İSMET ZEKİ EYÜBOĞLU

Anadolu Uygarlığı’na Yolculuk

 

SUSUZLUK

Işık sağar ellerin güneşin memelerinden

Gitmez gözlerine susamışlığım

Gelinciklere sürünür gelir özlemin

Sarıya boyanır düşlerim saçlarından

Uzağında bir yeşil susuzluğun

Durdum daha kaç yıl diye baktım geriye

Bildiğim bütün çiçeklere

Tanıdığım boyalara

Geceye güne güneşe

Suyun kokusuna yaprağın oyasına

Seni sordum

Durdum daha kaç yıl diye baktım geriye

Ses vermedi yollar sesime

Yüreğin örsünde döğülen yalnızlığın

Kızıl ışınlarıdır aydınlatan kanımı

Karanlığa damlıyorum

Bir dokun düşlerime

Ak ellerine susamış gecelerim

 

On bin yıllık Anadolu Uygarlığı’nın izini süren en önemli araştırmacılardan birisi de İsmet Zeki Eyüboğlu’dur.

Ben de bir Anadolu çocuğuyum diyen, Anadolu insanının yazgısını en iyi yorumlayanlardan birisi olan Eyüboğlu; tam anlamıyla Anadolu’nun bağrından çıkmış, onun tarihini yazan ve onun insanının hayat serüvenini kendine en büyük uğraş edinmiş bir piri fani, bir hümanist Türk aydınıdır.

Onlarca eserinde bize büyük bilgi hazineleri sunan değerli araştırmacımızla yaptığım söyleşide, elbette Anadolu üzerinde durdum.

Anadolu’nun büyülü sandığını bize aralayan İsmet Zeki Eyüboğlu; aynı zamanda bir şair, bir çevirmen, halkının dertleriyle dertlenen bir vefakar eğitmen.

Anadolu’dan Batı’ya ulaşan felsefe uğraşının ana okullarıyla, ekolleriyle, önemli isimleriyle özdeşleşen Eyüboğlu şu anda amansız kanser belasıyla uğraşıyor.

Şiirle, felsefeyle, dostluklarla, bir resim güzelliğinde geçen dolu bir yaşamdan sonra şimdi o çok sevdiği Anadolu’sunu, dostlarını düşleyerek günlerini geçiriyor.

Bu sevgi pınarı insanı saygıyla selamlayıp, acil şifalar dilerken, önceki sene gerçekleştiğim ve yayınlanmamış söyleşimi sizlerle paylaşmak istiyorum.

 

Hocam eve gelip, selam verip sohbete başladığımızda karşılaştığınız ilginç bir sorununuzdan bahsetmiştiniz. Bir örnek olabilecek kadar trajik olan bu sorununuzu tekrar bizimle paylaşır mısınız?

 

Bir yayınevi var, korsan basmış kitaplarımı. Bunu duydum çok sonra. O ara Trabzon’daydım. Neyse, geldim. Adam başladı yalvarmaya ya böyle böyle… Kitaplar çıktıktan, satıldıktan sonra birer sözleşme imzaladık. Meğer adam sahtekarın biriymiş; benim haberim yok, ne bileyim bir  sahtekar adammış. Karşı taraf dava açmış, benim korsan bastığı kitabımın kapağını başkasından çalmış benim haberim yok.

O kapağı çalınan adam dava ediyor beni. Mahkeme devam ediyor, benim haberim yok. İkişer milyar para cezası var onu da duymadım. Geliyorlar ben Trabzon’dayken, burada bakkala bırakıyorlar, muhtarlığa belgeleri. Yasalara göre muhtarlığa bırakıldı mı bu tebligat yapılmış sayılıyor.

Sonra Atatürk’ün kitabımı, Nutku’nu türlü hallere soktular. Atatürk’ün adını sildiler, Nutuk’ta benim adım geçiyor. Adımı yazdılar oraya, cesarete bak adamdaki!

Atatürk ya! Bakın kitabın kapağında Mustafa Kemal ismi yok, İsmet Zeki Eyüboğlu yazıyor Nutkun üstünde.

Bu yetmiyor iç kapağına bakın, orada da adım yazılıyor; olacak iş midir bu kardeşim? Sonra işte geçen gün protesto çektim. Bir de bu suçmuş galiba. Genelkurmay’a göndermişsiniz bu kitabı, Genelkurmay kapağını değiştirin diye, bir yazı vermiş.

Bir de adamlar sahte çek düzenlemiş basmışlar onu içeri atmışlar, hapis yatmış. Adamlar böyle.

 

Epeydir burada oturuyorsunuz değil mi, Fati’te  Yamaç Sokak’ta? 1954-55’ten beri. 1954’te annem, babam taşındı, şimdi o içerisi abimin odasıydı. Abim orada evlendi. Burası annem ile babamın odasıydı. Babam şurada yatardı, annemle kız kardeşim burada yatardı, ben de orada yatardım. Ara sıra ablam gelirdi kışa doğru o da burada kalırdı.

 

Hocam büyük ablanız vardı sanırım  Kartal’da, hayatta mı hala? O kız kardeşim, benden küçük. Trabzon’a gitti, Maçka’ya.

Burada oturan işte ablam bu, ablam buydu. Bu da komşu halen bana ekmek yemek yapar, bilmem ne ara da bir, bir bu açar kapımı ablamın arkadaşlarından. (fotoğrafları gösteriyor)

 

Ablanızın arkadaşı komşuluğu sürdürüyor? Evet.

 

Yalnızsınız, bütün yakınlarınızı kaybettiniz? Bektaşilikte buna mücerret derler, tek başına yaşamaya. Bektaşilerin ileri gelenlerinden  Mehmet Ali Hilmi Dedebaba var;  en büyük Bektaşi’ydi, son çağın. Büyük bir divanı var, Süleymaniye Kütüphanesi’nde.

 

Trabzon’da mı doğdunuz? Maçka’da.

 

Kaç yılında doğdunuz? 1925’te.

 

İstanbul’a ne vakit geldiniz? İstanbul’a, 1938’de ilkokulu bitirdikten sonra geldim.

 

İlkokuldan sonra burada mı okudunuz? Gaziosmanpaşa Ortaokulu’na yazıldım o zaman. 1939’da Fatih’e taşındık. Ben de, bizim evin bitişiğinde bir adam vardı Gümüşhane’li, onun etkisiyle Nakşibendi tarikatına girdim. Tarikatta 6 yıl kaldım. Ortaokulda son sınıftan kovuldum. 1944’de dışarıdan sınava girerek okulu bitirdim. 1948’de liseyi bitirdim. 1952-53’de Edebiyat Fakültesi’ni bitirdim. Bakın ortaokul 6 yıl. Yalnız ortaokul, lise ile üniversite 7 yıl. Ondan sonra bir süre öğretmenlik yaptım; felsefe ve edebiyat öğretmenliği. Ondan sonra Trabzon’da bir gazete çıkıyordu, Eyüboğulları’nın… Hakimiyet diye bir gazete, onun yazı işleri müdürü oldum, sonra hepsini bıraktım bağımsız yazar oldum. Devletle ilgimi kestim.

 

Latince’yi nasıl öğrendiniz? Burada Klasik Filoloji okudum. Edebiyat Fakültesi’nin Tarih Klasik Filoloji Felsefe Bölümünü okudum. Ana bölüm Felsefe idi, yardımcı bölümler Klasik Filoloji, Yunanca, Latince ve İlkçağ Tarihi. Yani ilk oradan başlıyor. O zaman bağımsızdı fakültedeki bölümler, iki türlü lisans vardı. Biri öğretim lisansı, biri serbest lisans uzmanlık lisansı. Öğretim lisansı Milli Eğitim Bakanlığı’nın denetimi altındaydı. Öğretmen olacaksanız orayı bitirirdiniz. Öteki de bağımsızdı, ona uzmanlık lisansı, diyorduk. Ben o uzmanlık lisansını seçmedim hocalar seçti. Macit Bey’le, Takiyettin Mengüşoğlu Bey, hocalarımdı onlar seçti. Fakültede bulunduğum dört yıl süresince bu dört dersi okudum. Başka ders okumadım.

 

Macit Gökberk’ten çok etkilendiniz sanırım? Takiyettin Mengüşoğlu da var. Evet ikisi de profesördür, benim hocalarımdı onlar.

Onlara çok gönül borcum vardır. Onun için sözlükle ilgili kitabımı Macit Bey’e adadım. Anadolu Etimolojisi, Türk Dili Etimolojisi sözlüğünü ondan dolayı. Sonra işte Klasik Filoloji beni dillere yöneltti, İlkçağ tarihi, Anadolu Uygarlığına yöneltti, üçü bir yerde birleşiyor. Görünüşte ayrı, ancak araştırmaya başlayınca biri olmadan öteki olmuyor. Felsefenin en büyük yardımı, konuları problem durumuna getirmektir. Tarih olaylarının dizisini anlatırız, uygarlıkların ortaya çıkışını, filoloji de dilsel gelişmeleri anlatır. Ne nereden çıktı, nereye gitti, nasıl oldu, ne gibi oldu? Batı’da hangi büyük felsefeciye baksanız, kendi alanından başka bir alanda yetişmiştir. Hukuk okumuştur, tıp okumuştur kimya okumuştur, biyoloji okumuştur, bir deney bilimine dayanır hepsi.

Biz de değil ayrı ayrı fakülteler bir fakültenin kendi iç bölümleri arasında bile uzlaşma yok.

Ben 76 yaşındayım tam.

1946 yılında Babıali’ye geldim, 54 yıl olmuş yani.

 

Yunus Emre’den başlayıp günümüze kadar Türk dilini, Türk sanatını ayakta tutan halktı, kırsal kesimlerdi, bugün o da gitti yok oldu. Bugün halk oyunlarını bile unuttuk. Belli ekipler büyük otellerde hani halk geceleri düzenliyorlar. Eskiden Konya’da düğünde bilmem Çayda Çıra olurdu, bilmem şu olurdu, bu olurdu, Kaşık Havası olurdu. Şimdi Kaşık Havasıyla düğün gördünüz mü? Yahut da horonla düğün gördünüz mü? Yok . Düğün salonlarında göstermelik, birkaç kişi gelir gider. O kültürler koptu, yok oldu.

 

Hocam dil, konuşma; düşüncenin aracıdır diyorlar, dil gelişmezse düşünce de gelişmez diyorlar, doğru mu? Tabii. Şimdi düşünme yetisinin kapısı ağızdır, dildir. Yani düşünmeye ancak dille gideriz. Gelişmeyen bir dil düşünceyi de geliştiremez, neyi geliştirsin.

 

Dil diyorsunuz, canlı bir organ gibidir, insan gibi. Ama ne geliştirir dili? Dili ne mi geliştirir? Düşünce. Karşılıklı düşünce dili geliştirir, dil düşüncenin kapılarını açar. Dille düşünebilirsiniz, bilmediğiniz bir dille düşünebilir misiniz? Bildiğiniz dille düşünebilirsiniz ancak. Çok kızdığınız zaman küfür ederken bile annenden öğrendiğin dili kullanırsın. Bilinç altından fışkırır. Bu aynı şekilde bütün uluslar da böyledir.

Uygarlığın kökeni dille başlıyor. Dili olanın uygarlığı var, dili olmayanın uygarlığı olamaz. Neden Batı uygarlığının kökeni Yunan, Latin’dir, diyoruz? Bugün Batı’da bir çok bilimsel kavramlar o iki dilden üretiliyor, Yunanca’dan ve Latince’den üretiliyor. Yani bu iki dil Batı Uygarlığının anası, babası durumundadır.

Türklere gelince, İslamlığın ortaya çıkışıyla yani Türkler İslam dinini benimsedikten sonra kaynağından koptular. O bildiğimiz, bilinen, konuşulan eski özgün Türkçe unutuldu. Bugün örnekleri işte Orhun Yazıtları’nda, Yenisey Yazıtları’nda, Orta Asya’da, yine Kutadgu Bilig’de var orjinallerin, onlar bırakıldı.

 

Hocam sevgi büyüleri vardı, Anadolu’nun sevgi büyüleri, siz de yazıyordunuz bir zaman. Hala yazıyor musunuz? Yok daha. Onları, o belgeleri topladım, yayınladım.

 

Anadolu, Anadolu dediniz…  şiirleriniz, eserleriniz hep Anadolu üzerine oldu. Niçin Anadolu, ne var Anadolu’da? Şimdi, Batı Uygarlığının beşiği Anadolu’dur. Bunu Batılı aydınlar da benimsiyorlar. Biz Anadolu’ya sahip çıkmadık, biz tarihimizi de, kimliğimizi, kişiliğimizi de 1071 ile başlattık. Bizim bu milliyetçi, ülkücü, bilmem neci denen insanlar, o konuyu öne atınca 1071’den önce ki Anadolu bizden değildir, savı gündeme getirilince, Yunanistan çok kolaylıkla Anadolu bizimdir diyor, Türkler bizim değildir, diyor; Yunanistan evet bizimdir, diyor. Yani biz kendi salak aydınlarımız dolayısıyla Anadolu’yu elden çıkardık.

Şimdi bakıyorsunuz Anadolu uygarlığı İsa’dan önce 9 bin yılından beri ürün veriyor, ortaya  ürünler koyuyor. Geliyorsunuz bir de bakıyorsunuz ki aydınlarımız bunu savunmuyor.

Ondan önceki dönem, Türkler Müslümanlıkla mı çıktı tarih alanına? Değil. Müslümanlıktan binlerce yıl önce Türkler vardı, Müslümanlık tarih açısından bakarsanız daha dünkü çocuk.

Müslümanlık hepsi hepsi 1470 yıldır var.

Ulusların tarihi için 1500 yıl çocuk oyuncağıdır. Uygarlık binlerce yılla ölçülüyor, siz binlerce yılı bırakıyorsunuz; dünkü Arabistan çöl çocuklarıyla oynamaya başlıyorsunuz.

İslam Türklere bir şey kazandırmamıştır. Türk dünyasına, Türk halkına, Türk insanlarına en büyük yıkım İslam adına kimi kişilerden gelmiştir. Kuteybe, Asya’ya saldırdığında, 70 bin Uygur Türk’ünü ağaçlara asarak öldürttü. 70 bin kişi… tarih kaynakları bunu açıklıyor, yazıyor. Biz hala bunları görmüyoruz. İslam bizi adam etti, diyorlar. Ne adam etmesi be kardeşim?! İslam’ın türlü yorumları bizi adamlıktan çıkardı.

 

Hani az önce dilden konuştuk ya yine dilin önemini vurgulamak istiyorum.

İslamlıktan önce, Araplarda Muhammet adı yoktu, insan adı olarak. Muhammet, Hamada kökünden gelir. Hamada, devenin hurma yüküyle bir yere bağlanmasına derler. Muhammet de bir yere bağlanmış, peki Muhammet kime bağlandı? İslam’dan önce Muhammet adı varsa Muhammet putperesttir, puta bağlandı. İslam’dan sonra Muhammet adı çıkmışsa Muhammet Allah’a bağlandı. Açıklayın şimdi bunu. İslam’dan önce Muhammet var mıydı? Vardı diyelim Muhammet adı. Peki İslam’dan önce Allah var mıydı? Yoktu, putlar vardı, 360 put vardı Kabe’de. O da bunlardan birine bağlıydı. Öyleyse Muhammet İslam’dan önce putperestti. Bunu söylerseniz sizi öldürmeye kalkarlar.

Türkler’in durumu da başka türlü değildir. Yeryüzünde kendi tarihini dışlayarak, kendi ulusunu dışlayarak din için çalışan tek ulus, Türk ulusudur.

Osmanlı padişahlarını düşünün, hep Doğuda Türkleri kestiler, Türkmenleri kestiler. Hangi Osmanlı kaynağını açarsanız açın, Türk denince adamın tüyleri diken diken oluyor. Yavuz Türk kesti, Beyazıt Türk kesti, Kanuni Türk kesti, Kuyucu Murat Türk kesti, hepsi Türk’ü kesip kesip çukurlara gömdüler. Aha İslam!

Anadolu’da on bin yıllık ürünler elimizde. Çivi, demir, demir araçlar, süsleme araçları en az on bin, on on iki bin yıl, iki bini de İsa’dan sonra koy, on iki bin yıllık şeyimiz var elimizde.

 

Şimdi Anadolu böyle, yani tarihi çok eskiye gidiyor. Ama Anadolu’da dili üreten, geliştiren ozanlar olmuş, felsefeciler olmuş, filozoflar olmuş; onlar dünyaya kaynaklık yapmış diyorsunuz? Onlar dünyaya kaynaklık yapmış ama eski, eskiden ilk çağdan evet ondan sonra yok.

 

Alevi ozanlar, Pir Sultanlar, Yunuslar? Şimdi o ilk çağla bağlantıyı kuran Anadolu’da, Bektaşilerdi, Bektaşi edebiyatıydı. O geçen yüz yılın sonuna kadar yaşadı, II. Mahmut dönemine kadar. Ondan sonra koyu Sünni saldırılarına uğradı ama devşirmeler toplandı, Bektaşi ocağına girdiler, Bektaşiliği berbat ettiler dönmeler.

Bektaşiler gerçek görevlerini unuttular başladılar hırsızlığa, soyguna, ayaklanmalar bilmem nelere… II. Mahmut hepsini vurdu, kırdı. Ancak köy Bektaşilerine bir şey yapmadı, şehirdekilere, Yeniçerilere çok zarar verdi. Yeniçerilerin Bektaşilikle ilgisi yok. Osmanlı İmparatorluğu’nu onlar kurdular diyorlar, o da yalandır. Osmanlı İmparatorluğu’nun bir kuruluş yılı yok. Söğüt’te küçük bir beylikti, uç beyliği ama o zaman vardı bu genişliyor genişliyor imparatorluk oluyor.

1299 imparatorluk kuruldu diye ortaya yalanlar atılıyor, kim çıkardı ortaya? Kim kurdu onu 1299’da?

 

Doğacı felsefe var. Nedir doğacı felsefe hocam? Doğacı felsefe, doğrudan doğruya doğadan kaynaklanan felsefe. Nesne vardı o elle tutulup, gözle görülen onu konu edinen felsefe doğacı felsefedir. Kavramlarla yetinen, yalnız kavramlar üzerinden düşünüp duran felsefe doğadan kopmuş felsefedir. Sokrates’le başlamıştır, Sokrates, Platon, Aristoteles yani Yunan felsefesinin doğayla bağlantısı yoktur. Bunlar yalnız kavramlarla düşünüyorlar ama Anadolu’da doğan felsefe böyle değil.

 

Biraz anlatır mısınız? Su diyor. Adam diyor ki, bütün varlığın özü sudur. Suyun değişik bileşimlerinden varlık türleri türemiştir Tales böyle diyor. Tales’ten sonra Aneksimenes geliyor hayır su değil havadır, diyor. Ondan sonra bir başkası geliyor diyor ki yok, rüzgardır diyor. Başkası geliyor topraktır, diyor. Heraklitos ateştir, diyor. Şimdi Tales de su, varlığın özüdür, diyor. Aneksimenes hava, Heraklitos’a göre ateştir. Bundan sonraki felsefe, Yunanistan’a geçen felsefeye göre artık varlık düşünülmüyor, yalnız kavramlar. Yani nesne vardır gördüğünüz ağacı düşünmüyor ağaç kavramını alıp o kavram üzerinde duruyor, ağacı dışlıyor. Onun için felsefenin ayakları yerden kesildi derler.

 

Hocam doğa canlı; su, ateş, rüzgar canlı. Anadolu insanına göre ve yüzyıllar boyunca bütün uygarlıklar bunu kabul etmiş sanırım? Hititler de dahil, Asurlular da hepsi mi? Eh biraz.

 

Anadolu’ya özgü bir inanış var diyebilir miyiz, ortak bir Anadolu inancı var diyebilir miyiz? Anadolu’dan kaynaklanan bir felsefe inancı var, diyebiliriz.

Bu dediğim filozoflarla başlıyor.

 

Nasıl olgunlaşıyor? Ondan önce yandaşlarıyla gelişiyor o konuda yetişen filozoflar var. Yalnız doğaya bağlı, doğa olaylarına konu edinen felsefenin olduğu, bu bırakılmıyor ki günümüze değin geliyor. Günümüzde bile bugün materyalistler var varlığın özünün madde olduğunu söylüyor. Kimi atom diyor, kimi bilmem ne diyor.

 

Şunu söyleyebilir miyiz hocam, Türklerde kadınlara önem verme var, Türklerde akılcılık var, Araplar geliyor bunu boğuyor. Anadolu’da da yine kadının yeri var, akılcılık var, doğa canlı … Türklerle Anadolu uygarlığı  birbirine yakın mı? Akılcılar var Anadolu’da.

 

Şimdi Türklerle Anadolu’nun uygarlığı uyuşuyor, Türklerin yaşamıyla Anadolu halkının yaşamı benziyor? Tabii doğacı, hepsi doğaya bağlı. Türkler soyut düşünemiyor, Tanrı kavramı soyuttur. Bakın soyut düşünemediği için Yer Tanrı diyor, Su Tanrı diyor, Gök Tanrı diyor. Yani soyutu somutla birleştiriyor. Tanrı kavramını su ile doğallaştırıyor, nesnelleştiriyor. Üç Tanrısı vardır Türklerin eski Türklerin, Yer Tanrısı, Gök Tanrısı, Su Tanrısı. Hepsi de nesnel. İslam’da bu yok.

 

Türkler sonradan geldiler Anadolu’ya ama eski geleneklerin üstüne yerleştiler? İslam’da Tanrı kavramı soyuttur.

Sonradan bugün kırsal kesimde yaşayan yaşatılan geleneklerin, uygulamaların bir çoğu İslam kökenlidir. Eski insanlardan kalma, eski uygulamalardan yani Yer Tanrılarından diyelim, Doğa Tanrılarından. Şimdi kurban, kurban daha önce vardı Van’da Tanrıça Eşrepa’ya yılda bilmem ne kadar koç, öküz kurban edilirdi. Bilmem başka bir yerde, törenlerde şu bu kurban edilirdi. Başka bir yerde başka bir canlı kurban edilirdi. Kurban geleneği Anadolu’da var insan kurbanı için.

Şimdi başka örnekleri de var, diyoruz. Daha kurbanın dışında bir sürü örnek var tabi.

Sünnet. Düğünler. Törenler, gelenekler, bayramlar bir sürü.

Mesela Mesir Bayramı. Mesir Bayramı Kuzey Suriye’den gelme. Mesir, Bahar Tanrısı Adonis vardı. Adonis güzelliğin, erkek güzelliğinin örneğiydi. Adonis bir çobandı, sonra bir yaban domuzu Adonis’i öldürdü, onun için kanının damladığı yerde bir çiçek çıktı, gelincik çiçeği, tarlalarda. Anadolu’da Manisa yörelerinde mesir bayramı olur bunu sürdürüyorlar. Hani minarelerden bir macun atıyorlar onu yiyen erkeğin erkeklik gücü çoğalırmış. Domuzun kanı karışıyor oradan da geliyor adamı öldürdüğünden dolayı, domuz başka yerlerde de yasaktır etinin yenmesi bu Adonis dolayısıyla, bakın bu da odur.

Başka bir uygulama Anadolu’da, Trabzon, Giresun yörelerinde yaylada yayık geç olursa, kaymak geç yağa dönüşürse, sünnetsiz bir çocuğu alırlar onun derisini ölçerler, bir sifin safinoz diye bir bitki vardır hani zehirlidir onun bağı, ondan bir dal kırarlar o küçük çocuğun sünnet olmamış derisini ölçerler, yayığı atarlar. Yayık erken olurmuş. Şimdi bir düşünün ki eskiden Anadolu’da var yok erkek organı kutsal, bereketin kaynağı bakın biçim değiştirerek geldi. Yani Anadolu’dan gelme, kırılmış. Halk bunu da bilmiyor ki.

 

Yani dipdiri yaşıyor o Anadolu’nun uygarlığı, inancı, geleneği, büyüsü bugün de, hepsi yaşıyor. Kastamonu’ya giderken o kaya mezarlığına gitmeden daha, yolun üzerinde çalıların arasında büyük bir şey var. Halk onu biliyor gelir, bir iki yılda çocuğu olmazsa, gebe kalmazsa onu bir törenle getirirler, o taşın üzerine oturturlar. O taşın üzerine oturursa çocuğu olurmuş bu inanç yaygın. O taş eski bir taş. Bunun üzerine otura otura aşınmış, oturuyorlar şimdi bilmiyorum. 20 yıl önce gittiğimde oradaydı. Onun fotoğrafını da çektim ben. Anadolu’da bazı sular kutsal sayılır, bazı ağaçlar kutsal sayılır, bazı ırmaklar kutsal sayılır. Bu eski çağdan kalmadır.

 

Şimdi Atatürk diyelim biraz? Atatürk çağını aşan bir adamdı. Gün geçtikçe Atatürk’ün değeri anlaşılıyor.

Bakın bugün bir şey çıktı ortaya, özelleştirme. Özelleştirmeyle satılan bir çok kurumlar Kurtuluş Savaşı’yla kazanıldı, savaşla kazanıldı. Demiryollarını Almanlar’dan, bilmem neyi Fransızlar’dan, öncekini bilmem kimden alındı. Bunlar savaşın sonu. Şimdi üç kuruş için tutup dışarıya satıyorlar onları, özelleştiriyorlar. Genelkurmay karşı çıktı ilerde, ne yaparsan yap adam o uyduları eline geçirdikten sonra, senin iletişim olanaklarını eline aldıktan sonra, sen istediğin gibi fır fır dön dur.

Atatürk’ün döneminde Duyunu Umumiye denen o genel borçlar denen, beş kuruşu yok Duyunu Umumiye’nin askerin ayağında çarık yok ya, birinde çarık, birinde bot yok, öyle savaşıyorlar. Şimdi her şeyimiz var aman verelim.

Türkiye Avrupa Birliği’ne girerse ne kazanacak? Hiçbir şey kazanamayacak, çok şey kaybedecek.

Bırakmayacak seni böyle olduğun gibi yani. Biz şimdi yakamızla kendimiz herifin kucağına oturduktan sonra istediğin kadar çırpın bırakmazlar. Tepkilere aldırmıyor. Tamam Ecevit hasta doğru, Ecevit hasta, yaşlanmış, parkinson var. Ama ötekiler hepsi hasta ya.

 

Alevilik’le ilgili olarak yazdığınız kitapların sayısı on dört oldu değil mi hocam? Bu kitapları ben Yahudi cemaati için yazsam, bana Teşvikiye’de bir daire hediye ederlerdi.

Siz toplum olarak ne tek bir kitabımı okudunuz ve ne de bir iki satırlık bir tanıtma yazısı yazdınız.

Alevi kapsamı içine girdim mi benim işim biter orada, daha adım atmam. Bu kadar olmaz be kardeşim; on dört cilt kitap yazdım bu konuda… Kim yazar senin için be, üstelik de Alevi değil bu adam, dışarıdanım. Adam merak eder de ya falancı adamın bizimle ilgili bir kitabı çıktı diye değil mi? Daha siz Aleviler olmuşsunuz 500 parça, bir Ali var, bir Hacı Bektaş var… 500 öbek Alevi var. Ne yapacaksınız kardeşim?

Aleviler birleşmedikten sonra bir şey olmaz. Şu partinin elinde, bu partinin elinde oyuncak bu adamlar kardeşim. Türkiye’de aşağı yukarı 15-20 milyon Alevi var. 10 tane Alevi yan yana geldi mi 10 tane öbek çıkıyor ortaya.

İstanbul’da kaç tane dernek, vakıf var; 5-10 tane var değil mi?

Bütün dünya ekonomisi Türkiye’yi parselleyecek. Yok Telekom gitti, yok AB.’ye ödünler verildi, yok IMF geldi, yok bilmem ne gitti… Türkiye’yi parselleyecekler. Türkiye’yi çiğ çiğ kendileri için parçaladılar.

 

Alevi şiiri bitti, öldü diyorsunuz. Peki neden öldü? Aleviler kırsal kesimdeydi, şimdi hep şehirlere iniyorlar ve kırsal kesimdeki dili bıraktılar. Bozulmamış Türkçe’yi bıraktılar, başladılar şehir ozanların ağzını kullanmaya. Şimdi ne yapıyorlar? Birtakım dernekler büyük paralı otellerde böyle ekipler kurmuşlar orada konuşuyorlar. Başka bir şey yok, ne yapacaksın.

 

76 bu yaş az bir yaş değil, bunca yaşa nice dostluklar sığdırdınız? Halikarnas Balıkçısı’yla 1950’lerde tanıştık. Vedat Günyol ile 1958-60’larda tanıştık. Şimdi 90’lık Vedat Günyol, Ekrem Akurgal da var, 85’lik Fazıl Hüsnü var, Melih Cevdet var…

 

Oktay Akbal daha genç. Yok o 80 yok. 80’lik Muazzez İlmiye Cığ var. Vedat Türkali var o da 80’lik. Başka Cağaloğlu var. 93’lük Mahir Tanır var. Mahir Tanır sağ 1909 doğumlu.

 

Kimdir Mahir Tanır? Eski felsefe öğretmeniydi.

 

Bunlarla anılarınız çok yüklü. Mahir Tanır’la yok. Diğerleriyle çok. Anılarımız, yazılarımız.

 

Anılarınız Pencere Yayınevinde yeni mi çıktı? Anılar 5 cilt olacak. Pencere Yayınları’nda çıkacak.

 

Yani hayatınız dolu dolu geçti ama biraz da çileli mi geçti ne oldu bu İstanbul’da, yalnızlık var… 1960’a 1965’e kadar doluydu ama değmezmiş insan, dostluk berbat oldu gitti.

 

Ama güzel anılarınızda çok, dostlarınız var. Ya anı anıdır güzeli çirkini. Bana beni yıkıcı bir anı okuyucuya çok güzel gelir. Benim tiksindiğim de anı okuyucuyu sevindirir. Dışa vurdukça başkalarına göre değerlendirmesi değişir.

 

Peki şu anda neler yapıyorsunuz? Şu anda, Felsefe Akılları diye bir kitap yazıyorum, 20 sayfa falan yazdım. Çeviri yapmıştım duruyor orada, onu bir daha gözden geçireceğim. Ondan sonra işte bu Etimoloji sözlüğünde bazı eksiklikler var rahmetli Emre Aytekin’in İlle de Batı yeni basıma girdi. İşte burada var başka çalışmalar var, günlükler var.

 

Şiirleriniz var sizin? Şiirler var, nefesler var, mersiyeler var. Nefesler Dilden Tele adını taşıyor. Bu nefeslerin bir bölümünü yayınladım, sağda solda şimdi onları topladım, Pencere Yayınları’nda basılması için yolladım.

 

Trabzon’a gidiyorsunuz yine? Gideceğim.

 

Ne zaman gidiyorsunuz? O belli değil daha. Şimdi belli olmamasının sebebi şu, beni dolandırdılar. Bütün bana verilen çekler karşılıksız çıktı. Diyarbakır’da 1 milyar 20 milyonluk çek iki tane, Cumhuriyet Gazetesi kitabı orada Doğan Holding diye bir yer var, o ödüyor paraları 600 milyon. İki aya yakın o ödedi kongreye gidiyorum dedim şunları toparlayın ya ondan sonra rahat gideyim orada çekle bilmem neyle. Kız kardeşimi gönderdim ben de oraya gidersem orada işlerim var.

 

Ne yapıyorsunuz orada Hocam? Orada evde toplanıyoruz sohbet yapıyoruz.

 

Tarlanız var mı? Orada bir şeyler yaptırıyorum eski dedemin konağını yaptırdım. Yeni bir benim konak var öyle oldu o çok para götürdü. Ona da devam edecektim de orada yalnız bu yıl oldu. Başka olan her şey gidiyor tamam iş biter.

 

Türkiye bozuldu? Üç tane çek, üç çek bir milyar tutuyor. Üçü birden karşılıksız çıktı. O orada bunalıyor bu nasıl bunalımdır ya. Bankada bunalım olur mu ya ama daha çok oluyormuş.

 

Burası yine kira değil mi? Kira. Kira 75 milyon.

 

Yani hala da daha kirada yaşıyorsunuz, bunca üretimden sonra. Şimdi kız kardeşiniz mi var hayatta? Hayatta kız kardeşim var. Yeğenlerim var, yeğenlerimin çocukları var… Şöyle böyle 10-15 kişi var. Şimdi Maçka’daki evimde kız kardeşimin büyük kızı damadı var, Ziraat Bankasından emekli oldu eşi de emekli oldu Demir yollarından gittiler oraya orada bahçe yapıyorlar, sığırları var, ne diyorlar ona ünlü köpekler var.

 

Kangal. Kangal köpekleri var iki tane onlarla.

 

Sizi çok iyi gördüm. Şimdi biraz iyiyim.

 

Biraz hastalanmıştınız. Çıkamıyordum, kalkıp da bir yere gidemiyordum.

 

Maşallah iyisiniz. Damar sertliği falan vardı. Perhiz verdi. 7-8 kilo eridim. Bu sefer de elbisesiz kaldım.

 

Saygılar, hürmetler sunarız.

 

Söyleşi: Ayhan Aydın,  07.05.2001, FATİH / İSTANBUL.

 

(İsmet Zeki Eyüboğlu’nu, evinde, CEM RADYO YÖNETİM KURULU BAŞKANI YAŞAR TÜKEK’LE BİRLİKTE ZİYARET ETTİK.)

 

Folklor/Edebiyat Dergisi, 2004/1, 37, Sayfa: 309-319