İBRAHİM DEMİREL

Fotoğraf Üzerine…

 

Ülkemizin önde gelen fotoğraf sanatçılarından birisi olan İbrahim Demirel uzun yıllar önce başladığı fotoğrafçılık serüveninde oldukça başarılı olmuş sayısız fotoğrafı kartpostal, kitap kapağı, takvimlerde yararlanılan temel eserler olmuş bir sanatçımız. O Anadolu insanını temel alan fotoğraflarıyla Anadolu coğrafyasında da ünlenen bir isim.

Kendisiyle yaptığım söyleşi de onun yaşamı, sanatçı kişiliği, hayat ve sanat/kültür anlayışı üzerinde durduk…

 

Çocukluk günlerinizden bugüne, fotoğrafçılığınızdan, heyecan ve sevgilerinizden söz edebilir misiniz? Ben ancak ilkokulu bitirince kasabayı gördüm; fırını, somun ekmeğini, fotoğrafı…

İlkokulu bitirmiştim. Ortaokul için fotoğraf çektirecektim, kasabaya 8 saat yürüdüm. Şafakta, herhalde dedem veya babamla yola çıktık.

İnsan kişiliğinin oluşmasında 5-6 yaşları çok önemlidir. Çevre de bunda etkili olur. Babam zanaatçı bir adamdı. Ben daha ilkokula gitmeden bizim orda bir taş vardı. Kilden bir taş. İşte onun üzerinde yontularla şekiller oluşturuyorsunuz, sonra o kuruyor, sertleşiyor. Babam karasaban yapardı, boyunduruk (öküz arabasında kullanılan bir alet), birtakım el sanatları, el zenaatları yaparlardı. Kendi yaşamlarını sürdürmek için kendi aletlerini kendileri yaparlardı. Ben doğdum, büyüdüm onları gördüm. Elinde keserle babamın hep ağaç yonttuğunu gördüm. Bana “işte bu boyunduruk, bu karasaban, bu kapı” diye gösterirdi. Mesela kırık – çıkıkta o zamanlar köylüler kendileri tedavi uygularlardı. Babam çok ince ardıçtan (sadece bundan olurdu) tahtalar yapardı. Kırık-çıkık böyle sarılırdı. Ben de işte onları göre göre bazı şeyleri yaptım. O killerden taşlardan şekiller oydum…

Bizim oradaki çocukların iş ödevlerini ben yapardım. Sonra okula başladım. Renkli alfabe yazımı vardı. Bu alfabeden etkilenip renkli boyalı alfabe harfleri yazmaya başladım. 2. sınıfta müfettiş gelmişti okula. O çalışmaları gördü, çok beğendi. İkinci gelişinde bana suluboya getirdi. Böylece çalışmalarım çoğaldı. Yani benim ilk çalışmalarım hep resim. Sonra işte öğretmen okuluna devam ettim. Fotoğrafa geçmem sırf ekonomik nedenlerden dolayıdır. Üniversiteyi okurken hep fotoğraf çektim. Yarışmalara katılıp ödüller almaya başladım. Önceden ödünç makinelerle fotoğraf çekiyordum. Ödüllerle kendime bir makine satın aldım ve böylece başlamış oldum fotoğrafçılığa…

 

Yani sizi içinizdeki esintiler nereye götürüyorsa oraya gidiyorsunuz? Neyin fotoğrafını çekmek istiyorsanız hep onların izindesiniz. Doğa, insan… İstediğiniz şeyi başka bir etki altında kalmadan tamamen bireysel isteğinizle çekiyorsunuz? Tabii ki, beni ona kimse zorlamıyor. Fotoğrafçılığı da seçerken kimse zorlamadı. Anadolu’daki insanlara bakarsanız işte oğlu yada kızı, ya avukat olacak, ya doktor olacak, ya da mühendis olacak. Anadolu’da insanlar tiyatroya kızını göndermez, oğlunu göndermez, soytarı olur diye. 19 yaşında aşık olmuştum, kızı bana vermediler. Bu adam resimci olacak diye. “Resimciye kız vermeyiz” dediler, tüm ailesi.

 

Sürekli bir çalışmayla, yoğun bir deneyimle, belli bir süreç içinde uğraşınızın teknik yönlerini de çok iyi kavrayarak ülkemizdeki sayılı fotoğraf sanatçılarından biri oldunuz. Resimde de olduğu gibi fotoğrafta da çalışmalar insan yaratıcılığına dayanıyor. Ama yine de belli bir zaman gerekiyor herhalde, olgunlaşmak için. Birikim, tabii. Fotoğraf çekmek demek sanat yapmak demek değildir. Fotoğrafın birçok yönü vardır. Genç bir sanattır. Hem de fotoğraf bir meslektir de. Yani tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de fotoğraf bir meslektir. Fotoğraf ayrıca bir iletişim aracıdır. Görsel bir olaydır. Ve evrenseldir fotoğraf. Fotoğraf nerede sanattır? Nerede sanat değildir? İşte burada eğitim giriyor araya. Sanat eğitimi alarak bunu bilinçli algılamak önemli. Zaten doğada olmayan bir şey yok. Doğada her şey var. Renk, biçim her şey var. Önemli olan yorum getirmek. Doğayı kendi yorumuna göre değiştirmek. Ayıklamak, bir detay yakalamak, bir arayış içinde olmak gerekiyor. Kimsenin yapmadığını yapmak yani.

 

Yani sanat dürtüsü var ve bu şart. Yani o kaygıyla yaparsanız sanat olur. Görüyoruz, diğer sanat dallarında olduğu gibi, öyle şeyler yakalanıyor ki fotoğraftan. Çünkü oradan evrensel bir çıkış da yakalanmış oluyor. Tabii fotoğrafın kendi dili vardır. Sözcükler gereksiz kalır. Onun yanındakilerin bir dili bilmesine gerek kalmıyor fotoğrafta. Bir olay yakaladığınızda bunu herkes anlıyor. Mesela fotoğrafın altına burada, “yangın olmuştur” demeye gerek var mı? Yok. Fotoğrafın o gücü var. Fotoğrafın toplumsal yararı diğer sanat dallarından daha fazladır. Burada ayrıca bir ileti vardır. Toplumsal işlevi olarak sanat değildir, fotoğraf. Bir meslektir, bir iletişim aracıdır. Ama bireysel bir şey olarak yaptığın zaman bu bireysellik bunu, sanatı yaşam biçimine getirdiği zaman burada sanatsal olarak düşünürüz resmi. Yani yeniden kurgulamak, yeniden yaratmak. Tabii ki ressamla fotoğraf sanatçısı arasında bir fark var. Araç gereçsel bir fark var. Ressam çok daha özgürdür, fotoğraf sanatçısına göre. Ressam doğaya çıkar seyreder, bakar, gözlemler; sonra atölyesine oturup resim yapar. Mesela ressam yazın kış resmi yapabilir. Fotoğraf sanatçısı için bu olanaklar yoktur. Yazları kış fotoğrafı çekebilir. Fotoğrafın dalları vardır. Artık çok çeşitli makinelerle çok farklı fotoğraflar çekebiliyor. Mekanik ve elektronik makineler var. Elektronik fotoğraf makinesi çıktı, artık. Ama bu makineye hiçbir zaman müdahale edemiyorsunuz. O sana müdahale ediyor. Benim makinem mekaniktir hep. Diyaframını, enstantanesini kendim ayarlamalıyım makinemin.

 

Sanatsal boyutu yakalamak için bu şart diyorsunuz? Tabii, onu yakalamaya çalışacaksın. Fotoğraf ışıklı bir resimdir. Zaten, foto-ışık, araç-resim yazı demektir. Işıklı-yazı, resim demektir. Işık olmadan sen hiçbir şey yapamazsın. Çünkü ışık onun malzemesi. Ama gün ışığı, lamba ışığı ne olursa olsun ama mutlaka ışık olacak. Işığın değerlerini, şekillerini bilerek, kendi kabiliyetini de bununla birleştirerek yapılır bu sanat.

 

Fotoğrafa yönelmenizin üniversite yıllarında başladığını söylediniz. Bu daha sonra nasıl gelişti. Siz daha sonra fotoğrafla nasıl iç içe oldunuz. Bu aşk halinden biraz daha bahseder misiniz? Toplum, insanlar, hele bizim ülkede toplum, fotoğraf makinesine çok yabancıdır. Sadece bu makineyi nikahta bir de vesikalık fotoğraf çekmekte kullanır. Bütün insanlarımız fotoğraftan çekinir. Bir tapu alıyorsun fotoğraf çekiyorsun, nikah oluyor, fotoğraf çekiyorsun. Burada fotoğraf zorunludur. Ve bu fotoğrafları meslek sahipleri çekiyorlar. O zaman insanlar fotoğraf makinesinden kaçmıyor. Ama Türkiye’de, Anadolu’da foto makinesini sokakta görse ondan kaçıyorlar. Ürküyorlar ondan.

Ben ilk fotoğraf makinemi aldığımda ilkin akrabalarıma tuttum doğrudan. Çünkü onlar beni tanıyorlar benden ürkmüyorlar. Onların içlerinden birisiyim. Kimsenin çekemediği fotoğrafları çekmek istedim. Mesela Doğu’da fotoğraf çekilmez, kadınların fotoğrafı çekilmezdi. Halbuki ben Doğu’da çift süren insanların içindeyim, ihtiyarlarla iç içeydim ve onları çektim ilkönce. Onların hoşuna gitti. Onların hoşuna gitmesi benim rahat çalışmam, fotoğrafları çekmemde de beni yüreklendirdi. Ben bu fotoğrafları İstanbul’a götürünce herkes şaşırıyordu. “Bunları nasıl çektin?” dediler. Şafak atarken harman savuranlar, çift sürenler, çok ilgi topladı. Beni yüreklendiren bu çalışmalar; ödüller almama vesile oldu.

1968′de Hayat Mecmuası’nın düzenlediği “İnsan ve Doğa” isimli yarışmada birinci oldum. Ve bir fotoğraf makinem oldu. Sürekli fotoğraf çektim, sonra.

Hem okudum, hem fotoğraf çektim. Yaşamımı böyle sürdürürken 1970′li yıllarda sürekli gezilerimle çektiğim fotoğraflardan kartpostallar yaptım. Umut Poster ismiyle kurduğum firmadan çıkan kartpostallar Türkiye’nin her yanına yayıldı. O kadar yaygınlaştı ki Nazım Hikmet, Ahmet Arif’in şiirlerini de koyarak poster ve kartlar yaptım. Bu kart ve kartpostallar, posterler, Amerika’ya, Almanya’ya, Yunanistan’a gitti. Sonra kartpostallar toplatılmaya başlandı. Bunu bir tehlike gördüler. Bu adam her taşın altından çıkıyor, dediler. Tabii burada sanatın toplumsal boyutu görülüyor. İnsanları duyarlı hale getirmek durumu görüldü. Bir kadını sırtında bilmem kaç deste yük taşıdığının fotoğrafını insanlar gördüğü zaman çok yadırgadılar. İlginç geldi. Hem acıma duygusu, hem de “Böyle toplum hala var mı?”, “Bir kadın bu kadar yükü nasıl taşıyabiliyor?” dendi. İnsanlar duyarlı hale geldi. Mesela o kartpostallardan bir kısmı milletvekilleri tarafından da delil ve kanıt olarak kullanılmıştır. İşte bakın hala ülkemizde bu şartlarda yaşayan insanlar da var” diyenler olmuştur. Bu fotoğraflarda halk kendisini gördü, beğendi, benimsedi.

 

Bulunduğunuz ruh halinin, ortamın, anın etkisiyle mi fotoğraf çekiyorsunuz? Burada iki durum var. Bazen birilerinin isteğiyle de fotoğraf çekiyorsunuz. Mesela birisi diyor ki, “Benim fabrikamın fotoğrafını çek”. Bu bir sipariştir ve bir meslektir. Hiç sanatsal değeri yoktur onun. Bir binanın çekiminde sizin görüşünüzün etkisi olmaz. Siz diyemezsiniz ki, “Sizin binanızın beş katını değil de üç katının fotoğrafını çekeyim.” Müşterinizin isteğine göre fotoğrafı çekiyorsunuz.

Sanatsal boyutu ise bambaşkadır fotoğrafın. Sizi hiç kimse zorlamaz. Bu aklınızdadır, yaşamınızdadır. Artık yaşama şekliniz olmuştur bu. Gezileriniz, sergilere gitmeniz, hepsi onun içindedir. Hep bunu yaşarsın. Kafanda bunu kurarsın artık. Bir kıskançlık vardır. “Ben daha iyisini yapsam” isteği vardır. Yaptığını beğenmezsin. Her şeye, doğaya, yaşama fotoğraf gözüyle bakarsın. Doğanın ışığını ona göre yorumlarsın. Doğada fotoğraf çekerken bir saniye geçse bazen konuyu kaçırırsın. Yine mesela yolda yürürken bir şeyi çekmek istedin ama üşendin, sonra çekerim dedin. Bir daha o anki ışığı rengi, hissi yakalayamazsın. 50 metre gidip dönsen de aynı şeyi çekemezsin. Sanatçı ayrı bir yerdedir yani. Sanatçının bir farklılığı vardır. Toplum onları anlamaz, anlar, sonradan anlar. Ama toplum ona ulaşır sonuçta.

 

Yani, fotoğrafçı bir şeyi çekiyor ve bunu sunuyor. Tüm benliğiyle, duygusuyla, içtenliğiyle… Kendisi için çekerken “aynı zamanda, bunu başkaları da görsün, beğensin” mesajını da içinde mi taşıyor? Elbette. Sanat hangi dalda ve anlamda olursa olsun sanatçının kendisi için yaptığı bir şeydir. Sanatçı kendi mutluluğu için yaratır sanatını. Ben kendim için fotoğraf çekiyorum. Deklanşöre bastığım zaman o Nikon F2′nin sesi geldiği zaman, ne kadar mutlu oluyorum…

Ressam da tuvalin karşısına geçtiği zaman aynı şeyi hisseder. Ressamın en korktuğu şey tuvalin beyazlığıdır. Ressam ara vermekten korkar çalışmasına. Beyaz tuvale fırçaları vurdukça korkusu dağılır. Ve artık o öyle sürer gider…

Ressamlar da uyur ama hemen kalkıp çalışmalarını görmek, sürdürmek isterler. Kalkınca ilk baktıkları şey çalıştıkları resimdir. Kendisinde sadece o vardır. Fotoğraf için de böyle, şiir içinde, bale içinde böyledir. Seyahatlerimde eğer verimli olup da fotoğraf çekememişsek kendimi cezalandırırım. Suratım asılır. Ama o gün verimli olmuşsam, keyiflenirim ve gider rakımı içerim… Bu insanın yapısı, kendine mal etmesi olayıdır. Bir kütüphanemiz olup da bir kitap okuyamıyorsan onun bir faydası yok. Bildiğini öğretmek ve göstermek insanlara yararlı olmaktır. Fotoğraf çekiyorsan insana yararlı olursun.

Fotoğraf çekmeye başlamak için birçok şey etkili olabilir. İnsan bir sergiden, hocasından, bir fotoğraftan vs. etkilenebilir. Kişi etki altında kalarak başlayabilir bu işe.

 

Fotoğraf çekmek istiyorsunuz, çıkıyorsunuz. Somut olarak bir şey görüyorsunuz, bir olay, bir nesne, farklı bir şey… Şimdi onu acaba imajınızda daha farklı bir şekilde algılayarak mı çekiyorsunuz. Kafanızda değişik bir yorum getirip de ışıktan veya başka bir etkenden yararlanarak… olandan farklı, kendi hayalinizde, düşüncenizde biraz da değişmiş haliyle çekme isteğiniz oluşuyor mu? Yani sonuçta elinize aldığınız fotoğrafla, ilk düşüncenizdeki fotoğraf farklı olabiliyor mu? Zaten sanatçı demek işine yorum katabilen kişi demektir. Sanatçının gözü, beyni ve düşüncesi başkasından farklıdır. Sanat bir farklılıktır. Değişik görmektir her şeyi. Fotoğraf makinesinin objektifiyle göz arasında yüzde kırklık bir oran farkı vardır. İnsan gözü yüz seksen derece görebilir. Ama panoramik objektif elli dereceyi görür. Sen 180 derece gördüğün koskoca doğayı tutuyorsun 24 x 36 mm.’ye yansıtıyorsun. Onu büyütsen 50 x 60 büyütebilirsin. Ama dersin ki ben şöyle düşünmüştüm de böyle oldu. Bu acemiliktir. Her zaman olabilir. Kocaman ay çektiğini sanır ama bit kadar ay görünür, sonuçta fotoğrafta. Suçu makineye yükler.

Modern resim demek çağının resmini aşmaktır. Bizim toplumumuz modern toplum olamamıştır. Sanatın zorlamayla olması mümkün değildir. Bakın Rusya’ya, sanatçılar sudan çıkmış balığa döndü. Ismarlamayla, zorlamayla sanat olmaz.

Sadece işçi, köylü resmi yapmak demek resim yapmak demek değildir. Rusya’daki ressamlar da şimdi soyut resim yapmak istiyorlar ama yapamıyorlar, başarısız oluyorlar. Çünkü alt yapıları yok.

 

Fotoğrafta da diğer sanat alanlarında olduğu gibi bir duygu yoğunluğu var? Fotoğraf bir sanat. Ama onun da artık dalları var. Ama her fotoğraf sanat ürünü değildir. Ancak bunu bir yaşam şekline dönüştürdüğünüz zaman bu bir sanat olur.

 

Fotoğrafta bir ölümsüzleştirme durumu var değil mi? Zamanı durdurma var? Zamanı durduruyorsunuz. Anı durduruyorsunuz. Ben binlerce kare fotoğrafımdan hangisine baksam çektiğim anı hatırlıyorum.

 

Sayısız ödül aldınız. Sayısız sergileriniz oldu. Bunlardan biraz bahsedebilir misiniz? İşin zoru kişinin kendinden bahsetmesidir, herhalde. Benim için sanatım yaşam biçimimdir. Biz bunun içinde yoğrulduk. Bu eğitimi gördük. Ve bu eğitimi de veriyoruz. Ben eğitmenim aynı zamanda.

 

Türkiye’deki fotoğrafçılığı genel olarak nasıl görüyorsunuz. Geçmişten günümüze nasıl bir seyir izledi Türk fotoğrafçılığı? Türkiye’deki fotoğrafçılığı Avrupa’yla kıyaslarsak bir sonuç çıkarabiliriz. Türkiye’deki fotoğrafçılık Avrupa’ya göre nasıldır? derseniz, soru daha anlamlı olacak. Mesela Hakkari’de fotoğraf çeken birisi fazla başarılı olamıyor. İstanbul’daki daha başarılı oluyor. Neden? Çünkü orası kültür-sanat merkezi Türkiye’nin. Teknik olanakların en yoğun olduğu yer. Fotoğraf biraz da teknoloji olayıdır. Elbette teknolojinin merkezi de Avrupa’dır. Fotoğrafı tek başına mukayese edemeyiz. Bütün yapısıyla, kültürüyle, şehirleriyle, hepsiyle mukayese edebiliriz. Bizim şehirlerimiz, sanayimiz, Avrupa’ya göre nasılsa fotoğrafımız da aynıdır. Fotoğrafın alt yapısı dediğimiz fotoğraf makinesi, kağıt, kimyasal malzemelerin birini de biz üretiyor muyuz? Üretmiyoruz Avrupa’dan alıyoruz. Dışa bağlıyız. İnsanımız kabiliyetsiz mi? Hayır. “Avrupalı çok zeki biz değiliz” diyemeyiz. O da insan, sen de insansın. Bu tamamen eğitim işidir. Ayrıca devletin kültür politikasıdır. İnsan haklarında hep Türkiye eleştiriliyor değil mi? Bu fotoğrafta da var işte. Ekonomimiz diğer yapılarımız nasılsa fotoğrafımız da aynı yani.

Devlet sanatçısına sahip çıksa, okullarda fotoğrafçılık öğretilse, müzeler açılsa, bu sanat ilerlemez mi? 60 milyonluk bir ülke, alt yapısı geniş bir ülke, doğası güzel bir ülke. Ama bunların hiç birisi kültür-sanat kadar önemli değil. Kültür sanat çok önemli. Avrupa’ya bakıyorsunuz, mimarisiyle, heykelleriyle, resmiyle insanı etkiliyor. Bunlar neyse fotoğraf da aynı şeydir. Bu insanımızın eksikliğinden değil, alt yapının olmamasındandır. Okullarda resim, müzik, beden eğitimi öğrencilerin geçmesi için bir engel değil ama din derslerini zorunlu koyuyorsunuz. Şimdi böyle bir toplumda sanat nasıl gelişir. Bir belediye başkanı “Sanatın içine tükürürüm” diyor. Türkiye’de cumhurbaşkanının, başbakanın, genel kurmay başkanının bir kere sanatı anlaması gerekiyor. Bunlar ise yok. Bireysel çalışmalarla bunlar yapılmaya çalışılıyor. Fotoğraf çok pahalı bir uğraş. Fotoğrafın malzemesi pahalıdır. 150-160 yıllık bir geçmişi vardır. (Resim mağara döneminden başlatırlar ben buna inanmıyorum. Onlar sanat değildir. Bir iletişimdir.) Mesela Rönesans’tan başlayarak resmi, fotoğraftan çok eskiye oturtabiliyoruz. Ama fotoğraf çok hızlı gelişiyor.

 

Genç sanatçılara, fotoğraf sanatçılarına önerileriniz olacak mı? Önerim şu; bu işi sevip bol bol çalışacaklar. Bu aşk gibidir. Sevmek ve çalışmak şarttır. Bir kızı tüm yasaklara karşı seversin ya işte öyle.

 

Renkli-siyah beyaz gibi değişik, her birinin ayrı ayrı tadları olan çalışmalar var fotoğrafçılıkta. Bu fark için neler söylersiniz? Siyah/beyaz, renkli ayrımı için? Fotoğrafta da öyle, resimde de. Resimde de siyah-beyaz çalışmalar var. Fotoğrafta da siyah-beyaz ve bunlar arasında farklı tonlar var. Bu işin alfabesi, resimde de olduğu gibi, siyah-beyaz-gri tonlardır. Fotoğrafta siyah-beyazı öğrenmeyen birisinin renkli çalışması ezberedir. Çıplak gözle doğayı renkli görüyoruz ve hoşumuza gidiyor. Ama renkli aldatıcıdır. Siyah-beyaz olanda çalıştıktan, ara tonları yakalamayı başardıktan sonra, renkli çalışılmalıdır, o zaman daha anlamlı kalıcı güzel şeyler çekilebilir. Bunlar hep bilince bağlı. Nerede siyah-beyaz, nerede renkli çekeceğini saptamak bilince bağlıdır. Ne zaman nerede hangi ışıkta, ortamda fotoğraf çekilip çekilmeyeceği bilince, eğitime ve tecrübeye bağlıdır. Tecrübeli birisi sisli havalarda da çok güzel fotoğraflar çekebilir.

 

Sanatçı biraz da topluma aykırı bir insan mıdır? Evet. Sanatçı topluma aykırı bir insandır. Bireyci bir insandır. Hep özde kendisi vardır. Bu demek değildir ki sanatçı toplumdan kopuk insandır. Hayır. Sanatçı da yaşıyor. Günlük hayatın içindedir sanatçı. Ama onun yaptığı iş çok farklıdır. Yaptığı işi birine göstermek zorunda. Bu işe emek verdim. Bundan da insanlara bir yarar çıkmıştır zaten. Önemli olan sanatçının sanatını uygulamasıdır. İnsan sanata baktığı zaman kötülük düşünmez. Bir Pir Sultan’ın şiirlerinde ne kadar farklılıklar vardır. Sevgi, dostluk ama haksızlıklar karşısında başkaldırıyı da görürsünüz.

 

Sanatçının toplumsal sorunlar karşısındaki konumu ne olmalıdır sizce? Ne kadar yanlış bir soru. Sanatçı şöyle olmalıdır, böyle olmalıdır, denemez. Sanatçı kendi dünyasını yansıtır eserlerine. Hiçbir baskı, yönlendirme olmamalıdır sanatçıya karşı. Rusya’daki gibi ısmarlama yapılan resim, sanat değildir.

Topluma güzel şeyler vermek lazım. Toplumu sanatçı kendi seviyesine çıkarır. Kültürsüz ideoloji olmaz. Sanatsız yaşam olmaz estetiğin olmadığı bir çalışma eksiktir. Sanatçı ürününü yapar, toplum ona kavuşmaya çalışır. Halk her zaman zanaatını yapmıştır ama sanat bambaşkadır.

Sanatçıyı toplum yadırgayabilir. Yadırgamıştır da tüm dünya tarihine bakın bu böyledir.

Piscasso’nun İspanya İç Savaşı’nda yaptığı ünlü tablosu Guernika mesela, kaç kişi anlamıştı onu? Bu da çok önemli değil zaten. Ama şimdi insanlar onun değerini anlıyorlar. Anadolu’da halk bir resimden fotoğraftan anlarsa ancak o resim ve fotoğraf güzeldir. Yoksa çirkindir, kötüdür. Ne kadar yanlış bir fikir.

 

Bizleri aydınlattığınız için teşekkürler.

 

Ben teşekkür ederim.

 

Söyleşi; Ayhan Aydın, DAMAR DERGİSİ, TEMMUZ 1995, SAYI 52.