HZ. ALİ’NİN ASKERSEL KİŞİLİĞİ

Baki  Öz

 

Tarihlerin çok yönlü olarak sundukları Hz. Ali’yi, en çok karakterizeedenyanı doğallıkla onun askeri yanıdır. Cesur ve güçlü bir yapıya sahip olması, çağın savaş tekniklerini çok iyi bilmesi onun bu yanını öne çıkarmıştır. Ali’nin askerlik yanının öne çıkarılmasının bir başka nedeni de, onun İslam’ın ilk gününden beri bu dinin kurucusu olan Peygamber Muhammed’in yanında yer alması, bu yeğleyişi candan kabullenmesidir. Topluma sunulan bu yeni dinin kendini benimsetmede, kurulu düzen, düşünce ve inançların yerini almada doğallıkla kimi zorlu sorunlar yaşayacağı kaçınılmazdır. Ali’nin daha ilk günde bu dinin içinde yer alması, aileden olması, Hz. Muhammed’e tutku düzeyine varan özel bağlılığı onu bu sorunların içine çekmiş, savaşıma zorunlu kılmıştır. Bu nedenle; Ali daha çocuk sayılacak yaştan itibaren İslam’ın sorunlarını yaşamış, bu sorunlar içerisinde pişerek büyümüştür. Hz. Muhammed’le birlikte ve onun yönetiminde bu yeni dini benimsetme savaşımı Ali’ye düşünce, inanç, siyaset ve yönetim alanında olduğu gibi, askerlik alanında da herkesten daha çok bilgi ve beceri kazandırmıştır. İçinde yaşadığı olaylar onun savaş tekniklerini herkesten çok öğrenmesine ve kullanmasına gereksinim doğurmuştur. Kısaca Ali; sorunlar içerisinde pişen, bu uğurda savaşarak büyüyen biridir. Doğasında getirdiği cesareti, dövüş becerisi ve yeteneği ile güçlülüğü onun savaşlarda sivrilmesine, askeri yanının öne çıkmasına yol açmıştır. Ali, her şeyden önce bir asker insandır.

Hz. Ali askeri kahramanlıklarını, bu niteliğinin İslam’ın kurulması, korunması, yayılması ve kurumlaşmasındaki katkısını şiirlerinde dile getirir. Ali, kılıcını İslam için kullandığını söyler. Bu dizeler, gerçeğin dile getirilmesinden başka bir şey değildir.[1]

 

1)  İslam’ın Ortaya Çıkış Yıllarında Hz. Ali’nin Askersel Katkısı:

 

İslamiyet’in ilk yayılış döneminde çevrede putatapar, Yahudi ve Hıristiyan kabileleri vardır. Bunların bir bölümünün de Hz. Muhammed’in kabilesiyle sorunları vardır. Karşı oldukları  kabileden birinin üstünlük edinecek bir eylemine izin vermeme yolunda tutumları Arap kabilecilik doğasının bir gereğidir. O nedenle uzun zaman Haşimoğullarından Muhammed’in bu çabasına kabilecilik “asabiyeti”yle bakılmış, karşı çıkılmış, dahası ona karşı savaşılmıştır. Tüm bu aşamada Ali, Hz. Muhammed’in yanındadır. Onun için her türlü zorluğu göğüslemektedir.

Mekke ve Medine çevresindeki düşman kabileler zaman zaman Müslüman topluluğa baskınlar düzenlemektedirler. Peygamber beklenmeyen baskınlara uğramamak ve önlemsiz yakalanmamak için, çevreye keşif kolları çıkartarak inceleme gezileri düzenler. Bu keşif kollarının başında çoğu kez Ali bulunur. Kimi kez keşif kollarının başındaki Ali, düşman kabilelerle çatışmak zorundan da kalır. Bu tür çatışmalarda Ali hiçbir zaman yenik ayrılmamıştır. Bu çatışmalarda savaş sanatını ve tekniğini de geliştirmiştir. Fiziksel gücü ve korkusuzluğu zamanla onun çok iyi bir savaşçı, asker ve giderek komutan olmasına neden olmuştur. Askerlikte önemi olan topoğrafya bilgisini de bu keşif kolları ile kabilelere karşı yürüttüğü savaşımlar sırasında kazanmıştır. Savaşlarda usta bir uygulayıcı ve yönetici oluşunu herkeskabuletmiştir. O, çok iyi bir kurmaydır.

Bütün bu edindiği deneyim ve yeteneklerden olacak ki, Bedir Savaşı’nda (624) İslam ordusunun sancağı Ali’ye taşıttırılır. Çünkü sancak, o sancağı taşıyacak yiğitlikten olan biri tarafından taşınır. Bu işe en uygunuysa Ali görülmüştür. Ali, karşısına çıkarılanlarla yaptığı teke tek vuruşmaların tümünü kazanır ve savaşın kazanılmasında oldukça küçük bir grup olan Müslümanlara moral kaynağı olur.

Ali, Hendek Savaşı’nda (625) Mekkelilerin en cesur, en güçlü ve “savaş hileleri”ni çok iyi bilen, deneyimli ve kurnaz bir savaşçıları olan Abduvedd oğlu Amr’ı teke tek vuruşmada yener. Bunun üzerine Peygamber Muhammed Ali için; “Tanrı inancıyla dolu olan, Tanrı’yı yadsıyana üstün geldi” der. Hz. Muhammed bu vuruşmanın sonucunu çok önemser. Çünkü bu sonuç, savaşın kazanılması açısından çok önemlidir. Bu ndenle; Ali’nin Hendek Savaşı’ndaki bir tek kılıç darbesi, tüm Müslümanların kıyamet gününe kadar yapacakları ibadetlerden üstündür”, diyecektir. Böylece Peygamber bu savaşın kazanılmasındaki, yeni tomurcuk konumundaki İslam dininin böylece yaşama ve yayılma olanağını elde edişindeki Ali’nin büyük payını anlatmış olur. Bu savaştan sonra gelen Ahzap- 24. ayetteki “Tanrı, savaş için inananlara yardım etti” sözü Ali’nin buradaki başarısı içindir.[2]

Hz. Ali, Peygamber’in yanında İslam’ın tüm savaşlarına katılmış, İslam’ı yapılandırmaya ve kurumlaştırmaya çalışmıştır. Bedir, Uhud ve Hendek savaşlarında Hz. Muhammed’in yanında vuruşmalara katılmış, olağanüstü başarılar göstermiştir. Bu savaşlarda önemli vuruşmacılardan/ dövüşçülerden biridir. Peygamber Uhud’da “Zülfikâr” olarak adlanan kılıcı Ali’ye verek onun değerini bir kez daha teslim eder. Ali, bu savaşta 90 yara alacaktır (Kimi kaynaklarda altı yerinde yaralandığı yazar). Ancak, Peygamber’i kesin bir ölümden kurtarır.  Hendek Savaşı’nda (627) İslam tarafının dövüşçülerinin yitik vermeleri üzerine Ali Peygamber’den ısrarla izin istemiş, Peygamber başındaki “imame”yi ona giydirerek, savaşa sokmuş ve “mücessem iman mücessem şirkle savaşmakta” demiştir. 628’de Fadek’te Yahudi Sa’d kabilesine karşı yapılan savaşı doğrudan o yönetmiştir. Hayber Savaşı’nda (628) Peygamber sancağı ilkin Ebu Bekir’e sonra da Ömer’e vererek dener. Başarısız olurlar. Bunun üzerine Peygamber; “Yarın sancağı öyle bir kişiye vreceğim ki, o Tanrı’yı ve elçisini sever; Tanrı ve elçisi de onu sever. O, kaçmaz ve fethetmedikçe de dönmez” diyerek kalenin alınmasıyla Ali’yi görevlendirir. Ali, kaleyi alır. Ali’nin, Hayber’de kale kapısını kalkan olarak kullanışı söylenceleşir. Ali, yalnız Tebük savaşına katılmamış, Peygamber’e vekâleten Medine’de kalmış, sivil halkı korumakla görevlendirilmiştir. Huneyn Savaşı’nda (630) da pusuya düşürülüp dağıtılan İslam ordusunu Ali küçük bir askeri birlikle kesin yenilgiden kurtardığı gibi, Peygamberi de kesin bir ölümden korumuştur. Burada Ömer ile Osman savaş alanını bırakarak kaçmışlardır. Mina’ya, Peygamber onu görevlendirmiştir. 632 yılında yapılan Yemen seferini o yönetir ve Hamdanilere Müslümanlığı kabul ettirir.[3]

2)  Hz. Ali’nin Halifeliği Dönemindeki Savaşlarda Askersel

     Kişiliği:

 

Peygamber döneminden uzaklaşıldıkça “İslam kardeşliği” zayıflamıştır. Eski kavim, kabile ve aşiret gibi olgular yeniden diriltilir. Mal edinme ve erk sahibi olma istekleri yoğunlaşır. Ümeyyeoğulları/ Süfyaniler, Emevi Devleti’ni kurmaya çalışırlar. Olaylar, bu bozulmaların sonucudur bir bakıma.

 

a- Cemel Savaşı’nda Hz. Ali’nin Askeri Yanı:

 

Cemel Savaşı’nın çıkmasına Peygamber’in eşlerinden Ebu Bekir’in kızı Ayşe neden olur. Olayda onun Ali’ye karşı özel kini rol oynar. Özel kini genellikle “İfik”/ gerdanlık olayı”ndan kaynaklanır.[4] Bunun dışında başka çekememezlikleri de vardır. Ehlibeyt’e karşı tavırlıdır. Yanına sahabelerden Talha ve Zübeyr’i de alarak üçlü bir bağlaşma oluştururlar. Mervan da bu bağlaşma da yerini alır. Talha ile Zübeyr Ali’ye biat etmiş kimselerdir. Ancak; Ali’den Talha Küfe, Zübeyr’seBasra gibi kentlerin valiklerini isterler. Ali, güvenmediğinden bu atamaları yapmaz. Bu kişiler, Ali’den bu valilikleri koparamayınca karşısında yer alırlar.

Ayşe, Ali’ye karşı özel kinini gidermek için Talha ve Zübeyr’le birlikte Süfyanileri (Emevileri) araç olarak kullanır. Talha ve Zübeyr’in valilik edinememeleri nedeniyle Ali’ye olan kırgınlıklarından, Emevilerinse Ali ve Ehlibeyt’e olan özel düşmanlıklarıyla Haşimoğulları’yla olan özel rekabetlerinden yararlanmasını bilir. Tüm bu olumsuz etkenleri kendi amacı için kanalize eder. Osman’ın öldürülmesini bahane olarak kullanır. Bunu, Ali’nin öldürttüğünü ileri sürerek kanını dava eder!

Irak, yoğun bir propaganda altında kalır. Bir bölümü yansız kalmaya çalışırken, çoğunluğu bir tarafı tutar. Ayşe- Talha- Zübeyr ve Ali yanlıları olarak ikiye bölünürler. Küfe kabilelerinden Mudar’la Rebia Ali’den, Basra’da oturanlarsa Ayşe’den yana olurlar.

Ali, Muaviye’yle sorunludur. Şam üzerine savaş hazırlığındadır. Ayşe’nin ayaklanması ve asker toplaması üzerine Basraseferini erteleyerek Ayşe sorununu çözmek ister. Ali’nin 20 bin, Ayşe’ninse 30 bin dolayında askeri güçleri vardır.[5] Ayşe, ordu komutanıdır. Savaşı o yönetir. Savaş, 656 yılında Basra’da olur. Olay, Ayşe’nin çevresinde yoğunluk kazanır. İç çelişkileri de vardır. Ali, Talha, Zübeyr ve Ayşe’nin öldürülmemelerini, sadece etkisiz duruma getirilmelerini ister. Bilindiği gibi Talha ile Zübeyr sahabedirler. Ayşe ise Peygamber’in eşidir. Talha aynı zamanda Ali’nin halasının oğludur. Talha’yı kendi içlerinden Mervan, Zübeyr’i ise savaşı dışarıdan izleyenlerden ama karışıklığı arzulayanlardan Emir bin Harmut öldürür. Ali, Peygamber eşi olan Ayşe’ye karşı silah kullanılmamasını ister. Ayşe, bunu bildiği için cesaretle savaşa girmiştir. Etkisiz duruma getirilen Ayşe yakalanarak yoğun bir koruma altında ve 40 kişilik bir kadın grubunun eşliğinde Medine’ye getirilerek, gözetim altında tutulur. Bundan sonra, bu tür yıkıcı ve zarar verici eylemlere araçı olması önlenir.

Cemel Savaşı’nda 13 bin insan ölür. Ölenlerin 3 bini Ali’nin, 10 biniyse Ayşe’nin askerleridir. Doğallıkla bunların tümü Müslümandır. Ali bu savaşta hem insancıllığını, hem de askeri yeteneğini göstermiştir. Savaş sonrasında askerin elinde olan mallar Basra Camii’ne gönderilir.[6]

 

b-  Sıffin Savaşı’nda Hz. Ali’nin Askersel Yanı:

 

Ali, Cemel olayından sonra Küfe’ye yerleşir. Küfe’yi, daha güvenlikli görmektedir. İslam Devleti’ni buradan yönetir ve egemenliği altına almaya çalışır. Mısır, Arabistan, İran gibi bölgelere gönderdiği valileri ilkin başarılı olurlar. Ama Muaviye buna izin vermez. Valileri çalışmaz kılar. Küllenmeye başlayan Haşimi- Emevi zıtlığını yeniden alevlendirerek, Emevileri kışkırtır. Yanına kimi sahabeleri alarak Ali’ye karşı kullanır. Bunlar, Muaviye’nin davasının savunucuları olurlar. Ali’nin Yemen, Mısır, Basragibi uzak eyaletlere gönderdiği valiler, Muaviye’nin adamlarından görevi alamazlar. Muaviye, valileri yoluyla buralarda tutunmaya çalışır. Ali’ye biat etmeyenleri yanına çağırır. Ali’yi halife Osman’ı öldürtmekle suçlar ve onun kanını dava eder(!). Böylece Ali’ye karşı bir kampanya başlatarak, Ali’yi etkisiz kılmaya çalışır. Ali, 85 kez barış önerisi götürür.[7] Karşılıklı mektuplaşırlar.[8] Ama bütün bunlar yanıtsız kalır. Artık savaş kaçınılmazdır.

Hz. Ali hazırlıklarını yapar. Öncü güç olarak 8 bin askerle Nadr’ın oğlu Ziyad’ı, 4 bin askerle de Hani’nin oğlu Şüreyh’i ileri gönderir. Ordusunu Rakka’dan Fırat’ı geçirerek Muaviye’ye karşın zaman kazanır. Amaç, su olanağına ulaşmaktır. Fakat, Muaviye yerinin yakınlığı nedeniyle bu konuda avantajlıdır. Sıffin’de Fırat’ın su alınacak yerine ordusunu erkence yerleştirir. Ali’nin askerlerine, -onların da Müslüman olmasına karşın- Fırat’tan su almalarına izin vermez. Böylece, su üstünlüğü Muaviye güçlerinin elindedir. Fırsat kolluyucu olan Muaviye bunu çok iyi kullanır. Ali’nin sualmagirişimlerini Amr b. As’ın komutasında bir birlikle önler. Ali de, buna karşılık Üştür’ün komutasında bir birlik gönderir. Ali’nin askerleri bu ön vuruşmaları kazanırlar. Bu tür küçük vuruşmalar günlerce sürer.

Muaviye ile Amr ordularını savaşa hazırlamak için yerleştirirler. Muaviye sağ koluna Zül Küla’ı, soluna Mesleme’nin oğlu Habib’i, asker öncülüğüne Ebu’l Ever’i, Şam süvari komutanlığına Amr b. As’ı, yaya askerlere Ukbe oğlu Müslim’i, ordu komutanlığına ise Kays oğlu Dahhak’ı atar. Ali ise; Küfe süvari birliğine Üştür’ü, yaya birliğine Yasir oğlu Ammar’ı, Basrasüvari birliğine Hanif oğlu Sehl’i, yaya birliğine Kays’ı komutan olarak atar. Sancağı Ebu Vakkas ailesinden Utbe oğlu Haşim’e verir. Genel komutanlığı kendisi üstlenir. Askerine önce karşı kesimin saldırmasına izin verilmesini, kimseyi aşağılayıcı bir davranıştan bulunulmamasını, zalimane davranışlardan kaçınılmasını buyurur. Teke tek vuruşmalar olur. Ali, karşısına Muaviye’yi isteyerek, çarpışmak ister. Böylece başkalarının zarar görmesini önlemek düşüncesindedir. Amr bunun üzerine Muaviye’nin vuruşmaya çıkmasının bir onur sorunu olduğunu söylerse de, Muaviye Amr’ı tersler, kendisini kesin ölüme zorlamakla ve yerine gözkoymakla suçlar.[9] Bunun üzerine Amr durumu onur sorunu edindiğinden Muaviye onu, Ali’nin karşısına çıkarır. Fakat Amr, Ali ile vuruşacak güçte biri değildir. Hemen yenilir. Ali onu öldürmeyerek, meydandan çekilir.[10]

Mesudi’nin verdiği bilgiye göre Sıffin Savaşı’nda Ali’nin askeri güçleri 90 bin, Muaviye’ninki ise 85 bin dolayındadır. Bu savaşta iki yanda toplam 70- 110 bin kişi ölmüştür.[11]

İki ordunun karşılıklı vuruşmasında, Şam birliklerinin bozularak dağılması üzerine Muaviye ve yanındakiler yenilgiyi kesin görürler. Kurnazlığı ve hilesiyle ünlü Amr b. As Muaviye’ye; Kuran ayetlerini mızrak uçlarına takarak Ali’nin birliklerine karşı durulması, böylece çarpışmalardan kurtulabilecekleri ve yenilgilerini önleyebilecekleri doğrultusunda bir çözüm önerisinde bulunur. Bu öneri, Muaviye’ye uygun gelir. Öneri uygulanır. Aramızda “Kuran hakem olsun” sloganları atılır. Ali bunun bir Muaviye kurnazlığı olduğunu, amaçlarının yenilgiden kurtulmak olduğunu söyler ve askerlerini savaşmaya zorlarsa da, asker arasında kargaşalık başlar. İkilem doğar. Tutucu ve bağnaz düşünen ve gerçeği göremeyen askerler; “Kuran’a kılıç çekmeyeceklerini” söyleyerek savaşı durdururlar. Ali’nin “Tanrı’nın kitabına uymasını” isterler. Yoksa, “yalnız bırakmakla” tehdit ederler. Ali ne kadar zorlarsa da askerlerini ikna edemez. Zorunlu olarak çarpışmayı durdurur. Muaviye amacına ulaşmış, kesin bir yenilgiden kurtulmuştur.[12]

Ordunun baskısıyla hakem kararına başvurulur. Hakem olayında da Muaviye ve kadrosu işleri olan kurnazlık, hile ve amaca ulaşmak için her yolu araç kılma ve deneme ahlâksızlığını çalıştırırlar. Siyasal ahlaksızlığı iş edinmiş bu insanlar kesin yenilgiden kurtulur, sonucu lehlerine çevirirler. Oysa, Sıffin Savaşı Hz. Ali’nin tam bir askeri başarısıdır. Ama Muaviye ve kadrosunun kutsal kitapları olan(!) Kuran’ı dahi araç olarak kullanmaktan çekinmemeleri, durumu değiştirmiş, kesin bir askeri yenilgiden kurtulmuşlardır. Fakat tarihin sayfalarına ve insanlığın vicdanına kara bir leke olarak geçmişlerdir. Kurtuluş yolu olarak gördükleri hakeme gidiş de İslam toplumunun sorunlarına çözüm yerine, ta bugünlere kadar sürecek olan bir çözümsüzlüğün ve ayrılıkların yolunu açarlar. Bu olay, mezheplere kaynaklık edecek gelişmenin başlangıcı olur. Bundan sonra İslam toplumu içerisinde Ali’ye yandaş olanlar Şiiler, Muaviye’ye yandaş olanlarsa Emeviler, Ali ve Muaviye’yi bu olaylardan sorumlu görüp de ikisinin de yönetimini istemeyenlerse Hariciler adını alırlar. Emevilik, giderek Sünniliğin altyapısını ve zeminini hazırlar. Haricilik’se ilk darbeyi Ali’den yemelerine karşın, bitmezler. İslam ülkelerine dağılarak zamam zaman huzursuzlukların kaynağı olurlar. Fakat sonraki yıllarda çeşitli mezhepler içerisinde yer alarak erir giderler.

 

c-   Hariciler ve Nehrevan Savaşı, Bu Savaşta Hz. Ali’nin  Askersel Yanı:

 

Harici topluluğu, Sıffın Savaşı’nda Hz. Ali’nin ordusundan ayrılanlardan oluşur. Hakeme gidişi, Ali’nin Muaviye ile uzlaşması olarak değerlendirmiş ve protesto ederek ayrılmışlardır. Hariciler, İslamlığın eski göçebe yaşamından kopuşlarına tepki olarak, eski gelenekleri savunarak ortaya çıkmışlardır. Haricilerin İslam’a tepkisi ve İslam yönetimleri arasında gelişen savaşın nedeni; “İslam’ın devletleşmesine karşı, göçebe yoksulluğunun tepkisidir”. Hariciler, Bedeviliğin uygar gelişmeye karşı vahşi ve umutsuzca yürüttüğü savaşın sonucudur. Çoğunluğu Bedevidir. Kentli olanı oldukça azınlıktadır. Genellikle alt katmanların insanlarıdırlar. Harici olayları, yeni İslam toplumunda pek yer edinemeyen yoksul kesimlerin tepkisidir. Fakat tepkileri toplumsal değil, bireycidir. Hareket, düzensiz ve amaçsız bir saldırganlık biçiminde kendini ortaya koymuştur. Nihilist davranışlarda bulunulmuş, çok kan dökmüşlerdir. Davranışlarında ve siyasal kuramlarında tutarsızlık ve çelişkiler egemendir. Eşitlik yönetimini toptan yadsıyan oldukça radikal ve yer yer anarşist sayılabilecek bir karakter göstermişlerdir. Haricilik, bu nedenle ilk İslam anarşizmi de sayılabilir. Acımasız ve sekter bir akım olmuşlardır. “İslam jekobenleri” olarak da değerlendirilirler. Halifenin Kureyş’ten olması düşüncesine de karşı çıkmışlardır. Kureyş zümresine tanınan ayrıcalığa da sürekli silahlı eylemlerle karşı koymuşlardır. Eski Arap toplumundaki gibi “Şûra” geleneğini savunmuş, yönetimin seçimle belirlenmesini istemişlerdir. Bir yanlarıyla ilkel demokrasi örneği göstermelerine karşın, bir diğer yanlarıyla kendileri gibi düşünmeyenlere karşı çok acımasız olmuş ve onları öldürmekten çekinmemişleridir. Kuranı esnek ve eleştirel bir gözle yorumlamışlardır.[13]

Hakem olayı üzerine Ali’nin ordusundan ayrılan Hariciler Küfe’de oldukça tapınma meraklısı Abdullah b. Veheb er-Râsibi’nin çevresinde toplanır, onu lider seçer ve biad ederler. Ali ve yandaşlarının da içinde yer aldığı “kafirlere/ dinsizlere” karşı “cihad/ savaş” açarlar. Dicle kıyısı toplanma yeridir. Küçük gruplar biçiminde Nehrevan’da toplanırlar. Basralı yandaşlarından Temimli Misar b. Fedeki komutasındaki 500 kişilik bir grup da oraya gider. Harici toplulukları yollarda kimilerine yardım eder, kimilerineyse kötülük ederek çelişen durumlar sergilerler. Ali, Nehrevan’da toplanan Harici topluluğa Abdullah b. Abbas’ın başkanlığında öğüt kurulu gönderir. İkna edemez. Sonuç vermeyecek olan başka öğüt kurulları da gönderecektir. Ancak, çok azı bu görüşmelerden etkilenip, Ali’ye kılıç çekmeyi içlerine sindiremediklerinden, Haricilerden ayrılırlar. Hz. Ali toplam 68, 200 kişilik bir askeri birlikle Nehrevan’a gider.[14] 17. Temmuz. 658’de çarpışmalar olur. Er-Rasibi’nin komutasında 4 bin kişi vardır. Bunların çoğu liderlerini terk ederek kaçarlar. Liderlerinin yanında kalan 2800 kişi çarpışırlar ve çoğu yaşamlarını yitirir.[15] Doğubilimci Wellhausen’in vurguladığı gibi; “Bu öldürücü bozgun Haricilerin hiç de sonu olmaz. Bunlar şehitlerinin kanlarından yeniden fışkırırlar”. Nehrevan için alınan öcün, “en soylu ve saygın kurbanı bizzat halife Ali olur”.[16] Ali, Nehrevan çarpışmasından sonra bölgeye dağılan ve yeniden toparlanmaya çalışan Harici gruplarının üzerine yeniden birlikler göndererek, bunları ortadan kaldırır. Yalnız, Harici olayları daha sonraki yıllarda ve yüzyıllarda da sürecek ve kargaşalık yaratacaklardır.

Hz. Ali, tüm bu savaşlarında askeri teknik ve yöntem bakımından başarılıdır. Başarılı bir asker ve komutanlık niteliği sergilemiştir. Bireysel olarak da, komutan olarak da iyi bir asker ve savaşçı niteliği göstermiştir. Cemel, Sıffin ve Nehrevan savaşlarının tümünü kazanmıştır. Ama ne var ki, dönemi İslam’ın en sorunlu dönemidir. Önceki halifeler kanlı olayların çıkmasına neden olmuşlar, bu sorunları temizlemek de Ali’ye kalmıştır. Öte de karşısında her türlü bireysel, yönetsel ve siyasal ahlâktan yoksun başını Muaviye’nin çektiği bir kadro vardır. Ali’nin kişiliği ve yöntemiyle bu kadronun -herşeyi çıkarları uğruna kullanmaktan kaçınmayan- kişilikleri ve yöntemleri tam anlamıyla bir birine terstir. Ali’nin aslında tüm siyaset, yönetim ve askeri alandaki sıkıntısı bundan kaynaklanmıştır.



[1] Şiirlerinde Ali’nin askeri yanını dile getiren dizeleri için bkz: İsmet Zeki Eyuboğlu (Çev.)- Hz. Ali’nin Şiirleri, Pencere Yay. İst. s: 41, 77 v. d., 85, 96, 125; Hazreti Emir Ali İbn-i Ebu Talib- Hazreti Ali Divanı (Çev: V. Atila), Ant Yay. İst. 1990, s: 49 v. d., 93 v. d., 103, 117, 153.

[2] Bkz: Abdülbaki Gölpınarlı- Tarih Boyunca İslam Mezhepleri ve Şiilik, Der Yay. İst. 1979, s: 345 v. d.; Aziz Yalçın- Hz. Ali ve Alevilik Gerçeği, Der Yay. İst. 2001, s: 66 v. d.

[3] Bkz: Gölpınarlı (1979), s: 338- 356 arası; Abdulbaki Gölpınarlı- Sosyal Açıdan İslam Tarihi, Hz. Muhammed ve İslamın İlk Devri, Der Yay. İst. 1991, s: 91 v. d.; Prof. Dr. Neşet Çağatay- İslam Tarihi, Gerçek Yay. İst. 1972, s: 181 v.d. Cl. Huart- “Ali”, İslam Ansiklopedisi, Milli Eğitim Bak. Yay. İst. C: I, s: 307 (Huart, Ali’nin altı yerinde yara aldığını yazar).; Yalçın(2001), s: 68 v. d.

[4] Gerdanlık olayı için bkz: Çağatay (1972), s: 272.

[5] Bkz: Ahmet Cevdet- Kısas-ı Enbiye (Haz.: Mahir İz), Kültür ve Turizm Bak. Yay. Ank. 1985, C: III, s: 46.

[6] Cemel Olayı’na ilişkin geniş bilgi ve değerlendirme için bkz: Kısas-ı Enbiye (1985), C: III, s: 17- 56 arası; Mahmut Esat- İslam Tarihi, İst. 1965, s: 258- 268 arsı; Abdülbaki Gölpınarlı- Müminlerin Emiri Hazreti Ali, Der Yay. İst. 1990, s: 82- 87 arsı; Gölpınarlı (1991), s: 363- 368 arası; Dr. Muhammed Et- Ticani Es-Semavi Kuran’ı Ehlibeyt’e Sorunuz (Çev.: Zeki Özkaya), Can Yay. İst. 1998, s: 93- 98 arsı; Doç. Dr. Bahriye Üçok- İslam Tarihi (Emeviler- Abbasiler), Milli Eğitim Bak. yay. Ank. 1979, s: 17- 21 arası; Murtaza Dinçer- Kuran, Ehlibeyt ve Alevilik, Ank. 1996, s: 145- 163 arası;

[7] Bkz: Üçok (1979), s: 21 v. d.

[8] Mektupların kimi bölümleri için bkz: Gölpınarlı (1990), s: 143- 154 arası.

[9] Geniş açıklamalr için bkz: Kısas-ı Enbiya (1985), C: III, s: 89- 111 arası.

[10] Bkz: Mahmut Esat (1965), s: 276; Üçok (1972), s: 24; Gölpınarlı (1990), s: 204.

[11] Bkz: Gölpınarlı (1990), s: 154.

[12] Geniş bilgi için bkz: Kısas-ı Enbiya (1985), C: III, s: 112 v. d.; Julius Wellhausen- İslamiyet’in İlk Devrinde Dini- Siyasi Muhalefet Partileri (Çev.: Prof. Dr. Fikret Işıltan), TTK Yay. Ank. 1989, s: 1 v. d.; Gölpınarlı (1990), s: 218 v. d.; Gölpınarlı (1991), s: 376; Mahmut Esat (1965), s: 276 v. d.; Üçok (1972), s: 24 v. d.

[13] Geniş bilgi ve değerlendirme için bkz: Oral Çalışlar- Hz. Ali- Muaviye Çatışması (İslam’ın Doğuşu ve İlk Ayrılıklar), Pencere Yay. İst. 1992,  2. basım, s: 115- 131 arası.

[14] Bkz: Gölpınarlı (1990), s: 257.

[15] Bkz: Gölpınarlı (1990), s: 264; Wellhausen (1989), s: 25.

[16] Bkz: Wellhausen (1989), s: 25.