AHMET YÜRÜR – Anadolu’da Müzik

Prof. Dr. AHMET YÜRÜR

Anadolu’da Müzik

 

Yıldız Teknik Üniversitesi Müzik ve Sahne Sanatları Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Yürür uzun yıllardan beri müzikle, sanatla uğraşıyor. Daha doğrusu etnomüzikolog olarak üniversitelerde görevli. İnsanları sanatın, müziğin o evrensel tınılarıyla birleştiren, yakınlaştıran atmosferinde çok güzel şeyler yaptı. Bugün de yine aynı güzelliği öğrencileriyle paylaşıyor, onlara aktarıyor bu evrensel güzelliği. O aynı zamanda toplumumuzun bir aydını. Yaptığı çalışmalarla, uğraşlarılarıyla Alevi-Bektaşi toplumu içerisinde de özel bir yeri var. Özellikle Bektaşilik konusundaki araştırmaları bu inanca ve kültüre katkıları önemli.

O  da diğer meslektaşları gibi tabii ki dünyanın daha yaşanır bir dünya olması için, Türkiye’nin daha yaşanır bir Türkiye olması için sanatın, kültürün önemini vurguluyor ki, gerçekten de çok önemli kavramlar bunlar. Olaya bir de Anadolu çerçevisinden bakmakta tabii ki yarar var. Çünkü bin yıllık bir birikim var, bin yıllık bir inanç var burada. Ama günümüzde her şey sorgulandığı gibi “bu güzel kültürümüz, inancımız yeni bin yıla nasıl giriyor, yeni bin yılda neler bekliyor?” diye sorgulanıyor.

Bunları da kafa yorulacak meseleler olarak görmek zorundayız. Ama her şeyde olduğu gibi bu konuda da çok da kafa yorulmuyor gibi? Yani biraz daha düşünceye yönelik, biraz daha felsefeye yönelik çalışmalara doğru gitmek zorundayız. Aydınlarımız sadece geçmişle değil de, günümüzle ve gelecekle de ilgilenmeliler.

Ahmet Yürür’le yaptığım söyleşide müziğe, özellikle Anadolu müziğine doğru bir yolculuk yapmaya çalıştım…

 

Neler söylersiniz kültür, sanat, müzikle ilgili olarak? Toplumu değiştirebilecek, topluma yön verebilecek ana unsurlardan birisi sanırım bu unsurlar.

 

Ben müzikle uğraşan kişi olarak müziğin günümüzde giderek önem kazandığını gözlemekteyim. İnsanların kimliğini anlatmasında, başkalarıyla paylaşmasında müziğe giderek daha fazla gereksinme ortaya çıkıyor ve müzik daha fazla kullanılmaya başlıyor. Bütün dünyada bugün başka müzik kimliklerini tanımaya, onları öğrenmeye hatta onları benimsemeye, onlara kendi günlük yaşamında yer vermeye doğru bir eğilim var, bir gidiş var. Örneğin Hollanda’da bazı okullar var, bunlar yeryüzü müzik kültürlerini oradaki insanlara öğreten okullar. Bu okullar akademik amaca yönelik değil. Diyelim ki bir daire de çalışan bir memur akşam üstü işten çıkıyor gidiyor okul mu dersiniz dershane gibi bir yer işte. Orada diyelim ki bir Çin yada bir Hint enstrümanını ya da Türk enstrümanını (örneğin bağlama) çalmasını öğreniyor. Bu adamın bunu yapmaya hiç gereksinimi yok ve bundan herhangi bir kazanç sağlamayacak hayatı boyunca, ama bunu yapmaya büyük bir arzu duyuyor. Böyle bir dönemden geçiyoruz. O bakımdan kültürel varlıklar çok büyük bir servet teşkil ediyor. Çünkü bu varlıkları öne sürdüğünüz zaman dünyada birden bire dostunuz artıyor, iletişiminiz artıyor dünyayla ve çok büyük adımlar atılıyor ilişkilerde.

Biz onun için buna çok değer vermeliyiz. Örneğin Orta Asya Türki Cumhuriyetlerinde büyük bir potansiyel belirdi. Oralara kolayca seyahat edebiliyoruz, iletişim kurabiliyoruz, oradan buraya birçok insan geliyor, tanışıyoruz. Şöyle bir düşünelim ne kadar kültürel alış veriş yapıldı bu alanda? Bence yok denecek kadar az. Oysa bu bizim için büyük bir servet, biz bunun içerisine boğazımıza kadar dalmalıyız. Türkiye’nin bugün Türki Cumhuriyetleri ve dünyanın başka yerlerini de gezen yüzlerce araştırmacısı olması gerekmektedir. Yani olayların gidişi bunu gösteriyor, bunu gerektiriyor. Türkiye’de bunu yapan kimse yok şu anda, gayet içine kapalı bir tavır içinde Türk kültürü. Kendi birtakım artık herkesin bildiği değerlerini ısıtıp ısıtıp yeniden ortaya koymak, kendi değerleri üzerine de fazla araştırma yapmamak, başkalarının kültürlerini ise görmezden gelmek adeta sırtını dönmek gibi bir tavır içinde. Çok büyük bir miktarda bu tür müzik kültürünü öğrenme çabasına girmeye gereksinimimiz var.

 

Tabii siz üniversitelerde görev yürüten değerli bir bilim adamımızsınız. Sizlerin normalde serbest olarak yapmış olduğunuz bireysel, kişisel araştırmalarınızın dışında bir etnomüzikolog olarak, kompozitör olarak bunların dışında, elbette üniversitelerimizin de yani evrensel değerlerin geniş kitlelere aktarılmasında öncü roller üstlenmesi gereken kurumlarımızda da görev yürüttünüz/yürütüyorsunuz. Daha önce Mimar Sinan Üniversitesi’nde devam ediyordunuz, şimdi aynı şekilde Yıldız Teknik Üniversitesi’nde görev yürütüyorsunuz. Sanırım sizin de yakındığınız bir noktadır üniversitelerimizde dahi, yani bu işin merkezi olması gereken yerlerde dahi, buna gereken önemin verilmiyor olması?

 

Evet. Ne üniversitelerde ne Kültür Bakanlığı’nda ne de özel vakıflarda, kuruluşlarda böyle bir gereksinimin önemi anlaşılmıştır.

 

Sevgili Hocam şimdi Anadolu Halk Kültürüne baktığımız zaman yüz yıllar ötesine giden bir geçmişi olduğunu görüyoruz. Şamanizm’den günümüze müziğin her zaman Anadolu halkının yaşamında çok etkin bir role sahip olduğunu görüyoruz, bu somut. Çünkü eğer Aleviler, Bektaşiler yüz yıllar boyunca cemlerinde bağlamayı bulundurmuşlarsa, sazı bulundurmuşlarsa, o sazın tellerinden çıkan melodilere, ritme uyarak semahlar yapılmışsa yani ibadetin bir tamamlayıcısı olarak bu müzikler kullanılmışsa, düvazimamlar, deyişler hep müzikle ilintilendirilerek inanç kurumları içerisinde serpilmişse, bu bize çok önemli bir gerçeği gösteriyor sanırım. Müziğin büyüsünü, etkisini, girebileceği mekanları… Peki on bin yıllık uygarlık geçmişi olan Anadolu’da da zaten müziğin ayrı bir yeri var. Türkler de müziksiz yapamıyor, her ulus gibi. Fakat Anadolu’da bir fark var mı sizce diğer coğrafyalardan ayrı olarak? Sizin araştırmalarınız ve incelemeleriniz sonucu böyle bir şey çıktı mı? Tabii ki her ulusun kendine ait bir zenginliği vardır, müzik bakımından bir zenginlik söz konusu olabilir ama bazılarının çok yad olarak, banal olarak baktığı çok küçümsediği bu Anadolu toprağı üstündeki insanın aslında bilinenden çok daha fazla müzikle iç içe olduğunu söyleyebilir miyiz?

 

Tabii. Türkiye’nin üzerinde bulunduğu coğrafi alan büyük bir kültür geçmişine sahip ve Türk insanı bu kültür hazinesinin mirasıyla yoğrulmuş bir topluluk. Ve nereden baksanız birtakım kültürel değerler, müzik kültürü öğeleri ortaya çıkıyor. Yalnız kendi ülkesine kendini kapatan bir müzikoloji araştırması başaralı olamaz. Bir etnomüzikoloğun yetişmesinde yabancı kültürleri tanımasının rolü temeldir. Bilimsel çalışma kendi sosyal ortamında yapılırken gereğinden fazla öznellik, subjektiflik içerir ve bir çok noktada kısırlaşır. Yani şunu düşünün ki sizin aileniz, yakın dostlarınız ya da sevmediğiniz insanlar. İşte Türkiye bundan ibarettir. Birtakım insanlar vardır çevrenizde bunların yarısını seversiniz, yarısından hoşlanmazsınız. Bu ilişkileriniz içerisinde siz doğrudan doğruya ön yargılarınızı yansıtırsınız müzikoloji çalışmanıza. Ve bu böyle gider… Birbirine eklene eklene çok subjektif bir bilim çıkar. Bu tabii ki sağlıklı olmayacaktır. Türk etnomüzikoloğunun dünya kültürlerini tanıması gereklidir. Kaldı ki Asya Kültürünü araştırmak bizim için o kadar da yabancı bir kültürü araştırmak olmuyor. Yani %50 yabancı kültür var, %50 de bizimle ortak değerleri paylaşıyorlar yani bizim Asya’daki soydaşlarımızın kültürüne eğilmememiz ne duygusal açıdan ne bilimsel açıdan doğru olabilir, çok ihtiyaç var. Yerel kültürümüzü tanımak için Asya Kültürünü tanımak lazım. Ben 1983’te Asya’da geziler yaptım, alan çalışmaları yaptım, Japonya’yı, Hindistan’ı, Çin’i tanıdım, Endonezya’yı tanıdım ve ondan sonra Türkiye’ye olan bakışım çok daha delici, özünü gören bir güç kazandı, bunu kendimde gördüm. Çünkü bir çok şeylerin benzerini oralarda görüyorsunuz. Ve burada görüp de önemli ve anlamlı bulmadığınız bir çok şeye anlam vermeye başlıyorsunuz o bağlam içerisinde. İnsan eğitiliyor başka kültürleri öğrenirken.

 

Şimdi elbette dünyanın her yöresi gibi Asya da önemli bir kıta. Türklerin atalarının da oradan geldiği biliniyor, yani bir köken olayı var. Elimizde bir tablo var Kurman Gazi’ye (Kazakistan) ait. Hatta önceki sene Anadolu İnanç Önderleri Birinci Toplantısı’na gelen Kazakistan Kültür Bakanı beraberinde Cem Vakfı’na bir de hediye getirmişti. Kurman Gazi’yi resimlerken elinde de onun çaldığı müzik aletini yapmışlardı. Bu bağlamaydı aslında, bağlamanın aynısıydı. Belki bir teli eksik, bir teli fazla. O yüzden sizin de belirttiğiniz gibi oraları iyi araştırmak lazım ama maalesef çok fazla üzerinde durulmasına rağmen ana kültür kaynaklarımızdan biri olan Türki Cumhuriyetleriyle olan ilişkilerimiz çok yüzeysel kaldı, derinleşemedi. Bir kültür alışverişi ortamına dönüştüremedik. Tabii, yurt dışındaki araştırmalarınız ve incelemeleriniz yanında Anadolu’yu da gözlemlediniz, geziyorsunuz, yerel derlemeleriniz var.

Üniversitelerin yetersizliğinden bahsettik ama hemen hemen bütün kurumlar, yani bu konuda çalışması gereken kurumlar; Kültür Bakanlığı, vakıflar, dernekler de bir şey yapmış değil. Sanırım bir enstitümüz bile yok bu konuyla uğraşan ya da bir ortak çalışanımız bile yok. Koskoca Türkiye’de Anadolu’da Halk Kültürü, Halk Müziği diyoruz ama bu konuda çalışan kaç kişi var? Siz gezen, inceleyen, derleyen, toparlayan bir çalışma grubu tespit edebildiniz mi?

 

Zaman zaman bir grup oluşuyor, sonra bir iki sene sonra yok oluyor. Yani metodlu, böyle ne yaptığını bilen, hedefleri olan bir çalışma grubu yok.

 

Mesela farklı yörelerde ozanlar var, dedeler, babalar var; yerel türküler var, yerel müzikler var. Bunların derlenmesi gerekiyor. Çünkü sürekli yok olan bir şey var; gerçi hiçbir zaman kültürel varlık yok olmaz bir şeye dönüşür ama kaynakları soğuyor, azalıyor, kaynak kişiler ölüyor…

 

Tam tersi kültürel varlık kaybolur. Şimdi çağdaş anlayış içerisinde bu kaybolma eski yani İkinci Dünya Savaşı öncesi yirminci yüzyılın ilk yarısı dönemindeki kadar trajik bir şey görülmüyor. Kültür başka değerler gibi yok olur, yok olmaz tabii değişir. Yani kültür ürünleri yok olur fakat kültür değişerek yaşar. Bu doğaldır. Şimdi siz her şeyi saklayamazsınız değil mi? Tarih bilimi ya da müzecilik mesleği her şeyin olduğu gibi saklanması anlamına gelemez, çünkü böyle olsa o zaman ikinci bir gezegen daha lazım. Bu gezegen olduğu gibi duracak hadi bir gezegene daha taşın orada yeniden kur falan böyle bir şey mümkün değil. Tabii ki bazı şeyler bırakılacak, bazı ürünler atılacak. Önemli olan kültür araştırmasının sosyal bilimlerle el ele çalışarak sosyal değişmenin niteliğinin, yönünün, hızının birtakım veriler toplanarak incelenmesi, bunun saptanması, bunun bilincinde olunması. Yani kültür yavaş yavaş değişir. Bir nehre gidersiniz mesela derin nehirse eğer aktığı görünmez. Çünkü çok muntazam aktığı için böyle dalgaları filan yoktur. Oradan tonlarca su akıyor ama o hareketi göremezsiniz. Sığ nehirler ise böyle taşların üzerinden atladığı için muazzam gürültü yapar, dalgalar falan olur orada görürsünüz. Ama bu gözle görünmeyen muazzam değişme süreçlerini ancak metodlu bir şekilde inceleyince elde edebiliriz, anlayabiliriz. O yüzden sosyal bilimlerle el ele vererek, toplumsal değişmeyi tanımlamaya çalışmak çok önemli. Müzik toplumsal değişmenin en önemli göstergelerinden bir tanesi, müziğe ve müzikteki değişmeye bakarak toplumsal değişmeyi aşağı yukarı yanılmadan tanımlamak mümkün oluyor.

 

Kültürel değişimi en güzel şekilde yansıtan barometrelerden belki birisi de müzik, müzikteki değişmeler. Peki günümüz Türkiye’sinde bu değişim nasıl görülüyor, siz nasıl yorumluyorsunuz bunu? Halk kültürü, halk müziği, halk çalgıları dedik işte Hafif Batı Müziği dendi, sonra ülkemize hakim olan pop müzik, diğer müzik türleri… Müzikteki değişik algılayışlar toplumsal yaşantıyı da simgeliyor sanırım?

 

Kuşkusuz. Genellikle kırsallıktan kentselliğe geçiş süreci olarak tanımlanıyor bu değişim. Gerçekten Türkiye de on yıldan daha az bir süre öncesine kadar kırsal nüfus kentsel nüfustan fazlaydı. İlk olarak 1980’lerde kentte yaşayan halkın nüfusu kırsal bölgelerde yaşayanlardan daha fazla çıktı sayımlarda. Bu tabii ki çok önemli bir tarihi olay. Çok yönleri var bunun. Bu sayımlara girmeyen, yurt dışındaki ülkelere gidip orada kentselleşen bir çok köylü kitleleri oldu. Ondan sonra tarımsal kentlerden ya da köylerden Türkiye’nin belli başlı büyük merkezlerine gelen oldu. Onun yanında ücra bölgelerdeki köylülerin kasabalara yerleşmesi ki; bu da aslında bir büyük süreç. Diyelim ki Elazığ’ı ben gayet iyi tanırım, yani bir kasabaydı ama şimdi Elazığ bütün o çevrenin köylülerinin yerleştiği bir yer oldu, nüfus olarak çok büyüdü; ve nüfusu değişti. Eskiden Elazığ’da oturan o küçük kentli nüfus bugün oturmuyor, hepsi oradan ayrıldılar. Onun yerine bütün o Keban Barajı’nın hinterlandındaki arazileri su altında kalan ve kalmayan büyük bir nüfus geldi. Tabii ki hem Elazığ’ın kültürel kimliği değişti, hem de o gelenlerin kimliği değişti. Zaten o bölgenin ekolojisi de değiştiğinden yağmurlardan dolayı yumuşak iklimli bir yer oldu. Eskiden sert bir iklimi vardı, yani kısacası her şeyi değişti. Bu da aslında bir olgu büyük değişmeler yaşandı. Yani denebilir ki Amerikan kıtasının işgal edilmesi sırasında ne kadar büyük bir insan değişimi, demografik hareketler olduysa ülkemizde şu son 15-20 yıldır, 30 yıldır bir benzeri oluyor. Bunun getirdiği değişmeler müzikte de şüphesiz ki var. İşte bu kentleşmenin dünya da bir belirli süreç izlediği malum. Bütün dünyada ortak bir tür olarak pop müziği denilen, kitlenin benimseyeceği müzikler yayıldı, Türkiye’de de yayıldı.

Türkiye’deki kırsal bölgelerde yaşamış olan Alevilerin kentselleşmeleri süreci içinde pop müziğe gençliğin çok rağbet ettiğini, müzik beğenilerinin değiştiğini biliyoruz. Onun yanında kentselleşmeyle Alevi topluluğunun kendi içsel müzik etkinliklerinde de değişmeler oldu. Örneğin; kısa saplı bağlama denilen müzik aleti aslında yeni bir müzik aletidir, bağlama değildir bu. Bu başka bir şeydir. Bir kere elektro oluşu bakımından çok ilginçtir ama uzun saplı bağlamanın da elektrosu vardı. Uzun saplı bağlama elektrolaştırıldığı zaman o ince ve uzun sapta ki en son perdeleri mikrofonun iyi kapanmamasından ileri gelen seslerin gücündeki eşitsizliği gidermek için sap kısaltıldı. Şimdi bu büyük bir değişme. Kimi beğeniyor, kimi beğenmiyor bunu. Beğenmemek veya beğenmek söz konusu değil bizim açımızdan. Biz bilimsel bir bakış içerisinde bakıyoruz bunlar kendi kendine olan bir değişim, yani tamamen kendiliğindenlik içinde olan bir şey. Bana düşen sadece bunu gözlemlemektir, tanımaktır. Bu şüphesiz yeni bir zevk anlayışıdır, bir beğeni değişmesidir. Ses başka, çalış stili başka, ses üretimi farklı. Sonra kırsal geleneksel Alevilik’te ocaklarda dedelerin müzik geleneğini devam ettirme saz çalma ve çeşitli erkandaki müzik parçalarını öğrenme ve öğretme gibi görevi vardır. Köylerde dedeye yakın olan bir genç saz çalmasını öğrenirdi. O daha çok geleneğin muhafaza edilmesine uygun bir sistemdi yani böyle bir sorumlu bir aile var, o aile geleneksel stili muhafaza ediyor. Şimdi her küçük şehirde bakıyorsunuz 3-4 tane saz kursu var, büyük şehirde yüzlerce var. Bunlar saz çalmasını öğretiyor. Bu tabii ki değişmeye çok katkısı olan, değişmeye ivme kazandıran bir olay. Artık bunu bir inanç ve kültür bağı olmadan yapan kimseler çıktı. Yani gençler tamamen saf bir müzik hevesiyle de öğreniyor bunu. Demek ki daha fazla müzik yanı ağır bastı kentte, saz çalmanın inanç tarafı daha azaldı, yok oldu demiyorum inanç tarafı çok kuvvetli aslında gene de. Ancak müzik tarafı inanç tarafına bağımlı olmaktan biraz sıyrıldı, kendine özgü bir müzik yanı ön plana çıktı. Şimdi bunun yanında ocak olgusu yaşıyor ve gerçekten çok kendine özgü ve çeşitlilik taşıyan bir çok geleneğin bu ocaklarda yan yana yaşadığını biliyoruz. Her ocağın bir ölçüde kendine özgü repertuvarı var, saz çalma stilleri farklı, müzik ile inanç ilişkisi konusunda kendilerine özgü birtakım özel bakış açıları var. Bu bir öğretim şebekesi, öğretim sistemi niteliğini taşıyor. Öğretim biliyorsunuz aydınlanma düşüncesinde evrenselleştirildi. Herkese aynı eğitim verilmesi düşüncesi, Türkçe’de bu Tevhidi Tedrisat denilen şeydir bu, yasa çıkarılmıştır “Bütün Türk vatandaşı gençler aynı eğitim alacaklardır” diye. Bu tabii demokratikleşme açısından iyi bir adımdır. Fakat bazı geleneksel sanat değerlerinin, kültür değerlerinin korunmasında bu yürümez. Bütün gençler aynı eğitimi alırsa eğitim standartlaşır. Standartlaşma da kültürün ölümüdür. Küçük grupların kendi özel eğitim metodlarına sahip bazı merkezler tarafından eğitildiği bir sisteme de ihtiyaç vardır. Hindistan’da bunun çok başarılı bir örneği görülür. Hindistan’da devletin müzik okulları vardır, burada işte standartlaşmış bir Hint Müziği eğitimi verilir. Üniversite de mesela müzik bölümüne gidersiniz ya da daha alt düzeydeki çeşitli müzik okullarına gidip bir genç müzik öğrenimini yapabilir işte orada standartlaşmış bir şey olur. Bunun yanında bir de Garanalılar denilen küçük ocaklar vardır. İşte bunu Türkçe’ye ocaktan başka bir şekilde çevirmek mümkün değildir, bizdeki ocakları akla getiriyor. Burada her Garana’nın kendi müzik geleneği vardır. Bir enstrümanı mesela bu Garana başka tür akord eder, ses üretimi, parmakların tele değişi, ses üretiminin çeşitli özellikleri başkadır bir Garanadan diğer Garanaya şarkı söyleme stilleri başkadır. Ve bunlar bir milli anıt olarak saklanır, hükümet bunlara her yıl ödenek verir ve bunu da alternatif müzik eğitimi olarak yaşatır. Aslında bir yabancı Hindistan’a müzik öğrenmeye gittiği zaman takdir edersiniz ki o standartlaşmış okula gitmeyi cazip bulmaz, bu Garanalara gider. Müthiş bir çekiciliği olan bir şeydir çünkü yüz yıllardan bu yana gelen bir geleneğin taşıyıcısı bunlar. O yüzden büyük bir servet, buna gözü gibi bakıyor Hint Hükümeti. Şimdi ben belki fantezi gelebilir insana bugünkü koşullar içerisinde ama diyelim ki Kültür Bakanı olsam derhal bunu yaparım. Müzik geleneği olduğunu bildiğimiz Türkiye’deki Alevi ocaklarının bazılarını seçer, -bütün ocaklar aslında müzik niteliğine sahip değildir- onları kendi boyutları içerisinde katiyen aşırı büyütmeden küçük bir öğrenci grubunu kendi geleneklerini aktarma ile görevlendirilir ve onlara maddi, manevi destek yapar, onların konserler yapmalarına, sanatlarını tanıtmalarına da yardımcı olurum. Dünyada gezmelerine, seyahat etmelerine, başka ülkelerde konserler vermelerine yardımcı olurum. Bu gerçekten Türkiye’de acil olarak yapılması gereken bir program.

 

Evet çok önemli hususlar. Tabii ocak kavramı Alevi inancı içerisinde apayrı bir yeri olan kavram. Ocaklara bağlı dedeler ve onların yanında zakirler bu inancı sürdürürken aynı zamanda çok önemli bir unsurunu da yaşatmış oluyorlar. Yani Anadolu’da Alevi-Bektaşi inancı içerisinde müziğin de kökleşip yerleşmesi ve yaşaması için bu ocaklar.

 

Birer okul gibi hareket etmiş yüzyıllar boyunca.

 

Evet çok önemli. Müzik dedik sanırım sizin bize bir nefesiniz var okuyacağınız bir nefes var öyle mi hocam?

 

Ben bugünkü konuşmamda irfan, marifet konusuna biraz değinmek istiyorum. Ben müzikçiyim, burada müziksiz gitmek doğru olmayacaktır. İrfan konusunda güzel noktalar belirten Aşık Talibi’nin çok sevdiğim bir nefesi var. Onu kısaca bir okuyayım isterseniz.

 

Kervanı dağılmış garip yolcunun

Dağılan kervan ey gördüm efendim

Dostun dergahında gonca güllerin

Dökülmüş yaprağın gördüm efendim

Benim cananım

 

Yolunu sevenler yol için yanarlar

Dostun kelamıyla kaynayıp coşar

Gönül dalga vurur ummanı boylar

Derin bir deryada yüzer efendim

Benim cananım

 

Talibi’yem sözün kendine söyler

Arif olan insan bir kelam eyler

Cahilin sözleri kendine zarar

Kamilin sözleri haktır efendim

Benim cananım

 

Efendim eyvallah diyoruz, ağzınıza sağlık bu güzel nefes için, bu güzel okuyuş için. Sadece araştırmakla değil aynı zamanda bu güzel sesinizle de kültürümüze önemli katkılarda bulunuyorsunuz. Bu çok güzel bir duygu. Elbette yüz yıllar boyunca ozanlarımız, yazarlarımız, dedelerimiz bu güzel kültürü yaşatmışlar, günümüze getirmişler. Sizler bu güzel kültürün içerisinde olan bir değerimizsiniz ama aynı zamanda araştırıyorsunuz. Siz Bektaşiliğe intisap etmiş bir Bektaşi babasısınız aynı zamanda. O da önemli bir konu. Daha sonra umarım farklı programlarda bu güzel nefeslerin sahiplerinin sürmüş olduğu Alevi-Bektaşi inancıyla da ilgili bir başka program daha yapacağız sizlerle. Bizlere müzikten, sanattan, sevgiden, barıştan, dostluktan, araştırmanın öneminden bahsetiniz. Size çok teşekkür ediyoruz.

 

Cem Radyoyu dinleyen canlara aşkı niyaz ederim hü.

 

Söyleşi; Ayhan Aydın, CEM RADYO – 18. 03. 2000