ERDAL ATABEK

Kuşatılmış Gençlik, Kuşatılmış İnsanlık

 

“Kapının her çalınışında “Sen misin?” diye sorarım.

Sen misin, kara gözleri büyümüş Afrikalı çocuk?

Sen misin, ürkek elleriyle çarpıntısını bastırmaya çalışan genç kadın?

Sen misin, umutsuzluğunda umut arayan hasta?

Sen misin, uykusunda işkenceler gören genç adam?

Sen misin, kemikleri sonbahar güneşinde ışıtan yaşlı kadın?

Sen misin, parmakları tellere arayışlarda gezinen gitarist?

Sen misin, nereye gideceğini bilmeyen kaçak?

Sen misin, içimdeki sessiz fısıltı?

Kim bilir belki de sensiz.”

 

(Erdal Atabek, Belki de Sensin, s. 5, Öykü/Varlık)

 

Erdal Atabek, Türkiye’de gençlerin sorunlarıyla yakından ilgilenen, onlarla içli dışlı olabilen ve bu çabası gençler tarafından en fazla bilinip benimsenen bir aydınımız. Konferansları, makaleleri, araştırmaları, kitapları daha çok gençlik, gençlik problemleri, bunları çözümlemeye yönelik düşüncelerden oluşuyor. Aile baskısından, tabulaştırılan cinselliğe, eğitim sistemi bozukluğundan, dayağa, yalnızlığa, evliliğe değin, toplumumuzdaki birçok gençlik problemini inceleyen, incelemeye ve irdelemeye devam eden değerli yazarımızla yaptığım bu söyleşide gerçekten de kuşatılan gençliğin, toplumumuzun yaşadığı sosyo/psikolojik sorunları ve onun zengin kültür dünyasından yaşama nasıl baktığını aktarmaya çalıştım…

 

Gençlere bu sevgi ve ilginiz, bu konudaki araştırmalarınız nasıl başladı. Eserlerinizden, gençlere, onların geleceğine yönelik düşünce ve planlarınızdan söz edebilir misiniz?

 

Toplumsal ölçekte ilgimin kadınlara ve gençlere daha çok yönelmiş olmasının nedenleri sık sorulan sorular arasında bulunuyor. Aslında bir yazarın bu tür yönelişleri çok açık nedenlere bağlı olmayabilir. Ancak ben kendi yönelişim için bu iki toplum kesimini de (kadınlar ve gençlerin) toplumun yapısı içinde daha çok baskıya uğrayan, daha çok çıkmaza itilen kesimler oluşunu söylemek isterim. Toplumun geleneksel kapitalist yapısı içinde kadınlar da, gençler de çeşitli etkenlerle daha çok baskı altında kalmışlardır. Oysa bir toplumun çağdaşlaşma çabasının sosyal yansımaları öncelikle en çok baskı altında kesimlerin bu baskılardan kurtuluşu ile yakından ilgilidir. Onun için de özgürlüklerle, demokrasiyle, insan haklarıyla, barışla ilgilenen kültür insanları toplumda kadınların ve gençlerin durumuyla ilgilenmelidir. Önemli bir neden olarak bunu görüyorum. Bu ilgi de karşılıksız kalmamış, kadınlar ve gençler de bu ilgiye ilgiyle yanıt vermişlerdir. Bu da benim için önemli bir feed-back (geri bildirim) oluşturmuş, böylece yoğun ve bilinçli bir iletişim kurulmuştur. Bu konularla ilgim artarak sürmektedir. Şimdi “çocuklara karşı davranışlarımız” üzerinde çalışıyorum.

 

Siz kişilikli, onurlu, bilgili, özgür, katılımcı, paylaşımcı, eşitlikçi, soru sorabilen, yılmadan çabalayan; insana, insan haklarına, insan kişiliğine, insan düşüncesine, insanın dürüst doğru mücadelesine saygı duyan, kendi kararlarını kendisi verebilen, sevgi ve saygı dolu, kafası içindeki tortulardan, ön yargılardan, tabulardan kurtulmuş, korku ve yılgınlıklardan sıyrılmış, kişiliğini ezdirmeyen, gelişmelere yeniliklere açık insandan ve gençlikten yanasınız. Bu insanı ve gençliği yaratabilmek, demokratik bir toplum yapısı oluşturabilmek için nasıl bir mücadele verilmelidir.

Kişilere özellikle çağdaş ilerici, aydın insanlara ne gibi sorumluluklar düşüyor, bu mücadele de?

 

Sizin de belirttiğiniz olumlu özellikleri taşıyan bir gençliğin yetişmesi bir kişiler sorunu değil, bir sistem sorunudur. Bu da toplumsal politikalarda gençliğin yerini doğru saptamaya, toplumun gençlikle ilgili ideolojisine dayanır. Bir toplumun gençlik ideolojisi güvensizliğe, gençliği etkisiz kılmaya, gençleri bir an önce yaşlandırmaya yönelik olursa o toplumda gençlerin kimlik bunalımına düşmesi kaçınılmaz olur. Bu nedenle de öncelikle gençlerin özgür olacağı, katılımcılığı, paylaşımcılığı öğreneceği, yaratıcılığın ödüllendirildiği bir yaşama ideolojisi gereklidir. Bu olmadan nutuklarla, öğütlerle ya da günlük avunmalarla bir gençlik yetişemez.

 

Ülkemizde, insanlara özellikle gençlere her zaman verilen öğütlerden birisi, bir politikaya bulaşılmamasıdır. Bunu da en fazla, kişiliksizlik örnekleri sergileyen politikacılar söylüyor. Genç insan politikadan soyutlanacak, böyle “tehlikeli” şeylerle ilgilenmeyecek. Peki hiç mi büyümeyecek bu genç, hiç mi kendi kararlarını aldığı görülmeyecek; hep birileri çıkacak, ezecek, sömürecek, farklı sesleri kesecek, halk ve gençlik kesimleri susup itaat edecek? Kişinin kendi kararlarını verebilmesi, katılımcı, paylaşımcı, demokratik bir zihniyete sahip olması için, mutlaka politikayla ilgilenmesi gerekmiyor mu?

 

Gençlerin politikayla uğraşmaları, düşünce ve duygularını politik alana taşımaları ülkenin geleceği için yaşamsal önemdedir. Bunu sağlamayan hiçbir toplum demokratik gelişimini sağlayamaz. Gerek anayasada gerekse çeşitli yasalarda bu konu için yer almış engeller kaldırılmalıdır. Kendi gençliğinden korkan toplumların geleceği de olmayacaktır.

 

Günümüzde para artık en kutsal, değerli metaya dönüştürüldü. Artık, paranın sahibi en büyük ilgiyi sevgi, saygı ve hayranlığı görüyor. İnsan emeği hep birileri için sömürülüyor günümüz dünyasında ve Türkiye’sinde. Bundan en büyük zararı, maalesef yine çalışanlar, özellikle çalışan çocuklar ve gençler görüyor. İlkel çalışma yerleri, çok düşük ücretler, sigortasız, güvencesiz, uzun ağır çalışma saatleri… Milyonlarca çocuk ve genç büyük zorluklar altında çalışarak geçimini sağlamak zorunda, başta devletin, işverenin, kapitalizmin sömürüsü altında. Tüm gençlik sorunlarında olduğu gibi çalışan gençliğin sorunları, konusundaki duyarlılığınız da biliniyor. Öncelikli olarak sakat kalmalara, hastalıklara, ölümlere, açık emek yağmalanmasına karşı ne gibi çabalarla, çalışan gençliğin sorunlarını çözmede çaba harcanabilir? Demokratik kitle örgütleri, kamuoyu ve diğer gençlik kesimleri bu konuda neler yapabilir?

 

Çalışan gençliğin sorunları en çok ihmal edilmiş konulardan birisidir. Çalışan gençler için hayat biçimlenmiş, landa çıplak bir sömürü vardır. Çalışan gençler güvencesiz, gelişimleri durdurulmuş, kültürel alanda, eğitim alanında yalnız bırakılmış kişiler olmaktadır. Bu sorunun çözümünde herkes görevlidir, herkes sorumludur. Toplum gençlik dendiği zaman yalnız öğrenci gençliğin bulunmadığını öğrenmelidir.

 

Müziksiz yaşanmıyor. Hayatımızın doğal, ayrılmaz bir parçası müzik. Tamtam seslerinden, günümüz çok sesli müziğine kadar uzanan çizgide sayısız türüyle karşılaştığımız müzik, insan ve toplum yaşamında vazgeçilmez bir ihtiyaç oldu. Tek sesli çok sesli, Pop Rock, Slow; Klasik Batı, Türk Sanat, Türk Halk derken Türk Pop hatta Türk Rock müzik türlerini görüyoruz. Tedavisine yurtdışı için pasaport verilmeyen yüzyılların ezgilerini taşıyan türkülerin usta yorumcusu Ruhi Su… Konserleri yasaklanan Grup Yorum… Özgürlük için gitarını faşizme karşı çalan ve elleri ezilip, faşist diktatör Pinochet tarafından öldürülen Victor Jara… Vivaldi, Mozart, Bach, Brahm, Çaykovski… Pink Floyd’den Joen Baez’i yüzlerce isim.

Bir yazınızda “Sözlerin yasaklandığı yerde ses isyandır” diyorsunuz. Siz müziğin önemini vurguluyorsunuz; yazılarınızda, dinlenmesi, izlenmesi ilgilenmesi gerektiğine inanıyorsunuz.

Müziğin insanın psikolojik gelişimi, toplumsal yaşamdaki etkileri hakkında neler söyleyecek siniz? Birçok genç arkadaş, değişik müzik türlerinde çeşitli müzik grupları oluşturuyorlar. Bu konudaki çabaları nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Müziğin her türü gençlik için önemlidir. Bu konudaki olumlu çalışmalar da dikkatle desteklenmelidir. Ancak gençlerin müziğe ilgileri değerlendirilirken evrensel müziğin sadece pop gibi, rock ya da raggy gibi türleri değil, klasik batı müziği gibi evrensel müzik de dikkate alınmalıdır. Türk Halk müziğinin kültürel anlamı, Türk Sanat Müziği dalları da dikkate alınmalıdır. Bugün sadece arabesk müzikle kendini ifade edebilen gençlik kesimleri de öteki müzik türleriyle tanışmalıdır. Müzikte saplantılar değil, çok yönlülük desteklenmelidir.

 

12 Mart ve 12 Eylül darbesinden günümüze insanımızı, toplumumuzu bir cendere içine sokan depolitizasyon uygulamasıyla karşı karşıyayız. Düşünen, yazıp çizen aydınlarımız cezalandırıldı. Devlet yönetimine hakim olan görüş, insanları bilinçsizlendirmek oldu. Yanlış bilinçle on binlerce insan, özellikle gençler, statlara, kahvelere dolduruldu. Daha çok gençlere yönelik yayın yapan spor gazeteleri incelendiğinde, küfür ve aşırı milliyetçilikle ilgili ifadelerin korkunç boyutu görülüyor. Müzikle başlayan arabeskleşme tüm topluma yayıldı. Umutsuzluk, kadercilik, çaresizlik, toplumsal hastalığa dönüştürüldü. Şans oyunları, piyango çekilişleri tek umut ve çare oldu. İnsani değerleri yadsıyan uygulamalarla kişiler “kendi yurdunda sürgün” durumuna düşürüldüler. Bir karşı-kültürler çağdaş değerler hiçe sayıldı. İntiharlarda, cinayetlerde, fuhuşta, çocuk tecavüzlerinde, linç kültüründe artış oldu.

 

Toplumda yalnızlaştırılan, insancıl değerlere yabancılaştırılan insan umutsuzluğa düşecektir. Bunun önlenmesinin yolu da sevgiye dayalı, eşitlik temelindeki dayanışmadan geçer. Toplumda böyle bir dayanışma olursa insancıl değerler de gelişebilir.

 

Türkiye’de yükseltilen geniş bir gericilik akımı, yaşamı derinden etkiliyor. Sanatın içine tükürüyorlar, çağdaş değerlere sövülüyor. Yüzyıllardır, ilerici, çağdaş, bilimsel atılımlarla başlanan laiklik; akıl ve mantığın devlet ve toplum yapısına hakim olması anlamına gelirken, kimi “laik ve demokrat” kesimlerce kasıtlı veya bilinçli saptırılıyor. Laiklikte dini inançlar, eğilimler, gelenek örfler, insan vicdanına itilir.” Beslendiği karanlık topraklardan çıkan şeriat, Sivas’ta 33 aydın, yazar, çizer, genç ve çocuğu yaktığı gibi bilimi, demokrasiyi, özgürlüğü, yani laik düşünceyi yok etmek istemektedir.

Günümüzde kendine aydın, sanatçı, ilerci diyen kesimini laiklik konusundaki eğilimlerini nasıl yorumluyorsunuz?

 

Gerici akımların kaynakları sosyolojik ve sosyal psikolojik kökenlidir. Ayrıca değerlendirilmesi gerekin bir soru olarak görüyorum. Ancak şunu söylemelim ki, geleneksel yapısı otokratik, bugünkü yapısı kaotik olana bir toplumda inançların ve inanç temelli ideolojilerin yaygınlaşması kaçınılmaz olur. Olayın temeli burada aranmalıdır.

 

“Belki de Sensin” kitabınız incelendiğinde görülüyor ki öykülerinizde insanlara umut, sevgi, şefkat, sağlık taşıyorsunuz. İnsanın, insanımızın sorunları var kitabınızda. Bunalan, çaresiz, yalnız hasta insanımızın sorunları…

Yalın bir anlatış, içten bir kavrayış olan öyküleriniz nasıl doğuyor? Hayatın ayrıntılarını nasıl yakalıyorsunuz, yansıtıyorsunuz, öykülerinizde?

 

Bütün çalışmalarım yaşadığımız hayatın anlamını, nedenlerini, toplumsal dokunun liflerini gözlemleyen ilginin yansımalarıdır. Ben asıl kurgunun hayat tarafından yapıldığını düşünüyorum.

 

Bahar Sürgünü isimli şiirinizi okuduğumuzda duygusal bir anlatımın yanında toplumsal bazı sorunların da izlerini görüyoruz. Şiirlerinizden, şiir çalışmalarınızdan bahsedebilir misiniz?

 

Şiir en yoğun, en seçici anlatım biçimidir. Onun için de şairler hem kaynak kültürleri için hem de evrensel kültür için çok önemli sanatçılardır.

 

Fedrico Garcia Lerca, Yannis Ritsos, Paul Eluard, Nicolas Guilen, Konstantin Kavafis, Bertolt Berht, Octavia Paz, Loius aragon, Nazım Hikmet, Pablo Neruda…

Barış, Özgürlük, Eşitlik için şiirle mücadele veren dünyanın büyük şairleri. Neruda, “Benim hayatım bütün hayatlardan oluşmuş bir hayattır. Bir şair hayatıdır” diyerek şiirin evrensel büyüklüğünü söylüyor aslında.

Dünyayı güzelleştiren öğelerden biri de şiir. Yazılarınızda, konuşmalarınızda şiirin önemini, sürekli şiir okumanın güzelliğini vurguluyorsunuz.

 

Ben şiir yazmıyorum. Ancak bazı duygularım ve düşüncelerim şiir formunda anlatımı gerektiriyorsa o zaman şiire başvurmuş olabilirim. Anlatmak istediğiniz konuyu hangi sözel form daha iyi anlatıyorsa onu seçmeniz gerekir.

 

Dil, din, mezhep, siyasal görüş, düşünce, fikir farkı gözetmeden gerçek bir barışın, demokrasinin uygarlığın yeryüzünde yaşaması için verdiğiniz mücadeleden dolayı size teşekkür ederiz.

 

Bahar Sürgünü

 

Tohumdun

Toprağa sürdüler

Akarsuydun

Yüzlerine sürdüler seni

Işıdı yüzleri

Doğan güne karşı

İnsana sordular seni

Ağaçlara sordular

Yeşil dal uçlarına

Bahar sürgünü doğmaların

Bundandır

 

(Kendi Yurdunda Sürgünsün, Altın Kitaplar, Arka Kapak)

 

Söyleşi; Ayhan Aydın, ADA DERGİSİ, SAYI 10, ERDAL ATABEK’LE SÖYLEŞİ, SAYFA 30-33