Sevgi, Barış, Hoşgörü – Dursun Gümüşoğlu

Giriş:

Bu yazımda Alevîlik ve Bektâşîliğin atalarımız tarafından kabul edilişinin tarihsel şartları, Hacı Bektâş Velî’nin eserleri ışığında sevgi, saygı, hoşgörü nasıl algılandığı ve inançların günümüze yansıması, dolayısı ile yaşamımıza tesirlerini anlatmaya çalışacağım.

 

Atalarımızın İslâm’ı Tasavvufî Boyutta Kabul Etmelerindeki Tarihsel Süreç: 

 

İnsan düşünebilen, fikir üretebilen, sorunlara çözüm getiren, anlayışına göre kötünün iyisini tercih edebilen bir yapıya sahiptir. Kişinin iyiliğine veya kötülüğüne onun eylemine göre karar veririz. İnsanın bir maddi tarafı, yani nefsi vardır, bir de manevi tarafı, yani ruhu vardır. İyi insan eylemi iyi olan insandır. Yalnız kendi çıkarını düşünenine nefsinin kölesi olmuş diyoruz. Nefsinin kölesi olmak ise, kişideki hayvani özelliktir. İnsani özellik, kişinin sevgi, barış, hoşgörü ve fedakârlığı oranında değerlendirilir. Özetle bu duygular insanı insan yapan özelliklerdir. Bir köpeğe küçük bir parça et verseniz, onu yalnız başına bir köşede yer ve kimse ile paylaşmak istemez, fakat insan paylaşımcı bir varlıktır, hatta iyi insan paylaştıkça mutlu olur, bereketinin arttığına inanır. Bu nedenle “En büyük zenginlik, kanaattir” atasözünü yaşamına rehber eder, mutluluğun reçetesi olarak görür. Her ne kadar paylaşma, sevgi, yardımseverlik gibi duygular insanın ruhunda getirdiği şeyler ise de, bulunduğu sosyal çevre ve inançlarla farklı bir boyut kazanır. Dinsel öğretilerin bu duygulardaki gelişmelere katkısı son derece önemlidir. İşte İslâm dini esas olarak barış, sevgi, hoşgörü dinidir. Kur’ân-ı Kerîm’de “Affetsinler, hoş görsünler. Allahın sizi affetmesini istemez misiniz ?” denilmektedir.

 

Bu anlayışa düşen gölgeler ise algılama farkından kaynaklanmaktadır. Çünkü peygamberimiz İslâmiyet’i tebliği sırasında büyük sıkıntılar yaşamıştır. Ancak bu dine inanmış gibi gözüken, Cahiliyye Dönemi’nin geleneklerini tekrar yaşatmak isteyenler, kısa zaman sonra iş başına geçmiş ve Hazreti Muhammed’in dolayısı ile Hazreti Ali’nin anladığı inanışın tersine dini yaymak adı altında Arap ırkçılığını ve zulmünü yaygınlaştırmışlardır. Bunlara kaynaklar ışığında birkaç örnek vermek gerekirse:

 

“Muaviye döneminde İslâm devleti tam bir Emevî-Arap devletine dönüştürülmüş, İslâm dini âdeta dışlanmıştır. Halifeliğin babadan oğula geçmesi gibi İslâm anlayışında yeri bulunmayan bir geleneği de yine Muaviye başlatmıştır.”

 

Bir içki âleminde Yezid yandaşlarına hitaben “Kalkın ey topluluk, dinleyin, şarkı söyleyenlerin seslerini; anlamlarla uğraşmayı, bilgilerle oyalanmayı, bir yana atın da, boyuna şarap içmeye bakın. Çalgı sesi, ezan sesinden alıkoymada beni; küplerin içindeki yıllanmış şarabı hurilerle değiştim ben” dediği ve Kâbe’yi mancınıklarla taşlattığı da kaydedilir” .

 

“Yusuf bin Haccac hâkim olduğu bölgelerde mahalli dilleri yasaklayarak Arapça konuşmak mecburiyetini getirmiştir. Arapça’ya çok önem veren Haccac, Kur’ân yazılarına herekeler ilâve etmesiyle tanınıp, Kur’ân’ı tahrif etmekle suçlanmıştır”

“Tarihlerde zalim ünvanı ile anılan Haccac’ın 130.000 mağduru bir anda cellâtlara teslim ederek katlettirdiği kaydedilmiştir. Öldüğü zaman zindanlarında 50.000 erkek 30.000 kadın bulunmaktaydı.”

 

İşte bu örneklerden anlaşıldığı gibi, Arapların eski geleneklerini değiştirmediklerini, İslâmiyet’i yaymak adı altında zulmü, talanı, kan dökmeyi ve kendi dışındaki toplulukları “Mevâli” diyerek aşağılamayı yaşam tarzı edindiğini görüyoruz.

 

“Emevîler soyu yönetiminin bu acımasız davranışları, onların Orta-Asya fetihleri sırasında biz Türklere de çok sıkıntılı yıllar geçirtmiştir. “Oysaki Türkler, Çinlilerle tarihi sürtüşmeleri nedeni ile ilk sıralarda, Arap-Çin savaşlarında Araplar’a çok yardım etmişlerdi. Araplar daha sonra Türklere çok acımasız davrandıklarından onlarla 650’li yıllarda ilişki kurulduğu halde, Türkler İslâmiyet’e bu yıllardan 300 yıl gibi çok uzun bir süre sonra, 940 – 960 yılında Karahanlılar hükümdarı, Satuk Buğra Han yönetiminde girmişlerdir.” Çünkü insanlara zorla ve zulmederek inançlarını değiştiremezsiniz, değiştirseniz bile kısa süre sonra tekrar eski inançlarına dönebilirler.

 

“Karahanlılar’ın Müslüman olmalarını etkileyen sebeplerin en başında, Arap yönetimine muhalif, İslâmî anlayışta, onlardan farklanan sûfi dervişlerin Türkler arasındaki tebliğlerinin etkisi gelir. Sûfîlik cereyanı mensupları, tarih boyu, genellikle halifeliğin muhalifleri ve Ehl-i Beyt taraftarları olmuşlardır. Muaviye zamanı ve özellikle Kerbelâ olayı sonrasında büyük baskılar altına alınan Ehl-i Beyt ve taraftarları arasından birçokları, Arabistan ve çevresinde barınma imkânı bulunmayınca, Arap kaynaklarında, “sığınacak kurtuluş yeri, emin yurtlar” olarak tanımlanan Türk yurtlarına doğru göç ederler. Arap hakimiyetinin çöktüğü X. yüzyıldan itibaren, Türkistan’ın birçok bölgesi yoğun olarak sûfî dervişlerin, İslâm’ı tebliğ faaliyetlerine sahne olur. Sûfî dervişlerin İslâm yorumu, 300 yıla yakın bir süre, Türkistan ve çevresini tahrip eden Arap yönetiminin İslâm anlayışından farklı, fakat Kur’ân ruhuna uygun, İslâm’ın mistik bir yorumuydu. Berthold, Araplar zamanı Türk yurtlarında İslâm’ın yayılmasında başarı elde edilememesini, İslâm’ın “İslâm (Arap) fakihler tarafından ortaya konan şekli, Araplar da dahil göçebeler tarafından ihtiyaçlarına cevap vermeyen bir din sayılırdı”

 

“Araplar’ın Türkistan’dan çekilmesinden sonra, Türklerin kitleler halinde, İslâm’ı kolaylıkla kabul etmelerinin arkasında, esasen Ehl-i Beyt’in İslâm anlayışının temsilcileri sûfî dervişler vardı”

 

Hz. Muhammed’in tebliğ ettiği İslâm dini, Emeviler daha sonra Abbasiler zamanında Kuzey Afrika üzerinden İspanya’ya kadar yayılmıştır. Bu yayılışta İslâm’ın şekilsel tarafına daha çok ağırlık verildiğini gözlemliyoruz. Mistik yorum ise ancak sufîlerin gönlünde sevgi, hoşgörü, fedakârlık temeli üzerinde ve yaşama indirgenmiş örnek davranışlarda görülmüştür. Bu nedenle Türkler kendilerine sûfî dervişlerin algıladığı şekilden ziyâde özün esas alındığı, İslâm’ın tasavvufî yorumlarını kendilerine örnek almış tüm yaşamını da ona göre düzenlemiştir.

 

Ahmed Yesevi, onun devamı olan Hacı Bektâş Velî, Mevlâna, Yunus Emre, Geyikli Baba, Abdal Musa, Ahi Evren gibi gönül erleri inançlarının merkezine insanı koydular. Yaratandan dolayı yaratılanı sevmeyi ona eziyet etmemeyi, hoş görmeyi, incinsen de incinme şiarını kendi yaşamının merkezine koymayı esas almıştır.

 

Hacı Bektâş Velâyetnâme’sine Göre Sevgi ve Hoşgörü:

 

Hacı Bektâş Velî’nin fikirlerini onun yaşamından, eserlerindeki menkıbe ve sözlerinden anlamaktayız. Bunlara Velâyet-Nâme’den birkaç örnek vermek gerekirse:

 

“Hünkâr Hacı Bektâş Velî, Rum ülkesine yaklaşınca mâna âleminden Rum erenlerine,

-“Esselâmü aleyküm Rum’daki erenler ve kardeşler “ diye selâm verdi. Bu sırada Rum ülkesinde, elli yedi bin Rum ereni sohbette meclisteydi. Rum gözcüsü de Karaca Ahmed’di. Hünkâr’ın selâm verdiği, Fatıma Bacı’ya malûm oldu. Bu kadın Sivrihisar’da Seyyid Nureddin’in kızıydı, henüz evlenmemişti, meclisteki erenlere yemek pişirmedeydi. Karaca Ahmed de Seyyid Nureddin’in müridiydi. Fatıma Bacı ayağa kalkıp Hünkâr’ın bulunduğu tarafa döndü, elini göğsüne koydu, üç kere

“Aleykümselâm” dedi, yerine oturdu“

 

Bu menkıbeden şöyle bir ders çıkartılması gerekir: Olgunluk, eski dildeki anlamı ile erlik erkeklik veya dişilikte değil kişiliktedir. Arap toplumların Cahiliyye Döneminden kalma alışkanlıkları gereği kadın nâkıs, eksik yaratılışlı, tahrik unsuru değil, aksine erkeğin tamamlayıcısı, bütün insanlar gibi mükemmel olma özelliğini potansiyel olarak kendinde bulunduran varlıktır. Bu nedenle Hacı Bektâş:

 

Erkek dişi sorulmaz muhabbetin dilinde

Hakk’ın yarattığı her şey yerli yerinde

Bizim nazarımızda erkek kadın farkı yok

Eksiklik noksanlık senin görüşlerinde

demiştir.

 

“Bu sırada İbrahim el Sânî Tanrı rahmetine vardı. Padişahlığı Hacı Bektâş Hünkâr’a arz ettiler, kabul etmedi. Padişahlığı, amcazadelerinden olan ve Musa el Sânî evlâdından bulunan Seyyid Hasan’a verdiler.” Bu bölümden anlaşılması gereken, Hakk’ın rızasına ulaşmak için gereğinde tahtından dahi vazgeçip halkı aydınlatmaya insana hizmet ettiğini görüyoruz.

“Denizli’de haramilik yapan ve bundan pişmanlık duyduğu için Hacı Bektâş Velî’ye gelen Bostancı Baba, tövbe eder, günahlarının affı için kendisine hayır dua eder, bir bostan ekmesini yetişen mahsulü gelene gidene yedirmesini söyler. Bostancı Baba’ya verdiği kuru bir değneği de toprağa dikmesini söyler, bu kuru dalın yeşerdiği zaman günahlarının af olacağını bildirir. Yıllarca gelen geçene kavun, kapuz yedirir dönüşünde ağaca bakar, fakat yeşermediğini görür. Uzun yıllar sonra bostanın önünden hızla geçen birini zorla durdurmak ve karpuz yedirmek ister. Atlı şehre birini şikâyete gittiğini, acelesi olduğunu söyler. Bostancı Baba “Bunca senedir hizmet ediyorum, günahım nasıl olsa af olmayacak” deyip adamın üzerine saldırır ve onu öldürür. Geri dönüp tekrar bakınca ağacın yeşerdiğini görür” Bu hikâyeden ise iyilikten ve fedakârlıktan vazgeçilmemesi kararlılıkla sürdürülmesi gerektiği hakkında bir mesaj çıkartılmalıdır.

 

“Akça Koca Sultan’la görüşmek için Develî (Kayseri) vilâyetine gider. Kendisinin büyük kerâmetleri olduğunu duyar. Çok geçimsiz bir hanımı olduğunu görürler. Hanıma gidip Akça Koca’yı sorunca kendilerini azarlar. Akça Koca’nın burçak yolduğunu görür. Hacı Bektâş dua ederek onları “bir yere cem olun” der. Akça Koca “müsaade edin kendi emeğimiz ile kazanalım” deyince: “tiz geldiğiniz yere dönün” der. Akça Koca kendi emeği alın teri ile hak ettiğini yemek ister. Bu menkıbeden ise emeğin kutsal bir şey olduğunu herkesin kendi emeği ile ihtiyaçlarını karşılaması gerektiği mesajını alıyoruz.

“Hacı Bektâş Velî’nin yanına gelmek isteyen Kadı yolda domuz sürüsü ile karşılaşır. Domuz yavrularından birisini yakalar ve boynuna çıngırak asar. Çan sesinden ürken hayvan kaçtıkça kaçar. Kadı Hacı Bektâş’ın yanına gelince “O hayvancıklar size ne yaptı da o yavruyu tutup boynuna çan takarak bırakırsınız; çanın sesini işiten hayvancıkların kimisi kaça kaça helâk olur, kimisi ölüm haline gelir. Hakk’a giden hak uğrum hakkıyçin hiç bir yerde alnımız terlemedi, ancak o yavrucuğun ardından yetişip boynundan o çanı alıncaya dek alnımız terledi, işte o yavruya taktığınız çan. Derviş olanın, hiç yaratılmışa eziyet etmemesi gerektir” der.

 

Bu hikâyede ise; bütün canlıların neslini koruyucu, yaratılmış olana yaratana olan saygıdan dolayı eziyet edici olmamayı anlatmak istemektedir. Hacı Bektâş Velî Makalât adlı eserinde:

 

“Ey derviş bil ki, oruç üç derecedir. Birincisi halk (avam) derecesi, ikincisi seçkinlerin (havas) derecesi ve üçüncüsü ise seçkinlerin seçkinleri derecesidir. Birinci derece orucu, karnı ve cinsel organları orucu bozan şeylerden korumaktır. İkinci derece orucu, gözü namahreme bakmaktan, kulağı uygun olmayan sözleri duymaktan ve dili konuşmaktan korumaktır. Üçüncü derece orucu ise peygamberlere ve evliyâlara mahsustur ki, bunlar gönlü haktan gayri şeyden korurlar. Nitekim Hazret-i Ali dünya bir gündür ve orada bizim için oruç vardır”. Demek ki, onun bütün ömrü oruç tutmakla geçmiştir .

“Namaz, oruç, hac ve zekât gibi ibâdetlerin sonu yoktur. Salâtın sonu ilâhi olgunluk; zekâtın sonu gönlü Hakk’ın sevgisine yer vermektir. Orucun sonu Hakk’da zenginleşerek yaratılış unsurlarından uzak durmaktır. Bu nedenle Yüce Allah kutsal kelâmlarından birinde şöyle buyuruyor: “Oruç benim içindir ve ben onu mükâfatlandırırım”

 

Nitekim peygamberlerin sultanı “Müminin kalbi Allah’ın arşıdır”. Zahidin yetmiş yıllık ibâdeti ârifin bir saatlik tefekkürüne eşittir .

 

“Demek ki, beş vakit namaz, insanın yavaş yavaş alışması, sürekli kılması içindir. Onlar “Salât edip salâtlarında devamlı olanlar”

 

“İmdi Ârifler hem arıtıcıdır. Âdemin arı olmamasına sebep içinde şeytan fiili olmaktandır. Bu noktayı bilmek gerek ise bir kaba murdar bir nesne koy, ağzını berkit, denize bırak, içinde dursun. Ol kabın dışını günde on kez yu. Ta hatta on yıla değin günde bin kez yursan gene bayağı murdardır. Vay ona ki, kibir ve buğuz (kin düşmanlık) ve buğuluk (cimrilik) ve tamah (bir şeye göz dikme) ve öfke ve gıybet (arkasından konuşma) ve kahkaha ve masharalık (arkasından gülmek) bunlardan maada nice dürlü şeytan fiili ola, dışarıdan su il yunup arınır mı? Şöyle bilin ki arınmaz ve bu dediğimiz nesnenin biri bir kişide olsa onun cümle taatı ve ibadeti ve ameli cümlesi boşuna olur.”

 

Hz. Mevlâna; Namazın ruhu namazdan efdâldir(daha değerli). Îmân namazdan efdâldir. Zirâ namaz beş vakitte ve halbuki iman dâimâ farzdır; ve namaz edâdan (kılındıktan) sonra sâkıt (değersiz, geçmiş) olur ve te’hirine ruhsat (ertelenmesine izin) vardır. Îmân hiçbir özür ile sâkıt olmaz ve te’hirine ruhsat yoktur. Namazsız imân fâide verir; ve münafıkların namazı gibi îmânsız namaz fayda vermez. Ve namaz her bir dinde bir türlüdür; ve îmân hiçbir dinde tebeddül etmez (değişmez).

Yüce Allah ibâdet ve hizmeti, kulları yavaş yavaş Allah’a tapan kimseler olsunlar ve kendilerine tapmaktan kurtulsunlar diye emir buyurdu. Tıpkı annenin ilk önce yemekleri parmağının ucuyla tattırdığı, giderek yemeğe alıştırıp sütten kesildiği bir bebek gibi süt emen bir bebek gibi. Aynı şekilde dünya ve onun zevkleri de anne sütü; ibâdet, mârifet, hikmet de yemek gibidir. Demek ki beş vakit namaz insanın yavaş yavaş alışması ve namazı sürekli kılması içindir. Onlar “Salât edip, salâtlarında devamlı olanlar” topluluğuna katılırlar. Oturup kalkmaları ve yaşamları bu sofradan olanlar, Allah ile vardırlar, hiçbir zaman ölmezler. Bu sofradan nasibini almayanlar ise dâimi namazın zevkini alamazlar .

 

“Arş u ferş (gökyüzü ve yeryüzü) arasında çok nesneler vardır. İllâ âdemden ulusu yoktur”

 

“Âriflerin taatı (Allah’a itaat) tefekkürdür, hem dünya ve ahireti terkdir.”

 

Kur’an-ı Kerim Ahzab suresi 41-42. âyetinde “Ey inanalar! Allah’ı çok anın, O’nu sabah akşam tespih edin” denilmektedir. Zikrin çokluğundan maksat gönülden zikrdir, çünkü dil zikri daimi olmaz.

 

Hacı Bektâş Velî bu sözlerle insanların anlayış seviyelerinden dolayı algılama farklılıklarının olmasını doğal bir bir şey olduğunu anlatmakta, hoşgörünün ve sevginin çok güzel örneklerini gözler önüne sermektedir. Çünkü insan Allah’ın yarattğı en mükemmel varlıktır. Kur’an-ı Kerîm’in Tiyn Suresi’nde

 

“1- Habibim incir ve zeytin 2-Musa’nın Tanrıya yalvardığı Tur dağı 3-Emin şehir olan Mekke hakkı için 4- Biz insanı en güzel biçimde noksansız yarattık.” denilmektedir. Yine başka âyetlerde

 

“Tanrı kime hidâyet verirse doğru yolu bulan odur.”

 

“Eğer biz insanlara verdiğimiz ağır yükleri, yüce göklere, yerlere ve yüksek dağlara yükleseydik: Biz, bu ağır yükü taşıyamayız, deyip bunu taşımaktan çekinirlerdi. İnsanlar ise, akıl ve anlayış kuvvetine dayanarak, teklifimizi kabul etti.”

“İmanı kabul etmeyenler için tasalanma. Sen yalnız buyruklarımızı onlara bildirmeye görevlisin.”

 

İmam Câfer-i Sâdık ise tevhid ile ilgili olarak şu sözleri söylemektedir: “Ey Cendeboğlu,! Senden kesileni dolaş. Sana vermeyene ver. Sana kötülük edene iyilik et. Seni sevene selâm ver. Seninle düşmanlığa girişene ihsan et. Sana zulmedeni affet. Güneşi görmez misin? Kötü kişileri de ışıklandırıyor, iyi kişileri de. Yağmura bakmaz mısın temiz kişilere de yağıyor, suçlu kişilere de ” demektedir. Bu sözlerin anlamını kişi yaşamına indirgediği zaman o toplumda barışın olmaması mümkün değildir.

 

“Tacü’l ârifîn Es-Seyyid Ebu’l-Vefâ’ya niçin her gelene iyi veya kötü demeden yemek yediriyor ve sohbetine alırsın diye sorarlar, dönüp cevap verir:

 

-“Yâ Abdülhamid sözün tamam oldı mı?”

 

-“Belî(evet)” eyitdi,

 

-“İmdî Fâtihâ suresin oku işideyim”. Ben dahi okudum,

 

-“Elhamdülillahi rabbü’l âlemiyn”. Hazret-i şeyh eyitdi,

 

-“Rabbül âlemin’midir yohsa rabbû’l-sâlihin’midir?”. Ben hemân bu sözden fehm etdim (anladım) ki, muradi şeyhin nedir. İ’tirâz etdüğüme peşimân oldım. Ve tevbe etdim, Hazret-i Seyyide artık i’tirâz etmeyim. Andan Hazret-i Seyyid eyitdi:

 

-“Çünkü Hakk teâla âlemlerin rabbisi ve hâlikîdir”. Beni dahî bu âleme gönderdi ki, bunları Hakk’a davet edem. Ceddim resûl aleyhisselati vesselâm şeraitî üzere ol davet etdüğüm kişiler eğer sâlih ve eğer fâsık ise, sâlih ise selâhı ziyâde ola (kurtulmuşlardan ise kurtuluşları artsın). Ve eğer fâsık ise Allah teâla tevbe ve tevfikı rûzî kıla(rızık elde etme başarısı ben sebeb olam). Pes bana revâ değildir ki, bir kimseneyi sohbetimden men’ idûb red idem(kimseyi sohbetimden mahrum bırakmam bana yakışmaz). Ve cemîsi yanımda, yanî zâhirde beraberdir. Ama sâlihlerin yerî çak-ı gönlümdedîr(gönlümün içindedir). ”

 

Hacı Bektâş Velî Velâyet-Nâmede “Molla Hünkâr bir dede sultan istemiş, eğer derviş matlûb edeydi, biz kendimiz gitmek lâzım gelir ” diyerek, dervişliği en yüce mertebeye çıkarmaktadır. Yine dervişlik ile ilgili olarak eserlerinde şu sözler bulunmaktadır.

 

“Bil ki, dervişlik ezelî bir saadet ve ebedî bir devlettir. Her kim sır sahibi olursa Yüce Allah on sekiz bin âlemi kendisine sunar ve on sekiz bin âlem onun emrinde olur ” Dervişlik kelimesinden özetle anlaşılması gereken ise; alçakgönüllü ve hoşgörülü olmaktır.

 

Hoca Ahmet Yesevî hazretleri bir gün hazreti Hünkâr Hacı Bektâş Velî’ye buyurdu ki, “Eğer dâima cennette olmasını istersen herkesle dost ol ve kimseye karşı gönlünde kin tutma. Ve buyurdu ki, Hakiki derviş odur ki, kimsenin rencinden kırılmaz ve civanmerd odur ki, kırılmağa müstahak olanı da kırmaz.

 

Dünya hayatı bir kibritin yanıp sönüşü kadar kısadır, tatile giden bir insanın, evine ve işinin başına dönmesi gibi kaçınılmazdır. Halbuki ruhsal hayat sonsuz ve sınırsızdır. Hacı Bektâş Velî’nin “Makalât”ta söylediği gibi “Benim üç eyü dostum var biri evde kalır, biri yolda kalır, biri benimle gelir. Evde kalan malımdır, yolda kalan hısımlarımdır, benimle gelen iyiliklerimdir” İnsanın esas sermayesi olan ruhunun yüceldiği en son noktadır.

 

Aynı inanç sisteminin devamından olan 20. Yüzyıl Bektâşîlerinden Künci’nin aşağıdaki nutku günümüzde de geçerliliğini korumaktadır.

 

Bektâşî kimsenin malını çalamaz

İbadet etmekçün tenbel kalamaz

Bir kadın üstüne bir daha alamaz

Boşamaz oldukça zevcesi sağ

 

Ârifler nâmûs u ırzın veremez

Tesettür ne demek aklı eremez

İnsan duâ ile rızkın yeremez

Edeb içinde var her şeye mesağ

 

 

Sonuç: Bir gönül eri:

“Âlemi âlem yapan üç harf ile beş nokta

Âdemi âdem yapan üç harf ile beş nokta”

 

diyerek evrenin Allah’ın aşkından ortaya çıktığını, insanın gerçek anlamda insan olabilmesi ise ancak aşk ile sevgi ile mümkün olacağını söylemek istemiştir. Hacı Bektâş Velî gerçek anlamda bir velî olduğu için bütün yaratılmışa sevgi gözü ile bakmış, dünyevî hırslardan tamamen sıyrılmış bir bâtın padişahıdır. Bâtın padişahı olduğu için de zâhiri padişahlığa asla tenezzül etmemiştir. Kendi yolunda gidenler ise onun yaşam tarzını hikmetli sözlerini kendi yaşamına rehber etmişlerdir. Yunus Emre ise:

 

Elif okuduk ötürü

Pazar eyledik götürü

Yaratılanı hoş görürüz

Yaratandan ötürü

* * *

İşitin ey yarenler

Aşk bir güneşe benzer

Aşkı olmayan âşık

Misâli taşa benzer

 

Ömer Hayyam bir rübaisinde:

 

Düşünce göklerinin baş konağı sevgi sevgi

Gençlik destanının baş yaprağı sevgidir sevgi

Ey sevginin sırlarından habersiz yaşayanlar

Unutma ki tüm güzelliklerin baş kaynağı sevgidir sevgi

 

Bütün peygamberler ve velîler insanlara huzur ve mutluluk getirmek için dinleri yaymaya çalışmışlardır. İnançlarının çıkış noktasında Allah sevgisi ve onun yarattığı en mükemmel varlık olan insan vardır. Allah ise kâinatı kendi sevgisinden yaratmıştır.

 

Bütün gönül erleri yaşamlarının merkezine sevgiyi koymuşlardır. Çünkü sevgi ekseni etrafında kaçınılmaz olarak hoşgörü ve fedakârlık beraberinde gelmiş, uygulanabildiği oranda insanlık âlemine huzur ve mutluluk gelmiştir.

 

Gelin tanış olalım

Zoru kolay kılalım

Sevelim sevilelim,

Dünya kimseye kalmaz

 

Dursun Gümüşoğlu

18 Ağustos 2006

 

Kaynaklar:

1- Çetinkaya, Nihat “Kızılbaş Türkler”

2- “Kitabü’l Fevaid”, Dize Konca Matabaası 1959

3- “Makalât” Ayyıldız Yayınları Maltepe Ankara

4- “Makalat-ı Gaybiyye, Kelimatı Ayniye” Ankara Gazi Üniversitesi Hacı Bektâş Araştırma Merkezi 2004

5- Abdülbâki Gölpınarlı, “Vilâyetnâme” İnkılap Kitapevi

6- “İmam Cafer-i Sadık Buyruğu” Ayyıldız Yayınları 1959

7- Konuk, Ahmed Avni “Fîhî Mâ Fîh” Mevlânâ Celleddîn Rûmî, İz Yayıncılık

8- Eyüboğlu, Sebahaddin “Yunus Emre” Cem Yayınevi 1978

9- Kur’ân-ı Kerîm

10- Koca,Turgut “Bektâşî Alevî Şairleri Ve Nefesleri” İstanbul Maarif Kitaphanesi Ve Matbaası