Türkçe’nin geliştirilmesine başvurulmuştur.

Osman Bolulu, halk katındaki sözcükleri şiire sokuyor, yeni sözcükler türetiyor, ya da onlara yeni anlamlar yüklemeye çalışıyorsa, dil devriminin yöntemlerini kullanıyor demektir. Dilin yaygınlaşmasına, halk katına ulanmasına en elverişli sanatın şiir olduğuna inanıyorum. Öte yandan Türkçe’yi hep aynı anlamda, kullanımda sürdürdüğümüz için, düşünüş alanımızın genişleyemediğini, bilim katına tırmanmakta zorluk çektiğimizi düşünüyorum. Dili ne kadar boyutlandırır, geliştirirseniz düşünce alanınız o kadar genişler, o oranda uygarlığı yakalayabilirsiniz. Türkçe’nin arılaşma, durulaşma, özü üstünden gelişme evrelerine baktığımızda Türkçe ne kadar yetkin işlendiyse, edebiyatta, sanatta, bilimde, düşünüşte ilerleyiş o kadardır. Türk toplumunun çağdaş uygarlık ivmesi hızlanmıştır. Dil devrimi, uluslaşma sürecinin iticisi olmuştur.

Özellikle 1950’lilerden bu yana siyaset, ekonomi, düşünüşteki dağınıklığa koşut olarak dilde bir dağınıklık, savrukluk yaşıyoruz. Daha kestirmesi, son 5-10 yılda, anadil bilinci hayli savsaklandı. Sadece resmi kesimin değil, kimi bilim, sanat, yayın çevreleriyle resmi kurumların neredeyse tümü, anadiline özeni umursamıyor. Böylesinin bizi, hangi yıkımlara sürükleyeceğinin ayırdına varamamışlar sanki. İşin garibi, Öz Türkçe’si tutunmuş yabancı dillerden gerekli gereksiz sözcükler aktarmakla dilimizin, kültürümüzün boyutlanacağını, dünyayla bütünleşebileceğimizi ileri sürebiliyorlar. Kimi çevrelerce dil-bilimsiz, felsefesiz, edebiyatsız dil olabilirmiş gibi yalnız günlük düzeyde, tecimsel konumda anlaşma aracı sanılıyor. Dille düşüncenin yaratılacağı, anadilinin bilimsel düşünüşe temel olacağı, ancak bilimle çağa ayak uydurabileceğimiz, uygarlık düzeyimizin yüceleceği göz ardı ediliyor. Türkçe ile bütünleşip kaynaştığımız, sevgi, saygımızın onunla göneneceği, gündemden çıkarılacak mı kuşkusuna düşüyorsunuz, neredeyse. Görünüm, kirlenmenin ötesine kayıyor. Kirlenme dış yüzle ilgilidir, yur arıtır, aslını çıkarırsınız altından. Yozlaştırma aslını bozmaktır, işte en büyük çekince buradadır. Önemlice bir kesimdeki dil kullanımı; özensizliğin savrukluğun ötesinde, Türkçe’nin söyleniş biçimini, kazanılmış, tutunmuş sözcüklerini ve yapısını, tümce kuruluşlarını ıskalıyor; Türkçe’nin mantığını, düşünüş yollarını sarsarak yozlaşma ivmesinde genelleşiyor.

Her dilin kendine özgü yapı, işleyiş biçimi olduğu gibi; kendine özgü düşünüş yolları da vardır, dillerin. Bu, o dilin kurallarına, düşünüş dizgesine, sözcüklerine, kavramlarına, öbekleşmesine, sözcüklere anlam yükleyişine, tümce kuruş biçimine vb. dayalıdır. Anadilinin yapısını, biçimini, işleyiş yollarını bozdunuz mu, genel düşünüşte, dolayısıyla ulusal mantıkta bozukluk baş gösterir. Ulusal kağşama başlar. Yabancı kültürlerin kuşatmasına girilir. Ulus, ortak düşünüşten doğan toplumsal yapıdır, ortak paydası anadilidir. Dil insan/ulus gibi canlıdır; ulus/insan gibi, o da su, hava, bakım ister, özen ister. İnsanla/ulusla birlikte geliştirilmesi/boyutlandırılması, yaşamsal dayatmadır. Yoksa duruklaşır, yozlaşır, damarları tıkanır, dirimini yitirir. Ulusun ölmezliği dilindedir; denir. İşte bu noktadaki özen eksikliğini yaşıyoruz devlet katından, bilim, sanat çevrelerine kadar, kimi kesimleriyle.

Dilin işlenişi, sağaltılması, dildeki savrukluklar konusunda, bunların nereden kaynaklığına ilişkin pek çok yazı yazdım: Türk Dili Dergisinde, Çağdaş Türk Dili Dergisi’nde, ayrıca kitaplarımda. Çok uzun konu bu. Konuşmamızın boyutlarını aşar. Ama bir yandan da gelişen Türkçe ile boy atan edebiyatın sürüp gittiğini unutmayalım. Türkçe’nin kazanımlarını yok etmeye, kimsenin gücü yetemez diye düşünüyorum, resmi tutumdaki geriye savruluş özlem ve tutumuna karşın.

Anadilini kollamak, korumak; ulusal düşünüşü diri tutmak, onu geliştirmek, kültürünü varsıllaştırmak, ulusal bağımsızlığa titizlikle sarılmaktır. Anadili temel alınarak bilime, evrensel boyutlara ulaşılabilir. O bakımdan anadili bilinci, ona özen göstermek, hem kişisel, hem ulusal ödevdir. Özensiz, yıkıcı sayısından az değildir, anadili bilincini kuşanmış olanlar, Türkçe’yi yetkinlikle işleyen edebiyatçılar. Türkçe’nin, çağdaş düşüncenin mayası tutmuştur. Geç de olsa, bu sendeleme dönemini aşacağımıza inanıyorum.

 

Söyleşi; Ayhan Aydın, DAMAR DERGİSİ, SAYI 77, AĞUSTOS 1997, SAYFA 6-12