CENGİZ GÜNDOĞDU

“İçinden Geçeni Dolu Dizgin Söyleyebilmektir Yaşam”

 

Deneme ve tiyatro yazarı olarak ünlenen Cengiz Gündoğdu aynı zamanda aslında sıkı bir eleştirmen. Uzun yıllardan beri kültür / sanat / edebiyat dünyamıza kendi kimliği çerçevesinde bakıp, bu alandaki çalışmaları yine farklı bir açıdan eleştiri süzgecinden geçiren Gündoğdu’nun ‘Günceler’i ise tam bir kara mizah örneği. Hem eğlendiriyor insanı, hem bilgilendiriyor, hem derin derin düşündürüyor. Uzun yıllar önce kendisiyle yaptığım bu söyleşide de yine onun üslübuna yakışır bir şekilde, kendi penceresinden günümüz dünyasını ve özellikle günümüz kültür/edebiyat ortamını irdeleyen görüşlerini almaya çalıştım bu kısa söyleşide…

 

Sayın Gündoğdu siz yıllardır ülkemizdeki kültür-sanat yozlaşmasına; insanın kendine yabancılaştırılmasına star sisteminin her türlü sömürüsüne karşı yaşamda, kültür ve sanatta insan olandan yana mücadele veren birisiniz.

Türk edebiyatındaki yaşanan bugünkü yozlaşmanın nedenlerini kısaca açıklayabilir misiniz?

 

Şimdi Türk edebiyatında, Türkiye edebiyatındaki çürümüşlük bugün başlamış değil. Çürümüşlük çok uzun yıllardan beri devam ede gelen çürümüşlük. Ama bugün artık bu çürümüşlük, eskiden görünmeyen çürümüşlük, bugün görünmeye başlandı. Bunun nedenleri -birçok nedeni var tabii, benim burada söyleyeceklerim özetle bu işin temel nedeni- şu: Türkiye edebiyatı sisteme endeksli, sisteme bağlı bir edebiyat. Baş özelliği bu. Bizim gördüğümüz baş yapıt denilen, ödüller verilen, her türlü reklamla pazara sürülen edebiyatımızın temel karakteri sisteme bağlı olmasıdır. Sistem şu aşamada Türkiye’de hepimizin gördüğü gibi çürümüş durumda. Bu sistemin edebiyatı da sisteme bağlı olduğu için çürüdü. Neden çürüdü, neden çürüyor? Bunun nedeni de şu; sistem Türkiye’de bütün öbür kapitalist ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de her şeyi metalaştırdı. Ya da metalaştırmak zorunda. Edebiyatı da metalaştırdı. Edebiyatın kullanım değeri, değişim değerinin önüne geçmedi. Tam tersine bir değişim değeri, kullanım değerini sisteme göre başladı. Edebiyat ürünleri birer meta belgesine düşürüldü.

Edebiyatın, yalnız edebiyatın değil her türlü işin metalaştığı nokta çürümenin başladığı noktadır. Türkiye’de edebiyat genel anlamıyla sanat metalaştırıldığı için çürüdü, insandan koptu. Bugün Türk Edebiyatındaki eserlerin, dergilerin okunmayışının temel nedeni halkın okuma alışkanlığı değil, bu edebiyatın o insanla, insani mücadele veren, kültürel bir varlık olan insanla ilgisi kalmadı. Çürüme buradan başladı. Çürümenin temel noktası budur. Gitgide de genişliyor. Ama bu çürümenin yanı sıra bugün etkiler pek görülmese de sisteme endeksli olmayan bir başka sanat bir yandan yavaş yavaş ilerliyor. Mücadele de bu iki karşıt edebiyat arasında geçiyor. Sisteme bağlı edebiyatta çürüme yalnız edebiyatta değil bütün alanlarda; resimde, sinemada, müzikte devam edecektir. Yani Türkiye sözgelimi söyleyeyim ben veya siz beğenelim ya da beğenmeyelim bir Sadettin Kaynak’ın karşısında artık “kıl oldum abi” parçaları söyleniyorsa, biz Sadettin Kaynak’ı dinleyemiyorsak, Itri’yi dinleyemiyorsak, Beethoven’i, Mozzart’ı dinleyemiyorsak, bunların ötesinde Türkiye’de öyle bir müzik geliştirildi ki, öyle bir edebiyat getirdiler ki bunlar birbiriyle ilişkili. Bunlar sistemin çürümüşlüğünün getirdiğidir. Türkiye edebiyatı kesinlikle kendini sistemden koparmalı, başka bir edebiyat geliştirilmelidir. Edebiyatımızın idealleri tükendi, hayalleri bitti, insanla ilişkisi koptu. İşte bundan dolayı çürüme oldu. Biz de bu çürümeye karşı mücadele ediyoruz. Diyoruz ki: “Bu edebiyat çürümüştür, hadi bunu bırakın, sisteme karşı insandan yana bir edebiyat/sanat geliştirin, tarihen de bitmiştir, geçersizdir.”

 

İnsancıl Dergisi Türkiye’de zoru başardı ve İnsancıl Okuma Tiyatrosu’nu kurarak sesi kesilmek istenen, yok sayılmak istenen, gerçek kültür-sanat ürünlerinin meydana çıkmasını sağladı. Kelepçeleri kırdı; şiiri, tiyatroyu, filmi, eleştiriyi, sohbeti getirdi bize. Geçersiz star sistemi görmek istemese de…

İnsancıl Okuma Tiyatrosu nasıl kuruldu, şu andaki çalışmaları nasıl gidiyor?

 

Evet, dedikleriniz doğru. İnsancıl Dergisi zoru başardı. Edebiyatı ayrıca eyleme döktü, edebiyatı yazı olmaktan, gece evinde oturup yazı yazmaktan çıkarıp eyleme soktu. Bu eylem insana ulaşma eylemiydi. Bu eyleme İnsancıl kavuştu. İnsancıl Okuma Tiyatrosu bir stratejinin sonucu kuruldu.

Neydi stratejimiz bizim? Bugünkü edebiyat ancak insanla var olabilir. İnsana ulaşmayan bir edebiyat var olmaz. Şimdi sanatta star sisteminin kendisi hem insana ulaşamadı hem de sistemden kaynaklanan gücüyle öbür edebiyatların da -örneğin; A. Kadir’i, Hasan Hüseyin’i, Rıfat Ilgaz’ı, Kemal Özer’i daha birçoklarını sayabiliriz- insanla ilişkisini kesti. İnsancıl Okuma Tiyatrosu’nun temel amacı insanla ilişkisi kesilen (Star sistemi dolayısıyla) edebiyatı, edebiyat adamlarını, kültür adamlarını o ürünleri yeniden insana götürmekti. O kadar etkili oldu ki doğrusu ben bu kadar beklemiyordum. Yani ne bileyim 6 aydan sonra, 6 programdan sonra tükeneceğimizi, yorulacağımızı sanıyordum. Ama İnsancıl Okuma Tiyatrosu kurucusu olan Cengiz Gündoğdu’yu da aşıp çok ileri noktalara gitti. O kadar ileri noktalara gitti ki bu Okuma Tiyatrosu bizim bilmediğimiz yerlerde bile uygulanır oldu. Sözgelimi geçen gün dergide otururken bir okur geldi. Ardahan’dan gelmiş, Ardahan’da bir Okuma Tiyatrosu kurduklarını söyledi bana. Bu bir başarıdır. Temel amacımız da zaten buydu. Şu aşamada İnsancıl Okuma Tiyatrosu devam ediyor. Sözgelimi nisan ayı etkinliklerimizde A. Kadir’i yeniden gündeme getiriyoruz ve bunun yanı sıra Paris Komünü’nü ilk kez Türkiye’de okuyacağız. Gerçekten de öyle oldu. İnsancıl Okuma Tiyatrosu bir Platon’dan tutun birçok düşünürlerin kitaplarını burada okudu, tartışmaya açtı. Evet İ.O.T.’nun insanın uğraşma amacının yanı sıra şöyle bir amacı da vardı; tartışabilmek. Türkiye’de insanlar tartışamıyor. Bir süre sonra o devinimler koparılıyor başka bir konuya geçiliyor, ilgisiz şeyler konuşuluyor. İnsanlar sinirleniyor. Biz İ.O.T.’da bu olayı gerçekleştirdik. İ.O.T.’da okunan ürün sözgelimi geçen haftalarda Kemal Özer’in Lorca’dan çevirdiği ürünler burada okundu. Bu ürünler okunduktan sonra Kemal Özer’le bu ürünler üzerinde tartıştık: “Şurasını neden böyle çevirdin, burasını eksik mi çevirdin, niye böyle çevirdin?” Kemal Bey de bunu bize anlattı. Bu temel yöntemimiz. Bu açıdan İ.O.T. İnsancıl Dergisi’nin yanı sıra mücadelesini sürdürdü, okuruna ulaştı, devam ediyor, devam edecek.

 

Darbelerle özü tahrip edilip, tuğla ve harçlardan oluşan duvarlardan ibaret binalar durumuna getirilen üniversitelere karşı ‘evrensel değerler’in öğretildiği bilim kurumu bir ‘özgür üniversite’ kurma girişimimiz oldu. Özgür üniversite fikri nasıl doğdu, açıklayabilir misiniz?

 

Açıklayayım. Sorarken söylediklerinizin tümü doğru. Gerçekten de Türkiye’de yalnız üniversitelerde değil daha ilkokula başlar başlamaz (hele şimdiler de ilkokula başlamadan da başlıyor, televizyonlarda olduğu gibi) insanların beyinleri betonlaştırılıyor. Türkiye’de insanlara düşünmek değil, sistemin doğruları bilgi diye öğretiliyor. Ve insanların kafasında bilgi diye özellikle sosyal bilimlerde bilgi diye gerçekten bilgi olmayan, sistemin işine yarayan dogmalardır. Şimdi biz İ.O.T.’da bir ölçüde bu dogmaları da yıktık. Ama bu yeterli değildi. “Ne yapabiliriz?” diye düşünüyorduk. Bu sırada Ankara’da Fikret Başkaya’nın bir Özgür Üniversite girişimi oldu. Yani özgür üniversite girişimi benden başlamadı. Ankara’da başladı. Fikret Başkaya, Yalçın Küçük arkadaşlarımız bu işe başladılar. Bu çok güzel bir hareketti.

Neydi Özgür Üniversite’nin amacı; bilimin satılmadığı, evrensel dediğimiz bilimlerin öğretilmesi, Batı merkezli doğrulardan kurtulmak, en önemlisi de düşünebilmek, düşünce yöntemi. Ben Ankara’da Özgür Üniversite girişimi başlayınca çok heyecanlandım. Hatta kıskandım onları. Neden o güzel işi ben başlatamadım diye. Güzel bir iş varsa ben kıskanırım. Hatta bir yazımda da söyledim bunu. “Türkiye’de Türkiye’yi kurtaracak insanlar Özgür Üniversite ile İnsancıl Okuma Tiyatrosu’ndan çıkacak” dedim. Böyle bir yazı yazınca onlar da İstanbul’da bunu kurmak istiyorlarmış. İstanbul’a gelindi, girişime başlandı. Özgür Üniversite temel anlamda bilimin de metalaştırmadan kurtarılması, bilim yönteminin, düşünce yönteminin öğretilmesini amaçlayan bir kurumdur.

 

Sizin okuyanlar da derin bir alışkanlık meydana getiren günceleriniz, denemeleriniz var. Daha önceki yıllarda değişik dergilerde, “Rüzgar” ve “Ekmek” adlı kitaplarda toplanmış bulunan toplu denemeleriniz, daha çok yazın alanında bu tür çalışmalarınız var. Bu konu da neler söyleyebilirsiniz?

 

Bu konuda şunu söyleyebilirim. Güncelerim olsun, yazılarım olsun dediğiniz şekilde insanları etkilemesi bir tesadüf değil, rastgele olmuş bir şey değil. Geçenlerde Batman’dan bir mektup geldi, onur duyuyorum, benim ödüllerim onlar. (böyle söylüyorum ki star sistemi yazarları kızsınlar) Mektup Batman’daki genç bir hanımdan geldi. Özürlüymüş kendisi, hareket edemiyormuş. “Ama” diyor “ben sizin güncelerinizde, sizinle birlikte çay bahçelerine gidiyorum, çay içiyorum, sizinle birlikte sinirleniyorum, sizinle birlikte geziyorum. Beni alıp gezdiriyorsunuz” diyor. “Esenköy’e götürüyorsunuz, Ankara’ya götürüyorsunuz, trene bindiriyorsunuz. Ben burada değilim.”

Şimdi bu nedir? Bunun anlamı şudur; neden böyle oldu? Çok basit bir nedeni vardı. Bizim yazarlarımızın dikkat etmediği, önemsemediği bir nedendir. Estetik yalnızca edebiyat açısından değil, hayatın bütününde olmalı. İşte o güncelerin, yazıların, insanları etkilemesinin temel nedeni bu. Ben orada hayatı anlatıyorum. Hayatı da estetize etmeden anlatıyorum.

İkinci nokta etkilemesinde Türkiye’de duygusal olmak, aşık olmak, üzülmek, sinirlenmek, yasaklanmıştır.

Bakın fıkra yazarlarını okuyun, en iyi gazetede yazanlarını okuyun ya da öbür yazarları okuyun. Sanırsınız ki o yazıları bilgisayar yazıyor. Hiç üzülmüyorlar. O kadar tatsız olaylar oluyor. Ben hiç birinden üzüntülü bir söz duymadığım, dinlemediğim, okumadığım gibi üzüntüsünü belirten bir hava da görmedim. Ama o ara bakıyorum bir bilgisayar gibi işte grizu patlaması olmuştur, 250 kişi ölmüştür denilip, geçiliyor. Yani 20 yıl her gün yazı yazan bir insanın, bir gün olsun sevinmesi ya da üzülmesi gerekmez mi? Bunu belli etmesi gerekmez mi? Eğer üzüldükleri ve sevindikleri halde bunu yansıtmıyorlarsa, bu insanın kendi kendisini hapishane içine koymasıdır. Eğer üzülmüyorlarsa, sevinmiyorlarsa bu bir tehlike.

Şimdi ben hem güncelerimde hem yazılarımda kültürel olarak oluşmuş ‘ben’imi açık olarak ortaya koyuyorum.

Çok üzüldüm, diyorum bir olaya. Hasımlarım: “kitaplarım okunmuyor” deyince ben çok seviniyorum, ne güzel, diyorum. Gerçekten seviniyorum. Yani yazılarımda bütünüyle bu toplumda yaşayan ben var. Yalnızca kendi ‘ben’imi içeri çekmiş, çok tuhaf bir şekilde aklını yani bütün benliğini ikiye bölmüş hiçbir duygu belirtisi göstermeyen bir yazar değilim ben. Hatta çok sözü edildi o yazının.

Geçen yıl bir yazar eksik bir yıllık çıkardığında kendisine mektup yazdım. Biliyorsunuz mektupların sonu “iyi günler” diye biter, ona “kötü Günler” diledim. Gerçekten bunu istiyordum. Kötü günler görmesini mesela; kafasına bir şeyler düşmesini, hafif yaralanmasını istiyordum. Bunu da aynen söyledim: “Sana kötü günler diliyorum” dedim. Şimdi bizde ise usûl; sayın, sayın, sayın dersin kızarsın adama, kızacak mektuplar yazarsın sonra iyi günler, dersin. Tabii bu içtenlik değil, bence insanın kendini ortaya koyamamasıdır.

Ben bütün duygularımı ortaya koyuyorum. Ben, üzülen, sevinen, korkan, kaçan, geri çekilen insanım. Bunları da açıkça söylüyorum. “Korktum” diyorum. “Bu iş beni çok üzdü”, “Bugün çok kızgınım” diyorum. Hatta bunu benimsemeyenler de var.

Bir yazar benim için şöyle dedi: “Sen ne biçim genel yayın yönetmenisin? Sinirleniyorsun, üzülüyorsun. Böyle genel yayın yönetmeni olmaz ki!” dedi. “Genel yayın yönetmeni sinirlenmeyecek” dedi. Bir anlamda sistemi savunuyor burada.

Sistem bizim sinirlenmemizi istemiyor. Nasıl ki bir diş doktoru, diş çekmeden önce sinirleri uyuşturur ondan sonra dişi çeker, istediği gibi oynar. Sistem bizim sinirlerimizi aldı. Sinirlenmiyoruz, kızmıyoruz.

Şimdi biz de bir tavşan var. Tavşan hiç sinirlenmiyor, kızmıyor ha bire yiyecek bekliyor. Kulağını tutup çektiğin zaman bile sesi çıkmıyor hayvanın. Ama o bir tavşan. En azından sinirleniyorsa bile “Bana ekmek vermezler” diye belli etmiyor. Biz de bu tavşanlar gibi olduk. İşte ben bunu da kırdım, dolayısıyla okur orada kendini gördü.

Okur şöyle bir duruma getirildi Türkiye’de: “demek ki insanlar üzülmemeli, korkmamalı, sinirlememeli”. Baktılar ki adamın biri çıkmış “Çok sinirlendim arkadaşlar!” diyor. Böyle yapıyor, yazıyor bunları. Ve onlar da sinirleniyor, kızıyor. “Ha demek ki kızılıyormuş yani; demek ki insan üzülebilirmiş” demeye başladılar. Çok küçük bir nokta ama ben buradan yakaladım. Doğru olan yerden, bu bir taktik değildir. Bu beni ortaya koymaktır. Hatta bana dediler ki: “Cengiz Gündoğdu kendi sorunlarını yazıyor” “Hayır” dedim, “benim sorunum değil, hepimizin sorunu. Çünkü ben bu toplumun ürünüyüm. Bende bir sorun varsa bu sorun hepimizin sorunudur. Sende bir sorun varsa o da benim sorunumdur. Çünkü ben özel bir sorun kabul etmem.” Hatta bir Cumartesi günü burada bir yazarlık konferansında genç arkadaşlara anlattım. Namus, ahlak, meşru kelimeleriyle size özel sorun var diye kapattırırlar. Siz de saklarsınız bunları. Halbuki öyle özel sorun değildir ki. O genel sorundur ama sistem özel sorunlarınızı söyletmez siz de şizofrenik olup çıkarsınız.

 

İnsancıl bir dünya için verdiğiniz onurlu savaşımda size başarılar, kolay gelsin efendim. Çok teşekkür ederim, sağ olun.

 

Söyleşi; Ayhan Aydın, ADA DERGİSİ, SAYI 8, CENGİZ GÜNDOĞDU’YLA SÖYLEŞİ, SAYFA 18-21