BAKİ ÖZ

TARİHÇİ-ARAŞTIRMACI-YAZAR

 (1949 / 08 Mayıs 2002)

 

Atatürk ve Ulusal Egemenlik

 

23 Nisan 1923 ulusal egemenliğin temellerinin atıldığı, büyük, şanlı şerefli bir Kurtuluş Savaşı’ndan sonra egemenliğin halka devredildiği ve Türkiye’nin önüne yeni ufuklar açıldığı bir gün.

Büyük kurtarıcı Gazi Mustafa Kemal, çok büyük bir anlam ifade eden o güzel görüşü ile, ileri görüşü ile çocuklara armağan ederek anısını yaşattığı bu güzel gün (23 Nisan 1923); Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılış günü.

Baki Öz özellikle Alevilik-Bektaşilik konularında yapmış olduğu çalışmalarla tanınan bir tarihçi/yazarımız. Ama o, bu çalışmalara başlamasının temel nedeni olarak; Atatürk’ün Anadolu insanı üzerindeki büyük etkisini görmesini gösteriyor.

Bu alanda da birçok eseri olan Baki Öz’le Cem Radyo’da yaptığım söyleşi metnini deşifre ettikten sonra ana konusu “Atatürk ve Ulusal Egemenlik” olan bu çalışmanın bu kitapta yer almasının yararlı olacağını düşündüm.

Bu söyleşiden kısa bir süre sonra, 08.05.2002’de, kaybettiğimiz değerli yazarımızın Hakk’a yürüyüp Atalar ruhuna kavuşan ruhu huzur bulsun, nurlar içinde yatsın, diyerek sevgili yazarımızı, dostumuzu bu vesileyle de bir kez daha anmış oluyorum.

 

Sevgili hocam; ulusal egemenlik çok önemli bir kavram ve Mustafa Kemal’in vermiş olduğu o devrimci mücadele çok anlamlı ve onu taçlandıran büyük bir hareket; meclisin açılması da çok manalı.

Sizi kitaplarınızdan yazılarınızdan, makalelerinizden tanıyoruz. Mustafa Kemal Atatürk’ün tarihte nasıl bir yere sahip olduğunu çok güzel işlediniz eserlerinizde. Anadolu’da aydınlanma savaşçısı olarak bir önder, bir lider Mustafa Kemal. Çocuklara böyle bir günü bayram olarak armağan etti. Gerçekten anlamı nedir o günün? Türkiye Büyük Millet Meclisi dediğimiz halk egemenliğine dayalı bir yönetimin filizlendiği ve demokratik cumhuriyeti yaşadığımız bugünlerde temelini aldığımız, temeli atılan o günün anlamı ne idi?

Nedir ulusal egemenlik kavramı? Büyük Millet Meclisi’nin açılışının arkasındaki sır nedir?

 

Sevgili Ayhan, böyle bir konuya beni davet ettiğin için çok teşekkür ederim. Siz bu tür konulara nasıl önem veriyorsanız, ben de özellikle Atatürk konusuna, Atatürkçülük konusuna önem veriyorum. Özellikle gençliğimizin, Türkiye toplumunun Atatürk’ü yeterince tanıması gerekir. Efendim tanımadık mı? İlkokulda gördük, liselere kadar, üniversitelere kadar okuyoruz. Mustafa Kemal Atatürk hakkında, Atatürkçülük hakkında, onun devrimleri hakkında dersler veriliyor. Dünyada hakkında en çok kitap yazılanlardan biri de Mustafa Kemal’dir. Mustafa Kemal’in doğum yıldönümünde yapılan bir hesaplamaya göre 9600 dolayında Mustafa Kemal’e ilişkin kitap yazılmıştır. Bu onun ne derece değerli bir insan olduğunu ortaya koyar. Hatta dünya liderleri, devrim yapmış liderler hakkında bu derece bir yayın çalışması yapılmamış.

Hâlâ tanımıyor muyuz efendim? Topluma baktığımızda çevreye baktığımızda yeterince tanımadığımız Atatürkçü felsefenin insanlara, topluma, Türkiye’ye yeterince verilmediğini görüyoruz. Eğer ki Atatürkçülük gençliğimize yeterince verilmiş olsaydı toplumumuz, gençliğimiz, insanlarımız hiç de yanlış birtakım yollar içerisinde olmazlardı, arayışlar içerisinde olmazlardı. Altını çizdiği, tablosunu oluşturduğu, hareketini ortaya koyduğu, felsefesini ortaya koyduğu Mustafa Kemal hareketi, Türkiye’nin kalkınması için, bir yerlere ulaşması için, çağdaşlaşması için yeterli doneleri, dokümanları, ilkeleri, felsefeyi verebilecek güçtedir.

Bakın! Atatürkçülük öyle masa başında diğer felsefeler gibi oluşmuş bir felsefe değil, yaşamın içinden gelen bir felsefe, yaşayarak yaşanılarak oluşturulan bir felsefe, bir hareket, bir düşünce, bir sistem. Yani Mustafa Kemal gençliğinden beri kafasında tasarlamış, Osmanlı Devleti’nin yıkılışa doğru gidiş sürecinde bizzat yıkılış olayını yaşamış ve “bu yıkılışa nasıl bir çözüm getirebilirim” arayışı içerisinde olmuştur. Zaman zaman belli mercilere, belli makamlara geldiği zaman da, o olanakları yakaladığı zaman da olanakları çok iyi değerlendirmiş ve dolayısıyla Türkiye’nin kaderine, geleceğine yön verici sistemini oluşturmuştur.

Mustafa Kemal’in sistemi Batılılar tarafından -ki Batılıların çok büyük sosyal bilimcilerinden Maurice Duverger dünyadaki üç büyük sistemden birinin Mustafa Kemal’in sistemi olduğunu söyler- sosyalist sistem, kapitalist sistemden sonra üçüncü kalkınma yolu olarak da; Mustafa Kemal’in kalkınamamış, geri kalmış, ulusal devrim mücadelesi sonucunda toplumsal kalkınma yolunu oluşturmaya çalışan feodal/yarı feodal ülkeler için bir kalkınma yolu, bir toplumu yönetme yolu geliştirdiğini iddia eder. Yani Mustafa Kemal ta o günlerde Türkiye’nin önüne sistemini koymuştur. Bize düşen görev, Mustafa Kemal’den sonraki kuşaklara düşen görev, bu sistemi geliştirmekti, içini doldurmaktı, güne, çağa ayarlamaktı; günün koşullarını çağın koşullarına göre ayarlayarak geliştirmekti; şu toplumu geleceğe götürmesi için o sisteme yeni yönler vermekti. Fakat tabii daha sonraki kuşaklar olaya siyasi açıdan baktı ve Mustafa Kemal’in koyduğu bu sistemi törpüleme, engelleme yoluna gittiler.

Bugün hep beraber bu yapılan engelleme hareketinin doğurduğu sonuçları çekiyoruz, sancılarını çekiyoruz.

Şimdi sorunuza geleyim. Efendim Mustafa Kemal’in sisteminin, anlayışının, düşüncesinin temel olarak dayandığı birkaç ilkesi vardır. Bunlardan biri ulusal bağımsızlıktır, ikincisi ulusal egemenliktir, üçüncüsü çağdaşlaşmaktır, laikliktir. Bunlar Mustafa Kemal sisteminin temeli, olmazsa olmaz, kaçınılmaz koşullarıdır. Bunlardan birini çektiğiniz zaman Kemalizm kalmaz, Atatürkçülük kalmaz.

Ulusal egemenlik; bugünkü anlamıyla söylersek, demokrasidir. Ama salt demokrasi bağlamına da oturtturamayız. Daha geniş olarak olaya bakıyor Mustafa Kemal. Mustafa Kemal ulusal egemenlik anlayışına ulus olarak egemen olmadığımız bir süreçten geçerek ulaşmıştır.

Hepimiz biliyoruz, Osmanlı Devleti son dönemlerinde egemenliğini yitirmiş bir toplumdu, bir imparatorluk olmasına rağmen bölüm bölüm bölünmüştü. Arap toprakları, batıdaki Bulgaristan toprağı, daha önceleri Yunanistan toprağı, Arnavutluk toprağı kaybedilmişti, Ortadoğu topraklarımızı kaybetmiştik. Bunun da ötesinde Avrupalı devletler oturmuş; İngiltere, Fransa gibi devletler Türkiye’nin geleceğini belirleyici birtakım tasarılar hazırlamışlardı. Yapılan anlaşmalarla da bunları Osmanlı Devleti’ne dikte ettirdiler, kabul ettirdiler. Güney topraklarımızın bir bölümü İngilizlere verildi, bir bölümü Fransızların eline geçti, Batı Anadolu Yunanlılara verildi, bir bölümü de İtalyanlara verildi, doğuda iki tane ayrı devlet koparıldı -işte Kürdistan, Ermenistan gibi-. Türkiye’ye kala kala İç Anadolu Bölgesi kaldı, askeriye lağvedildi, donanma ortadan kaldırıldı. Böyle bir Osmanlı Devleti’nde Mustafa Kemal, sizin biraz önce dediğiniz Milli Mücadeleyi vererek -çok önemli bir terimdir bu, Milli Mücadele kutsal bir terimdir, top yekûn toplumun katıldığı bir terimdir bu, veyahut toplumun katılımıyla oluşmuş bir terimdir, masa başında oluşmuş bir terim kesinlikle değildir- Türk halkını yanına alarak ve ittifak sağlayarak -Türk dünyası, Türk toplumu Mustafa Kemal’in önderliğinde tarihinde ilk kez bu derece geniş bir ittifak sağlamıştır- bu emperyalizmin Türkiye’deki paylaşmacılığını tümü ile ortadan kaldırmıştır.

Biliyoruz, -o tarihi safhalara, savaşlara girmek istemiyorum ben- en son Sakarya’da en büyük darbe vuruldu ve Türkiye’yi kuşatan bu emperyalist bloğunu çıkarıp ulusal egemenliğin, milli egemenliğin temellerini atmış oldu. Yani bir savaş sürecinde, yaşanılarak girilen olay, emperyalizmin işgal ettiği bir dönemde, hatta çok yoğun, katıca işgal ettiği bir dönemde, onlara karşı mücadele verilerek bu toplumun -Türkiye toplumunun- demin de belirttiğim gibi ittifakını sağlayarak; doğusu, batısı, Kürdü, Türk’ü, Çerkez’i, Alevi’si, Sünni’si ile çeşitli etnikleriyle ve onları inandırarak -Türk halkı da ilk kez böyle bir önder, böyle bir lider bulmuş oldu- onun arkasına kenetlenerek, kendi geleceğini çizmiş oldu, ulusal egemenliğini sağlamış oldu.

Ulusal egemenlik yaşamla kazanılan bir terimdir, yaşamla hayata geçirilen bir anlayıştır bizde.

 

Gerçekten tarihin şanlı sayfalarına yazılacak bir kurtuluş destanı. Bir destan gerçekten. Yani Türk’ü ile, Alevi’si ile, Sünni’si ile, Kürt’ü ile büyük mücadele verildi. Tarihler boyunca esarete boyun eğmeyen Türk Milleti şanlı şerefli bayrağını bütün kalelerinde, bütün sınırlarında dalgalandırmak için kanının son damlasına kadar bu vatan toprağına dökerek, ulusal egemenliğini ve bağımsızlığını tekrar kazandı büyük bir lider eşliğinde, Mustafa Kemal Atatürk eşliğinde.

Milletlerin tarihleri kahramanlık destanlarını daha çok ön plana çıkararak ders kitaplarına yansır. Fakat milliyetçi duygulara yer vermeksizin Atatürk yurtseverliği ile baktığımız zaman bile kolay bir mücadele değil. Diğer milletler de benzer savaşlar vermişlerdir. Bütün milletlere, bütün uluslara saygımız sonsuz ama biz insan olarak, Türk milleti olarak bazen de tarihi değerlerimizi bilmiyoruz gibi.

Nerelerden nerelere geldik, hangi zorlukları atlattık. Tabii ki çok iyi bir sistem değil bugünkü sistem. Çarpıklıklarla dolu, beceriksiz idarecilerin elinde helak oluyoruz ama dar yorumlamamak gerekiyor, bugünkü başarısızlıkları geçmişe mal etmemek gerekiyor.

Biraz da halimize vaktimize şöyle bir bakmamız lazım, nerelerden nerelere geldiğimizi de ölçüp biçmemiz lazım değil mi?

 

Ben o noktada bir şey söylemek istiyorum, toplumumuzu aydınlatmak açısından. 1919’da Mustafa Kemal Samsun’a çıkarken, açık söylemek lazım bir tarihçi olarak, çok karanlık bir tablo ile karşı karşıyaydı. O dönemler, zaten Osmanlı’nın son döneminden beri bir gelenekti, devlet adamları mutlaka büyük devletlerden birinin arkasına takılırdı, o devlet yanlısı olurdu. Hatta başa gelen sadrazamlar, şunlar, bunlar, o devletin güdümünde kalarak, o devletin isteği ve inisiyatifi çerçevesinde icra ediyordu, yani hükümet ediyordu, devleti yönetiyordu. Bu durum cumhuriyete geçiş dönemine de, milli mücadele dönemine de az çok yansıdı. Fakat o karanlık tabloda Osmanlı’nın o üst düzeyli devlet görevlileri Mustafa Kemal’in çevresinde yer alırken, Erzurum Kongresi, Sivas Kongresi günlerinde hatta hatta Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kurulduğu gün -bugüne anlamını veren gün- ve meclis çalışmaların da ve Plevne Savaşları, Kütahya, Eskişehir daha sonra Sakarya Savaşları, büyük bir karamsarlık yaşandı. Elde silah yok, cephane yok, ordu yok -ki sıfırdan başlanılmıştır-, para yok, ortada doğru dürüst bir devlet yok. Böyle bir tablo ve Mustafa Kemal bu tabloda ortaya çıkıyor.

Şimdi çevresinde yer alan o günkü liderlerin hepsine ben şahsen saygı duyuyorum ve onların içtenliğinden, samimiyetinden kesinlikle kuşku duymuyorum. Yalnız Sivas Kongresi döneminde çok büyük kuşku geçirmişlerdir “acaba bu karanlık tablo içerisine biz milli mücadele verebilir miyiz?” Karşımızda başını İngiltere’nin çektiği, o çağın, o günün çok büyük devleti var. Fransa bunun yanında yine çok büyük bir devlet. İtalya bunun yanında, Birinci Dünya Savaşı’na girmemiş, yıpranmamış askeri güce sahip olan Yunan hizmetinde, doğu da yine Ermeni güçleri emperyalizmin hizmetinde.

Şimdi böylesi bir tablo karşısında biz ise yeniden asker alımına başlıyoruz. Zaten askerlerimizin çoğu Birinci Dünya Savaşı’nda yok olmuş, dağılmış, terhis edilmiş, donanma terhis edilmiş, silahlara, depolara el konulmuş. Kimseye dayanmadan, dışarıdan yardım ve destek almadan bu emperyalizme karşı, emperyalist güçlere karşı mücadele verilemeyeceği kanaati oluşmuştur. Hatta mesela çok sevdiğimiz Halide Edip Adıvar bile Mustafa Kemal’e önerge getirir der ki: “Amerika’dan yardım alalım”. Böyle bir karanlık tablo. O günün devlet adamlarının bir çoğu Amerika’nın mandaterliğinden yanadırlar. İtalya mandaterliğini düşünenler olmuştur. “Fransa ile yakın olalım, en az İngiltere’yi dışlarız, daha sonra da bir hal ederiz” diyenler olmuştur.

Ben öğretmenliğim dönemimde de, bu tür çalışmalar yaptığım sırada da inanın zaman zaman bu tablo karşısında kendimi onların yerine koymuşumdur, “acaba 1920-21’lerde ben olsam Mustafa Kemal gibi ‘tam bağımsızlık’ta direnebilir miydim?” diye düşünmüşümdür. Ordunun olmadığı, devletin olmadığı, devlet kadrolarının olmadığı, tarımın bittiği/yapılmadığı, ekonominin sıfırlandığı, ulaşımın, ulaşım araçlarının kalmadığı, silahın kalmadığı, askerin dağıtıldığı bir dönem -ki köylere kadar gidilir asker istenir, adamlar bıkmışlar, son 15 yılını askerlikte geçirmiş, oğlunu göndermiş dönmemiş, kocasını göndermiş dönmemiş veya sakat dönmüş adamcağız. O aile bir daha asker verir mi?- Bu sıkıntılar yaşanmış. Böylesi bir ortamda inanın içtenlikle söylüyorum ‘direnemezdim’. Mutlaka “acaba birinin yardımını alabilir miyiz?” gibi düşüncelere saplanıyorum. 1920’lerde böyle karanlık ve kötü bir tablo ile milli mücadeleciler karşı karşıyadırlar. Mustafa Kemal’in önderliği, idaresi, karizması işte burada ortaya çıkıyor. “Hayır!” demiştir, her türlü itiraz ve görüşlere karşı. “Tam bağımsızlık istiyoruz, tam bağımsız Türkiye yaratacağız” demiştir ve bu tür mandaterlik anlayışları karşısında Mustafa Kemal ‘tam bağımsızlık’ta direnmiştir. Bu da Mustafa Kemal’in öngörücülüğü, ileri görüşlülüğü ve mevcut olan tabloyu çok iyi tanıması, incelemiş olarak, yaşayarak gelmesinin bir sonucudur. Diğerleri bunu yaşamadı mı, bunu incelemedi mi? İnceledi. Mustafa Kemal’in farkı burada ortaya çıkıyor. O tabloyu değiştirebilecek çabayı, gücü devreye sokabilen bir devlet liderliği budur aslında. O karanlık tablodan mutlaka, demin de belirttiğim gibi farklı düşüncelere kapılanlar olabilir, mümkün olan şeyler ama Mustafa Kemal hayır demiştir, sonuna kadar da “her türlü zorluğa karşı ulusal egemenliği sağlayabilmek için tam bağımsızlığı sağlamak zorundayız” demiştir, ki daha sonraki konuşmalarında bunun sadece siyasi bağımsızlıkla değil, ekonomik, mali bağımsızlıkla sağlanacağını vurgular.

 

Mustafa Kemal’in yaktığı o meşaleyi daha sonrakiler maalesef söndürmeye başladılar. Bugün Radikal Gazetesi’nde de çok güzel bir karikatür var, Cilalı Taş Devri diye sürekli bir sayfası var, orada şöyle bir şey var; IMF bayrakları bugünkü koalisyon ortaklarının elinde yürüyorlar; ulusal egemenlik demiş birinci karede, yani IMF bayrakları ile ulusal egemenliğimizin nasıl batırıldığı orada söyleniyor. İkinci karede de pırıl pırıl çocukların elinde Türk bayrağı; Ulusal Egemenlik Çocuk Bayramı. Yine de umudumuz çocuklarda, gençlerde. Geleceğe umutla ve ümitle bakıyoruz. Çünkü yakılan o ateş karanlıklar içerisinde bir aydınlıktı, bir umuttu, Mustafa Kemal’in liderliğinde, önderliğinde başlayan o büyük mücadele. Bunu iyi değerlendiremedi basiretsiz yöneticiler, çok kötü bir duruma getirdiler.

Bugün maden ocaklarında çok düşük ücretle çalıştırılan çocukların dramını yaşıyoruz, bugün yaş ortalaması her geçen gün düşüyor çalışan çocukların, bugün özürlü, engelli çocuklar hayatın zorluklarını göğüslemek zorunda kalıyorlar, ezilen şimdi çocuklar oluyor.

Mustafa Kemal’in dünyada ilk defa çocuklara bayram olarak hediye ettiği bugünün tablosunu birçok gazete manşetten verdi. Gerçekten hiç de iç açıcı değil. Çok karanlık bir dönemden aydınlıklara çıkardı Büyük Önder. Fakat maalesef o başarısız yöneticiler şimdi yine kötü bir tablo çiziyorlar önümüze. Ama yine umudumuz, ümidimiz, beklentilerimiz çok fazla. Işıl ışıl çocuklar, dediğim gibi koşuşturan, sevinç dolu, bütün zorluklara rağmen yine de gözlerinde umut ve ümit olan, ışık olan çocuklara çok şey vaat ediyor bu ülke, inşallah da yerine gelir vaatler.

Bundan 15-20 yıl önce daha farklı bir coşku ile kutlanırdı. Yaşamın zorlukları giriyor araya değil mi? Değerlerimiz kayboluyor. Coşkularda da mı bir azalma var hocam nedir bu? Atatürk’ün devriminden bugünlere nasıl geldik, nasıl yozlaştı acaba cumhuriyetin değerleri, nasıl yozlaştırıldı?

 

Cumhuriyetin başında milli mücadeleden kaynaklanan bir ‘Kuvayı Milliye’ ruhu vardı, bunun altını çizerek söylüyorum ‘Kuvayı Milliye’ ruhu boş bir kavram değil. Türkiye toplumuna milli mücadeleyi kazandıran, arkasından cumhuriyeti getirttiren, cumhuriyet devrimini yaptırtan ve o yenilikleri yaptırtan, Türkiye toplumunu dünya toplumları arasına sokmasını sağlayan, Türkiye’yi çağdaşlaştıran, bölgesinde ve tüm dünyada saygın devlet durumuna getirten olay Kuvayı Milliye ruhudur, coşkudur kısaca. Böyle bir coşku ile o günkü liderler olayın içine girdiler, demin dediğiniz gibi o karanlık tabloyu, o kötü tabloyu iyi tabloya çevirdiler. Akıl yine almıyor, demin dediğim kuşkuya hâlâ düşerek devam ediyorum. O karanlık tabloda Mustafa Kemal hâlâ tam bağımsızlıkta direniyor ve siyasi bağımsızlığın pekişmesi için, sağlanması için büyük mücadele veriyor. Osmanlı Devleti’nin topraklarını devralmış bir devlet olarak, onun topraklarında kurulan ana devlet olarak, bu borçları da devralmak zorundayız. Bunun 61.5 milyonu bizim hesabımıza -Türkiye’nin hesabına- düştü, bunu ödemeyi kabul ettik. Başka devletlerin Türkiye’de yatırımları var, bunları geri almak yani sınırlarımız içerisinde kalan -Misak-ı Milli sınırları içerisinde- bütün yatırımları; demir yollarını, madenlerini, fabrikalarını Türkiye’nin, Türk toplumunun malı haline getirmek zorundaydık.

O kötü tablo içerisinde, o karanlık tablo içerisinde, o savaştan çıkmışlık süreci içerisinde Mustafa Kemal ve kadrosu bunu gerçekleştirdi. Mali bağımsızlığı gerçekleştirdi. Şimdi, siz borcunuzu ödüyorsunuz, emperyalist devletlerin bir bakıma Türkiye’deki uzantısı olan bu tür mali kuruluşları; bankaları, fabrikaları, madenleri hatta hatta arazileri alıyorsunuz “bu Türkiye’nin malıdır” diyorsunuz ve Türk toplumuna mal ediyorsunuz. Bir hedef belirliyorsunuz; “bağımsız devlet olacak” diyorsunuz, bağımsız oluyor. Bir hedef belirliyorsunuz; “Türkiye’yi çağdaşlaştıracağız” diyor -altını çizerek söylüyorum, yanlış anlaşılma ve yanlış söyleme oluyor- batılılaşma anlamında değil bu, çağdaşlaştırma, çağdaşlaşma batılılaşmayı çok aşan bir olay, batılılaşma dar anlamlıdır ve Mustafa Kemal’in düşüncesi değildir. -Mustafa Kemal batı kavramını gelişmişlik olarak düşünür- Türkiye’yi gelişmiş, çağdaş toplumlar arasına sokmak ve o düzeye çıkarmaktır, uygar bir devlet ve uygar bir toplum haline getirmektir. Demin altını çizdiğimiz o karanlık tabloyu bu kadro yırtarak yani Türkiye’nin makus talihini ortadan kaldırarak aydınlığa çıkarır, bugünlere ulaştırır. Eğitim olayı sıfırdır, belli düzeye getirilir. Sanayi yoktur, Türkiye sanayi toplumu olur. Hatta Mustafa Kemal’in ölüm yılını baz alırsak 1938’leri, 40’ları bir çok sanayi dalında Türkiye kendi başına yetecek durumda durur. Türk parası değer kazanmıştır, Türk parasının alım gücü vardır. Türkiye dışarıya mal ihraç edecek durumdadır. Tarım geliştirilmiştir; Türkiye’deki şehirleşme oranı belli bir düzeye getirilmiştir, ki kurulan sanayiler, mesela; şeker fabrikaları, bez fabrikaları, bugün kamu malı olan şeyler satılıyor, öyle bir halde Türkiye’de kalkınmanın, sanayileşmenin bel kemiği olarak düşünüyor.

Köyden gelen çiftçi şehirde kurulan bu fabrikada çalıştırılıyor ve fabrikanın çevresinde birkaç dönümlük arazi veriliyor. Yani kişi hem fabrikada çalışacaktır, hem üretimini kendisi sağlayacaktır, tüketici olmayacaktır. Böyle bir ekonomik anlayışla Türkiye’yi belli bir noktaya getiriyorlar, bağımsız bir devlet oluyor, borçlar ödeniyor ve itibar kazanıyor, saygı kazanıyor Türkiye. Şimdi bakıyorsunuz o karanlık tablo 1940’larda yırtılmış oluyor.

Türkiye’de çok güzel bir eğitim sistemini -bugün dünya eğitimcilerin takdir ettiği bir eğitim sistemini- getirip uyguluyoruz, Köy Enstitüleri’ni kuruyoruz. Şimdi dikkat ederseniz, Türkiye 1940’lardan sonra 50’lere yaklaşınca müthiş bir politika değişikliği ile karşı karşıya kalıyor. 50’lerde Demokrat Parti başa gelince Mustafa Kemal döneminde 1923’ten sonra cumhuriyet devriminin kazandırdıkları neler varsa hepsi ters düz edilmeye başlanıyor.

Biz en son Düyun-u Umumiye borçlarının -Osmanlı borçlarının- en son taksitini 1954’te ödedik, ödediğimizin yılında da Amerika’dan borç aldık. O borç alış süreci bugün hâlâ sürüyor. Her gün bu borcun miktarı değiştiği için ben şimdi dış borcumuzu bilemiyorum. Böyle bir Türkiye tablosu.

Laiklik demişizdir esas almışızdır, rejimin temeline oturtturmuşuzdur, Demokrat Parti döneminde birtakım devrimlerin değişebileceğini iddia ederler ve laikliği rafa kaldırırlar. Birtakım tarikatçı unsurları yeniden devreye sokarlar.

Ekonomi açısından, liberalizm adını koyarlar dış sektörlerle ilişki haline girerler ve dış borçlar haddinden fazla yığılmaya başlar.

Müthiş bir partileşme olayı, müthiş bir siyasallaşma olayı başlar.

Yani Mustafa Kemal dönemine karşı bir tepkiyi biz 40’ların bitiminde 50’lerden itibaren başladığını görüyoruz. Ama şunu vurgulamadan geçemeyeceğim, biraz önce çocuklarımıza, gençlerimize değindik. Mustafa Kemal’in umudu çocuklardı, gençlerdi. 23 Nisan’ları çocuklara emanet etmesi ve çocukların bayramı olarak ilan etmesi, 19 Mayıs’ları Gençlik Bayramı olarak ilan etmesinin bir anlamı vardır. Bunlar sembolik şeyler değiller. Bunlar çok anlamlı, içi dolu olan şeylerdir. Mustafa Kemal’in beklentisi buydu.

Mustafa Kemal’in bu genç kuşakların çocukların, gençlerin o dediğiniz eğitim sürecinden geçerek yetişeceklerini ve Türkiye’nin kaderinde rol alacaklarını biliyordu. Sağlıklı kuşakların ilerde yetişmesini umut ediyordu, Mustafa Kemal’in umudu bunlardı. Hatta Mustafa Kemal gençleri 20 yaşın Kemalleri olarak düşünür. Cumhuriyet devriminin mutlaka bu gençlerin, bu çocukların omuzlarında taşınıp daha iyi düzeylere, daha iyi ortamlara ulaşacağı umudunu taşıdığı için Mustafa Kemal, devriminin bekçileri olarak ve devriminin geliştiricileri olarak, Türkiye’yi çağdaş dünya arasına sokan unsurlar olarak, gençleri görmüştür, 20 yaşın Kemallerini görmüştür. Bu Mustafa Kemal’in umududur, açık söylemek lazım biz de aynı umudu taşıyoruz.

Gençlerimizin bir gün o 50’lerden sonraki kötüye gidiş dönüşümünü yeniden Mustafa Kemal çizgisine oturtabilmek, onun ufku çerçevesinde Türkiye’ye yeni ufuk kazandıracaklarını, yeniden Türkiye’yi Mustafa Kemal’in kafasındaki bağımsız Türkiye’ye ulaştıracaklarını umudunu taşıyoruz.

 

Çok teşekkür ediyoruz.

Sadece sizlerin değil, bizlerinde düşünceleri sizin söyledikleriniz. Umutları, ümitleri, çağdaşlaşmak, gelişmiş, ilerlemiş teknolojisi ile, bilimi ile gerçekten insana yararlı bir noktaya gelmiş sistemlerin yakınında oluruz, yanında oluruz, güzel Türkiye’miz, güzel Türk Milleti, her şeyin en güzeline layık olan bu millet gerçekten de bir gün hak ettiği yere gelir.

Basiretsiz yöneticilerin ve idarecilerin elinde helak olan bu vatan toprağında yaşayan insanlarımız yüzyıllar boyunca maalesef hiç de hak etmedikleri şekilde; zorluklar içerisinde, ekonomik güçlükler içerisinde, işsizlik içerisinde, geleceği karanlık bir şekilde bakarak yaşamak zorunda bırakılmışlardır.

Ama ümidimiz, umudumuz, sevgimiz, aşkımız hep gelecekle ilgili, çocuklarla ilgili, gençlerle ilgili.

El ele, yürek yüreğe, maneviyatımızı, ruhi yapımızı bozmadan çok da karamsarlığa düşmeden, elbette ki bu antidemokratik uygulamalardan kurtuluruz, daha müreffeh, daha çağdaş bir geleceği hep beraber el ele yürek yüreğe inşa ederiz.

O nedenlerle bir kez daha tüm çocukların, gençlerin ve tüm Türk Milleti’nin bayramını kutluyoruz.

Gerçekten ulusal egemenliğe dayalı, cumhuriyetin temellerinin atıldığı, meclisimizin, o günün aşkı ve heyecanıyla, tarafsızlığıyla toplumuna hizmet verme azmiyle dolup taşmasını istiyoruz.

Bugün güzel şeyler yapılsa da o güzel aşktan uzaklaştığımız da bir gerçek.

Hepinizi saygı ve sevgiyle selamlıyorum.

Hoşça kalın, dostça kalın, sevgi ve saygıyla kalın.

 

Söyleşi; Ayhan Aydın, CEM RADYO – DOSTTAN DOSTA – 23 NİSAN 2002, 23 NİSAN ÖZEL PROGRAMI

 

***

BAKİ ÖZ

 

TARİHÇİ-ARAŞTIRMACI-YAZAR

 

(1949 / 08 Mayıs 2002)

  

“OSMANLI’DA ALEVİ AYAKLANMALARI”

 

Alevilik/Bektaşilik alanında yaptığı çalışmalar ve kitaplarıyla adından sıkça bahsettiren ve günümüzdeki genel/geçer bazı görüşleri ve klasik yaklaşımları ortaya koymaya çalışırken genç sayılacak, verimli döneminde Hakk’a yürüyen Baki Öz’le yaptığım söyleşide Osmanlı’da Alevi Ayaklanmalarının nedenleri, boyutları ve sonuçları üzerinde durmaya çalıştım.

 

 

Şimdiye kadarki çalışmalarınızda Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda Türkmen ­Alevi rolünün önemine değindiniz. Osmanlı Devleti’nin kuruluş ve gelişmesinde esas kurucu unsurların da bu halk kesitleri olduğunu vurguladınız. Gerçekten Osmanlı Devleti’nin varolmasında Türkmenlerin Alevilerin önemli rolleri olmuş muydu?

 

Osmanlı’nın kuruluşu incelendiğinde birtakım Alevi eğilimlerinin örneğin Ahiliğin kuruluşta önemli rolleri olduğu görülür. İlk Osmanlı Padişahları Osman Bey ve Orhan ile onun oğlu Murat’ta bir Ahilik etkisinden söz etmek mümkün. Hatta o dönem koşullarındaki Şiilik etkileri de açıkça görülen unsurlardandır.

 

Ne gibi eğilimlerdir bunlar?

 

Şöyle söyleyeyim, öncelikle tarikatlar karşısında çok hoşgörülüydüler. Sünniliği katı şekliyle ele almıyorlardı. Özellikle Alevi eğilimli insanlarla işbirliği içindeydiler. Bir takım ocakların açılmasını sağlamaları, savaşlarda Alevi dervişleri yanlarında götürmeleri, tekkeler zaviyeler

açmaları, oralarda görevlendirmeleri, onlara birtakım görevler vermeleri gibi. Çandarlı Kara Halil Paşa Ahidir. Kadılıktan veziriazamlığa kadar yükselmiştir. (Fatih’ten sonra kellesi uçuruluyor o başka mevzu)

Kuruluş Dönemi’ne baktığımızda net olarak görülürki Ahiler, Alevi kökenliler. Şii kökenliler kuruluşta rol, görev almışlardır. Gerek dinsel görevleri gerek siyasi-sosyal görevleri görebiliyoruz. Burada işbirliği görüyoruz. Bu da kuruluş döneminde uzun süre devam ediyor. Mesela Ankara. O dönemde Ahiliğin merkezi Ankara. Orhan Bey döneminde Ankara Osmanlı yönetimi veriliyor. Orhan Bey Ahi teşkilatının içinde yer alıyor. Orhan Bey’in oğlu 1. Murat doğrudan doğruya, Ahiler tarafından şed kuşanan bir isim. Ve dolayısıyla Ahi teşkilatının başkanı kabul ediliyor. En önemlisi varlıkları yadırganmıyor. Bursa’nın alınmasında Ahi kökenli, Alevi kökenli insanlar ordunun üst düzey mercilerinde yer almışlardır. Alp-erenler içerisindeki birçok insan da Ahi kökenli, Alevi kökenlidir. Yeniçeri Ocağı’nın kuruluşunda da benzer etkileri görüyoruz. Yalnız bir noktayı hatırlatmak istiyorum. Bazı tarihçiler Yeniçeri Ocağı’nın kuruluşunu, Hacı Bektaş’a bağlamak için, Onun yaşadığı tarihi dönemi, Yeniçeri Ocağı’nın kuruluş tarihine getirirler ki bu tümüyle yanlıştır. Yeniçeri Ocağı Hacı Bektaş’ın ölümünden sonra kurulmuştur. Son araştırmalar Hacı Bektaş’ın 1209 (10)lu yıllar da doğduğunu 1270-71′li yıllarda öldüğünü gösterir. Dolayısıyla Hacı Bektaş Osmanlı’nın kuruluş dönemine bile ulaşmamıştır. Yeniçeri Ocağı 1. Murat Dönemi’nde 1363′lerde kurulmuştur. Bu örgüt de Hacı Bektaş Ocağı tarafından kutsanır. Yani Bektaşilik, Osmanlı Devleti’nde ordunun kuruluşunda önemli görevler üstlenir.

Osmanlı Devleti’nin kuruluş döneminde yönetimle, Bektaşilik ve, Alevi­Türkmenler arasında dinsel, siyasal sosyal bir ilişki sözkonusuydu.

Osmanlı Devleti kurulduğunda İslamiyet’in katı olmayan yorumlarına açıktı. Özellikle Orta Asya’dan getirmiş oldukları gelenekler ve inançlarla İslamiyet’in katı unsurlarını yumuşatmış olan Türkmenlerin yoğun varlığı ve devlet tarafından bunlara herhangi bir baskı da bulunulmaması, Osmanlı-Türkmen ilişkilerinin sıcaklığını yansıtır. Osmanlı’da Sünniliğin devlet yönetiminde resmi inanç ve mezhep olarak kabulü İmparatorluk olduktan sonradır. Sünniliğin dinsel kurallarını devlet ve toplum yapısına uygulamaya başlamalarıyla birlikte Türkmen-Alevi kesimlere baskılar dönemi de başlamıştır. Yani Fatih Sultan Mehmet’ten sonra.

Osmanlı’nın kurulduğu 1300′li yıllarda Anadolu’nun genel görünümü ve sosyal, siyasal dinsel durum nasıldı?

Anadolu’ya o dönem bakarsak Türkmenler’in tümü Orta Asya kökenli insanlardır. Özellikle 10. yy’dan sonra Aral ve Hazar Gölü arasında yaşayan Oğuz toplulukları çeşitli nedenlerden dolayı İran Üzerinden Anadolu’ya

 

göçmüşlerdir. Gelenlerin bir kısmı geldikleri yerde İslamiyet’le karşılaşmışlardır. Fakat bir kısmı da İran, Irak, Suriye’deki yaşamlarında İslamiyet’le karşılaştılar. Birçoğu ise Anadolu’ya eski Şamanist inançlarıyla geldiler ve İslamiyet’le Anadolu’da karşılaştılar.

Büyük Selçuklu Devleti kendisine karşı gelen bir takım uç beylerini Anadolu’ya sürmüştü. Bir takım boylar ise Moğol Olayı yani Cengiz Olayı’yla geliyorlar. Atıyla, koyunuyla beraber. Ayrıca din adamı, dervişini de beraberlerinde getirmişlerdir. Bunlardan bir kısmı da Harzemliler’dir. Bunlar da Cengiz’e yenildikten sonra buraya gelmişlerdir. Bu dönemde, Anadolu Selçuklu Devleti döneminde yani, 1230′lı yıllarda Erzincan yakınlarında Yassı Çemen Savaşı yapılır. Alaaddin Keykubat’la. Ve Erzincan Bölgesi’ne çoğu yerleştirilir. Erzurum, Bayburt, Gümüşhane, Refahiye’ye bu Harzemli göçmenler yerleştirilir.

Anadolu’ya gelen bu Türkmenler’in büyük kısmı tasavvuf inancıyla Orta Asya’da karşılaşmışlardır. İslam misyoneri olarak kabul edeceğimiz, İslam

mutassavıfları, Asya’ya kadar gidip İslamiyet’i kendi algılayışlarıyla farklı bir şekilde anlatmışlardır. Gelgelelim göçlerin onlarca yüzlerce yılda bir gelişleri var. Konup göçtükleri yerlerde İslamiyet’ın farklı yorumlarını almışlardır.

Anadolu Selçuklu Devleti (Türkiye Selçuklu Devleti) diğer beylikleri de ortadan kaldırarak, hakimiyet kuruyor. Türkiye Selçuklu Devleti Anadolu’da ulusal bütünlüğü sağlama doğrultusunda bir toplumsal yapı oluşturmaya çalışıyor. Anadolu Selçuklu Devleti’nin yönetiminde Sünni akidelerin etkisi görülse de Fuat Köprülü’nün eserlerinde, Babinger’inkilerde bir takım Batılı kaynaklarda görülüyor ki Anadolu’da Alevi yoğunluğu çok fazla. Prof. Barkan’ın deyimiyle “kolonizatör Türk dervişleri” olan misyoner dervişler Anadolu’nun boş alanlarına yerleşmişlerdir. Kolonizatör Türk dervişleri, bu mutassavvıf Türk dervişleri bir bakıma, Asya’dan gelen insanların Anadolu’da yerleşmesinde, yerleşik yaşama geçmesinde temel rol oynamışlardır. Bir nevi çimento görevi yapmışlardır. Rumuyla, Ermenisiyle Anadolu’da bulunan halklarla Asya’dan gelen göçerleri birleştirmişlerdir.

Böyle bir tarihsel misyon yüklenmişlerdir, diyorsunuz.?

Evet.

Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda Alevi-Türkmenler’in konumundan ve Osmanlı Yönetimi’nin bunlara hoşgörüsünden bahsettiniz. Zaman geçiyor, tarihsel akış içerisinde bazı şeyler değişiyor… Daha sonraki gelişmeler çerçevesinde baktığımız zaman, özellikle Osmanlı’nın imparatorluk haline gelmesinden sonra yönetimle bu Alevi-Türkmenler arasındaki ilişkilerde çok yoğun farklılaşmalara tanık oluyoruz. Bu farklılaşmanın nedenleri nelerdi?

Bu konuda birtakım görüş farklılıkları var. Bir kısım araştırmacılar Osmanlı Yönetimi’yle Türkmenler arasındaki kopuşun 2.Murat döneminde başladığını söylüyorlar. Bir takım görüşler, kopuşun Fatih Dönemi’nde bir takımı ise Yavuz’la başladığını söylüyorlar. Biz kesin bir tarih sınırı vermeyeceğiz. Tarihte zaten böyle bir şey de söz konusu değildir. Yani tarih sürekliliği gerektirir. Ama 2.Murat’la beraber Osmanlı’da az-çok imparatorluklaşma olayı başladı. Hem Erzincan’a kadar uzanan Anadolu toprakları alındı, hem de Batı’da da ilerlemeler oldu. Osmanlı Devleti kendini güçlü hissetmeye başladı. Fatih İstanbul’u aldı.

Osmanlı yönetimine baktığımızda kuruluşundan itibaren bugün parti diyebileceğimiz bir guruplaşma söz konusudur. Kuruluştan itibaren bir Türk­Türkmen unsuru var, bir de Hıristiyan devşirme unsuru var. Bu iki kesim arasında bir zıtlaşma da var. Bu zıtlaşma devlet katmanlarına kadar uzanıyor. Fatih Dönemi’nde bu çıbanın patlama noktasına geldiğine tanık oluyoruz. O dönemde Türk-Türkmen grubunun temsilcisi konumunda olan Çandarlı Kara Halil Paşa bir bahaneyle katlediliyor. Bu da Osmanlı’da ilk “siyaseten katl” olaylarından birisi. Çoluk-çocuğun, mallarına el konulup satılıyor. Dönemin dönme devşirmelerin lideri olan Zagonos Paşa ise sadrazamlığa getiriliyor.

 

Bu da bize gösteriyor ki, artık Hristiyan kökenli devşirmeler Osmanlı Devlet yönetime hakim olmaya başlamışlardır. Osmanlı’nın asıl kurucu unsuru olan Türk-Türkmen kesim geriye itilmiştir. Türkmenlerin liderliği yitirmeleriyle Osmanlı’nın imparatorluk olması aynı döneme rastlamaktadır. Bundan sonra da halkın çoğunluğunun dahil olduğu Alevilik yönetimden dışlanıyor ve resmi mezhep olarak Sünnilik kabul ediliyor. Dönme-devşirmeler ise artık koyu Sünni olup diğer birimlerle işbirliği halinde, tümüyle yönetime hakim olacaklardır. Artık bundan sonra da Alevileri sindirip yoketme politikası uygulanmaya başlanacaktır.

Bu noktada bir konuyu gündeme getirmek istiyorum. Osmanlı-Bektaşi ilişkileri. Olaylara çok farklı açılardan bakıldığı için çok farklı yorumlarla karşılaşıyoruz, tarih meselelerinde. Bektaşiler’in tarikat olarak Osmanlılarca kurulup Anadolu Alevi-Kızılbaş halk topluluklarının sindirmek için bölücü bir araç olarak kullanıldıklarından bahsediliyor. Diğer mezheplerle uzlaştırıcı rolü olan “arayolcu” olarak nitelendiriliyor, Bektaşilik… Bunlar gibi sayısız şey söyleniyor. Birçok farklı iddia var ortada. Bektaşiliğin kurumlaşması, zaman içinde Osmanlı-Bektaşilik arasındaki ilişkilerdeki farklılaşmalar ve yukarıdaki yaklaşımlar konusunda sizin fikirleriniz nelerdir?

Benim incelediğim belgelerden ve diğer unsurlardan Bektaşiliğin Aleviliğe karşı kurulmuş bir örgüt olduğunu kanıtlayan bir belge veya etmene rastlayamadım. Bunu ben art niyetlilik olarak algılıyorum. Alevi Bektaşilik arasında özde bir fark yoktur. Bu “böl-parçala-yönet” politikasının bir uzantısı olsa gerek. Temelde bir ayrımdan söz etmek mümkün değildir.

Bektaşilik, Hacı Bektaş’tan sonra XIII. yy’dan itibaren Alevi çerçevesi içinde, kural ve kurumları içinde kurulmuştur. Bir derlenme toparlanma olayıdır. Bir örgütlenme olayıdır. Tarikat zaten bir örgütlenme toparlanma olayıdır.

Hacı Bektaş’tan sonra gevşemiş olan bu topluluk ancak 100-150 yıl sonra örgütlenip bir tarikat durumuna gelmiştir. Balım Sultan’dan önce de bir tarikatlaşma var. Fakat Balım Sultan ona çeşitli eklemelerde bulunmuştur. Balım Sultan devletle de ilişkilere geçmiştir. Peki örgütlenen bu Bektaşilik, Aleviliğe karşı kullanılmış mıdır? Hayır. Balım Sultan Bektaşilik’te çeşitli müeyyideleri gündeme getirmiştir. Hacı Bektaş’a bağlılığı gündeme getirmiştir. Mesala Anadolu’daki müridlerin Hacı Bektaş’ı ziyaretlerini zorunlu kılmıştır.

Alevilik daha çok kırsal kesimde, köylü insanlar arasında yayılırken, Bektaşilik daha çok şehirlerde belli bir örgüt disiplininde gelişmiştir. Daha iyi derecede dini kuralları biliyorlar, siyaseti biliyorlar, bilgileri daha fazla. Eğitim görmüş insanlar, Bektaşiler. Devletle de ilişkilerini düzenli bir şekilde yürütebilmişlerdir.

Özellikle XVI. yy’dan itibaren Anadolu’da birtakım farklılaşmalar yaşanıyor. Özellikle İran’daki Şah İsmail’in ve Safeviler’in Anadolu’daki etkisi artıyor. Erdebil Ocağı Anadolu’da geniş halk kesimlerini etkisine almış çok geniş ilgi uyandırmıştı. Şah İsmail daha önce Anadolu’ya gelmiş Türkmenlerin arasında yaşamış, çok büyük bir ilgi ve merak uyandırmıştı. Şah İsmail, Anadolu’da dağınık şekilde yaşıyan Alevi kesimler arasında sıcak ilişkiler kuruyor. Şah İsmail bir şair, ozan. Onun şiirleri Anadolu’da birer deyiş olarak, düvaz-imam olarak okunur olmuş. Onun kanıksamışlar ve benimsemişler. Böyle bir duygusal bağ kurmuşlar. Bir de Osmanlı bürokrasisinin, Osmanlı Devleti’nin Alevilere baskısının olması, Alevileri Safeviler’e yaklaştırmıştır. Osmanlılar kurulan Safevi Devleti’ne Anadolu Türkmenleri’nin akışını içlerine sindirememişlerdir. Türkmenler Şahlara öyle bağlanmışlardır ki, “nezir” denilen vergilerini bile Safeviler’e veriyorlar.

Nihayetinde de birçok ayaklanmalar yaşanacaktır Anadolu’da. Şah taraftarlığından doğan, Osmanlı’ya karşı olan, ayaklanmalar. Duygusal bağ isyansal yapıya dönüşecektir. İran’daki kurulan devletle Anadolu Aleviliği de yeni boyutlar kazanacaktır. Safevi halifeleri Anadolu’ya gelerek birtakım ocaklar kurup kendi düşüncelerini anlatıyorlardı. Anadolu halkını İran’a bağlamak için mücadele veriyorlardı. Mesela İran’nın gönderdiği bir halifenin Antalya’da Şah Kulu Ayaklanması’nda rol oynadığını, yine Isparta’da Veli Baba Ocağı’nın yakınlarında faaliyet gösterdiklerine tanık oluyoruz.

Bektaşiliğin etkin olduğu yerlerde Safevi etkisinin daha az olduğunu da görüyoruz. Halk buralarda daha bilinçli. Bu hareketlerin, halifelerin kendilerine neler kazandırıp-götürebileceğini daha fazla ölçüp­tartabiliyorlar. Daha çok Alevilerin yoğun olduğu, dağınık bölgelerde faaliyet gösteriyorlar, İran taraftarı halifeler.

Ülkemizde tarihi bilgilerin genelde çok farklı anlatılıp aktarıldığına tanık oluyoruz. Aynı durum Osmanlı toplumsal yapısının anlatılmasında da geçerli. Ta kuruluşundan yıkılışına kadar neredeyse kusursuz bir yapı sergilemiş gibi gösterilen Osmanlı Devleti’nin aslında ne gibi büyük toplumsal çalkantılarla varlığını sürdürmeye çalıştığını ve yıkıldığını tarihin verilerinden öğrenebiliyoruz. Siz “Osmanlı’da Alevi Ayaklanmaları”(1) isimli eserinizde de birçok kaynaktan alıntılar yaparak bu durumu gösteriyorsunuz. Çok yaygın alkol, tütün, esrar tüketiminden, açlıktan ot yiyenlerden sırf şeklinden, tipinden, inancından dolayı öldürülen insanlara kadar, çalkantılarla dolu Osmanlı Toplumsal yapısını anlatıyorsunuz. Sizden tekrar dinlersek Osmanlı’nın aslında toplumsal yapısı nasıldı? Ne gibi huzursuzluklar, toplumsal problemler vardı Osmanlı’da ve bu genelde nereden kaynaklanıyordu. Bunların toplumsal ve siyasal nedenleri nelerdi?

Olayların temel suçlusu Osmanlı sarayına yerleşmiş bürokrasidir. Ehl-i Örf, Ehl-i Şer’in etkileri var. Ehl-i Şer, günümüzde ulema ve şeyhülislamın karşılığı müftü gibi dini çevreleri; Ehl-i Örf de bugün bürokrasi dediğimiz kesim. Osmanlı Sünniliği resmi mezhep olarak aldığından ve teokratik bir devlet olduğundan, özellikle dini ilkelere, yani Ehl-i Şer’e dayanıyordu.

Osmanlı’daki karışıklıkların en önemli sebepleri bunlar. Toplumsal yapı da buna müsait. Her şeyden önce gelir açısından büyük dengesizlikler var. Bir kere toprak iktalar şeklinde dağılmış. İktalar devlet yönetimindeki çeşitli kişilerin ellerinde. Diğer insanlar ise bunların “reayası”, yani kölesi konumundadırlar. Para sıkıntısı, üretim sıkıntısı var, yaşam sıkıntısı var, bu insanların. Bunun ötesinde Balkanlar’dan 8-10 yaşlarındaki Hıristiyan çocuklar getiriliyor. Zeki olanlar Enderun’da eğitiliyor, güçlü-kuvvetli olanlar Yeniçeri Ocağı’na yazdırılıyorlar. Bunlar psikolojik olarak çok zor koşullarda yaşıyorlar. İnsan gelişim evrelerini normalde yaşamıyorlar. Babadan-anadan koparıp getirmişsiniz çocukları, sonra da kendi soyuna düşman olarak yetiştiriyorsunuz. En büyük çelişki bu. Böyle olunca da psikolojik olarak rahatsızlıklar baş gösteriyor bu insanlarda. Bunlar daha sonra da devleti yönetiyorlar. Birtakım tarihçilerin Osmanlı için yazdıkları, söyledikleri “İdeal bir toplum ve yönetim lafları hikayeden başka bir şey değil.

Rüşvet o kadar yoğun ki Osmanlı yönetiminde ve toplumunda; Veziri azam olan Rüstem Paşa’nın altın ve gümüşlerini katırlarla taşıdığını biliyoruz. Yönetimde bulunanlara belli oranda tımar verilmesine rağmen, bu hakların dışında da çok daha fazla toprak aldıklarını belgeler kanıtlıyor. Devletin gelir kaynakları belli insanların ellerinde toplanmış durumda. Bunun dışındaki geniş halk kesimleri ise yoğun yoksulluk içerisinde. XVI. yy.’da sonra ise devlet tahrir çalışmalarıyla halkın topraklarına el koyuyor. Bu topraklarda yine belli insanlara veriliyor. 400 dönümlük arazisi olanlardan mesela, 300 dönüm alınıp belli kişilere veriliyor. Devlet ise halkın bu olaylar sonucundaki haklı tepkilerini baskıyla, zulümle susturmaya bastırmaya çalışıyor.

Adalet sistemi de çürüyor herhalde...

Elbette. Adalet sisteminde çürüme yaşanıyor. Atanmaları ve görevleri sırasında kadıların büyük yolsuzluklarına tanık oluyoruz. Devletin adaleti sağlıyamadığı durumlarda da insanlar bireysel olarak adaleti sağlama yoluna gidiyorlar.

Devlet yönetim yapısında da çatışmaları görüyoruz. Mesela Vardar Ali Paşa Olayı çok ilginçtir. Kural ve kaidelere her zaman uyan bir validir Vardar Ali Paşa. Padişah Deli İbrahim’in kimi isteklerine hayır dediği için kellesi istenmiştir. Padişahın istekleri ise çok ilginçtir, örfi vergi olan, bayram harçlığını, ikinci kez istemiştir padişah. Ayrıca Sivas gezisi sırasında İbşir

Paşa’nın nikahlı karısını kendisine istemiştir. Bu isteklere karşı çıktıktan sonra kellesi istenen Ali Paşa ise dağlara çıkmıştır.

Anadolu’da Celali İsyanları’na hemen tüm toplumsal kesimlerden insanlar katılmıştır. Yer yer bu isyanlara katılanlar ise farklı halk kesimlerine zarar vermeye başlamışlardır.

Kuyucu Murat Paşa’yı Celali ayaklanmalarını bastırmak için gönderirler…. O ise binlerce kişiyi katledip kuyulara gömer.

Bağdat Valisi Hadım Cafer Paşa’nın, hadım edilmesinin öcünü binlerce Türkmeni öldürerek aldığı görülmüştür.

Burada biraz daha yoğunlaşalım. Toplumsal huzursuzlukların nedenlerinin Osmanlı Devleti ve saray yönetiminden kaynaklandığını söylediniz. Sayısız isyanın ayaklanmanın yaşandığını gördük. Anadolu halkının çaresizliklerine, yokluğuna diyecek yok. Hem öldürülüyorlar, hem de ekonomik sıkıntıları her geçen gün artıyor. Osmanlı Devleti’nde hiç bir zaman aslında çok düzenli bir toprak sistemi kurulamadığını da huzursuzluklardan anlayabiliyoruz. Savaş ganimetleri, vergiler ve buna benzer diğer gelirler devletin başlıca maddi kaynakları… Anadolu’ya hemen hiçbir yatırımın yapılmadığına tanık oluyoruz. Yani, halk kendi başlarının çaresine bakmak zorunda bırakılmış durumda?

Evet, kendi kaderleriyle başbaşa bırakıldıkları gibi bir acı durumla karşılaşıyoruz. Osmanlı toprak sistemini “tımar sistemi” olarak adlandırırız. Batı feodalitesine göre farklılıklar vardır, Osmanlı yönetiminde. Osmanlı’da ülkenin sahibi, toprağın sahibi hatta insanın sahibi devlet. Devletin sahibi olan padişah. Batı feodalitesinde ise bir bireyle karşı karşıyayız. Osmanlı’da ise durum tamamen farklı. Osmanlı reayası, köylüsü tümüyle devletle karşı karşıya. Hep onun karşısında bulunuyor. Batı’da iç-dinamizm yaşandı ve feodalite aşılabildi. Çünkü Batı’da insanlar bir bireydiler. Osmanlı’da ise, çalışan insan tümüyle devletle karşı karşıyaydı. Osmanlı Devleti toplum üzerinde her zaman hakim güç olmuştu. Bunun ötesinde yönetimin dışında yönetimin uzantısı olan birtakım kesimler de katmerli bir baskı unsuruydu.

Bir kere o toprağın asıl sahibi siz değilsiniz. Devlet adına birtakım şeyleri yapıyorsunuz. Devlet birtakım memurları aracılığıyla işlerini yürütüyor. Görevleri karşılığında bunlara toprak veriyor. Tımar sistemiyle toprak çiftçiler tarafından işleniyor. Çiftçiler çalışıyor, hem memurlar hem askerler besleniyor. Osmanlı’da sistem tümüyle toprak üzerine oturtulmuş. Daha da açığı Osmanlı’da sistem çiftçi kesim, reaya kesim, köylü kesim, kırsal kesim insanlarının üzerine kurulmuş. Tüm ağırlık bu insanların üzerinde. Zaman zaman devletin koyduğu örfi vergiler var. Örfi vergiler ise, padişahtan padişaha değişen bölgeden bölgeye değişen vergiler.

Mesela bir bölgeden arıcılık vergisi, hayvancılık vergisi alındığı gibi “bayram harçlığı” denilen vergiler de alınıyor. Herhangi bir bölgedeki yönetici yaranabilmek için de halktan zorla vergi toplayabiliyor. Halk işte böyle katmerli vergiler altında inim inim inliyor. Saraya yakın olan çevrelere toprak oldukça çok veriliyor. En verimli topraklar da onlara veriliyor. Ayrıca bunlara ek gelir getirici topraklarda var. “Arpalık” gibi. Bugün dahi argo olarak kullanılan “arpalık” lafı o günlerden kalmadır. Bir sadrazama, bir vezire değişik yerlerde böyle topraklar veriliyor. Bu arpalıklar normalde verilen tımar arazilerinin dışındaki topraklar. Yani devletin bütün gelirleri bir kısım insanlara peşkeş çekiliyordu. Bununla beraber sıkıntıyı çeken kırsal kesim insanı oluyordu.

Evet. Kırsal kesim insanı bu kadar sıkıntıyı çeker de tepki vermez mi? İnsan onurunun, haysiyetinin zedelendiği bir yönetim karşısında sessiz kalabilir mi? Hep tarihçilerin ilgi duyduğu bir konu olmuştur, fakat ne hikmetse tüm boyutlarıyla bir türlü de açığa çıkmamıştır, çıkarıl(a)mamıştır. Osmanlı Yönetimini sarsan Anadolu Halk Hareketleri, ayaklanmaları özellikle de Türkmenlerin Anadolu Alevi-Kızılbaş halk topluluklarının ayaklanmaları. En genel boyutuyla ele alırsak, Osmanlı yönetimi deminden beri söylediğimiz gibi başta ekonomik siyasal, inançsal birçok nedenlerden kaynaklansa da, sayısız etmeni olsa da, Anadolu’daki bu Osmanlı’ya karşı girişilen ayaklanmaların en temel özellikleri nelerdi?

Ayaklanmaların ekonomik boyutu var, toplumsal boyutu var, siyasal boyutu var… Celali Ayaklanmaları’nda da benzer nedenler vardı. Fakat Celali Ayaklanmaları Alevi Ayaklanmaları’ndan birisi değildir.

Alevi Ayaklanmaları da yine Osmanlı Devleti ve toplum yapısının bir sonucu olarak çıkmış ayaklanmalardır. Alevi Ayaklanmaları’nın en önemli ayırtedici yanı, buradaki insanların Alevilik kimliğidir. Yani bir de inanç boyutu var bu ayaklanmaların. Osmanlı Yönetimi’ce bu insanların Alevi olmalarından dolayı yapılan büyük bir baskı var. Kendi resmi inançlarının dışındaki inançlara ve özellikle Aleviliğe karşı büyük bir kırıma gitmiştir Osmanlı. Kalender Çelebi Olayı’nda hem haksız yere bir toprak gaspı var, hem de Onun Alevi kimliğine duyulan bir hoşnutsuzluk var. Aynı şey birçok olayda yineleniyor. Yani hem ekonomik hem de inançsal bir baskı sözkonusu. Türkmen Aleviler de bunlara tepki duyuyorlar. Türkmen’e karşı da çok büyük bir tepki var, Osmanlı da. Aslında Osmanlı’nın kurucu öğesi Türkmen. İşin asıl can alıcı noktası da burada yatıyor zaten. Osmanlı bu kurucu unsurundan vazgeçiyor. Yönetimde yanına aldığı Hıristiyan unsurlar etkin oluyor. 1473′lerde Erzincan yakınlarında Otlukbeli Savaşı, Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan ile Fatih arasında oluyor. Eski kaynaklar şunu söylüyor, “Türkmenler lokma lokma edildi”. Çok büyük bir Türkmen kırımı yaşanıyor. Bir Türk Devleti olacak, karşısındaki de Türkmen olacak onları “lokma lokma” edip doğrayacak. Bunu çok net olarak dönemin yazılı eserlerinde görüyoruz. Tüm Osmanlı belgelerinde, yazılı ürünlerinde hatta edebi eserlerinde büyük bir Türkmen düşmanlığı var. Solakzade Tarihi’nde, Naima Tarihi’nde, Hoca Sadettin’in “Tacü’t-Tevarih”inde hemen tüm eserlerde Türkmenlerin aşağılandığını, horlandığını, akılsız, idraksız, öldürülmesi gereken insanlar olarak nitelendirdiklerine tanık oluyoruz.

Bir Türk devleti olacak ve kendi tabanını, kendi halkını böyle aşağılayıcı bir nazarla görecek. Siz kalkıp bu insanlara bu gözlükle bakarsanız, o insanlar da size elbette tepki duyarlar. Tüm dışlamalar, baskılar horgörmeler giderek Türkmenleri farklı arayışlara zorlamıştır. Ben Türkmen’lerin İran’a yakın durmalarını Osmanlı’nın bu yanlış tutumuna bağlıyorum. Ehli-Şer, fermanlarıyla Alevileri din dışı ilan etmişler, kendi Sünni öğretilerini hakim kılma çabasına girmişlerdir.

Muhtevası bakımından, boyutu bakımından, sonuçları bakımından, katılım bakımından, etkisi bakımından en büyük Alevi Ayaklanmaları, başkaldırıları hangileridir? İsmi, asılmasıyla ölümsüzleşen Şeyh Bedreddin ve Bedreddinler Hareketi var mesela?

Bedreddin Olayı’nın oldukça geniş bir çevreye yayıldığını görüyoruz. Antalya’dan başlıyor O hareket, Ege’yi baştan başa kapsamı içine alıyor… Bir Aydın’ı, İzmir’i içine alıyor. Torlak Kemallerin, Börklüce Mustafaların eylemlerini de görüyoruz, bunun içinde. Oralardan, Trakya’ya, Balkanlara, Yunanistan’a, Bulgaristan’a, bugün hala birer Türk bölgesi olan Deliorman bölgelerine kadar yayıldığını görüyoruz hareketin. Tabii kesin rakamlar vermek mümkün değil. Ama çok geniş bir bölgeye yayıldığı; yayıldığı yörede sadece Türkmenler’in değil, Rumlar gibi değişik Irk ve inançlardaki sayısız insanında bu ayaklanmalar içinde olduğunu tarihsel olarak biliyoruz. Şeyh Bedreddin Olayı çok büyük bir sosyal hareket olarak karşımıza çıkmaktadır.

1420′li yıllarda bastırılan Şeyh Bedreddin Olayı, farklı bir statüye de sahip. Farklı bir toplumsal düzen getirmeye de yönelik bir harekettir bu.

Hareket, Şeyh Bedreddin’in idamından sonra da, çevredeki birçok katliamlardan sonra da, bu insanlar “Bedreddinîlik”, “Simavilik” adı altında da varlıklarını sürdürdüklerine, Anadolu’ya geldiklerine tanık oluyoruz. Sivas bölgesine yerleştiklerini, Alevi kitlelerle kaynaşıp zamanla ya Alevileştiklerini yahut da Aleviler içinde “Bedreddiniler” adını aldıklarını görüyoruz. Hatta daha sonraki yıllarda Ebu Suud’un fermanlarında da rastlıyoruz. “Bedreddinilerin

Aleviler içine girdikleri, bunların yok edilmeleri gerektiği” gibi ifadelere rastlıyoruz. XIX. yy.’da dahi Şeyh Bedreddin’in “Varidat”nın toplatılıp yakıldığına tanık oluyoruz.

Diğer bir büyük olay da Şah Kulu Olayı’dır.

Şah Kulu Olayı Antalya dolaylarında ortaya çıkıyor. Fakat İç Batı Anadolu Bölgesi’ne, İzmir’e kadar yayılıyor. Hatta bir devlet kurma aşamasına dahi uzanıyor. Daha sonra ise Osmanlı güçlerine yenilir Şah Kulu. Bir iddiaya göre Erzincan yakınlarında Şah Kulu öldürülür. Bir iddiaya göre ise Şah Kulu geri kalan adamlarıyla beraber, İran’a ulaşır. Şah İsmail tarafından “neden zamansız olarak Osmanlı’yla ilişkilerimi sarsıyorsun” düşüncesiyle idam edildiği söylenmektedir. Bazı eski vakanameler böyle yazmaktadır. Bu olayda çok geniş halk kesimlerini etkilemiş önemli bir ayaklanmadır ki, dönemin bütün yazılı eserleri bu hareketten bahsedilmektedir.

Bir de Tokat Olayı’na değinmekte fayda görüyorum ben. XVI. yy.’larda Tokat bir Türkmen deposu. Tokat Bölgesi, Bozoklu Celal’den tutun, Şah Veli’ye kadar, Şehzade Murat’a varıncaya kadar, birtakım Alevi Hareketleri’nin olduğu bir yöre. Osmanlı Devleti’nin bastırmakta oldukça zorlandığı bir takım olaylar yaşanmıştır burada.

Bu Bozoklu Celal İsyanı’nda bahsedebilir misiniz biraz da?

Bozoklu Celal Olayı’nda Yavuz’un ikinci bir ordu dermek zorunda kaldığına tanık oluyoruz. Geniş halk kesimleri bu dervişin yanında yer almışlardır. Erbaa, Amasya, Tokat, Koyulhisar’a varıncaya kadar tüm yöre insanlarının bu harekete katıldıklarına tanık oluyoruz. Kazova gibi bir Alevi merkezi olarak görülen bölgelerin dahi bugün artık birer Sünni merkezler haline dönüştürdüklerine tanık oluyoruz. Demek ki Osmanlı izlemiş olduğu politikada başarılı olmuş, sindirme yok etme yöntemleri sonucunda sünnileştirme de başarılı olmuş, hayli mesafe katetmiştir.

Bir de 1526-1527′li yıllarda arazi yazımlarından sonra, 1524 Kanuni Dönemi’nde çıkan Kalender Çelebi Olayı’na değinmek lazım. Tarihte iki Kalender olayı vardır. Biri Kalender Çelebi, diğeri Kalenderoğlu Olayı. Genelde ikisi karıştırılır. Kalenderoğlu, Celali İsyanları içindedir. Alevi Ayaklanmalarıyla bir ilgisi yoktur.

Kalender Çelebi, Çelebidir, yani Hacı Bektaş soyundadır. Arazi yazımında hakkı yenmiştir. Arazisi alınmıştır. O da ayaklanmıştır. Fakat bir dinsel kimliği vardır. Hacı Bektaş Çelebisidir. Alevisiyle, Sünnisiyle arazisi alınan, Osmanlı tarafından kırıma uğratılan insanlar da, hatta Zülkadirliler, (Dülkadirliler) de onun arkasında yer almışlardır. İç Anadolu Bölgesi’nden Tokat, Amasya, Çorum, Adana’ya kadar uzanan bir hareket olur bu. Osmanlı burada devletliğini yapar, ayaklanmadaki Sünni unsurları, başta Dulkadirliler olmak üzere, topraklarını vererek ve böylece kazanarak Kalender Çelebi’den uzaklaştırır. O da yalnız kalır ve merkez güçlerin baskısı sonucunda isyan bastırılır. Kalender Çelebi ise öldürülür.

Gelelim Pir Sultan Abdal’a. “Osmanlı’da Alevi Ayaklanmaları” isimli eserinizde gerçi olayın ayrıntılarına siz de giriyorsunuz. Pir Sultan Abdallar ki, birden çok Pir Sultan olduğu ve bunun bir “Pir Sultan Abdallar Geleneğine” dönüştüğü söyleniyor. Pir Sultan yaşadığı dönemle ilgili, asılmasıyla ilgili, Şah İsmail’le ilişkisi konusunda birbirinden çok farklı fikirler ileri sürüldü hala da sürülmeye devam etmektedir. Konuyu kaleme alan tüm araştırmacı­yazarlar-tarihçiler birbirleriyle çelişen bilgiler vermektedir.

Yüzyıllar boyunca ismi gönüllerden gönüllere akan, ayini cemlerde en yüce makamlarda, düvazde-imamları, deyişleri, mersiyeleri okunup zikr ve şükranla en ulu ozan olarak anılan, Osmanlı’da zalime başkaldırının simgesi, sembolü olarak bayraklaştırılan, anıtlaştırılan Pir Sultan Abdal, ismi etrafında bir kült oluşturuldu.

Asılmasıyla efsaneleşen Pir Sultan Abdal’ın tarihsel konumu hakkında şu anda en son veriler doğrultusunda siz neler söylüyeceksiniz. Pir Sultan Abdalayaklanmasının boyutu neydi?

Dediğiniz gibi bir Pir Sultan Abdallar gerçeğiyle karşı karşıyayız. Bizler sevdiğimizi tam severiz, bağlandığımıza da tam bağlanırız. Anadolu’nun hemen her yerine bir “Hızır Ayağı” vardır. Anadolu’nun hemen her yöresinde yine bir Kul Himmet, bir Yunus mezarı vardır. Pir Sultan’da öyle. Ama bir de gerçek bir durum var, Pir Sultan’da. Gerçekten de Anadolu’da birden çok Pir Sultan yaşamıştır. Örneğin değerli araştırmacı İbrahim Aslanoğlu yaptığı yetkin çalışmasında bunu gözler önüne seriyor. Anadolu’da değişik yer ve tarihlerde birden çok Pir Sultan yaşamıştır.

Pir Sultan bizim yaşamımıza girmiş, bizim olmuş, hala da bizimle yaşayan bir Ozandır. Biz Onu sevgilerimizle, duygularımızla yaşatmışız. Ona Onun adını kullanarak şiirler yazmışlardır. Hatta hatta bugün dahi birçok kişi Onun beyitlerine özenerek şiirler yazmaktadır.

Pir sultan acaba tarihin hangi diliminde yaşadı? Birçok araştırmacı demin sizin de bahsettiğiniz gibi prorosyonel olsun amatör olsun, bu konuyla ilgilenenler Onun tarihin bir zaman dilimine yerleştirmişlerdir. Yavuz Dönemi’ne, Kanuni Dönemi’ne, daha sonraki dönemlere…. Öyle bir çelişki içerisindeyiz. Hakkında yeterince bilgi de yok. Bu kadar sevmemize rağmen, gönlümüzün sultanı haline getirmemize rağmen, hakkında tarihi sağlam belgelerimiz yoktur. Tarihçi olarak böyle bir çıkmazla karşı karşıya kalıyoruz. Pir Sultan’ı hangi zaman dilimine oturtacağız. Pir Sultan Ayaklanması tarihin hangi zaman diliminde olmuştu? Böyle bir zorluğumuz var. Ben bu konuda ölçü olarak şunu aldım. Pir Sultan Olayı Hızır Paşa’dan ayrı düşünülmeyecek bir olay. Hızır Paşa’yı tesbit edersek Pir Sultan’ı da tespit etmiş oluruz. Devlet adamı olan, Sivas Valiliği yapan bu adam mutlaka devlet arşivlerinde geçecektir. Fakat burada da bir sorunla karşılaşıyoruz. Aynı dönemde yaşamış birden fazla Hızır Paşa var. Hatta veziri azamlık yapan bir Hızır Paşa bile var. Dolayısıyla Sivas’ta valilik yapan Hızır Paşa ki burada kısa bir süre kalıyor, Onun dönemini tespit ediyoruz. O da 1578′li yıllarda Sivas’ta valilik yapmış. Biz de ondan hareketle Pir Sultan’ın da o dönemlerde eylemini ortaya koyduğu sonucuna ulaşıyoruz. Bu düşüncemizi destekleyen bir hareket daha var. 2. Şah İsmail Olayı var. Tarihler de buna “Düzmece Şah İsmail Olayı” da deniliyor. Bu Olay da 1578′li yıllardan sonra başlıyor. Bingöl Kığı’da ortaya çıkarak Sivas’a doğru gelişen bir hareket. İşte bizim gönlümüzde taht kuran, bizim düşüncelerimizi tepkiye dönüştüren Pir Sultan 1578′lerden sonra siyasal yaşama girmiş eylemini ortaya koymuş olmalı.

Ayaklanmalardan bahsettiniz. Peki çok genel olarak ayaklanmaların Osmanlı yönetimi nezlindeki sonuçları neler olmuştur?

C- Ben de bu konuyu çok düşünüp araştırdım. “Acaba Osmanlı Yönetimi bu ayaklanmalardan ders aldı mı” diye. Bakıyoruz, yok. Hala aymaz Osmanlı Devleti “Benim bu halkım neden ayaklanıyor sorunu nedir?” gibi hiç bir yaklaşım görmüyoruz, Osmanlı Yönetiminde. Ne etnik olarak ne de dinsel, mezhepsel olarak Anadolu insanına, Alevisine, Türkmenine herhangi bir olumlu yaklaşım da bulunmamıştır. Türkmen nitelikli ikiyüzün, Alevi olarak onbeşin üzerinde ayaklanma yaşanmıştır. Hatta Celali Ayaklanmaları var ki, bunlar doğrudan Alevi Ayaklanması olmasa da Osmanlı toplumunun sosyo-ekonomik yapısından kaynaklanan ayaklanmalardır. Bunlara da yer yer Aleviler katılmıştır. Osmanlı buradan ders almak bir yana baştan beri uyguladığı kendi hakimiyetini hissettirme unsurunu devam ettirmiştir, halk üzerinde. Osmanlı ulemasının, bürokratının sözünü dinlemiştir. Hiç bir zaman çözüm yollarını araştırmamıştır.

Toplumsal etkileri neler olmuştur, bu ayaklanmaların?

Bir Kalender Çelebi Olayı’na ortak sorunu olan birçok insanın katıldığını görüyoruz. Bu isyana Sünni kökenli insanlar da katılmıştır. Ortak sorunları ellerinden topraklarının alınmasıdır. Bu nedenle Alevi-Sünni halk kesimlerinin bir takım isyanlara katıldıklarına tanık olmaktayız. Ayaklanmalar, Aydın’dan, Antalya’ya, Deliormana, Selanik’ten, Bulgaristan’a, Tokat’a, Amasya’ya, Çorum’a kadar çok geniş bölgelere yayılmıştır. Alevi nitelikli olsalar bile hemen hiçbir ayaklanma karşısında Sünni insanların bir tavır alışlarını görmüyoruz.Olay hiçbir zaman halk bağlamında bir Alevi-Sünni çatışması niteliği almamıştır. Çelişki halkla değil , devletledir.

Tarihsel olarak burada bir noktaya değinmek istiyorum. Osmanlı’nın kuruluşunda Anadolu’daki Türkmen yığınlarının, Alevi-Bektaşi Kızılbaş halk yığınlarının varlığını görüyoruz. Fakat özellikle ayaklanmalardan sonra, bir dönüşüme tanık oluyoruz, inançsal ve kültürel olarak farklılışmaya doğru gidiyor Aleviler. Zaman geçtikçe Aleviliğin en azından görüntüsel bazı unsurlarının yok edildiğini, edilmeye çalışıldığını, sindirildiğini görüyoruz. Peki nasıl bir dönüşüm yaşandı Anadolu’da. Alevilik, Sünnilik karşısında nasıl geriletildi?

Babinger ile Fuat Köprülü’nün birbirini destekleyen (farklı açılardan da baksalar) bir ifadeleri var. Anadolu da milyonlarla ifade edilecek bir Türkmen-Alevi varlığına değiniyor, Babinger “Anadolu’da İslamiyet“, adlı çalışmasında. Köprülü’de aynı fikir de… Hatta 1923′lerde Fransa’da bir konferansta, Anadolu’ya ilk gelenlerin Alevi olduklarını, Anadolu’yu ilk müslümanlaştıranların Alevi olduklarını söyler. (Daha sonraki çalışmalarında buna rastlayamazsak ta, bunları söylemiştir.)

XIIl. yy.’da çok yoğun Alevi kitlesi var. XVl. yy. başlarına kadar Osmanlı’nın dayandığı kesim Alevi. Demek ki kalabalık bir nüfus var. XVI. yy.’larda Bir Sivas, Tokat, Amasya, Çorum, Kastamonu Alevi yerleşim alanları. Özellikle yerleşik kesim, ticaretle uğraşıp sarayla iyi ilişkileri olan insanlar genelde Sünni. Genelde kırsal kesim, konar-göçer, Anadolu kesimi Alevi inancındandır. Fakat giderek Alevi yoğun yerleşim yerlerinin sünnileştirildiğine tanık oluyoruz. Bugün, eskiden Alevilerin yoğun olduğu yerler Sünnidir. Bu toplumsal dönüşüm yine Osmanlı belgelerine bakılarak ortaya çıkarılabiliyor. Devletin sistemli olarak sindirme ve kuşatma politikası izlediğini görüyoruz. Bu politikalar XV. yy’dan itibaren Türkmen kırımıyla başlıyor, Alevi kırımının da eklenmesiyle müzminleşiyor. İran’a her sefer düzenleyen padişah evvela Anadolu’da bir Alevi kırımı yapmış. Yavuz, tüm Anadolu’daki Alevilerin listesinin yaptırılmasını emretmiştir. Devletin Aleviler karşısındaki tutumunu sayısız belgede de görüyoruz. “Sicil edile, kaydedile, devletin defterine yazıla, çağrıla, şu ceza verile, devletin siciline de yazıla” ifadeleri var Alevler, Kızılbaşlar için. Yani Aleviler hakkında bir sicil tutulmuştur. Hatta işte “defteri dürüle” yani öldürüle. Bugünkü “defteri dürüle” sözü de ordan gelmektedir. Bunun gibi yüzlerce binlerce belge var Osmanlı’nın Aleviye bakışına dair. “Cem, cemaaat yapanlar tutulsun, Kıbrıs’a sürülsün, ayağının altına 80 değnek vurulsun, dağlansınlar” gibi sayısız ifade var. Bakınız artık bu belgeler cilt cilt kitaplaştırıldı. Asimilasyonun, baskıların, işkencelerin belgeleri bugün sayısız kitapta teşhir edilmektedir. Hatta hatta öyle belgeler var ki “Kızılbaş olmasa bile, Kızılbaş diye itham edilip, cezalandırıla” deniliyor.

Fatih Dönemi’nde bir kanun çıkarılıyor, “Hüseyin-i Matem Günü” yasaklanıyor. Yani Hüseyin’in matemini anma günü yasaklanıyor. Alevilerin cemleri, cematları özel günleri, dinsel inançsal günleri yasaklamalara, koğuşturmalara uğratılıyor. “Cem, cemaat” olaylarına Osmanlı belgelerinde “fısku-fücür yapıyorlar (toplanıp sapıklık yapıyorlar)” diye geçiyor. “Mum söndürdükleri, ana ve avratlarını bilmedikleri” gibi akıl almaz ifade ve suçlamalar var. Bu insanlar dövülmüş sövülmüş, öldürülmüşlerdir. Yurt dışına sürülmüşlerdir, toplu kırımlarla imha edilmişlerdir. Her isyanda da binlerce Alevi katledilmiştir. Dolayısıyla da artık XVIII.yy.’dan sonra Anadolu’da tepki gösterecek bir Alevi gücü kalmamıştır. Bu tarihten sonra toplumsal hareketler de kesiliyor. Alevi muhiti, çevresi, köyü denilen yerlerin bile sünnileştirildiğine tanık oluyoruz. Birçok Alevi öldürülüyor, Modon’a Koron’a, Kıbrıs’a sürülüyor. Bazı yazarların “Alevi” diye ilan ediverdikleri 2. Bayezıt’ın bile birçok Aleviyi, dervişi, Modan ve Koron Adaları’na sürdüğüne tarihi belgelerde rastlıyoruz

Rumeli’de bugün bile bu denli Alevi yerleşiminin olmasının nedeni buranın bir Alevi sürgün yeri olmasından dolayıdır. Prof. Barkan “Osmanlı’da Sürgünler” makalesinde bu olayı net olarak ortaya koymaktadır.

Ehl-i Şer tarafından yani dini çevrelerce de, Alevilere dini eğitim programları uygulanmıştır. Celvetiye Tarikatı’nın Şeyhi Aziz Hüdai Efendi’nin 1610′lı yıllarda saraya gönderdiği bir rapor vardır. Diyor ki “her Alevi-Kızılbaş köyüne birer camii yapılsın, bir hoca gönderilerek bunlara Sünnilik öğretilsin, belki bunları böylece islah edebiliriz”. Bu gerçekten de uygulanmaya konuluyor. Birçok Alevi köyüne camii yapılıyor ki bu süreç halen günümüzde de sürmektedir. Bir taraftan öldürerek, sürerek, işkence yaparak yok etme var, bir taraftan da sünnileştirme politikası var. Böylece Alevi kitlesi güçsüz duruma getiriliyor.

 

Yani Osmanlı yönetimi Anadolu’ya bir yatırım yapmadığı gibi, huzursuzlukları çözmek için çaba harcamadığı gibi, sorunların çok daha fazla artmasına etmen olmuş. Alevileri sindirmiş, sünnileştirmiş, toplumsal dengeleri alt-üst ederek, günümüze uzanan sayısız problemin zeminin oluşturmuştur, bozuk yönetim yapısıyla?

Evet. Bir de bakın 2. Mahmut Yeniçeri Ocağı’nı kaldırıyor. Ama aynı zamanda birçok Bektaşi tekkesini de kapatıyor. Hatta yıktırıp yaktırıyor. Bu olaydan sonra da Alevi-Bektaşi kesimi yer altına çekilmiştir. Varlığını sürdüren Bektaşi tekkelerine de Nakşibendi şeyhleri atanır. Takip altına alınırlar. Çok uzun süre yer altında kaldıktan sonra özellikle Padişah Abdülaziz Dönemi’nde yeniden resmiyet kazanmak için müracatta bulunurlar. O da tedirginlikle, pek resmiyet kazandırmasa da gözünü yumarak tolerans tanır. Bektaşiliğin daha sonra ise yeniden halk içine girdiğine tanık oluyoruz. Özellikle kırsal kesimlerde inançlarını sürdürmeye çalıştıklarına tanık oluyoruz.

Bektaşiler ilk kez Jön Türk Hareketi’yle, İttihat Terakki Hareketi’yle de öteden beri sahip oldukları temalarını değiştirerek, dünya anlayışlarına yeni anlayışlar katmış, düzeni yönetmeye ortak olmaya çalışmışlardır. Yeniden hayata girmişlerdir, diyebiliriz.

Günümüzde Alevi kesimin belli bir örgütlülüğe doğru gittiğini görüyoruz. Farklı kanatlardan örgüt temsilcileri, örgütlenme düşünceleri olsa da, yine de bir kıpırdanmanın, gelişmenin olduğunu görüyoruz. Aksaklıklarına rağmen böyle bir örgütlenmeyi nasıl değerlendiyorsunuz?

Türkiye’de Alevilik çocukluk dönemini yaşıyor. Ben bunu saç ayağına benzetiyorum. Üçlü bir geçide benzetiyorum. Türkiye’deki Alevi bilinci, Alevi Kültürü’nün birinci ayağı hala rivayetlerde. Rivayetlerden yola çıkarak biraz da belgelerden hareket ederek, dökümanlar bularak bilimselliğe doğru da bir gidişte gözlemleniyor. Fakat son dönemlerde biraz acelelikle bu bilimsellik siyasete doğru kayıyor. Siyasete doğru kayışı ben yersiz ve zamansız buluyorum.

Türkiye’de Alevilik konusundaki bilimsel çalışmaların hamlığını gidermesi lazım. Yeteri kadar da yapılması gerekir. Siyasal ancak ve ancak bilimsel çalışmalardan sonra, bu çalışmalar üzerinde ancak kurulabilirse başarılı olabilir. Bu bir. Alevilik hiçbir zaman devlet yönetmeye soyunmamıştır. Alevi termilojisinde bile bu yoktur. Zaten günümüzde Alevilik bunu da amaçlamıyor. Geçmişte de devleti yönetmeyi amaçlamamıştır. Bunun dışında kültürüyle inancıyla, felsefesiyle, kimliğiyle kendini bugünlere kadar getirebilmiştir. Kendine özgü de bir söylemi vardır. Terimleriyle, amacıyla, bilinciyle eksikliği içinde, bilimsel çalışmalarıyla eksikliği içinde, Aleviler devleti yönetmeye kalkışırsa mutlaka boyunu aşan sorunlarla karşılaşırlar. Temelini dökmeli, sağlıklı bir ortak içerisinde, geleceğe gidecek ilkelerini belirlemeli, bir amaç tespit edebilmeli, ona göre siyasetini koymalıdır. Örgütlenmesin mi? Hayır. Örgütlensin. Mutlaka örgütlenmeli. Pir Sultan Abdal Dernekleri, Hacı Bektaş Dernekleri, örgütlenmenin birer örnekleridir. Bunlar zaten zorunludur da. Yapılması gereken çok sağlıklı bir zemin üzerinde birlikteliğe giden bir yolda birleşmektir. Her konuda olduğu gibi bu da bilimsel olarak irdelenerek yapılmalıdır. Türkiye’nin tüm sorunlarını göğüslemekten kaçınılmalıdır. Demokratik çevreler, laik çevreler, ilerici çevreler Alevilerin müttefikleridir. Ancak bunlarla beraber Türkiye’nin sorunlarının üzerine gidilebilir. Yoksa tek başına sorunların üzerine gitmek anlamsız ve mantıksızdır. Bir başka kuruluş, kurum, ,akım, eğilim Aleviliğin omuzlarına basarak kendi amacına ulaşmamalıdır. Ancak Alevilikle kolkola olursa onlarda amacına ulaşabilir. Başkasına taban olmadan, yem olmadan, başkasını omuzuna bastırmadan, onlarla kolkola sorunlar üzerine gidilebilir.

Aleviliği müttefikleri, laik, demokrat, ilerici ve liberal çevrelerdir. Bunlardan soyutlanamaz Alevilik. Bir partinin kurulması sakıncalar doğurur. Aleviler ancak ve ancak yukardaki kesimlerle birlik içinde çalışırlarsa bir yere gelebilir, sorunlarını çözebilirler.

 

Sayın Öz bu güzel söyleşi için teşşekür ederim. Sağolun.

 

Sevgili Ayhan çalışmalarında kolaylık dilerim.

 

Söyleşi: Ayhan Aydın, 1995, İstanbul

 

1- Baki Öz, Osmanlı’da Alevi Ayaklanmaları, Ant Yayınları, 1995.