KAYIHAN KESKİNOK (Sanat-Resim)

“Sisler, Işıklar, Gizemli Ortamlar Benim Dünyam.

Sanat; Yaratacılığın Bir Simgesel Görüntüsüdür.”

 

Sanat hakkında, edebiyat hakkında laf etmek öyle pek de kolay değil. Resim öyle bir sanat ki söz yok, ses yok ama tüm duyguları hareketlendiren, insanın en derin, gizli yerlerine girip onu baştan çıkarıp, bambaşka alemlere götüren, götürmesi gereken bir sanat. Yani belki de en zor sanat. Fırçalarla, boyalarla değil tuvale yapılanlar, tamamiyle beyinle, ruhla, dünyayla, öbür dünyalarla yapılandır onlar. Bu sanatın da ustaları vardır, çırakları vardır, kötüleri vardır. Başkasını bilmem ama benim yaşamımı anlamlandıranlardan birisi de Van Gogh ve onun tablolarıdır.

Ülkemizde gerçekten de fırçasından yeni dünyalar yaratıp, sanat eseri niteliğinde tablolar var eden isimlerden birisi de Kayıhan Keskinok.

Onunla yaptığım söyleşiyle sizi benimle birlikte renklerin dünyasına götürmeye çalışıyorum.

 

Sanatçılar bir yandan kendi sanat alanlarıyla ilgili çalışmaları sürdürürken bir yandan da sanatı topluma anlatma, sevdirme çabası gösterirler bence? Siz sanatı nasıl tanımlıyorsunuz Sayın Keskinok?

 

Sanat iç dünyanın herhangi bir maddede biçimlenmesidir. Geniş anlamda sanatı böyle tanımlayabiliriz. İç dünya deyince aklımıza imgeler, akıl, duygu, duyarlılık… Bunların hepsi gelmelidir. Sanat iç dünyanın dışa yansımasıdır. Bu yansıma herhangi bir biçim ve şekilde olabilir. Burada ben resim sanatını kastediyorum. Bir fikir, bir madde demektir. Bir ses, insanı heyecana getiren bir ses, müzisyen için madde oluyor. Bizim maddemiz ise boya. Boyaların (çeşitli boyalar) kendilerine göre biçimlendirme, şekillendirme özellikleri vardır. Boya deyip geçmemek gerekir, suluboyanın vereceği form başka türlü, yağlı boyanın vereceği daha başka türlüdür. Resme, desenin vereceği biçim daha başka olur. Biçim ne? Biçim, bir kavramın bizde bırakmış olduğu niteliktir. Biçim, bizim bir kavramı algılayış şeklimizle ilintilidir. Şimdi, o zaman bir yağlı boyanın biçimi deyince, akla yağlı boya resminin getirmiş olduğu tüm nitelikler gelecektir. Suluboya deyince sulu boyanın nitelikleri akla gelecektir. Birinde boyanın kendine özgü hamursu özellikleri söz konusu. Öbüründe akıcı nitelikleri söz konusu olabilir. Ama her ikisinin de ortaya koymuş oldukları eserler birbirinden farklıdır. Birisinde daha heykelsi nitelikler, öbüründe, ışık-gölgeye dayalı düzenli nitelikler söz konusudur. Birinin dışa dönük olana kavgacı karakteri öbürünün içe kapalı daha duygulu karakteri ortaya çıkmış oluyor. Bu karakterler nedeniyle aynı maddeyi kullanmalarına rağmen farklı şekilde iki form ortaya çıkmış oluyor.

Biraz evvel biçimi tarif etmiştim. O ortaya çıkan yeni şey iç dünyayla o maddenin birleşmesinden oluşan bir yeni bileşim olmuş oluyor. Yani sentez dedikleri şey. Kişinin iç dünyasının bir maddede biçimlenmesidir sanat. Sanatta önemli özelliklerden birisi maddenin kendi nitelikleridir. Sanatçı her şeyden önce zanaatçı olmak durumundadır. İlhamı insanı kötüye doğru sürükler, daima. Sanat, resim insanı esir eder. Maddenin kendi verdiği alanlarda eğer biz kendimizi bırakırsak, daha özgür oluruz. Maddeyle karşı karşıya geldiğinizde, esinin uçarılığının peşinde koşarsanız, bir yerde özgür olamazsınız. Maddenin verdiği olanaklar çerçevesinde kişiliğimizi onunla bağdaştırırsak, özdeşleştirirsek daha özgür olmuş oluruz. Çünkü birlikte iş yapma durumu var. Esin o zaman maddeye egemen olma durumuna geliyor. Esin benim elimi bir yerde kötüye doğru götürmüş oluyor. Esir etmiş oluyor. Ben buna esaret diyorum.

 

Sanatın toplum ve insan yaşamındaki yeri ve önemi nedir, ne olmalıdır?

 

İnsan hayvandan farklı olarak aklı sayesinde doğaya karşı gelir. Burada sanatı bir şekilde tarif etmek de mümkün. Sanat bir isyandır, yıkıcı bir olaydır. Sanatçı insan yaratılmış olanı beğenmez, “Ben daha iyisini yapacağım” der. Doğaya karşı isyancıdır yani sanatçı. Bir kere hareket noktası doğaya karşı gelmek oluyor. Hayvan bunu yapamaz. Hayvan doğanın vermiş olduğu alanlar dışına çıkamaz, hareket edemez.

İnsan ise aklı olduğu için daima doğaya karşı gelmek ister. Yeni bir şey yaratma isteği, insanı devamlı harekete geçirir. Sanatçı, yaratılmış bir şeyin daha iyisini yapmak ister, daha başka türlüsünü yapmak ister. Yeni bir şey yaratma isteği vardır sanatçıda.

Yeni yaratılan, güzel olan bir şeyi insanlar mutlaka beğenirler, belki uzun süre reddederler bazı güzellikleri ama eninde sonunda onu benimserler.

Leonardo de Vinci’nin yapmış olduğu tabloyu bugün dünyada kaç kişi beğenmemektedir?

Ne olursa olsun bir şey yaratamama insanı bunalıma sürükler, kendine yabancılaştırır. Kişi her zaman bir alış-veriş içindedir. Olmak zorundadır zaten. Atın ayağına nal yapan bir nalbantı düşünün, nalbant yaptığı yeni nesneyi bir canlının atın üzerinde deniyor. O zaman nalbant mutlu olur. Çünkü bir demir parçasından yeni bir nesne yapmıştır onu da bir canlı üzerinde denemiştir. O kendi yaratılışına uygun şekilde bir iş yapmıştır. Bunun tersini düşünüyorum, makinanın düğmesine basıp, bir otomobilin parçalarını yapan bir mekanizmayı düşünüyorum. Her şey otomatik, alışılmış, basmakalıp. Orda çalışan insan hiçbir zaman mutlu olamaz. Çünkü o hiçbir zaman bir şey yaratmamaktadır. Mesela bir dairede sadece dosya tanzim etmekle uğraşan bir memuru düşünüyorum. Uğraştığı dosyalar belki de namusuzluk konusudur. İnsanların mutsuzluğuna sebebiyet veren, verecek konuları içermektedir. O memur belki de bunun farkında değil. Bu memur ne yaptığının farkında olmadığı için, devamlı aynı şeyleri yaptığı için, yaratıcı olmadığı için bunalımdadır. Bu tüm endüstri toplumları için geçerli olan bir sorundur. Tarlada yapılan iş, bir nalbantın yaptığı iş, bir marangozun yaptığı iş yaratıcı işlerdir. Kendine, insana özgü bir iştir.

Endüstri toplumların yaratıcı süreçler olmadığı için sayısız toplumsal problemle görülmektedir. Mesela küçük toplumlarda, topluluklarda insanlar birbirlerine sinirlenirler, kızarlar. Bunun nedeni aslında insanların birbirlerini önemsemeleridir. Birbirini sevmeyen, önemsemeyen insanlar niçin birbirine öfkelensinler? Ki insanlar hem kendilerine önem veriyorlar, hem de başkalarının kendisine önem vermesini istiyorlar. Birbirlerini sevmeyenler birbirlerinin suratına bile bakmazlar.

 

Sanat, yaratıcılığın bir simgesel görüntüsüdür?

 

Bir de tabii sanat yapmayan uluslar bir çöküntü içinde olurlar. Avrupa’da herkes sanata yönlendirilmektedir. Sanata yönelmeyen insanlar ve topluluklar sorunlarını aşamazlar. Sanatla ilgilenilmemesi toplumları bunalımdan bunalıma sürükler.

Sanat daima insanı yüceltir. Yenilik getirir. Yaşamı renklendirir. İnsanların farkında olmadıkları, yeni bir dünyayı dünyalarına getirir. Sanat o zamana kadar hissetmedikleri duyguları sunar insanlara, hayata bir başka tat getirir.

Vincent Van Gogh resme bir yenileşme getirdi, hiç kimse onun yaptığı işi beğenmedi. Van Gogh’tan sonra, Picasso bir yenilik getirdi. Sonra bir başkası, sonra bir başkası daha. Picasso soyut dünyayı getirdi resime. Soyutun da kendine özgü güzelliği vardı. Avrupa o zamana kadar Arap Hat Sanatıyla ilgilenmemişti. Soyutlama düşüncesi resme girdikten sonra, resme minyatür girdi, zenci sanatı girdi, uzak doğu sanatı girdi resime. Bu kendine özgü güzelliği olan alanlar sanatı ve resmi çeşitlendirdi. Bu da insanları ve toplumları etkiledi.

 

Evrenin sırlarını kendince çözme uğraşı veren sanatçılar. Kalemleriyle, fırçalarıyla ruhlarındaki duygu, düşünce, sevgi, hüzün ve coşkuları ölümsüzleştiren ressamlar…

 

Sizce resim nedir? Bir ressamın dünyasını neler örer?

 

Sanat ve resim evrensel bir olaydır. Sanatçının bir ürün yaratması, ressamın bir resim yapması bir yerde evrenin yeniden yaratılması gibi bir olaydır. Hiç yoktan bir şey yaratma olayı. Ve kuşkusuz evrenin kanunlarını uyguladığı için, evrenle benzeşme olayını ortaya koymuş oluyor, sanatçı. Gölbaşı’ndaki sazlıkların her biri, birbirinden çok farklıdır. Bir yerdekiler sarı, bir başka taraftakiler esmer daha başka taraftakiler normal renklerindedirler. Esmer sazların bulunduğu yer bataklıktır. Pistir orası. Dolayısıyla o sazanlar kara renklidir. Ortadakiler daha açıktır. Temiz sularda olanlar ise daha başka türlü. Afrika’daki insanların rengi karadır. Kuzeydeki insanlar ise açık tenlidir. Yani doğayla bir yerde uyuşum nimetizm vardır, her zaman. Sanatsal eylem de evrenin küçük bir parçasını gösterir. Doğada bütün her şeyi özümseyen bir nitelik vardır, bütün evreni özümseyen bir nitelik vardır. Doğada denge kanunları, ritim kanunları vardır. Ritim evrensel bir olaydır. Ritimde de bir oran söz konusudur. Bu oran bir bölü bir tam sayı onda altıdır. Tüm dünyadaki ritim bu oranla oluşuyor. Mesela tık… tık…, tak…, tak… sık sık vuruşlarda ritim yoktur. Çok uzun, çok kısa iki vuruşlu mesafede aradaki eşitlik ritim değildir. Farklı aralıklarda vuruşlarda belli bir ritim olabilir. İşte bizim kulağımıza hoş gelecek ritimsel zaman diliminin oranı bir bölü bir tam onda altıdır. Bu evrensel bir ritim oranıdır. Bu oran güneş sisteminde…. insan vücudunun kısımlarında… her yerde vardır. Eski Mısır piramitlerinde; Süleymaniye’de, Selimiye’de de bu oranı hep görüyoruz. Modern – klasik her yerde bu nispeti görüyoruz. Müzikte, kalp atışlarında hep bu oranı görürüz… bir kalp atışında üç evre vardır. Bir evresi sıkışma, öbürü gevşeme, öbürü istirahat devresi. Bu oran da bir bölü yüzde on tam onda altıdır. Bir ritim yaparken bir evrenselliği dile getirmiş oluyorsunuz.

Resimde de bir ritim vardır. Evrende var olan ritim sanata yansımış oluyor ve bir anlamda da evrenle bütünleşme sağlanıyor.

 

Sizin resimlerinizde sonsuz bir coşku, heyecan, cümbüş, şenlik var. Resimleriniz adeta insanı harekete geçiriyor. Eserlerinizde yöresel folklorik motiflerin de izlerini görüyoruz. Bu esinlenme ve etkilenme nasıl oldu? Bunun nedenleri nelerdir?

 

Folklorik motiflerden mesela, kız kaçırma olayından bahsedeyim. Kız kaçırma olayı, hep trajik gibi gösterilir, Anadolu’da. Ama kız kaçırma olayı kadar güzel bir şey yoktur. Dünyanın en zevkli şeylerinden birisidir kız kaçırmak olayı. Bir insan bir başkasıyla evlenmek istiyor, evleniyor. Buradaki evlenmenin nedenleri çok farklı olabilir. Sevgi, maddi nedenler gibi… Oysa kaçma olayı öyle değil, Anadolu’da kaçma olayı gelenekleri yıkma olayıdır, biraz da. Buradaki başkaldırı da kelleyi koltuğa alma vardır. Sevginin bu kadar büyük işareti başka hiçbir yerde yoktur, hiçbir yerde görülmemiştir. Kız kaçırmada içten içe bir güzellik vardır. Ben kız kaçırma olayını böyle algıladığım için sonsuz bir düş alemi içerisinde gösteririm resimlerimde. At üstünde kaçarken kadın, ata oturmaz sadece ata şöyle bir ilişiverir. Uçar yani havalarda, uçar. Erkek atın üstüne oturmuş, egemendir. Gelinlikle kaçılmaz, entariyle kaçılır. Hatta daha kapalı giysilerle. Bununla şunu anlatmak istiyorum: “Kaçma olayı nefis bir şeymiş desinler” istiyorum. “Aman ne güzle bir şeymiş” desinler…. “Kadınsa heves etsin, erkekse heves etsin” diyorum. “Güzelliklerle dolu bir olaydır” demeye getiriyorum, böylece.

Karadeniz Düğünleri: Bundan 40-50 yıl önce, Karadeniz’lilerin o transit yolları yokken, kara taşıma araçları söz konusu değilken, taşıma olayı hep denizlerden olurdu. Düğünlerdeki gelin getirmeler de hep denizlerden olurdu. İşte ben Karadeniz düğününü orada gördüm. Ben Karadeniz’lilerden birisiyle evliyim. İzmir’liyim aslen. Babam Üsküp’lü, bir yerde göçmen sayılırım. Karadeniz çok ilginç geldi bana. İzmir gibi değil. Karadeniz düğünlerinde motorlar birbirlerine takılırlar… Kış da olsun, yaz da olsun insanlar suya atlar yüzerler. Böyle bir dünya içinde yaşanır düğünler. Bazen sisler içinden çıkılıp gelinir… Davulla zurnayla. Hepsi o günlerden kalma.

Ben resimlerimde düşe önem veriyorum. O folkloru, folklorun bu kısmını da tabii düşe dönüştürüyorum. Karadeniz’de sisli bir hava vardır. Yağmurlu, sisli bir havası vardır Karadeniz’in. Bazen sisler içerisinden bir ışık sızar. Bir delik bulup bir ışık sızar, sislerin arasından… Işık her yana yayılır. Müthiş gizemli bir ortam oluşturur. Bu nedenle ben Karadeniz oyununu ele alıyorum. Düşsel dünyama uyuyor bu. Sisler, ışıklar, gizemli ortamlar benim dünyam.

 

Resimlerinizde yoğun mitolojik öğeleri de görüyoruz?

 

Evet. Resimlerimde mitolojik etmenler de var. Mitolojinin çocuksu bir niteliği vardır. İnanılacak şeyler değil. Ama inanmak ister insan. Zeus’un maceralarını düşünüyorum. En büyük Grek Tanrısı Zeus, boğa kılığına girerek Europe’u kaçırır. İnanılacak tarafı yok bunun tabii. Ama burada hoş bir şeyler var. Yani Yahudi bir kızı kaçırıyor, ölümsüz bir adam, boğa kılığında. Müthiş bir şey… Denizler, dağlar geçiriyor… Resimlerimde bir kadınla bir boğa yan yana olabiliyor. İnsanlar buna çok şaşırıyorlar. Sadece resimde değil her sanat edebiyat alanında da farklılıklar arama mücadelesi her zaman olmuştur. Mesela J. P. Sarte ilginç bir kitap yazmıştır. Öbür dünyaya ilişkin bir kitap. Tabii Sarte öbür dünyaya filan inanan birisi değildir. Ama işte kitabında, öbür dünyadan buraya gelenler olur. Geziyorlar bu dünyayı… Öyle hoşuma gittiki bu. İnsanı bir yere götürüyor bu roman. Sanat okutuyor. Sanatta, edebiyatta konunun illa ki şuna buna hayata benzemesi gerekmiyor. Biz yeter ki onu güzel bir biçim içinde verelim. İnsanı birtakım düşüncelere, imgelere götürecek şeyleri versin önemli olan o.

 

Tüm çalışma ve eserleriniz incelendiğinde, figür, dinamik bir figür ağırlığını hissediyoruz. Kadın-erkek-boğa…. figürlerinin belirginliği var. Bu çalışmaları çok seviyorsunuz?

 

Tabii. Bakın ben okulda da herkes peyzaj resmi yaparken, figür, kompozisyon çalışıyordum. Bu o zaman ki öğretmenimizin de söylediği bir şeydi. Figür zordu. Ben bunda ısrarcı oldum. Figür yapmazsam ressam olamayacakmışım gibi geliyordu bana. İlk öğretmenliğimi Boğazlıyan’daki ortaokulda yapmıştım. Orda resim yapamadım. Beden terbiyesi hocalığı yapıyordum. Tüm kazanın tabelalarını yazdım. Biraz para kazanayım, diye. İki kız kardeşim evlenmek üzereydiler. Babam o zaman ölmüştü. Annem sıkıntı içindeydi. O sene bütün emeğimi tabela yazmaya harcayarak kız kardeşlerimin evlenmelerine katkıda bulundum (tabii ara sıra resim de yaptım). O zamanlar Rıfat Ilgaz da bizim okulda hocaydı. O bizden yaşlıydı, ünlü bir şair, tanınmış bir adam. Hapse girmiş/çıkmış. Yakışıklı bir insan, otuz yaşlarında filan. Bize göre ağabey, büyük insan. Bir gün bana “Kayıhan, peyzajdan bir şey çıkmaz. Sen insana yönel” dedi. Ben de zaten buna yöneldiğimi söyledim. Onun tavrı, sözleri beni etkilemiştir. O sıralar Michelangelo’nun Paris-Mact’ta çıkan Siksitn Kilisesi’nin tavanına yaptığı resmini görmüştüm. O resme hayran olmuştum. Resimde, dünyanın yaratılması, mahşer gibi konular işleniyordu. Dedim ki “Bu büyük ressam gibi resim yapamazsam nasıl kendimi ressam sayabilirim” ve ondan kopyalarla işe başladım. Çok zaman geçtikten sonra bir gün baktım ki bir sürü kusurlar yapmış o hayran olduğum sanatçılar. Resimde de bu böyle, heykelde de. “Buna benzemezsem ressam olamam” dediğim adamlar, bütün Rönesans’ın ressamlarının çalışmalarının kusurlarla dolu olduğunu gördüm.

Kendimi anatomi çalışarak sürekli geliştirdim. Ben resmimle insanları uçurabilirim. İnsanlara takla attırabiliyorum. Kesinlikle yanlış yapmamaya çalışıyorum. Bir konuyu başarıncaya kadar sürekli, aralıksız çaba harcarım. Başarmamak diye bir şey kabul etmiyorum. Başarmak için kaç gün geçer bilemiyorum. Ondan başka bu ar da başka bir şey çalışmam. Sürekli çalışarak en sonunda aradığımı, istediğimi bulurum.

Şimdi sen evreni bilmediğin halde onu kavrayabiliyorsun değil mi? Evreni nasıl kavrayabilir insan? Tümdengelim metoduyla kavrar. Bildiğimiz bazı verilerden yahut matematiksel düşünceyle kavrar.

Ağaç yaprağından bile evren kavranabilir. Atomu bile böyle kavrayabiliriz. Kant’ın “apriori” dediği bir şey var. Öncül bilgi yani. Değişmez öncül bilgiler. Bunlar bize çok yardımcı olur. Figürün de birtakım olmayacak yönlerini bilinenlerden hareket ederek bulabiliriz. Her şeyde olayda birbirini tamamlayan parçalar vardır. Bir içbükey, bir dışbükey şey birbirini her zaman tamamlar. Ben çalışmalarımda sürekli yeni arayışlar içinde olan sürekli çabalayan bir insanım.

 

Resimlerinizdeki boğa figürünün yoğunluğu bir güçlülüğün ifadesi, simgesi midir?

 

Siz bir atın vücuduna baktığınız zaman onun bir kısrak mı, erkek mi olduğunu ayırt edemezsiniz. Atın vücudunda daha yumuşak bir form var. Ama boğa öyle değil. Boğa inekten çok farklıdır. Boğanın gergin vücudu, simsiyah vücudu kadın vücuduna karşıdır. Boğayı sırf anlamdan ziyade, biçimsel resimsel meseleden dolayı kullanıyorum. Düşünceye uyguluyorum. Resimde işte bu Europe’tur; boğa da Zeus’tur, diyorum. Her yerde aşk tanrısı vardır. Ben de bütün kadınları aşk tanrısı olarak kabul ediyorum.

 

Siz meçhul diyarlara uzaklara gitmek, tüm bilinenlerden, alışılmışlardan kaçmak, özgür olmak arzusuyla dolusunuz. Farklılıklar peşindesiniz. Evrenle ilgilisiniz, ışık-madde ilişkisi sizi etkiliyor. Felsefe şiir esintileri var resimlerinizde. Bu konuda neler söyleyeceksiniz?

 

Gayet güzel… İyi yakalamışsınız. Ben her şeyde bir gizemin olmasını, onu izleyende bir imgelem bırakmasını, bir şeyler hayal etmesini sağlamasını beklerim. Beni bu ilgilendiriyor. Kişiyi birtakım çağrışımlar yoluyla imgelem hareket geçirir. Ben bunları yorumluyorum. Daha açık-seçik anlaşılır şeyleri istiyorum. Yavaş yavaş anlaşılsın, sezilsin, istiyorum. Resimde mekan her gün gördüğümüz mekan olmamalıdır. Düşlerde olduğu gibi olmalıdır. Yeri belirsiz, tabanı belirsiz olmalıdır. Hareketli bir mekan olmalı ki insan daha farklı ortamlarda hissedebilsin kendisini. Bu bir.

İkincisi, aynı şiirde olduğu gibi bir eski sözcükle bir yeni sözcük nalı yan yana gelebiliyorsa; ilişkisi olsun olmasın çok eski bir heykelle çağdaş yepyeni şeyler yan yana üst üste gelebilmelidir. Eski yeni arasındaki farkı ortadan kaldırarak yeni arayışlara gidiyorum. Bu aynı şiirde olduğu gibi kişilerde birtakım farklı yeni çağrışımlar uyandırıyor. Sanat ancak özgür ortamlarda daha bir gelişip yeşerirken aynı zamanda insan özgürleşmesi için vazgeçilmez bir unsurdur.

 

Peki sanatçının toplumsal sorunlar karşısındaki konumu nasıl olmalıdır?

 

Sanatçı “Şöyle olmalıdır böyle olmalıdır” diye herhangi bir yorumda bulunamayacağım. Çünkü sanatçıyı yönlendirmek doğru değil. Sanatçı nasıl hissediyorsa, görüyorsa, yorumluyorsa ürününü öyle yaratır. Kimse buna müdahale etmemelidir. Yapacağı şeyler ancak sanatçının kendisini ilgilendirir. Mesela Salvador Dali’nin fikirsel kafa yapısını hiç beğenmem, benimseyemem; fakat sanatsal olarak beni etkilemiştir, onun çalışmalarını çok severim. Hem, Salvador Dali, siyasi fikirlerini resimlerine sanatına yansıtmamıştır. Dali resimsel olarak devrimci, düşünsel olarak karşı devrimcidir. Dışavurumcu, gerçeküstücüdür. Picasso ise düşünsel olarak da karşı devrimcidir. Salvador Dali iç dünyasını olabildiğince özgür bir şekilde resimlerinde yansıtır. Onun için sanatçı şöyle veya böyle olmalıdır, diyemiyorum. Sanatçı nasıl istiyorsa öyle çalışmalıdır. Ressam istediği resmi yapmalıdır. Sanatçı her şeyden önce kendi iç dünyasını yansıtmalıdır. Sanatçının en büyük başarası ise duyduğu düşündüğü iç dünyasını yansıtabilme başarısıdır.

 

Tabii bizim çabalarımız farklı görüşleri alabilmek…

 

Çok güzel. Ben size bir şey demiyorum. Bakın diyalektiğin en önemli meseleleri ters birtakım şeyleri bir araya getirerek gerçekleri bulmaktır. Yakında bu konuda bir yazım da yayınlanacak. “Renklilik” diye. Orada da özellikle bu konu üzerinde duracağım. Rusya’daki ısmarlama devrim resimleri, ihtilali, Rus köylüsünü, Rus işçisini, çalışanını gösteren resimler; sanatçıların kendi iç dünyaları düşünceleri dışında yapılmış şeylerdir. Onun için onlar sanat tarihinde hiçbir zaman söz konusu edilmemişlerdir, zaten.

 

Sivas’ta yakılarak öldürülen şairler Behçet Aysan ve Uğur Kaynar için Edebiyatçılar Derneği tarafından hazırlanan kitap kapaklarını hazırladınız. Behçet Aysan kitabı için de desenler yaptınız. İnsanların, hele insan sevgisi onuru mutluluğu, güzelliği için çaba harcayanların, sanatçıların yakılması ne acı ne düşündürücü değil mi?

 

Evet, bu acı bir olay. Ortaçağ’da yaşanabilecek bir olay. Yani Laik Türkiye Cumhuriyetinde hükümetin acizliğinden dolayı meydana gelmiş bir üzücü olaydır. Orada hiçbir zaman bir daha gelmesi mümkün olmayan büyük değerler gitmiştir. Ortadan kalkmıştır. Ciğeri beş para etmez bir sürü kişinin iç karanlıklarının bir yerde dışa vurumu olarak düşündüğüm bir olaydı dünyanın çok değerli insanları öldürülmüştür, katledilmiştir. Buna katliam, derler. Bu katliama göz yummuştur maalesef tüm insanlar. Bütün insanlar hükümetiyle, Sivas’taki halkla birlikte herkes suçludur. Bir daha bu değerli insanlar gelmez. Ama kötüler, pislikler her zaman için vardır.

 

Kitaplara gelince: Oraya yapmış olduğum desenlere ben kalbimi verdim. Aysan sanki orada böyle bir şeyler olacağını hissetmiş de yazmış şiirlerini. Desenlerin asıllarıyla kitaplara basılanlar çok farklı. Teknik olarak söyleyecek olursam, desenler bir renkli kağıda basılmış. Grileri azalmış siyah boyası ortadan kalkmış. O bakımdan hata işlemişler. Yani bir işi özüyle vermek lazım. Bu kadar önemli olayda nasıl bu kadar ciddiyetsiz olunabilir? anlamıyorum.

 

Söyleşi; Ayhan Aydın, PİR SULTAN ABDAL KÜLTÜR SANAT DERGİSİ, SAYI 14, NİSAN 1995.