BİLİM ADAMI, DÜŞÜNÜR VE EDEBİYATÇI OLARAK HZ. ALİ

Baki  ÖZ

            1) Hz. Ali’nin Bilimsel Çalışmaları ve Kitapları:

 

            Hz. Ali bilim, düşünce ve edebiyatla yakından ilgilenmiştir. Bilim olarak, özellikle konusu dinsel bilimler olmuştur. Çağına göre akılı/ akılcılığı öne çıkaran bir düşünce yapısı sergilemiştir. Şiirler yazmış, konuşma ustalığını ortaya koyan, sanatsal değerde ve içerikte söylevlerde bulunmuş, zamanla özdeyişleşecek belâgatlı sözler söylemiştir. Ürünlerinin tümü toplumsal, siyasal ve ahlâksal içeriklidir. Döneminin siyasal mücadelelerine yer verir. Eserlerinde kişilik eğitimi (“nefis terbiyesi”) yoluyla yeni bir insan ve toplum yapısı amaçlar. Bu çalışmalarında insanı erdeme  ulaştıracak ince bir ahlâk düşüncesi geliştirir.

Hz. Ali’nin kitapları onun şiirlerinden ve çeşitli söylev, yazışma ve söyleşi metinlerinin derlenmesinden oluşmuştur. Şiirleri “Divan” olarak Hz. Ali soyundan gelen seyyidlerden Şerif Murtaza (966- 1044) olarak bilinen Ebu’l-Kasım Ali bin Ebu Tahir tarafından toplanmıştır.[1] Şerif Radi (970- 1016) olarak bilinen kardeşi Abu’l-Hasan Muhammed bin Ebu Tahir Ahmet el-Hüseyin bin Musa ise onun söylevlerini (nutuk, hutbe), söyleşilerini, özdeyişlerini, öğütlerini, vasiyetlerini ve mektup, emirname gibi yazılı metinlerini “Nehc’ül-Belâga” adıyla derlemiştir.[2] Divan, o günden bugüne çeşitli ülkelerde yayınlanmıştır. Bu divanı, Osmanlı’nın ünlü Hanefi bilginlerinde Müstakimzade Süleyman Sadettin Efendi XVIII. yüzyılda “şerhli” (yorumlu, açıklamalı) olarak “Şerhu Divanı Ali” adıyla yayınlamıştır.[3] Hz. Ali ömrünün sonuna kadar şiir yazmış olmalıdır. Divanındaki; “olaylar içinde altmış yıl yaşadım” dizesi[4], 63 yaşında ölen Hz. Ali’nin ömür boyu şiir yazdığını gösterir.

Hz. Ali’ye ait olduğu savunulan birçok kitap Ortadoğu İslam ülkelerinde basılıp yayınlanmıştır. Birçoğu kuşku götürmekle birlikte şu kitapların da Ali’ye ait olduğu bilinmektedir. Bunlar; “El-Kaşidetü’z- Zeynebiyye”, “El-Kaşidetü’l- Cülcülütiyye”, “Muhannes”, “Cennetü’l- Esma” ve “Münâcât”tır.

“Bilgi Güneşi” olarak nitelendirilen Hz. Ali’nin birçok eserinin 1055 yılında yanan Bağdat Şahpur Kütüphanesi’nde kül olduğu bilinmektedir. Peygamber Muhammed’in de mektuplarını kaleme alan Hz. Ali, o dönemin en büyük devlet adamlığı ve askerliğinin yanı sıra filozof, şair ve bilim adamıdır. Eski bir geçmişi olan Arap şiirinin en usta şairlerinden biridir. Buhari, Müslim, Tirmizi ve Taberi gibi birçok hadis bilgini Hz. Ali’den hadis ve kendi sözlerini aktarmışlardır.[5]

Ali karşıtı kimi yazarlar, Ali ve eserlerine gölge düşürmek için “Nehc’ül-Belâga”daki konuşmalarıyla şiirlerinin ona ait olmadığı söylerler. Amaçları, Ali alanında tereddütler yaratmaktır. Oysa, Ali, Ehlibeyt, Oniki İmamlar, Şiilik ve Alevilik üzerinde derin araştırmalarda bulunan  Dr. Muhammed Et-Tiycani Es-Semvi’ye göre, Ali’nin bu kitabını “tek Kuran aşar”. Bu kitapta Ali’nin herkesi kapsayacak ölçüde bilgileri, öğütleri, ahlâk dersi, ekonomi, felsefe, siyaset ve akıl/ hikmete yer verilmiştir. Üzerinde Sorbon Üniversitesi’nde doktora yaptığı bu kitabın kuşkusuz Hz. Ali’ye ait olduğunu belirtir.[6]

Peygamber’le Ali’nin arkadaşları ve sahabe sağken kimse çıkıp da Peygamber Gadiri Hum’da Ali’yi yerine bırakmadı, bu dizeler ve sanat, siyaset yüklü söylev metinleri Ali’nin değildir, onun adına başkaları sonradan düzenlemişlerdir dememişlerdir. Peygamber Muhammed öldükten sonra nasıl isteği yerine getirilmemiş, kimilerince engellenmişse, Ali’ye ait olan bu tür sanat ve edebiyat ürünü şiir ve söylevlerin de yadsınması aynı nedenlerden ileri gelmiştir.[7] Amaç; Muhammed- Ali engelini ortadan kaldırmak…

 

2) Hz. Muhammed’in Ali’deki Bilim ve İrfan  

    Yeteneğini Keşfetmesi:

 

Peygamber; çevresinde yer alan öncü kadrosu, dava arkadaşları için zamanla bir kanaat edinmiştir. Onları değerlendirir, yeteneklerine ve bağlılıklarına göre görevler verir, makamlara getirir. Kısaca Hz. Muhammed, çevresinde yer alan bu İslam’ın öncü kadrosu için bir değer biçer. Hz. Ali’nin yeri bunlar arasında “müstesna”dır, “ulaşılmaz”dır. Hz. Ali’nin bilimsel/ bilgisel, düşünsel, ahlâksal ve siyasal/ yönetsel kişiliği, ayrıca içtenlikle bağlılığı O’nun öncü kadro içerisinde seçilmesine, erişilmez bir konuma yükselmesine, Peygamber’in O’na çok ayrı bir değer vermesine neden olmuştur. Bu durum; Ali’nin bilimsel, bilgisel, düşünsel ve inançsal yanı açısından da aynıdır. Peygamber’in “Ben bilimin kenti isem, Ali de kapısıdır” sözü bu açıdan oldukça anlamlıdır. Peygamber, özdeyiş haline gelen bu sözüyle Hz. Ali’ye öncü kadro içerisinde ulaşılmaz bir değer biçmiştir. Yeni kurulan din içerisindeki yerini ve önemini vurgulamıştır. Ali’nin bilgide, düşüncede, inançta, ahlâkta ve bütün bunların Ali’nin kişiliğinde kimliğe dönüşen erdemliliğindeki yanı görmüş ve ona değer vererek bu yanına yaşamsallık katmıştır. Amacı; Ali’de billurlaşan bu niteliği yeni oluşan İslam toplumuna ve onun öncü kadrosuna kazandırmaktır. Peygamber’i ve onun ideolojisini anlayabilmenin yolu, yordamı, yöntemi olarak Ali’nin ulaştığı erdemsel kimliği örnek göstermiştir, bu sözüyle. Ortaya konulan din/ ideoloji bir kent ise, buna ancak Ali yolu ve O’nun üstün kişiliği, örnek erdemi, ahlâklılığı, bilgililiği  ve örnek inançlılığı yoluyla/ biçimiyle ulaşılabileceğini belirtmiş olur. Hz. Ali, Peygamber’in gözünde böyle bir evrene giriş kapısıdır. Peygamber, Hz. Ali ve niteliğini bu açıdan örnek olarak gösterir. Doğallıkla; Ali bilimciliğinin, düşünceciliğinin, akılcılığının bir bilim deryasına girişteki yöntem oluşu da olayın diğer yüzüdür. Peygamber, ortaya konulan ideolojiyi anlayabilme ve ulaşabilmenin yolunu Hz. Ali’nin bilimsel/ bilgisel altyapısı ve akılcı yönteminde görür. Bunu, çevresindeki İslam öncülerine örnek olarak gösterir. Ali’nin örnek tip olarak gösterilmesi daha sonraları kıskançlıklara ve İslam içi çekişmelere yol açacak ve giderek İslam’da bölünmelerin ilk kaynağını oluşturacaktır.

Hz. Ali yenilmez bir asker, büyük bir devlet adamlığının yanında hem maneviyat pınarının kaynağıdır, hem de bir bilgindir. Kaynaklar onu Peygamber’den sonra “İslam’ın en büyük bilgini” olarak nitelendirirler. Bilindiği gibi, Peygamber onu bilim dünyasına girişin yolu olarak göstermiştir. Ünlü hadis aktarıcılardan İbni Abbas; “Tanrı bilimin onda dokuzunu Ali’ye verdi. Kalan onda birinde de onu insanlara ortak yaptı” demiştir.[8] Bu hadis, Ali’nin bilim yönünü belirtmesi açısından oldukça önem taşır.

 

3) Hz. Ali ve Bilim:

 

            Hz. Ali’nin özellikle ilk üç halife döneminde siyasi ve idari herhangi bir görevi pek olmadığından, oldukça bol zaman bulmuştur. Özellikle bu döneminde bilim ve düşünceyle derinlemesine ilgilenmek ve uğraşmak olanağı olmuştur.[9] Ali; bilgi (irfan), güzel ve edebi söz söylemede (belâgat), tedbir ve akıl kullanma ustalığnda eşsizdir. Ayrıca fıkıh bilimi, dil bilgisi, tasavvuf, din ve dünyaya ilişkin bilgilerde eşşizdir. Siiirsel bir konuçma yöntemi vardır. Konuşmalarında ölçülü ve bıktırıcılıktan uzaktır. Arap şiiri geleneğinde olduğu gibi, sözü çok ustaca ve süsleyerek kullanmasını çokiyi becermektedir. Muhabbeti çok seven biridir.[10] Peygamberden sonra yakın çevrelerinin ve yönetim kadrolarının en bilgili kişisi Hz. Ali’dir. Kendisi pek birşey sormaz, ama herkesin akıl danıştığı bir bilgi ve bilgilendirme mercii olmuştur.[11] Halifelere danışmanlık yapıp, akıl verip yol gösterdiği bilinmektedir.

Ali, madde ve manâda Hz. Muhammed’in en iyi bir temsilcisidir. Kuşkusuz ilim ve irfan bakımından sahabilerin en önde gelenidir. Konuşmalarından oluşan kitaplarıyla şiirleri onun üstünlüğünün en açık kanıtlarıdır. Hakim, Teberani ve Tirmizi gibi ünlü hadisçilerin aktardıklarına göre Peygamber onun için, “Ben hikmet yurduysam, Ali de onun kapısır” türünde onun bilimsel ve düşünsel değerini ortaya koyan sözler söyler. Bunlardan esinlenerek Ali’ye değer biçen tasavvufi çevreler; Ali’ye “Şah-ı Velayet”, yani veliliğin sultanı sanını vermişlerdir.[12] O, bir tasavvuf erbabıdır. Tasavvufçuların piridir. Tasavvuf akımları ve kurumları olan tarikatların çoğu Hz. Ali’yi tarikatlarının başına yerleştirir, kurumlarının soy zincirini onunla başlatırlar. Peygamber’e ulaşım noktasına Hz. Ali’yi yerleştirirler. Çünkü, tasavvufi çevrelere göre; “gayb ilmi (batıni ilmi)” Peygamber Muhammed’ce Hz. Ali’ye aktarılmıştır. Ali, “batin/ gayb ilminin temsilcisi” konumundadır.[13]

Tasavvuf kolları içerisinde Ali’ye bağlı olanlarca, Ali “tinsel olgunluğun öncüsü”dür. Alevi eğilimlerinin tümü Ali’den geldiklerini ve onun düşünsel- inançsal yolunu izlediklerini ileri sürerler.

Ali, iyi bir Kuran yorumcusu ve değerlendiricisidir. Çünkü Kuran’ın iniş aşamalarını tümüyle görmüş, gözlemlemiş, Hz. Muhammed’le birlikte yaşamış ve bu ilahi kuralları içine içtenlikle sindiren biri olmuştur. Kuran’a vakıflığı kadar, Kuran’ı önceleyen Tevrat, Zebur, İncil gibi kutsal kitapları da çok iyi bilen ve yorumlayan biridir. Ali, bu alanda en güvenilir yorumculardan biri olarak kabul edilir.[14]

Uzmanlara göre; Ali’nin kişiliğinde üç önemli özellik toplanır. Bunlar; cesaret, bilim ve güzel konuşmadır. Çocukluğundan itibaren Peygamber’in yanında bulunmuş, ölünceye kadar da yanında ayrılmamıştır. Kuran’ı ondan öğrenmiş ve onun yazmanlığını (katipliğini) yapmıştır. Abd-i Menaf ve Haşimoğularına özgü yüksek zekaya sahiptir. Bütün bu ayrıcalıkları ve deneyimleri ona dinsel alanda yargıda bulunma olanağını sağlamıştır. Zaman zaman ilk üç halifeye danışmanlık ettiği, kimi konularda akıl danışıldığı bilinmektedir.[15]

Hz. Ali sahabeler arasında Kuran, hadis ve özellikle İslam hukuku olan fıkıh alanındaki bilgileri ve deneyimleriyle kendini kabul ettiren bir otoritedir. Onun bu yanına ilişkin dönemin insanlarının aktardıkları önemli rivayetler vardır. Ali, 586 hadis aktarmıştır. Bunlardan 20’si hem Buhari hem de Müslim’de yer almıştır. Ayrıca 9’u Buhari’de, 15’i de Müslim’de bulunmaktadır. Ali, Peygamber daha hayattayken Kuran’ı tümüyle bellemiş, Kuran konusuna vakıf sayılı sahabilerden biri olmuştur. Ayetlerin nerede ve ne zaman indiğini çok iyi bilen biridir. Bu konuda başkalarını sürekli aydınlatan başvuru kaynağı olmuştur. Kuran yorumunda da yeri doldurulmaz biridir. Ne var ki yandaşlarının aşırı tutkuları onun bu alandaki yorumlarının bilimselliğine zaman içerisinde kuşkuyla bakılmasına neden olmuştur. Dürüstlüğü, İslam hukuku anlayışına da yansımıştır. Yemen’de bir süre kadılık yaparak hukuk bilgisine uygulama olanağı da bulmuştur. Onun hukuk bilgisi ve yargıda (hüküm vermede) bulunmadaki başarısı halife Ömer’in; “En isabetli hüküm verenimiz Ali idi” demesine neden olmuştur. Ashabın en bilgin simalarındandır. Ancak, ömrünün büyük bir bölümünün askerlik ve siyasetle geçmesi, onun bilgin kimliğinin ikinci planda kalmasına, geniş yorum (tefsir) ve fıkıh  bilgisini genç kuşaklara aktaramamasına neden olmuştur. Bütün bunlara karşın, Ali’nin İslam hukuku alanındaki uzmanlığı yandaş ve karşı olan tüm çevrelerce kabul edilmektedir. Nahiv ve cifr bilimlerinin de esaslarını onun koyduğu savunulur. Güzel ve etkili konuşma yeteneği nedeniyle ortaya koyduğu sanatsal ve felsefik değeri olan sözleri, hitabet alanının anıtları olarak halen de varlıklarını korurlar.[16]

            İslamlığın içinde gelen ve her anını yaşayan biri olarak İslamiyet’in öz değerini ve temel amacını en iyi bilen Ali’dir. Arap dilinin kurallarını saptayarak, Arap gramerinin düzenlenmesine öncülük etmiştir. İslam hukunun en iyi bilenidir. Mahkenmede tanıkların etkileme olasılığını ortadan kaldırmak için, tek tek dinlenilmesi yöntemini ilk uygulan Ali olmuştur. Halifeler, devlet yönetiminde Ali’nin bilgi ve deneyiminde yararlanmışlardır. Halife Ömer de Ali’nin hukuk bilgisi konusunda uzmanlığını kabul etmiştir. Ali tasavvuf biliminin de “piri” sayılır. Kendisini, Ledün bilimine verdiği bilinir. İyi bir asker olan Ali aynı zamanda, askerlikte önemli bir yeri olan topoğrafya alanında da üstün bir bilgi ve yeteneğe sahiptir. İslam dininin korunması ve yayılmasında Ali’nin bu bilgi ve yeteneklerinin payı büyüktür.[17]

Ali Peygamber Muhammed’in düşüncelerini değişen koşullara göre özüne en uygun biçimde en iyi anlatan ve yorumlayan olmuştur. Bu yöntemiyle İslamlığa derin, insancıl bir nitelik kazandırmış olur. İslam felsefesinin temellerini atar. Ne kendi çağında, ne de daha sonraları dinsel görevli hiçbir lider, onun ölçüsünde derin ve engin düşünceler yaratamamıştır.[18]

Ali Kuran kaynaklı bir düşünür, bilgin ve ozandır. Tanrı’dan gelen “Kuran’a bağlandığı”nı, Tanrı elçisinin “doğru yolu”na inandığını, “Muhammed yolu”ndan ayrılmak istemediğini, Kuran’ı “yoldaş eylediği”ni belirtir ve Tanrı’dan kendisini “Kuran’a dost kılması”ni  ister.[19]

 

      4) Hz. Ali’nin Bilim, Bilği ve Eğitime Verdiği Önem:

 

Peygamber’in “Bilim, Çin’de de olsa alınız” özdeyişiyle O’nun öğreti ve pratik anlamda iyi bir izleyicisi olan Hz. Ali’nin “Bana bir sözcük öğretenin kulu-kölesi olurum” özdeyişleşmiş görüşleri İslam’ın ilk dönemine ilişkin bilimsel ve eğitsel yaklaşım açısından oldukça anlamlıdır. Bu yaklaşımlarda bilim, eğitim tutkusu ön plandadır. Bilimi alma ve eğitilmiş bir toplum yetiştirme işi ülküsel kılınmıştır. Yeni yaratılacak İslam toplumunun temel özelliği bu olacaktır. Bu dinin kurucuları eğitime, yetiştirmeye akıllıca yaklaşmakta ve gereksinim duymaktadırlar. Bilime, bilimsel olana, eğitime, eğitilmiş topluma duyulan gereksinim çağ aşan bir tutumla özlenmekte ve yeni toplumun yaşamına kazandırılmaya çalışılmaktadır. Çöl bedevisi olan Arap toplumunu bir üst düzeye çıkarma ancak eğitimle, yeni değer yargıları almakla olasıdır. Hz. Ali’nin eğitim-öğretimi ülküselleştirmesindeki amacı budur. Yoksa amaçlanan şey kaba anlamda bir “kul-köle olmak” değildir. Zaten, Hz. Ali kulluğa/ köleliğe karşı biridir.

Hz. Ali’nin bilim, eğitim ve yetişmiş toplum yaratma anlayışında çağı aşan bir akılcılığı (rasyonalizm) vardır. Olayı; tümüyle pratik olarak düşünmüş, ama bu pratiğe ulaşmanın öğretisini de akılcılık çerçevesinde oluşturmuştur. Bu bakımdan şair ve sanatçı duyarlılığı taşıyan Hz. Ali, aynı zamanda akılcılığı yoluyla da katı bir gerçekçidir.

Peygamber olsun, O’nun izleyicisi Hz. Ali olsun bilimin ve bilginin alınmasında sınır tanımaz bir anlayışları vardır. Bu alanda dar milliyetçi ve şovenist değillerdir. Oldukça uzak görüşlüdürler. “Çin’de dahi olsa…”nın anlamı budur. Olaya, oldukça gerçekçi bakarlar ve ülküsel yaklaşırlar.

Peygamber’le Ali bu yanlarıyla İslam’ın diğer ileri gelenlerinden ayrılırlar. Halife Ömer’in, İslam’ı içermediği, paganist olduğu ve Kuran/ İslam ürünü olmadığı için İskenderiye Kütüphanesi’ni yaktırması[20] katı bir İslam bağnazlığıdır. Oysa, Hz. Muhammed’le Ali bu anlayıştan uzaktırlar. Hangi kültürün, hangi inancın ürünü olursa olsun bilim ve bilginin alınmasından yanadırlar. Çağ aşmayı, ileri bir toplum yaratmayı buna bağlı görürler. İslam toplumu, Peygamber’in ve Ali’nin uygarlığın ürünlerini toplumlarına kazandırma savaşımına ve ülküselliğine ancak Abbasiler döneminde ve X. yüzyıldan itibaren ulaşacaklardır. Dünya uygarlık ürünlerine Arap-İslam Devleti’nin kapılarını açacaklardır. Türk, İran, Hint, Yunan, Roma yapıtları Arapça’ya çevrilecek, bunun için çeviri kurumları oluşturulacak, bilim ve düşünce adamları ülkeye çağrılarak değerlendirilecek, evrensel bilgiye ulaşan ünüversiteler kurulacak, bilim ve felsefe akımları alınacaktır. Batıni/ İsmaililerin de bilim çalışmaları gözardı edilemeyecek düzeydedir. Bütün bunların kökeninde Peygamber’in ve Hz. Ali’nin bilim, düşünce, eğitim ve akılcılık anlayışları yatmaktadır.

Hz. Ali, bir düşüncenin ve inancın öncüsüdür. Bu yanından olacak ki, İslam ülkelerindeki tarikatlardan birkaçının dışında hepsi Ali’dan kaynaklanmışlardır. Soykütükleri Ali ile başlatılır. Ali, bu tarikatların Peygamber’e bağlanmalarında biricik halka olur. Doğallıkla; bu Ali’ye olan inancın ve güvenin, ona İslam içerisinde verilen çok özel yerin sonucudur. Yoksa, Ali hiçbir zaman bir tarikat kurucusu olmadığı gibi, İslam temel inancının dışında bir düşünce ve inanç çığırını da benimsememiştir. Düşüncelerini erdem, doğruluk, eşitlik, iyilik, yardıseverlik gibi güzel ilkeler üzerine oturtmuştur. Bütün insanları Adem’le Havva’dan gelmeleri nedeniyle eşit görmüştür. Kişiye kalan, topluma yayılmayan bilgiyi önemsiz görür. Bilimin kişinin değerini arttırdığı, ona güzel değerler kattığını düşünür. Bilgin olanın çevresini, insanlığı aydınlatmak, onları yetiştirip eğitmek gibi ulvi bir görevi olduğunu söyler. Ayrıca bilgilendirme işinin karşılıksız yapılması gerektiğini belirtir. Bilimin toplumsal olduğu düşüncesindedir. Evreni, ölü durumda kurtaran ona canlılık ve dirlik kazandıranın bilim olduğunu, bunun da bilimin toplumsal niteliğinden kaynaklandığını, bilimle bir başka toplumsal özlü olan ahlâkın birbirlerini bütünlediklerini belirtir.[21]

Ali, düşünceleriyle çağımıza ışık tutmuştur. “Bilmeyenin bilene düşman kesilse” de, kişinin doğru bildiği yoldan gitmesini; çünkü yüceliğe, erdeme ancak  “bilgi” ile ulaşılacağını belirtir. Her dönemde cahil, bilenin karşısında engeldir. Her dönem kötü insanlar bir başkasındaki kahramanlığa, bilgiye ve mal varlığına düşmanlık duymuşlardır. Ali bunu çekmiştir, yaşamıştır. Bunların gelişmelere engel olmamasını, bilgi ve eğitimin cahilliği yeneceğini belirtir. Çünkü insanlığın bilime, aydınlığa gereksinimi vardır. İnsanlığın geriliğinin/ gericiliğinin ancak eğitim, bilim, bilgi ve bunun sonucunda doğacak olan bilinçle aşılabileceğine inanmaktadır.[22]

Hz. Ali oğlu Hasan’a öğüdünde; zenginliğin en üstününün “akıl”, yoksulluğun en büyüğünün “ahmaklık”, en korkulacak ve korkunç şeyin “kendini beğenmişlik”, soyun-sopun en yücesinin “güzel huy” olduğunu belirtir. O; “akıl”ı zenginlik, bilgisizliği “yoksulluk”, “edep”i en zengin miras, “danışmak”ı da en sağlam arka olarak görür.[23] Doğallıkla bunlar hep yaşamdan dersler çıkarmanın sonuçlarıdır. Ali, bu konuda oldukça deneyimlidir.

Ali’ye göre, Tanrı iki tip insanı sevmez. Birincisi; yanlışa düşmüş, doğruluktan sapmış, başıboş durumuna gelmiş kimselerdir. İkincisiyse; bilgisizliği kendinde toplamış olanlardır.[24] Doğallıkla, Ali bu örneklemeyle bilginin önemini vurgular ve kişiyi doğru yola ancak bilgililiğin ve bilinçli olmanın ulaştıracağını söylemeye çalışır.

Ali, bilime oldukça bel bağlar ve gerek görür. Kişinin kişiliğinin oluşmasını, olumlu nitelikler kazanmasını bilime, bilgili olmaya, eğitim görmeye ve bilinçli olmaya bağlar. Bilimi, “bayrak edindiği”ni söyler. Bilim, bilgi ve bilincin ancak çalışılarak elde edildiğini özellikle vurgular.[25]

 

5) Hz. Ali’de Eğitim:

 

Bilim ve sanatı (hüner) “bütün rütbelerin en üstü”nde gören Ali, eğitimi oldukça önemser. Bir inanç ve ahlâk adamı olan Ali’nin eğitim anlayışında bu yanı ağır basar. Kişilik eğitimini (“nefis terbiyesi”), eğitimin temeli olarak görür. Onun kişilik eğitimine verdiği bu önem bir çığırın başlangıcı olur. Tasavvuf ve tarikat akımları “nefis terbiyesi” olarak bilinen olgun/ yetkin insan yetiştirmenin yolu olan kişilik eğitimini tümüyle ondan alırlar. Çünkü, o bencilliğin en büyük düşmanıdır. En büyük savaşı, “nefse karşı savaş”ta görür.

Ali, geleceğin kuşağı olan çocukların eğitilmesine önem verir. Tam bir eğitimbilimcisi gibi davranır. Ona göre; “çocukların kalbi herşeyi yetiştirmeye elverişli boş bir tarladır. Kendine ekilen herşeyi kabul eder ve yetiştirir”.[26] Doğallıkla; Ali’nin amacı bu tarlaya iyi şeyleri ekmek, onları güzel değerlere sahip insanlar olarak yetiştirmektir.

Çocukların küçük yaşta eğitilmesini ister. Büyüyünce eğitim verilmesinin “taşı nakşetmek kadar zor” oduğunu, yalnız çocuklukta alınan eğitimin “taşa kazılmış yazı” gibi silinmeyeceğini söyler. Eğitimin büyük bir “gömü/ hazine” olduğunu, hiç bir zaman tükenmeyeceğini ve değerini yitirmeyeceğini, bilgi ve bilincin “gömü” gibi değerleneceğini  belirtir.[27]

Ali, eğitime fonksiyonel bir görev yükler. Eğitimi, insan yetiştirmenin aracı olarak görür. Yetişmek; olgunlaşmak, yetkin ve mükemmel duruma gelmektir. Bu, doğallıkla  “nefis”i eğitmekle olur. Bireyde yeni bir kişilik yaratmadır. Bu süreci tamamlayan kimse sonunda “kendini bilen” kimse olacaktır. Bilgin olmanın yolu da “kendini bil”mekten geçmektedir.[28] Ali bu anlayışıyla daha sonraları “sen seni bil sen seni” diyen Yunuslara, Hacı Bektaşlara ve Alevi ozanlara kaynaklık edecek, tasavvuf kişilik eğitimi anlayışında Ali’nin bu pınarında içecektir.

Ali, anck eğitimle, bilgi edinmekle kişinin yücelip değer kazanacağı, soy-sopla yücelemeyeceği anlayışını sergileyerek Ortaçağ’ın feodal anlayışına kafa tutmuş ve bilgiyi, eğitimi önemser durumua getirmiştir. O, övülmeye değer olanın “güçlü akıl, utanma, nefsinden sakınma, arınma ve eğitim” olduğunu söyler.[29]

Ali, bu eğitim ve bilgi anlayışını doğrudan eğitim kurumları kurdurarak yaratmaya çalışmıştır. İslam’ın başlarında okullaşma olayını yaşama geçiren Ali olmuş, bu çabasıyla İslam’ın öğretilmesine de önemli ölçüde katkı sunmuştur. Yönetime egemen olur-olmaz Medine’de bu olayı başlatmış, merkezde bir okul kurmuştur. Arapça gramerin öğretmenliğini Ebu Esved ed-Düeli’ye, Kuran okutma ve eğitimi öğretmenliğini Abdurrahman es-Sülemi’ye, doğal bilimler öğretmenliğini Kümeyl bin Ziyad’a, Arap edebiyatı öğretmenliğiniyse Ubade b. es-Samit’le Ömer b. Seleme’ye vermiştir.[30]

 

6) Hz. Ali’de Akılcılık:

 

Ali, İslam rasyonalizminin (akılcılık/ usçuluk) başlatıcısıdır. Onunla başlayan bu akılcılık Abbasiler döneminde doruğa çıkar. Ali, Tanrı’nın insana verdikleri arasında en üstününün “akıl” olduğunu, bunun hiçbir nitelikle karşılaştırılamayacağını belirtir.[31] Onun bu anlayışı; bidatlara, batıl inançlara ve üfürükçülük, nushacılık, falcılık gibi ilkel sayılacak uygulamalara tepki göstermesinde, toplumu akıla dayanarak düşünmeye çağırmasında görülür.[32]

Ali, çağına göre çok ileri bir sıçrama yaparak diyalektik düşüncenin temellerini atar. Değişmenin, toplumsal oluşum ve gelişmenin esas ve değişmez olduğunu dile getirir.[33]

İnsanın yaratılış alanı üzerinde düşünce üretir. Ancak olaya diyalektik bakmasına ve bir oluşum süreci görmesine karşın, Kuran çerçevesinde kalır.[34]

Tanrı’nın varlığı, büyüklüğü ve yaratıcılığı konusunda mistik bir tutum sergileyerek, bunun “akılla bilinemeyeceği”ni düşünür ve “sezgi”yi kullanır. Bu yanıyla, bu alanda “sezgi”yi esas alan mistik düşünceye çığır açar.[35]

Tanrı’ya “sevgi” ile bakmak, “içten bağlılık duymak”, ona “yakın olmak” bu bağlamda yaklaşmak Ali’nin “Tanrı” konusunda İslamsal mantığa göre attığı önemli bir adımdır.[36] Ali Tanrı’ya “bulunç”la, “içe kapanış”la varılabileceğini düşünür.[37] Bu içtenlikli bağlanışla bütün “gizli kapı”ların açılabilineceğini belirtir.[38] Onun bu “Tanrı yaklaşımı”, Aleviliğin “Tanrı’ya bakışı”nın esası olur.

Ali, Kuran’ın insanlık için bir “aydınlık”, bir “ışık” olduğunu vurgular. Burada ortodoks İslamsal çerçevede kalır Yalnız, Aleviliğin ve tasavvufi çevrelerin Kuran’a yorumu olan dış (zahiri) ve iç (batıni) anlamları olduğunun ilk düşünce imgelerini vererek, bu eğilimlere düşünsel kaynak olur.[39]

 

7) Hz. Ali’nin Şiirlerinin Sanatsal ve Edebi Niteliği:

 

Ali düzyazı kitaplarında olduğu gibi, şiirlerinde de öğütçü, yol gösterici ve eğitici bir anlayışı sergiler. Arapça’nın bütün anlatım olanaklarından yararlanır, sözcük oyunlarına başvurur, şaşırtıcı imgeler, imgeler üretir. Bu alanda oldukça ustadır. Onun işlediği konular; sevgi, dine bağlılık, yiğitlik, erdem, eli açıklık, dayanışma ve eşitliktir. İslam öncesi Arap şiirinin bütün gelenekleşen çizgisini izlemekten çekinmez. Hz. Ali, bir ozan olarak; bu tür konularda “gerçekçi ve yaşama sıkı sıkıya bağlı”dır. Düşlere bağlı kalmayarak tanığı olduğu olayları tüm çıplaklığıyla açıklar. Ali’nin “Yedi Askı”dan esinlendiği de gözden kaçmamaktadır.

Hz. Ali’nin şiirleri; onun çağını, düşüncelerini, eğilimlerini, duygularını yaşamın olaylarıyla birlikte verirler. Siyasal olaylar ve gelişmeler bütün çıplaklığı ve çelişkileriyle birlikte şiirlere yansımıştır. Ali’nin şiirleri İslam dininin ortaya çıkış ve gelişme koşullarını, dalgalanmaları tüm somutluğuyla gösteren yaşanmış belgelerdir. Ali de tüm çıplaklığıyla olayların içinde biridir. İslam dinini yaymadaki en önemli rol üstlenişi görülür. Halife seçimi türü olaylar da bu şiirlerde ve söylevlerinde genişçe yer almıştır. Bu şiirlerde Ali’nin gönüldeşliği, eliaçıklığı, erdemliliği, insanlara davranış biçimi, kahramanlığı, adilliği geniş yer tutar. Ali’nin şiirlerindeki başarısında dilinin özlülüğü de rol oynar.

Ali’nin şiirlerinin bugüne dek öğretim kurumlarına sokulmayışı, örnek olarak gösterilmeyişi şaşılacak şeydir.

Eyuboğlu’na göre Ali’nin şiirleri tümü, “özgünlük bakımından etkili bir buluş sayılmaz”. Ancak sözcüklerin seçimi, dizelerin anlam bakımından birbirine bağlanması oldukça ustacadır. “Şiirindeki başat etki dilinin gücüdür”. Şiirini, “düşüncelerinin aracı” olarak kullanmıştır. Döneminin sanatında görülen temasal çelişkiler, Ali’nin şiirlerine de yansımıştır. Ali’nin kahramanlığı şiirlerinde de açıkça görülür. Ali’nin yiğitliği, korkusuzluğu türünde özelliklerinin tümü, “din düşmanlarına karşı sergilenen duygularla örülmüştür”.

            Ali’nin şiirlerine yansıyan ve tarihe ışık tutan bir başka konu da; Peygamber’in ölümünden hemen sonra çevrelerindeki Müslümanlar arasında bir çözülmenin başlaması, geçimsizliğin yüze vurması, neredeyse yoldan sapmalara varan gerginliklerin ortaya çıkmasıdır. Kimi dizelerde bu olumsuz gelişmeler çok açıkça görülür.

Ali’nin şiirlerinde gerçeklik, toplumsal örtü altında yalınca verilir. Ali ne ölçüde ulvileştirilirse ulvileştirilsin, bir yerde onda “doğal denetim” önplandadır. Şiirlerde ulvileştirlmiş Ali’nin yerini, insan Ali almıştır. Şiirlerde, gerçeklik ayakları üzerine basmaktadır.

Ali’nin şiirlerinde İslam’ın doğuş yıllarında Mekke- Medine- Küfe’deki egemen olan yaşam anlayışının, varolan ahlâksal yaşamın niteliği kolayca görülür. Bütün bunlar destanımsı bir havayla anlatılır. İlk çağlardaki Mezopotamya’daki “Gılgamış”, Hindlilerdeki “Ramayana”, Greklerdeki “Homeros”, Araplardaki “Yedi Askı”da görülen destansallık özelliği Ali’nin şiirlerinde kendini ortaya koymuştur.

Ali’nin şirleri bugüne dek eğitim kurumlarına girmemiştir. Toplum bu şiirlerde oldukça uzak kalmıştır. Halk kesimi bilmediği gibi, nedense aydınlar da bu şiirleri bilmemektedir. Ali, halk tarafından destansı özellikleriyle ve cenkleriyle bilinir. Demek ki, halk onu kahramanlıklarıyla sevmiş ve benimsemiştir.

Ali, şiirlerinde sürekli Peygamber Muhammed’in izinde olduğunu vurgular. Bu yola, sonraları “sünnet” denmiştir. Ali’ye karşı olanlar da bu “sünnet”in temsilciliğini yaptıklarını savunmaktadırlar. Bu da şiirlerin içeriğiyle çelişir. Doğallıkla Ali, şiirlerini yalnızca “şiir” olsun, “sanat” olsun veya bireysel doyuma ulaşmak için yazmamıştır. Düşüncelerini ve Peygamber’in yolunu bildirmek, tanıtmak ve göstermek için yazmıştır. Çünkü Ali, Muhammed- Ali Yolu’nun kurucusu ve sürdürücüsüdür. Bu da şiirlerinin asli konusu olmuştur.

Ali’nin şiirleriyle çevresini, yolunu izleyenleri veya izleyecek olanları yeterince etkilediği söylenemz. Ali’nin kimi dizeleri birer atasözü, özdeyiş niteliği alarak ağızdan ağıza sürdürülmüştür. Bunlar da çoğunluk; bilgelik, doğruluk, erdemlik, eliaçıklık, yardımseverlik, verilen söze bağlılık v.b. konularını içerir. Onun “Nehc’ül-Belâga” adlı yapıtında da biraraya getirilen konuşmaları çokluk uyarıları, öğütleri içerir niteliktedir. Peygamber’in “ben bilim kentiysem, Ali de kapısıdır” türündeki sözü nedeniyle Ali bir “bilim öncüsü” olarak görülür. Ancak bu bilimin, “İslam kavramıyla çevrelendiğini” de bilmek gerekir. Yoksa, Ali bir pozitif bilimci değildir. Onun bilimciliğine ve bilim adamlığına, İslamsal bilimlerle sınırlı olarak bakmak gerekir. Yani o Kuran, fıkıh, tefsir, kelâm gibi alanlarda çalışan, düşünce üreten bir İslam bilimcisidir.

Ali şiirlerinde ve söylevlerinde (hutbelerinde) bütün gerçeklerin Kuran’dan kaynaklandığı kanısını sergiler. Onun gözünde doğruluk, erdemlilik, bilgelik ancak “Kuran’a uymak”la nitelenebilir. Bu özellik, onun şiirlerini İslam inançlarını yayma düşüncesiyle yazdığı izlenimini vermektedir. Kuransal ve Muhammedi İslam’ın içtenlikli temsilciliğini üstlenen ve bunu kendisi için tarihsel sorumluluk olarak gören Muhammed- Ali Yolu’nun kurucusu olan Ali, “kaynağını Kuran’da bulan bir inancın ozanı” olmuştur.

Ali’nin şiirlerinde Arap yaşantısının özelliklerini, çöl doğasının niteliklerini yansıtan özgün buluşlar, benzetmeler görülür. Bunların hepsi doğadan ve doğal olandan alınmışlardır. Arap şiirinin özelliklerinden olan; bu “doğadan esinlenme” ve “yaşama ortamının koşullarından etkilenme” Ali’de tümüyle vardır. Özellikle, kullandığı imler çöl doğasının gerektirdiği niteliktedir.

Ali’nin şiirlerinin eski Arap şiirinden esinlenmesi doğaldır. Araplarda şiirin ve edebiyatın bir siyaset yapma aracı olması, bir ideoloji ve amaç sahibi olan Ali’nin şiire yönelmesine ve etkileyici şiirler yazıp söylemesine neden olmuş olabilir. Ayrıca Araplalarda şiir ve belagâtlı söz söylemek ve edebiyat yapmak önemli bir geleneksel damara sahiptir. “Yedi Askı”, Ali’ye ulaşan bir sanat ve şiir damarıdır. Ali’nin şiir söylemesinin “Yedi Askı” ozanlarını anımsatması bu açıdan önemsenmelidir.[40]

Ali, Arap ve İslam toplumunun yetiştirdiği önemli bir şair ve edebiyatçıdır. Günümüzde artık Ali’nin bu özelliği görülmeli ve onun ürünleriyle toplumlar, özellikle genç kuşaklar tanıştırılmalı, şiirleri ve söylevleri okul müfredat proğramlarına konularak çocuklarımızın Ali’den yararlanmaları sağlanmalıdır.

Ali, çağının önemli hatiplerindendir. Etkili konuşan büyük bir “söz ustası”dır. Oldukça ustaca, sanatsal değerli ve içerik bakımından zengin olan şiirleri bu alanda bir araçtır.[41] O, şiirleri yoluyla davasını ve düşüncelerini savunmuştur.

 

           

 

 



[1] Divan haline getirilen şiirlerinin Türkiye’deki yayımları için bkz: Hazreti Emir Ali İbn-i Ebu Talib- Hazreti Ali Divanı (Çev.: Vedat Atila), Ant Yay. İst. 1990; İsmet Zeki Eyuboğlu (Çev.)- Hz. Ali’nin Şiirleri, Pencere Yay. İst.

[2] Şerif Radi’nin derlediği metinlerin Türkiye’deki yayımı için bkz: Hz. Ali- Nehc’ül-Belâga (Haz. Abdülbaki Gölpınarlı), Yeni Şark Maarif Kütüphanesi, İst. 1972. Sonraki baskılar Der Yayınları’nca yapılmıştır.

[3] Müstakimzade Süleyman Sadeddin Efendi (Çeviri ve Şerh)- Hz. Ali Divanı, Ana Yay. İst. 1981.

[4] Bkz: Hz. Ali’nin Şiirleri (Çev.: İ. Z. Eyuboğlu), s: 72; Hazreti Ali Divanı (Çev: V. Atila), s: 87.

[5] Bkz: İsmail Onarlı- “Ali’li Alevilik Ya da Başka Bir Söylemle: <Marx’sız Marksizm, Ali’siz Alevilik Olamaz>, Ali’siz Alevilik Olur mu? (Editör: C. Şener), Ant Yay. İst. 1998, s: 188.

[6] Bkz: Dr. Muhammed Et-Tiycani Es-Semavi- Kuran’ı Ehlibeyt’e Sorunuz (Çev.: Zeki Özkaya), Can Yay. İst. 1998, s: 27.

[7] Bkz: Hz. Ali’nin Şiirleri ( Çev.: İ. Z. Eyuboğlu), s: 6 v. d. (Eyuboğlu’nun Ali’nin şiirleri üzerine değerlendirme yazısından).

[8] Aktarma için bkz: Dr. Ömer Uluçay- Dilde ve Gönülde Hz. Ali, Gözde Yay.Adana, 1997, C: I, s: 50.

[9] Uluçay (1997), C: II, s: 73.

[10] Şeyh Safaeddin Aksoy- İmam Ali İbni Ebu Talip’in Faziletleri ve Yüce Menkıbeleri, Can Yay. İst. 1998, s: 26.

[11] Aksoy (1998), s: 104.

[12] Bkz: Uluçay (1997), C: I, s: 74.

[13] Annemarie Schimmel- Tasavvufun Boyutları (Çev.: Yaşar Keçeci), Kırkambar Kitaplığı, İst. 2000, s: 39.

[14] Örnekler için bkz: Şerafettin Serin- Allah ve Ehlibeyt’in Tanıtımı Aleviler, Nusayriler ve Şiiler Kimlerdir?, Koza Yay.Adana 1995, s: 80, 88 v. d.

[15] Aktaran Uluçay (1997), C: I, s: 55 v. d.

[16] Aktaran Uluçay (1997), C: I, s: 67 v. d.; Cl. Huart- “Ali”, İslam Ansiklopedisi, Milli Eğitim Bak Yay. İst. C: I, s: 306- 310 arsı.

[17] Bkz: Aziz Yalçın- Hz. Ali ve Alevilik Gerçeği, Der Yay. İst. 2001, s: 67 v. d., 70 v. d.

[18] Bkz: Rıza Zelyut- Öz Kaynaklarına Göre Alevilik, Anadolu Kültürü Yay. İst. 1990, 2. basım, s: 93; Oral Çalışlar- Hz. Ali- Muaviye Çatışması (İslam’ın Doğuşu ve İlk Ayrılıklar), Pencere Yay. İst. 1992,  2. Basım, s: 34 v. d.

[19] Hz. Ali’nin Şiirleri ( Çev.: İ. Z. Eyuboğlu), s: 89, 91, 93, 95, 134; Hazreti Ali Divanı (Çev: V. Atila), s: 108, 111, 113, 116, 164.

[20] Bkz: A. Adnan Adıvar- Tarih Boyunca İlim ve Din, Remzi Kitabevi, İst. 1969, 2. basım, s: 103.

[21] Aktaran Uluçay (1997), C: I, s: 103 v. d.

[22] Hz. Ali’nin Şiirleri (Çev.: İ. Z. Eyuboğlu), s: 17, 50, 123; Hazreti Ali Divanı (Çev: V. Atila), s: 19, 60, 149.

[23] Hz. Ali- Nehc’ül-Belâga (Çev.: Abdülbaki Gölpınarlı), Yeni Şark Maarif Kütüphanesi Yay. İst. 1972, s: 412.

[24] Hz. Ali- Nehc’ül-Belâga (1972), s: 92.

[25] Hz. Ali’nin Şiirler i (Çev.: İ. Z. Eyuboğlu), s: 83, 101, 113, ; Hazreti Ali Divanı (Çev: V. Atila), s: 101, 123, 138,

[26] Hz. Ali’nin sözleri için bkz: Hüseyin Avni Erdemir- Kuran’da Ehlibeyt ve Oniki İmamlar, Ank., s: 178 v. d.

[27] Hz. Ali’nin Şiirler i (Çev.: İ. Z. Eyuboğlu), s: 66; Hazreti Ali Divanı (Çev: V. Atila), s: 80.

[28] Hz. Ali’nin Şiirler i (Çev.: İ. Z. Eyuboğlu), s: 113; Hazreti Ali Divanı (Çev: V. Atila), s: 138.

[29] Hz. Ali’nin Şiirleri (Çev.: İ. Z. Eyuboğlu), s: 28, 31 v. d.; Hazreti Ali Divanı (Çev: V. Atila), s: 33, 38.

[30] Bkz: Uluçay (1997), C: I, s: 123.

[31] Hz. Ali’nin Şiirleri (Çev.: İ. Z. Eyuboğlu), s: 30, 67, 70, 71, 89; Hazreti Ali Divanı (Çev: V. Atila), s: 36, 85, 86,  109.

[32] Hz. Ali- Nehc’ül Belâga (1972), s: 44 v. d.

[33] Bkz: Hz. Ali’nin Şiirleri (Çev.: İ. Z. Eyuboğlu), s: 30; Hazreti Ali Divanı (Çev: V. Atila), s: 109

[34] Hz. Ali- Nehc’ül Belâga (1972), s: 103.

[35] Hz. Ali- Nehc’ül Belâga (1972), s: 40.

[36] Hz. Ali’nin Şiirleri (Çev.: İ. Z. Eyuboğlu), s: 18, 24, 150; Hazreti Ali Divanı (Çev: V. Atila), s: 20, 28, 185.

[37] Hz. Ali’nin Şiirleri (Çev.: İ. Z. Eyuboğlu), s: 22; Hazreti Ali Divanı (Çev: V. Atila), s: 26.

[38] Hz. Ali’nin Şiirleri (Çev.: İ. Z. Eyuboğlu), s: 26; Hazreti Ali Divanı (Çev: V. Atila), s: 31.

[39] Bkz: Hz. Ali- Nehc’ül Belâga (1972), s: 59, 95, 121.

[40] Geniş bilgi ve değerlendirme için bkz: Hz. Ali’nin Şiirleri (Çev.: İ. Z. Eyuboğlu), s: 6 v. d. (Eyuboğlu’nun “Ali’nin Şiirleri Üzerine” başlıklı önsöz incelemesinden).

[41] Örnekler için bkz: Yalçın (2001), s: 79 v. d.