HZ. ALİ YANLILIĞININ DOĞUŞU

Baki  ÖZ

İslam’ın ilk dönemlerinden itibaren belirgin eğilimler başlar. Sahebe denilen kadro içerisinde farklı görüşler belirir. Bunlar içerisinde Peygamber yoluna karşın, gizli-açık farklılıklar sergileyenlerler olur. Muhammedi çizgiye özden bağlı, ama kendine özgülük belirtileri olan görüşler de varlık gösterirler. Bunlardan birinin öncülüğünü ve önderliğini Ali yürütmektedir. Ali’nin sergilediği Muhammedi eğilimi, Hz. Muhammed’in bilgisi içerisindedir ve onayı çerçevesinde özgün oluşumunu yaratır. Bu demektir ki, daha Peygamber Muhammed döneminde birbirine göre farklı eğilimler belirmiştir. Bunlardan bir bölümü, ana çizgi olan Muhammedi ve Kuransal çizgiye göre farklı eğilim taşırlar ve Peygamber’in onayı dışındadırlar. Hz. Ali’nin yürüttüğü, geliştirdiği çizgiyse ana çizginin paralelindedir ve Peygamber’in bilgisi ve izni çerçevesinde hareket etmektedir. Dahası, ana çizginin temsilcisidir. Muhammedi ve Kuransal anlamdaki İslam’ı Ali’nin önderliğindeki bu çizgi yürütmektedir. Bu çizgiden olanlara, Peygamber Muhammed bizzat “Ali Şiası” adını verir ve İslam’ın özünü, ana çizgisini bunların sürdürdüğü kanısındadır.

Demek ki, Peygamber döneminde ve Peygamber’in izni çerçevesinde İslamlık içinde Ali çizgisi oluşmuştur.

Kaynakların onayladığına göre, “Şia” sözcüğü ilk olarak Hz. Muhammed tarafından Hz. Ali için söylenmiştir. Sözlük anlamıysa “taraftar, yardımcılar” olarak bilinir. Ali, daha Hz. Muhammed döneminden itibaren bir yandaş topluluğa, kesime sahiptir. Bunlara, “Ali Şiası” denilmiştir. Peygamber, Ali’nin çevresinde bir grubun oluşmasından hoşnuttur. Bu grup hiç de Hz. Muhammed’e ters değildir. Ona bağlıdırlar ve sevip- saymaktadırlar. Peygamber bu grubun İslamiyet’e içten bağlılığını bildiği için, bunları “cennetlik”le müjdelemiştir.[1]

“Şia” adı, Hz. Ali’ye yandaş ve ona uyan, ona yoldaş olanlara doğrudan Peygamber’ce verilen ad olduğu kesindir. Eski bir kaynak olan “Künûz’ül- Hakaaık”ın verdiği bilgiye göre, Peygamber Muhammed Ali ve onun yanında yer alanlar için; “Ali’nin Şiası, kurtulanların ve muratlarına erenlerin ta kendileridir.(…) Ya Ali sen ve Şian, havuz kıyısında bana ulaşacaksınız”. demiştir.

Hz. Ali’nin verdiği bilgilere göre, kendisinin Peygamber’e; “Kurtulanlar kimlerdir. Onların yolları hangi yoldur?” türünde bir soru yöneltir. Peygamber’se yanıtında; “Senin ve senin Şianın”, yani “sana uyanların yolu” der. Ayrıca yine Ali’nin aktardığı bilgilerde; Peygamber’in toplumun çeşitli eğilimlerdeki gruplara ayrılacağını, tümünün “sapıklığa” düşeceği, yalnız kendisine uyanların (Ali’ye uyanların) doğru yolda oldukları ve “kurtulacaklarını” söylediği doğrultusundadır.[2]

“Şii/ Şiilik”, “yandaş, taraftar” demek olan “Şia” sözünden türemiştir. Peygamber’in doğrudan Bayyina- 7. ayetteki “İnananlar ve iyi işlerde bulunanlar, kuşkusuz onlar yaratılmışların en hayırlılarıdır” ifadeye getirdiği yorumdan; “Ali ve Şiası yaratılmışların en hayırlılarıdır. (…) Onlar kıyamet günü kurtulanların, muratlarına erenlerin ta kendileridir”. der. Peygamber’in çevresindeki ashab da Ali’yi Peygamber’in dile getirdiği bu sözlerle çağırmışlardır. Birçok hadis bunu doğrular. Ayrıca Taberi, Suyuti gibi birçok ciddi hadis bilgininin ve daha başka eski kaynakların aktardıkları ve kimi Kuran ayetlerine getirdikleri yorumlarda Ali yanlıları “Şia” adıyla geçer.[3]

Peygamber Muhammed, yaşadığı dönemde ifadesini Hucurat- 10. ayette bulan “inanırların kardeşliği” esasını temel alan inanç birliği  üzerine bir toplum yaratır. Fakat çok geçmeden kökenden gelen ve siyasal beklentiler gibi kimi nedenlerle açık- gizli ayrılıklar, farklı görüşler ve akımlar doğar. Bu dönem doğan akımlardan biri de Şia/ Şiilik’tir. Zamanla kimi değişikliklere uğrayarak günümüze kadar gelebilmiştir. Arapça sözlüklerde Şia; “misafir uğurlamak”, “peşinde gitmek”, “taraftar olmak, “ayrılmak”, “fırkalaşmak” gibi anlamları içerdiği belirtilir. Şia, Kuran’ın En’am- 159, Kasas- 15, Hicr- 10 gibi ayetlerinde de benzer anlamlarda kullanılmıştır.

İlk Şii yazarlardan Nevbahti (öl. 912) ile Ebû Halef el-Eşari el-Kummi (öl. 913) Şia’yı; Peygamber’in sağlığında “Ali’nin taraftarları” (Şiatu Ali) diye adlandırılan, ondan sonra da onun “imamlığı”nı savunan kimseler olarak tanımlarlar. Bu anlayış; daha sonraları ufak-tefek ayrılıklarla, “fırkalaşarak” sürmüştür. Ama, temel içerik Peygamber’den sonra yönetimin Ali ve soyunun hakkı olduğudur. “Şia”yı Peygamber döneminde başlatmak tutumu ve anlayışı hemen hemen bütün Şii yazarlarda vardır. Bu görüşe Eşari (öl. 935) ile Ortaçağ’ın ünlü mezhepler tarihçisi Şehristani de katılırlar. Şia’nın Ali “yandaşlığı” olduğunu, Peygamber döneminde başladığını, imamlığın/ imametin Ali’nin çocukları yoluyla soyu içerisinde sürdüğünü belirtirler. Şii bilginlerden Şeyh Mufid de Şia’yı bu bağlamdan tanımlar. Ona göre Şia; Hz. Ali’ye “velayet” yoluyla bağlanan, onun Peygamber’den hemen sonra geldiğine inanan, ondan önce halifelik makamına geçenlerin imamlığını kabul etmeyen kimselerdir.

Şia/Şiiliğin terim olarak anlamı da bu doğrultuda yapılır. Ali’nin, Peygamber Muhammed’den sonra “nass ve atamayla” halife olduğuna inanan, imamlığın sonsuza dek (kıyamete dek) onun Fatıma’dan olan soyundan yürüyeceğini savunan toplulukların ortak adıdır. “Teşeyyu” ise, Şiiliği savunmak, Şii olmak gibi anlamlarda kullanılır. Şia bağlamında doğmuş bir sözdür.

“Şia”, sözcük ve terim olarak VIII. ve IX. yüzyıl yazarları arasında Ali yanlısı topluluğun adı olarak sık sık kullanılmıştır. Sözcük olarak bu anlamda ilkin Nasır b. Muzahım (öl. 827) kullanmışsa da, daha önceki yüzyıllardaki “rivayetler”de de geçer. “Şia” ve “Şiilik” terimleri sonraki dönemde “Ali yanlısı” kesimin genel adı olarak; siyasette, düşüncede, dinde/ mezheplerde, edebiyatta ve litaratürde çok yoğun olarak kullanılmıştır. Özellikle Türk toplumunun yoğun olduğu kesimlerde ve Anadolu’da bu anlayışın adı “Alevilik” olarak benimsenmiştir.

Şiiliğin eksenini, Hz. Ali’nin “imamlığı sorunu” oluşturur. Şii geleneğe göre, Veda Haccı sırasında gelen Maide- 3. ayette belirtilen “dininizi tamamladım” ifadesi “dinin olgunlaştığı” yönündedir. Bu da, Hz. Ali’nin “imamlığa atanması” ile gerçekleşmiş olur. İmamlık, “vasilik sorunu”yla doğrudan ilintilidir. Şiiliğe göre her peygamberin vasisi vardır. Peygamber Muhammed’in de vasisi İmam Ali’dir. Kaynaklarda Hz. Ali için hem yaşadığı sürede hem de öldükten sonra “vasi” sözü kullanılır.

Kaynakların kıyasıya tartıştıkları noktalardan biri de Ali’nin “velayeti sorunu”dur. Veda Haccı’ndan dönülürken Gadiri Hum’da Maide- 67. Ayet iner ve Tanrı Peygamber’den “kendisine indirileni bildirmesini” ister. Bunun üzerine Peygamber buradaki toplantıda Ali’nin elini tutarak; “Ben kimin mevlası isem, Ali de onun mevlasıdır” diyerek, Ali’nin “velayeti”ni duyurur. Şii kanıya göre, Tanrı önceden Ali’nin “velayeti”ni istemiştir. Ama Peygamber buna karşın tepkiler doğabilir ve “dinden çıkmalar olur” endişesiyle gizlemiştir. Tanrı bunun üzerine Maide- 67’i indirerek elçisinden Ali’ye ilişkin bu isteğini yerine getirmesini istemiştir.[4]

Halifeliğin Şiilik, İsmaililik ve Alevilik’teki karşılığı “imamlık”tır. Ama, imamlık halifeliğe göre çok farklı bir anlam taşır ve yine çok farklı bir niteliği vardır. İmamlık, Ali ile başlar ve onun soyu içerisinde, ama genel kabule göre Hüseyin’in koluyla sürer. İmamlar her türlü kötülükten arınıktırlar, yani “masum”durlar. İmam; bütün İslam dünyasında “dünyasal egemenlik hakkı”ndan ayrı, “dünyanın en yüksek ruhani rehberlik yetkisi”ni de taşır. Bu ruhani makam, Ali’nin ve daha sonraları da imamın İslam dininin batıni yanını bilen tek kimse olmalarından kaynaklanır. Peygamber, çevresindeki sahaber içerisinde bu batıni niteliğe tek sahip kimse olarak Ali’yi gördüğünden, onu ileri çekmiş, bu yanını bildirmiş ve kendinden sonra yönetimi onun yürütmesini istemiştir. Kendisinden sonra gelen imamlar da bu gizli/gayb bilmini taşımış, kendilerine ait bir yetke olarak sürdürmüşlerdir. Kuran ve hadislerin en doğru ve gerçek yorumunu imamlar yapmışlardır. Bunların yorumları (tefsirleri) üzerinde İslam’ın hukuk sistemi kurulmuştur.[5]

Doğallıkla bu yorumların doğruluğu ve geçerliliği ogünden bugüne Şii ve Sünni bilginlerce tartışma konusudur. İki yan için de katılma- katılmama, benimseme- benimsememe doğrudan inançla ilgilidir. Bu tür yanlı savlarda bilimsellik iki yan için de ikinci plana düşmüştür.

Şiiliğin kaynağı da netlik gerektiren konudur. Tarih boyu bu alanda farklı görüşler ileri sürülmüş ve farklı kökenler aranmıştır. Şiilerin bu doğuşu  Peygamber Muhammed dönemine götürdüklerini ve Arap kaynağa bağladıklarını gördük. Bilim çevresi, Şiiliğin çıkışını Peygamber sonrası olaylara bağlarlar ve Peygamber sonrası döneme yerleştirirler. İslam bilginlerinden Dozy, Şiiliğin İran kökenli olduğunu savunanların başından gelir. Müller de ona katılır. Kimileriyse Abdullah b. Seba ve Sebiyecilik nedeniyle Yahudiliğe bağlarlar. Hem Yahudi hem de Hıristiyan kökenli olduğunu savunanlar da vardır. Oysa mezhepler tarihçisi Hasan Onat, Abdullah b. Seba’ya yükletilen düşüncelerin Hicri 1. yüzyılın sonlarında ve Hicri II. yüzyılın başlarında tarih alanına çıktığını belirtir.[6]

Huart’ta, Mısır’ı Şiiliğe kaynak olarak gösterir. Basra’da, Şam’da ve Küfe’de fikirlerini tutturamayan İbni Seba Mısır’a gider. Vali Abdullah ibni Ebi Serh’in deniz seferleri inanırlarca pek hoş karşılanmadığından, huzursuz bir ortam vardır. İbni Seba’nın ateşli söylevleri burada bir ortam bulur. İlk Şiilik böylece Mısır’da ortaya çıkar ve pek çok yandaş bulur.[7] Doğallıkla bu savın doğruluğu tartışmalıdır. Kaynak, İbni Seba ve Yahudiliğe bağlanmak istenmiştir.

Wellhausen Şiiliğin, Osman’ın halifeliği dönemindeki olaylar sırasında tarih sahnesine çıktığını belirtir. İbni Seba yoluyla  Yahudiliğe bağlayan görüşleri haklı bulmaz. Çünkü, İbni Seba Yahudi de olsa Yemen Sana’dandır ve Arap’tır. Bu durum bile Şiiliğin Arap kaynaklı olduğuna kanıttır. Ona göre; gerçek Şiilik, Arap çevrelerinde vardır, bu çevreden mevalilere geçmiş ve bunlarla birleşmiştir. Sebiler ise, mevali değil, ama Arap’tır. Daha sonraları Küfe kaynaklı Şiilik biçim değiştirmiştir. Giderek Şiilik; “genel politik duyguların, Suriye egemenliğine karşı Irak muhalefetinin” ifadesine dönüşmüş ve siyasallık kazanmıştır.[8]

Şiiliğin İran kaynaklı olduğu görüşü Massignon’ca da eleştirilmiş, doğrudan Arap kabileleri arasında İslam’ın ilk döneminde doğduğu belirtilmiştir. Araplar arasında çıkan Şiilik daha sonraları Farslılar gibi diğer toplumları da etkilemiştir. Şiiliğin benimsenmesinde “milliyet etkeni” rol oynamıştır. Massignon bu nedenle “saf İran ırkından olan Kürtler ve Afganlıların sürekli Şii karşıtı kaldıklarını” örnek olarak gösterir. Massignon’un saptamalarını esas alan Hilmi Ziya Ülken Arap kabileleri arasında doğarak çevre ülkelere yayılan Şiiliğin İran’da Büveyhliler, Mısır’da Fatimiler, ayrıca Yemen’de ve Türkistan’da Türkler arasında yandaş bulup benimsendiğini belirtir ve ilk kaynağının Araplar olduğunu vurgular.[9]

Şii ve Alevi toplumlar içerisinde yerini bulan Hz. Ali inancı ve giderek kültüne dönüşen bu anlayışların özünde Ali’ye karşı duyulan çok özel sevgi ve bağlılık yatmaktadır.  İslam’ın doğuş yıllarında Peygamber’in yanında çok önemli yeri olan bu insan, yine Peygamber’in payelendirmesiyle yüceltilmiş, yönetime ilişkin görevlere layık görülmüş ve gelecek için önerilmiştir. Ali’nin bu yanının bilincinde olan Şiiler ve Aleviler onu sahiplenmiş, inançlarının odağına yerleştirmiş ve onu tüm düşünceleriyle savunmuş, yüceltmiş, yer yer ulvileştirmişlerdir. Bu nedenle, Hz. Ali’nin bu topluluklar içerisinde hiç kimsenin ulaşamayacağı özel bir yeri vardır. Ali, bu toplumların gözünde hiç kimsenin yapamayacağı çok özel bir taht kurmuştur. Peygamber döneminde Ali’yle başlayan bağlılık ve onun yanında yeralmaolayı, tüm tarih boyu Şii, Alevi ve Batıni akım ve topluluklarca çok özel bir içtenlikle sürdürülmüştür.

 

 

 



[1] Bkz: Yalçın, Aziz- Hz. Ali ve Alevilik Gerçeği, Der Yay. İst. 2001, s: 61 v. d.

[2] Bkz: Gölpınarlı, Abdülbaki- Tarih Boyunca İslam Mezhepleri ve Şiilik, Der Yay. İst. 1979, s: 23 v. d.

[3] Gölpınarlı’nın yaptığı açıklayıcı değerlendirme için bkz: Hz. Ali- Nehc’ül- Belâga (Haz. Abdülbaki Gölpınarlı), Yeni Şark Maarif Kütüphanesi Yay. İst. 1972, s: 401 v. d.

[4] Geniş bir kaynakça taranarak yapılan ayrıntılı bilgi ve değerlendirme için bkz: Doç. Dr. Hasan Onat- Emeviler Devri Şii Hareketleri ve Günümüz Şiiliği, Türkiye Diyanet Vakfı Yay. Ank. 1993, s: 13- 26 arası, 146 v. d.

[5] W. İvanov- “İmam”, İslam Ansiklopedisi, Milli Eğitim Bak. Yay. İst. 1970, C: V/ 2, s: 981.

[6]  Bkz: Onat(1993), s: 20, 146 v. d., 148 v. d.

[7] Bilgi ve açıklama için bkz: Doç. Dr. Bahriye Üçok- İslam Tarihi, Emeviler- Abbasiler, Milli Eğitim Bakanlığı Yay. Ank. 1979, s: 11.

[8] Değerlendirme için bkz: Julius Wellhausen- İslamiyetin İlk Devrinde Dini- Siyasi Muhalefet Partileri (Çev.: Prof. Dr. Fikret Işıltan), TTK Yay. Ank. 1989, s: 146- 163 arası.

[9] Prof. H. Ziya Ülken’in yazdığı önsözdeki saptamalarından. Bkz:  Tahir Harimi Balcıoğlu- Türk Tarihinde Mezhep Cerayanları, Kanaat Kitabevi, İst. 1940, s: 5- 12 arası.