TARİHSEL SÜREÇ İÇERİSİNDE HORASAN ERENLERİNDE HOŞGÖRÜ

Seyyit Hacı Ali Turabi, bir gönül eri olmasının yanında, Ahmet Yesevi gibi büyük bir mutasavvıfın manevî ocağında İslâm’ın hayat düsturlarını özümsemiş ve bu ocaktan aldığını etrafına yaymış önemli bir erendir. İşte bu gün burada onun anısına yapılan bu toplantıda, onunla birlikte bütün Horasan erenlerini ve onların bizlere bıraktıklarını hatırlamak üzere buradayız.

Günümüzde bencillik, hoşgörüsüzlük, kibir, gurur, haset ve fesat yaygınlık kazanmakta, bunun önüne geçmek için çareler aranmaktadır. Bundan asırlar önce Anadolu’yu kendilerine yurt tutarak bu topraklarda barış ve hoşgörünün tohumlarını atan Horasan erenlerinin serçeşmesi Hacı Bektaş Veli, “İncinsen de incitme” “Her ne ararsan kendinde ara” sözleri ile bütün insanlığa sevgi, barış ve kardeşliğe çağırmış; “Düşmanının bile insan olduğunu unutma” sözü ile de insana verdiği değeri ortaya koymuştur. Onun bu yaklaşımını bütün Ahmet Yesevi öğrencilerinde görmek mümkündür.

Türkler, tarihleri boyunca değişik inanç ve dinlerin etkisinde kalmış, bunlar, Türk kültür tarihine önemli unsurlar kazandırmıştır. Birçok inancın etkisinde kalmasına rağmen, Türklerin öz kimlik ve kültüründen taviz vermediğini de burada özellikle belirtmeliyiz.
İslam dini, Türk milletini daha önce benimsedikleri inançlardan farklı olarak derinden etkilemiş, demografik yapıları üzerinde de etkili olmuştur. İleri sürülen görüşler birbirinden farklı olsa da İslamiyet’in Türkler arasında yayılması, onuncu yüzyıldan itibaren görülür. Bu yayılmada ilmî ve ticari faaliyetler önemli rol oynamıştır. Medreselerde yetişen ilim ve tasavvuf erbabı dervişler; ticaret kervanları ile birlikte gezerek İslamiyet’in esaslarını halka anlatmışlardır.

Eski Türk din ve kültüründe, bilge önder gibi sıfatlara sahip inanç önderleri, İslamiyet’le birlikte eren adını aldılar. Bu erenlerin ilki Türklerin manevi hayatı üzerinde büyük bir etkiye sahip olan Hoca Ahmed Yesevî’dir 12. yüzyılda Türkistan’da kurduğu Yesevîlik tarikatı ile başta Türkistan olmak üzere, Asya, Avrupa ve Afrika’ya kadar birçok bölgede etkili olan Hoca Ahmed Yesevî, Muhammed Hanefi soyundandır. Sekizinci İmam Ali ibni Musa el-Rıza’dan icazet almış olup bir rivayete göre, Yesi şehrinde, doksan dokuz bin halife yetiştirmiştir. Bu yüzden kendisine, doksan dokuz bin Türkistan pirinin ulusu denilmektedir. Anadolu’da var olan birçok ocaklı dedeler, kendi geçmişlerini Hoca Ahmed Yesevî’ye bağlamaktadırlar.

Hoca Ahmed Yesevî’nin çıkışını yapan Türk tasavvuf geleneği ve Müslümanlığı Batı’ya yönelerek Anadolu coğrafyasında meyvelerini vermeye başlar. 1071 Malazgirt Zaferi, Türkmenlerin Anadolu’ya yönelişlerinde temel kırılma noktası olarak kabul edilir. Bu tarihten itibaren Anadolu’yu kesin olarak yurt edinen Türkler, aynı zamanda erenleriyle de gönül fethini gerçekleştirmekteydiler.

Türkmen dervişlerinin Anadolu’da dört gruba ayrıldığı görülür. Bunlar:
1. Anadolu gazileri,
2. Anadolu ahileri,
3. Anadolu abdalları,
4. Anadolu bacılarıdır.

Bu derviş grupları, dini önder olmanın yanında Türkmen topluluklarının iskân ve yerleşiminde, önemli hizmetler görmüşlerdir. Boy, oba, aşiret ve oymak şeklinde örgütlenen Türkmen erenleri, bir yönü ile sosyal, bir yönü ile de dinî lider konumunda olmuşlardır. Türk erenleri Anadolu’da dini-sosyal hayatın belirleyici unsurlarından oldukları gibi buna bağlı olarak Anadolu’da Türk nüfuzunun korunmasında Türk hâkimiyetinin temin edilmesinde de stratejik görevler üstlenmişlerdir. Anadolu Türk siyasî, askeri temsilcileri üzerinde güçlü nüfuz oluşturan Türkmen dede ve babaları, dönemlerinde Türk idarecilerinin sevgi ve saygılarını da kazanmışlardır.

Horasan erenleri, iyi ahlâk ve davranışları ile ileriyi gören, “İnsan-ı Kâmil” mertebesine yükselmiş ulu kişilerdir. Onlar, yaşamları boyunca kendi çevrelerinde halka yol göstermiş, onları her türlü tehlike ve badirelerden kurtarmış, halklarına mutluluklar vermiş ulu kişilerdir. Bunlar, gösterdikleri üstün davranışları ile toplumlarının önderleri olmuşlardır. Kimi zaman kendilerini toplumlarına kabul ettirebilmek için, mucize denilebilecek olağanüstü hal ve davranışlar da göstermişlerdir.

Anadolu Evliyaları’nın iki dünyası vardır: Birincisi, insana en yüce değeri veren ilkeleri, insancıl davranışları ve barış dolu, hoşgörülü, üstün kişilikli dünyaları; ikincisi ise, bunun bilincinde olan insanların, kendilerine atfedilen dünyaları. Haklarında söylenegelen menkıbelerle, insanların dileyip de yapamadığı olağanüstülükler, bu ulu kişilere insanların bağlamaları sonucunu doğurmuştur. Onlar, yerine göre kayaları yürüten, deniz üstünde yürüyen, yedi arşın uzayan tahta kılıçları ile kahramanlıklar gösteren, fırına sokuldukları halde yanmayan, bastıkları taşlarda iz bırakan, zaman içinde zaman, mekân içinde mekân oluşturan kimselerdir.

Anadolu erenlerinin her menkıbesinde, halkın bir dileği, bir görüşü vardır. Onlara atfen anlatılan menkıbelerin özünde, mutlaka bir gerçek vardır. Bu yüzden menkıbenin kendisinden çok sonuçta elde edilmesi gereken ders önemlidir. Menkıbeler, ders verici olmakla beraber, inişli-çıkışlı, uzun soluklu bir yürüyüşün, demir çarıklı pirlerin, kızıl sarıklı erlerin, kanayan yaranın, sönmeyen çıranın ve sözün kısacası, bu soylu inancın iz sürücüleri olmuşlardır.
Geçmişte gönüllerde taht kurmuş, ama bu gün aramızda bulunmayan Anadolu Evliyaları’nın yatır ve türbelerine, burada olduğu gibi Anadolu’nun her karış toprağında rastlamak mümkündür. Kimi zaman büyük şehirlerde ve kasabalarda etrafı düzenlenip, üzerine bina yapıldığı için türbe, kırsal kesimlerde ise mezarlarının etrafı sadece taşlarla çevrildiği için yatır olarak kalmışlardır. Nerede olursa olsun, bu insanlara inanan ve gönül verenler, belli zamanlarda bu yatırların başlarına gider, dua eder, dileklerde bulunur, kurban ve adaklar keserler.

Söz bu noktaya gelmişken, bizi buraya getiren ve bu etkinliğin gerçekleşmesine vesile olan Seyit Hacı Ali Turabi’nin ve onunla aynı noktada buluşan Horasan Erenlerinin hangi iklimden nasiplendiklerine de kısaca temas etmek yerinde olacaktır.

Dünyada sadece kendisi için yaratılmış bir canlıdan söz edilemez. Bütün canlılar, var olma gerekçelerine bağlı olarak bir görevi yerine getirirler. Yaratılmışların en üstünü olan insanoğlu da yaratanın mükemmeliyetinin en önemli işaretlerinden biri olarak farklı din, dil, ırk, cinsiyet özellikleri taşısa da yaratanın güzelliğini hem kendinde hem de bütün yaratılmışlarda görür. Bu yüzden Yunus Emre,

“Yaradılanı severiz, yaradandan ötürü” demektedir.
İnsanı sevmek, ona muhabbetle yaklaşmak demek, yaratanı sevmek ve ona muhabbetle yaklaşmak demektir. Gönül kırmayı, “iki cihanda bedbaht olmak”la eş tutan bu anlayışa bağlı olan Horasan erenleri, hoşgörü iklimini Anadolu’ya yayarak, engin bir gönül deryası oluşturmuşlardır.

Hoşgörü, bir diğerini kabul etmek, bu kabul çerçevesinde ona saygı duymak ve sevmek anlamını taşır. Evrensel bir değer olarak da hoşgörü; “din, dil, ırk, cinsiyet ve bütün diğer farklılıkları, insanlığın zenginliğini oluşturan özellikler olarak görmek ve bu yüzden farklılıklara saygı duymak olarak da tarif edilir. Hoşgörü kavramı, bütün dinsel ya da siyasal öğretilerde önemli bir yere sahip olmakla birlikte, kimi zaman yıkmayı, yakmayı, yok etmeyi önlemede yeterli olamamıştır. Hoşgörüden nasiplenmeyenler, farklı özelliklerden doğan zenginliğin yüceliğini görmezlikten gelerek dinsel ve etnik çatışmalara neden olmuşlardır.

Seyyit Hacı Ali Turabi gibi Horasan erenleri, insanı sevmek, ona muhabbetle yaklaşmakla işe koyulmuşlar ve bunda da çok önemli mesafeler almışlardır. Bu yaklaşım tarzı, Orta Asya’dan Anadolu’ya, Anadolu’dan Avrupa’nın ortalarına kadar dalga dalga yayılarak insanlar arasında barışın ve kardeşliğin oluşmasını sağlamışlardır.

Anadolu topraklarından gelişen hoşgörünün kaynağını bulmak için, tarihin derinliklerine uzanmak, İslam’ın Orta Asya’da yayılışına, oradan XI. yüzyıla, Ahmet Yesevi’ye, Ahmet Yesevi’den Hacı Bektaş Veli’ye uzanan çizgide olgunlaşan öğretinin temellerini bilmek gerekmektedir.

Erenlerin Piri Hacı Bektaş Veli, “Bilimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır” demektedir. Bilimin yol göstericiliğinde bu izi sürdüğümüzde bizi, Orta Asya’ya ve bu bölgede yaşayan Türklerin eski inançlarına gitmiş oluruz. Kazakistan’dan Macaristan’a, kadar geniş bir coğrafyada etkilerini gördüğümüz hoşgörünün temsilcileri, kötülüklerin, adaletsizliklerin üzerine kuşandıkları tahta kılıçla gitmişler, her türlü yanlışlığın karşısında olmuşlardır. Tahta kılıç, hoşgörünün inşasında önemli bir işlev yüklenir, adaleti temsil eden tahta kılıç, aynı zamanda anlaşmazlıkları karşı tarafa zarar vermeden, barış yoluyla çözmenin de bir simgesi olur.

Tarihleri boyunca farklı dinlere önyargıyla bakmamış olan Türkler, İslam’la tanıştıktan sonra da bu anlayışlarını terk etmemişlerdir. Eski Türk inancında gök, yaratan değil, yaratılandır. Tıpkı dağ, taş, ağaç gibi, gök de yaratanın güzelliğinin tecellisidir. Bir başka deyişle yaratanın cemalidir. Dolayısıyla kutsaldır. Anadolu erenlerinin mekânlarını yüksek yerlere kurmaları ve buraları yurt tutmalarının altında bu hakikat gizlidir.

Türklerin İslamiyet’le tanışmadan önce sahip oldukları inanç sistemine ait bütün bu öğeler, İslam inancının benzer özellikleriyle kaynaşarak farklılıkların çatışma değil, kaynaşma aracı olarak kullanılabileceğini ortaya koyar.

Ahmet Yesevi ve onun öğrencileri, düşüncelerini ve inançlarını yayarken, herkesin anlayabilecekleri bir dil ve anlatımı kullanarak büyük başarı elde etmişlerdir. Yüzyıllardır var olmaları ve bu varlıklarını sürdürmelerinin altında bu anlayış yatmaktadır.
Anadolu erenlerinin önemli özelliklerinden biri de nefislerine ve gururlarına mağlup olmadan, insanlara büyük bir sevgiyle yaklaşmışlar, gönülleri yıkmak yerine fethetmeye özen göstermişlerdir. Yunus bunu şu sözlerle somutlaştırmıştır:

Gönül Çalab’ın tahtı
Gönüle Çalab baktı
İki cihan bedbahtı
Kim gönül yıkar ise.

Gönül yıkmayı “Kabe yıkmakla” tutan bu gönül erleri, Anadolu’da kardeşliğin, sevgisinin ve hoşgörünün temsilcileri olmuşlardır. Bu nedenle gerek Anadolu’yu kendilerine yurt tutan Anadolu erenleri, burada yaşayan başka dinlere mensup insanlarla çatışma değil uzlaşma içinde olmuşlar, onların da görülerini fethetmişlerdir. Onlarla yan yana evler kurulmuş, komşuluklar başlamış, evlenmeler çoğalmış ve çeşitli dinlerin mensupları birbirlerinin inançlarına, ibadetlerine hoşgörü ve sevgiyle bakarak, birlikte yaşamayı bir hayat tarzı olarak benimsemişlerdir.

Hacı Bektaş Veli de kimseyi kendisinden küçük görmemeyi, iyi ahlak, iyi yaşam, insana faydalı oluş için yükselmesine yardım etmeyi, hoşgörü sahibi olmayı, bütün dünya insanlarının birleştirici evrensel dostluk ve kardeşlik meydana getirme çabasını hiçbir milleti ve dini ayıplayıp hor görmemeyi öğütlemiştir.

Hararet nardadır, sacda değildir.
Keramet baştadır, tacda değildir.
Her ne arar isen kendinde ara
Mekke’de Kudüs’te Hac’da değildir.