İDRİS ATMACA

Şiire Yolculuk

 

Şiirin yüreğinden, özünden dizeler üretmek şairin işi. Her şey ona ilham verir… İçinde deli, çoşkun akan bir nehir, dallarında yaprakları sallanan ağaç, gülen veya ağlayan bir çocuk, uzaklar, bilinmezlikler, kuyu dipleri, kuytular, dağlar, ihanetler, toprak kokusu, yar kokusu, dostluk, barış, umut, güvercin, zehir, bozkırlar… Gelir girer kaleminin ucuna şairin. Şair yüreğiyle görür, yüreğiyle konuşur. Çok uzun konuşmadan, ince ince işletir içinize; daha kulağınıza gelmeden sözcükleri, duyguları şair.

İşte bir şair, İdris Atmaca’yla yaptığım söyleşiyle onun şiirine bir yolculuk yapmaya çalıştım bu söyleşimle.

 

“Bu ağaç ne güzel

Bu ağaçtaki bu dallar

Dallardaki yapraklar

Ve dokunur gibi insan yüzüne sevgiyle

Dokunmak yaprağa

Yeşeriyor parmak uçlarım”

(Seyir, Sevgi, Gerçek, Sanat Yayınları, 1994, s. 33)

 

Hayatın içinde, doğayla iç içe, insanlarla haşır neşir, insanlarla yüz yüze, gönül gönüle İdris Atmaca kendisini bize nasıl anlatır?

 

İnsanoğlu, doğadan bağımsız bir varlık değil, onun ta içerisinde. Her gün yeniden, bir daha yeniden karşıladığımız ya da karşılandığımız yeni gün, farklı iklimlerde, coğrafyalarda da olsak, sanki bir “sır” gibi kendi şaşılası devinimiyle hiçbir şeye aldırmaksızın başlar, sürer, gider nefes nefese bir büyük telaşla. Bu “sırrın” tam ortasında duran şair başlayan yeni gününde sokakların, gökyüzünün, kalabalıkların cümle çocukların selamını alır. O müthiş telaşa merhaba der. O telaşla devinimin odağında sevgi vardır, yörüngesinde deli divane aşıklar, şairler cümle sanat erbapları dönüp dururlar. Yüreğini ateş sarmış şair, bir yanıyla yanarken öteki yanıyla o büyük “sırrı” anlamaya, aramaya, bulmaya, çözmeye çalışır. Şiirde tam da burada oluşur.

Şiir elbette açıklanamaz, okunur, etkiler, hoş bir tadı kalır bizde.

Ayhan kardeşim bir yaprağa, sen de aynı bakışla bir dokunursan inanki görürsün, yeşerdiğini parmak uçlarının. Bilimin o yaprağa ya da birer gezegen olduğunu bildiğimiz yıldızları ki ışıklarını görmemiz için 30-35 yıl önce yola düşmüşler-incelemesi sevginizi çoğaltır.

Ustamız Sait Faik boşuna “Sevmekle başlar her şey” demedi. Sevme de öğrenilir, öğretilir. Nasıl emekle, dikkatle incelenirse görülür ki yazınsal yapıtlar, insana hiçbir şey vermese sevgiyi verir, sevgi de verir, sevgi de insanı çoğaltır, umutlandırır kısaca insan sevmekle daha insandır.

İdris Atmaca kimdir? Elinde, yüzünde yanıtlarını arayan soruların çengeli, hep dalgın, hep başka yerlerde, her zaman çocuk bir yolculuğa çıkacak gibi ya da bir yolculuktan şimdi dönmüş gibi telaşlı sevdiği dizeleri kendi dizeleriyle aynı cebinde taşıyan -kendi şiiri sanıyor besbelli- kendi ıslığıyla çığ altında kalmaktan, hep bir kuşun kanadında son anda kurtulan, deli divane, hırsız, kinsiz, öfkesiz inadına hala “bir lokma bir hırka” felsefesiyle kavruk, hem eşine çocuklarına sevdalı bir baba, hem daracık sokakların yalnız kaldırımlarında, ayak sesleriyle şiirlerinin ikizlerini arayan bir gece sarhoşu, bir kayıp gece yolcusu, bir gece eşkıyası. Bütün bunların yanında şiirin ödülü, yarışması olmaz kardeşim diye direten, kökleri köylü, gövdesi kentli, kendisini şair sanan “eski kafalı dinazor”. Mayası Onur’un girişine göğüslerinde “onur” madalyası taşıyanlara” yazmasından belli.

Son yazdığı şiirlerden birini önüne çıkan-öncelik çocuklarda –herkese okuyor, “kuşlar geçer bir rüya gibi/rüzgarın içinden/ kalır kanatlarında rüzgarın kokusu/sorar kuşlar gagaları masmavi/kanatlarındaki koku düşü mü yalnız/serinliğiniz”.

 

“Umutla gül

yürü umutla

umutla sev

diren umutla

umutla yarenlik et balıkçı çocuklarıyla”

(Ekmek arası Umut- Bugün Değilse Yarın, İnsancıl Yayınları, 1992, s. 5)

 

Yaşamın içinde, umutsuzluğu, çaresizliğe, yılgınlığa, bezginliğe, yalnızlığa karşı sürekli sürekli umut diyorsunuz. İşçi kızlardan, işsizlerden, yoksul çocuklardan, dayanaksız ve kimsesizlikten, söz ediyorsunuz şiirlerinizde.

Peki, nasıl, neyle diri tutacağız umudumuzu böylesi bir Türkiye’de ve dünyada. Umut tarlasını nasıl büyüteceğiz?

 

Aslında insan en umutsuz göründüğü anlarında bile umutludur. Çünkü yaşıyordur, düşünüyordur, oradadır; kısaca vardır. Hayat sürekli değişiminin, dönüşümün ivmesiyle salınırken, her an, yepyeni koşullara, durumlara gebeyken, insanın bunu görmemesi, öylece bir köşeye sinip olacakları razı bir tavırla beklemiş, kendisine, doğmasına aykırıdır, ayıptır da.

Umut hava gibi, ekme gibi, su gibi, yaşamsaldır.

Şimdi şimdi fark ediyorum “aslında” sözcüğünü sık kullandığımı. Bunu şöyle yorumladım, sanki o sözcükte başka başka gerçeklerin olduğunu da buna karşın umutlu olmayı da unutma “tembihi” saklıymış gibi geliyor. Hayatı yeniden bir daha yorumlama, bir anlam arayışı, bir yeni pencereyi sonuna dek açmak, bir yeniden başlayış varmış gibidir. İşte bu öteki adıdır umudun. Hükümlü birisi “ya hapisteyiz ama aslında.” Diye söze başladığında duyduğumuz umududur.

Kendisini hep yenileyen doğa, günün her gün yeniden başlaması büyük bir sevinçtir, bir müjdedir, umuttur.

Umut beynimizdedir ki o da doğa gibidir, hiç boş “anı” yoktur, uykuda bile. Aslında önemli olana da insanın umudunun, yönünü ne yana çevireceğidir. Sürekli yozlaştırılan, kirletilen, çürütülen, kendisine yabancılaştırılan insan, bu aşağılık kuşatmadan sıyrılıp, kedine yaraşır bir “En güzel yaşama düzenini” kuracaktır. Bu düzenin adı ne olursa olsun, tepeden tırnağa bir “sevgi-barış-kardeşlik” ana eksenine oturacaktır. Bu bir düş müdür? Olsun düşü bile güzel.

Alıntı yaptığın kitabım silme umut şiirleriyle doludur, böyle olması doğaldır, çünkü şiirin kendisi umuttur.

Evlerin dükkanların, bankaların, önünden gelip geçen insanların, camlarda, su birikintilerinde kendilerini gördüklerini dudaklarında hınzır bir gülümsemeyle, merhaba demeleri içlerindeki umuttandır. Bu böyle palavra da değildir, üstelik insanın var oluş nedeni yeryüzünü bir bayram yerine bir şenliği bezeme değil de nedir?

Kısacası “ışığı içindedir insanın/yemyeşil/masmavi/bembeyaz-ışık içindedir insan”.

 

“Bıraktı çocuğun ellerini/ Bulutlu bir gökyüzü bırakır gibi/ Ardında ellerini saklama/ Yüzünü kapama/çocuk/ Yüzünü kapama” (Ekmek arası Umut, s. 22-26) ”Söğütler üflenir/ Bir çocuklu yemyeşil/ Cevizler dillenir/ Yapraklarım kaç ömür…” “… rüzgarlar yazdı/ Sular yazdı/ Köpükleri yazdı gökyüzünün/ Bir de/ Bakışları çocukların” (Mayası Onur, Gerçek Sanat Yayınları, 1997, s. 8-41) “Çocuklarım tüter/ Soflarımızın kaptan köşkünde/ İçin için/ Kanayan yarasında promete”nin.. (Seyir, s. 34)

 

Şiirlerinizdeki yoğun çocuk temalarının nedeni nedir? Çocukları ne anlatıyor, size ve dünyamıza?

 

Çocuklar yarınımızın, en yeşil, en mavi, en cesur, en taze dallarıdır. Onlar, hepimizi şaşırtırlar, bazen de bizi bir güzel “benzetirler”, bu bize insan olduğumuzu anımsatır.

Onlar, hiç beklenmedik yerlerde, hiç beklenmedik kırmızısıyla, hiç beklenmedik zamanda, büyük bir meydan okuyuşla, açan nazlı gelinciklerimizdir. Ömürleri benzemesin, solmasın, onlar çıkarsız, içten, beklentisiz, doğal, sahici, bir o denli umursamaz, tutkulu, dost, ciddi adamlardır. Hemen severler, hep severler, uzun yıllar sonra sizi gördüklerinde kaldıkları yerden başlarlar. Bölüşürler, paylaşırlar, ihanet etmezler. Büyükler onların düşlerini gerçekleştirseydiler, yer yüzü boydan boya sosyalist bir koca ülkeydi. Onların düşleri büyük insanlığın düşleridir. Çocukların düşmanları olmaz hiç. İyi gözlerseniz bütün hayvanların onlarla dostluğuna tanık olursunuz. Paçamıza dişlerini geçirmek için sabırsızlanan köpeğin onlara “hav hav” bile yapmadığını görürsünüz. Biri şiirimde “iyi güzel bir şiir, fakat bu şiir öznesi çocuk olmuş” demişti. Haklıydı.

Ayhan kardeşim yukarıya aldığın şiirin sonu şöyledir; “Çocuklar görür sadece/ Düşlerinde/ Ağaçların gülümsediğini”. Nedeni belli, gözleri koca yüreklerinde de ondan.

 

Tanımlara sığdıramayacağınız şiirin evrenselliği, güçlü bir sosyal işlevi vardı. Sizce şiirin toplumsal işlevi nedir? Şiir topluma ve bireylere ne veriyor?

 

İnsanoğlu, dünyanın her yerinden, güneşe, aya, yıldızlara bakar. Islanır, üşür, kurur, acıkır, doyar, sever, sevilir, güler, ağlar…

İnsanlar, tenleri, dilleri, renkleri, inançları ne olursa olsun kardeştirler, aynı gökyüzü “çatısının” altındadırlar. Üretilen her değer de insanındır. Ben, şiirin birey ne denli oturup, kendi başına yazıyor gibi görünse de insanın ortak üretimi olduğuna inanıyorum. Yazılmış, yazılacak bütün şiirlerin birlikte yazıldığına inanıyorum. Büyütülecek, abartılacak, şaşılacak yanının, yaşama biçimlerimiz olduğu da bir başka palavradır. Yalnızca “büyük doğa” şaşırtır, büyütmeden, abartmadan hem de. Şiiri insan yazdığından, yazılan şiir de insanı anlatır. Aslında şiirin yapmaya çalıştığı, hayatın içerisinde irili, ufaklı serpilmiş ayrıntıları insanı mutlu kılmak adına kıyıdan köşeden duygu-düşünce yardımıyla bulup, sunmaktır. Daha ötesine karışmaz şiir.

Peki güzel bir şiir okuyunca neden can evimizden vurulmuş gibi oluruz, önce algılayıp sonra mı etkileniriz, önce duygulanıp sonra mı algılarız?, bilmiyorum.

Şiir var olana, yeni bir tat mı katar, güzellik mi ekler, olanı değiştirdiği, yenileştirdiği için önümüzü mü açar?

Şiirin pusulası insanın ta kendisidir. Her iklimde pusula aynıdır. Bu pusulanın odağında silme sevgi vardır. Büyük insanlık düşü gerçekleştiğinde, geriye dönüp şöyle bir bakılabilse “Hiç şaşırılmadan” görülecektir ki o düş yolculuğunun ilk izleri, şiirin ışıl ışıl izleridir. Anlattıklarım hiç de şiirin ta kendisi değildir.” Önüm, arkam, solum, sağım saklanmayan sobe” diyen çocuğa şiir, sobelenmemek için gizlenmiştir.

Hâlâ köprüden geçerken, bir yol durup, Kız Kulesi’ne doğru baktığımda, Nazım’ı, Dağlarca’yı, Orhan Veli’yi, Sait Faik’i cümle şiirin ustalarını hatırıma getiriyorsam, hatta Orhan Veli bizi nereden seyrediyor diye aranıyorsam, bu şiirin elle tutulur, gözle görülür bir güzellik olmasındandır.

Hayatın ta içerisinde var olan bir güzellik yazılan tek bir şiir vardır, bütün şairler o büyük şiirin bir iki dizesini yazlarlar geçer giderler. İşte o büyük şiir insanlığın ortak şiiridir bin yıllardır yazılmaktadır.

 

Tüm toplumsallığına sosyal ilişkilerine rağmen yine de yalnızdır şairler. Niçin gelir bulur yalnızlık ya da yalnızlık duygusu şairleri?

 

Bu, yalnızlıktan ne anladığınıza bağlıdır. İnsan kalabalıklar arasında da yalnız olabilir. Bir hükümlünün, yalnız bir hücredeyken, dışarıyla birlikte çarpan yüreği yalnız değildir. Düşleriyle, hayal gücüyle insan su olur, nehir olur, sevdiği bir ağaçta dal olur, ya da bir kuş olup o dalda yetişemediği dal uçlarına konar, bir martının kanadında Eminönü-Kadıköy seferini yapar elleri ceplerinde, İstiklal Caddesi’ni geçip Çiçek Pasajı’nda soğuk bir birayla şöyle bir dalar, köyünün en yüksek damından çok uzaklardaki tarlaların anız yangınlarını seyredebilir, gençlik aşkıyla yan yana önceden seyrettiği bir filmi yeniden yazdığı bir senaryoyla sil baştan izleyebilir, harman yerlerinde, müthiş bir uyumla alçalıp, yükselen bir tayın sırtında doludizgin yol alırken gözleri yaşarabilir, isterse hiçbir şey yapmadan uzak ekinlerdeki bir uğultunun, bir cayırtının sessiz bir gürültüyle ta yanı başına ulaştığına havadaki ısının görüntüleri katmanlara ayırdığına bakabilir.

Bunların hiç birini yapmadan bir uykuya dalabilir de.

Biz dışarıdayken de bir koğuşta bir arkadaşımızla aynı voltada yine böyle şiiri konuşabiliriz.

Düşlerimiz de sınırsızdır.

Düşlerimizden korkulması bu yüzdendir. Peki Ayhan şimdi yalnız olan kim?

 

Günümüzün Türkiye’sini, edebiyat ortamını nasıl değerlendiriyorsunuz? İdris Atmaca kimlerden hoşlanıyor, hoşlanmıyor?

 

Yurdumuzu, bütün yönleriyle değerlendirmek bütün aydınlarımızın işi. Ne yazık ki son günlerde, aylarda, yıllarda yaşadıklarımız bize kahrolası bir “kuşatma”da olduğumuzu yeniden anımsattı. Çürüyen kurumların ağır kokusunu herkes duydu. Kan emici keneler gibi sırtımıza çöreklenmiş çetelerin, hayatın her alanını yoksul halka, düşünen insanlara zindan etmek için, çocuklarımızın geleceklerini karartmak için kirli kanda işbirliklerini sistemli, bilinçli, hesaplı tertipleri 25-30 yıldır sürdükleri açığa çıktı.

Devletin içinde iki gücün çalıştığı, savaştığı söyleniyor. Varsıl yoksul makası iyice açılmaktadır.

Bu asık yüzlü, öfkeli, hoşgörüsüz, sinirli, ahlaksız bir topluma doğru yuvarlanmamızı kolaylaştırıyor. Siyasi cinayetler, işkenceler, bir yanda baklava çalan başka bir şey çalmayan çocuklar, öte tarafta onları yakalayıp sorgulayan örgütlü hırsızlar. Bunları yazarken bile yoruluyorum. Edebiyat “Ortamımıza” ben alışamadım, ayak uyduramadım, ben şiirini yazmaya çalışıyorum, asıl olan eserdir, yapıttır.

Bir açıdan şöyle bir bakınca, görüyorum ki İdris Atmaca seçkilerde, yıllıklarda, şairler, yazarlar sözlüklerinde yoktur, olmasın ne çıkar. Yakında yayınlanacak “Kapısız” adlı yapıtımda “Gidince sızlatırım burunların/ Yaban çiçeklerinin/ Saklı kahr renklerinde/ Bütün düşlerim” demiştim, benim düşlerimde ünlenmek, ödüllenmek, önde durmak hiç olmadı.

Büyümemiş, saf, acemi şairleri, yazarları, bütün güzel sanatlar adamlarını yapıtlarını metalaştırmakdıkları, mallaştırmadıkları sürece seviyorum.

Benim ceplerim hem çok, hem geniş, hem de bol, hem de zuladır, dostlarım bilir.

 

Yeryüzü insanlık tarihinin acı günlerinden, kara günlerinden, barbar günlerinden birisi olan 2 Temmuz nedir? Sosyolojik çözümlemeleri yapılabilir belki ama nedir şiirin yüreğinde bıraktığı unutulmaz, acı tablo?

 

2 Temmuz 1993 kör inancın, kara yobazlığın, güdülen, sorgulamayan, düşünmeyen, çetelerin en kanlı kıyımının adıdır. Hangi inanç insanı yok etmekten daha kutsaldır? O güzelim insanları yakanlar, onlara kıyanlar biraz da kendi geleceklerini karartmadılar mı, onların yüzlerine bütün doğa yeliyle, bulutuyla, güneşiyle, toprağıyla, tozuyla, böcekleri, ağaçlarıyla, kurdu, kuşu, çakalıyla, gülü dikeniyle ortaklaşa, hep birden hem de yaşadıkları sürece tükürecektir.

O kör yangın onların, yetmiş yıllık beklentilerinin, hesaplaşmalarının sonucunda oluştu. Yasaları kitaplarda unuttuğumuzdan, korktuğumuzdan, dolaylı, dolaysız onlarla işbirliği yaptığımızdan, Susurluk benzeri çetelerde, ülkemizdeki devlet adamlarının korkak, aciz, kararlı olmadıklarından, devletin resmi bakışının tutarsız biçimde, bunlar benden yana, bunlar bana düşman gibi, bireylerini özgür, bağımsız düşünme hakkı tanınmamasından, sorumsuz, yetkisiz, bencil, çıkarcı, köşeyi nasıl dönersen dön anlayışından özellikle de aydınlanmanın, devrimlerin karşıtlarının el birliğiyle sinsi, sinsi, büyük bir sabırla çalıştıklarından, bilerek, isteyerek, bağıra çağıra, Sivas Kongeresi’nde, o yangın orada çıkartılmıştır.

Unutulmasın ki o güzel insanlar yapıtlarıyla yaşıyorlar. Bu kuru bir söz değildir. Onların güzel yapıtları her dem genç, her dem taze, her dem ışıl ışıl dizelerimizin arasına sinecektir.

2 Temmuz 1993 kara kıyımını hiç unutmamalıyız.

Şimdiki başbakanımız o gün “Bunlar bir futbol maçında da olabilecek olaylardır” demişti. Umarım üzerindeki asıl büyük perde “Susurlukla” birlikte kaldırılır.

Madımak kıyımında yitirdiğimiz bütün dostlarımızı her yapıtımızda anmalıyız.

Mayası Onur adlı şiirim şöyle bitiyor. “Kuşlar konacak defne dallarına/ Okşar gibi sakalını/ Çocukların şarkılarında/ Yeniden doğacaksın/ Her temmuzda inadına/ Bir göle maya çalacaksın/ Hadi tut hadi tut”.

 Onurun mayası hepimizi sardığında, kirli kuşatmalar, kanlı işbirlikleri hiç yeşeremeyecektir.

 

Söyleşi; Ayhan  Aydın, CUMHURİYET KİTAP, 28.09.2000