Kerbela Vakası

Dursun Gümüşoğlu

Muaviye, ölümünden önce kendi yerine oğlu Yezid’i halife olarak seçti. Böylelikle halifelikte seçim yerine, babadan oğula geçiş dönemi başladı. Babasının ölümünde bile baş ucunda bulunmayan Yezid; içki, eğlence, köçek oynatmak ve avlanmak ile hayatını geçiren birisiydi.

 

Hz. Hüseyin, Yezid’in hilâfetini kabul etmeyip ona biat etmeyince, Mekke’den Medine’ye gitmeyi düşünürken Kûfe halkının ısrarlı daveti üzerine Kûfe’ye doğru yola çıktı. Hatta Kûfelilerin biatını almak için önceden amcasının oğlu Müslim’i gönderdi. Müslim burada 30.000 biat aldı. Bunu duyan ve çılgına dönen Yezid, ilk tedbir olarak  Ubeydullah İbn-i Ziyad’ı Basra valiliğinden Kûfe valiliğine atadı. Çünkü Müslim’in Kûfe’ye gidişinden sonra Kûfe valisi Numan Bin Beşer de Hüseyin’e biat etmişti.

 

Hz. Hüseyin, Yezid’in hükmü altındaki her yerde âkibetinin aynı olacağını biliyordu. Bir yolunu bulup İran’a oradan da Türklerin bulunduğu Horasan’a gidebilmek istiyordu. Çünkü Hz. Muhammed ümmetimin idaresi, sonunda Türklerin eline geçecektir, buyurmuşlardır. Hz. Hasan’a da ilk biat eden bütün fitnelerden uzak Türk milleti idi. Hz Hüseyin, Batnırremiye’ye gelince Abdullah Muti’ye rastlamış onun da istirham ve ısrarına rağmen yolundan dönmeyeceğini söylemişti. Ruz denilen vahada Zübeyr Bin Kays’ın çadırına rastlamış, onu yanına çağırarak kendisi ile konuşmuştu. Zübeyr onunla konuştuktan sonra dönerek:

 

“Ben Hüseyin’in yanında ölmek için sizden ayrılıyorum. İçinizde, benimle gelmek isteyen var mı?” diyerek Hz. Hüseyin’in kat’i bir ölüme doğru yol aldığını hissetmişse de İmam yine yolundan dönmemiştir. Rûz’dan ayrıldıktan sonra bir yolcu:

 

-”Kûfelileri gördüm, onlar Hani’yi katlettiler. Müslim’in cesetlerini sürüttüler.

Kûfe’ye gitmeyiniz! diyerek yalvardı ve Hz. Hüseyin’e Ömer bin Saad’ın şu mealdeki mektubunu verdi:

 

-”Ya Hüseyin İbn-i Ali,  mektubum sana vasıl olduğu zaman bil ki Müslim bin Âkiyl şehid edilmiştir. İki evlâdı da ayni feci akibete maruz kalmıştır. Müslim şehadetinden biraz evvel beni istedi, bazı vasiyetler etti. Bu vasiyetler arasında senin buraya gelmekten vazgeçmeni temini için bir haber ulaştırmam da vardı. Şehidin vasiyetini icra ediyorum. Sana bu mektubu gönderiyorum. Cenab-ı Hakk’ın selâmeti senin ve cümle ümmeti Muhammed’in üstüne olsun.”

 

Bu mektup açık bir felaket habercisi idi. Hz. Hüseyin takdiri ilâhi ne ise o olur dedi. Kimseyi de kendine ortak etmek istemiyordu. Onun için beraberinde olanlara:

 

-”Geri dönmek bize bir fayda temin etmez. Ben kimseyi bu yolculuğa zorlamıyorum. İsteyenler benimle gelsinler. İstemeyenler geri dönsünler” dedi.

 

Etrafındaki insanlar mahzunlaşmışlardı. Sıkışırsam kendi kendimi fedâ eder, bu fedâkar dostları kurtarırım, esasen Yezid’in istediği benim başımdır’ diye düşünüyordu. Kûfe’de bulunan Ehl-i Beyt dostlarından Süleyman Sart Hazai’ye hitaben şu mektub yazıldı:

 

-”Ey Ehl-i Beyt’e sadık olanlar ve bizi mektuplarla davet eden dostlar, sizden aldığımız teminat üzerine bu tarafa geldik. Fakat İbn-i Ziyad’ın Kûfe’deki Ehl-i Beyt dostlarına karşı tatbik ettiği zulüm ve tazyiki haber aldık.  Bu acı haberler karşısında kederlendik. Tabidir ki, sizleri isyana davet ederek halkın başına  bir felâket getirmek istemeyiz. Ancak, şu var ki, bize olan vaadlerinizi hatırlatarak Ehl-i Beyt’e candan bağlı olanları bizlere yardım ve muavenete davet ederiz. Maksadımız Ehl-i Beytimiz ile emniyet ve selâmet içinde çölü geçmektir.”Bu mektup kölelerden Kays-ı Arabi’ye verildi ve Kûfe’ye gönderildi. Kays, Kadisye kumandanının etrafa göndermiş olduğu müfrezelerden birisi tarafından yakalandı. Mektubu hemen parça parça ederek, onların eline geçmesine mani olan Kays, kumandanın huzuruna çıkınca:

 

-”Dostun sırrını düşmandan saklamak gayet tabidir.” diye mektubu neden yırttığını pervasızca söylemişti. İbn-i Ziyad’ın emri üzerine Kays’ın vücudu  bir tahta çarmıha  gerilip evvelâ halka teşhir edilmiş, sonra da kılıçla parça parça edilerek  Kûfe Mescidi’nin kapısı önüne atılmış, bu suretle halka yeni bir dehşet sahnesi gösterilmiştir.

 

Daha sonra bütün Kûfe örfi idare (sıkı yönetim) altında alındı. İbn-i Ziyad’ın  emri ile Hür İbn-i Riyah(î) 1.000 kişilik güzide bir süvari müfrezesinin başında Hz. Hüseyin’i tevkife gönderildi. Hür, üç gün çölde gezdi, dördüncü gün Hz. Hüseyin’e rastladı. İçindeki nur, onu fenalık yapmaktan alı koydu.  Hz. Hüseyin’e:

 

-”Ya imam, ben size mektup yazanlardan ve davet edenlerden değilim. Ben beni tanıyanların nazarında kararlı, maharetli bir adamım. İbn-i Ziyad’ın emri ile sizi tevkife geldim. Fakat şu anda kendimde büyük bir âciziyet hissediyorum. Sana ve şu masum yavrulara kılıç çekmeyeceğim. Lâkin, benim, İbn-i Ziyad’a karşı mesuliyetten kurtulmam için bir çare bulmanızı rica ederim.” diye yalvardı. İmam Hüseyin, Hür’ün bu teklifine memnun oldu. Ona dua etti. Aralarında bir karar verdiler. Kervan Hicaz ve Kûfe yoluna gitmeyecek,  Irak’ın haricinde üçüncü bir yola gidecekti. Tam bu sırada birkaç süvari geldi ve Hür’e şu mektubu verdi:

 

“Ya Hür, Hüseyin’i tevkif için seni gönderdim. Bu mektubumu aldığın zaman, onu tevkif eder, etrafındakilerle birlikte susuz ve otsuz bir yere kondurursun. Yoksa müfrezenin idaresini mektubu getirene teslim et. Senin yerine tayin edilmiştir.”

 

Hür, İbn-i Ziyad’dan gelen son emri Hüseyin’e şöyle bildirdi.

 

-” Ya teslim olup Kûfe’ye götürüleceksiniz ya da hepiniz susuz bir yerde  konaklayacaksınız!”. Hüseyin bu son emirle çok zor bir durumda kalmıştı. Çünkü karşısında güçlü bir ordu, yanında ise kendisi ile yola çıkan ve buraya kadar gelmiş çoluk çocuk 70-80 kişi vardı. Sonunda onlara döndü ve şöyle dedi:

 

-”Beraberliğimiz buraya kadar olacak. Ben Yezid’e biat etmem ama benim yüzümden size zarar gelmesini de istemem. Ben arkamı döndüğümde siz dağılın. Yalnız kalmaktan başka sizden bir isteğim yoktur. Ama Yezid’in başımı kopardığını duyarsanız biliniz ki o baş biatsızdır.”

 

Bunun üzerine Hür, onları KERBELÂ denilen; kelime anlamı olarak Kerb; tasa, keder ve belâ olan, Bağdat’ın90 km. güney batısında Fırat nehri yakınında, susuz bir yere yürüttü. Korkunç susuzluğun olması yetmiyormuş gibi bir de Yezid ordu üstüne ordu gönderiyordu. Hüseyin başında Hz. Muhammed’in sarığı, boynunda kılıcı, elinde ise Hz. Ali’den devir aldığı sancağı ile Yezid’in ordusunun karşısına çıkmıştı.

 

Bu olay arabî aylardan Muharrem ayında olmaktaydı. Kerbelâ’ya yola çıkışları Kurban bayramından 20 gün sonra idi. Kurban bayramında tığladıkları kurbanın kaşar denilen boyun kısmını kavurma yapmışlardı. Kerbelâ’daki beşinci günlerinde kavurmayı ve yola çıkarken getirmiş oldukları pirinç ile etli pilav yaptılar ve hep birlikte yediler.  Kendi kırbalarındaki su miktarı bütün tasarruflarına rağmen hızla tükeniyordu.

 

Gençlerin bir kısmı Fırat sahiline su almağa indiler. Fakat İbn-i Haccac oklarını gençlere çevirdi:

 

-”Yasak buradan ileri geçemezsiniz” dedi. Hüseyin’in adamları: Hayvanların bile rahat rahat içebildikleri suyu, Peygamber Ehl-i Beyt’inin içmesinin neden yasak olduğunu” sordular. İbn-i Haccac, kendilerine bir damla suyun dahi verilmemesi emrinin, Sa’d oğlu Ömer tarafından verildiğini söylediler. Durum Hüseyin’e bildirildiğinde bunları dinleyen kadınlar ve çocuklar boş kırbalara sarılarak:

 

-”Hani su hararetten dudaklarımız çatlıyor.” diye sızlanmaya başlamışlardı. Hz. Hüseyin: “Birazdan gece olacak. Siz şimdilik benim abdest suyumu alın. Bununla hararetinizi teskine çalışın. Yarın sabah kana kana su içersiniz” diye onları teskine çalıştı. Halbuki o, susuzluğun devam edeceğini biliyordu. Hz. Hüseyin, Abbas Ebü’l Fazl’ın çadırına giderek:

 

-”Yanına yeteri kadar arkadaş alarak, Fırat kenarına in, biraz su getir. Düşmanlar uykuda iken bu işin kolayca olacağından eminim.” dedi.  Bunun üzerine Abbas 20 piyadeden oluşan 50 kişilik bir kuvvet ile sessizce Fırat sahiline ilerlemiş, fakat nöbetçiler bu kafilenin geldiğini görmüşler ve Haccac’a haber vermişlerdi. İki taraf birbirine saldırdı. Abbas kahramanca süvariler ile savaşırken 20 piyade de kırbaları doldurmuş ve çadırlara ulaştırmıştı.  Bu aldıkları son su olmuştu çünkü nöbetçiler artırıldı. Muharremin yedinci günü artık şehit olacaklarından emin oldukları için hayatta iken kendi helvalarını kendileri yaptılar ve hep birlikte yediler, çünkü geri dönüşü olmayan yola girmişlerdi. Hz. Hüseyin, Ömer İbn-i Sa’d ile son bir konuşma yaparak su vermelerini istemişse de gönlü kırık bir halde karargâha geri dönmüştü. Kadınların ve çocukların “su, su” diye feryat etmeleri onu perişan ediyordu. Ashabı topladı ve onlarla görüşmeye başladı. Ashabın en yaşlısı Habib İbn-i Mezahir bir teklifte bulundu:

 

-”Beni Esed kabilesi buraya yakındır ve orada dostlarım vardır. Belki bize yardım ederler, atıma atlar çemberden geçerim.”dedi. Son bir ümit olarak teklif kabul edildi. Habib büyük bir özveri ile dediğini yaptı, çemberi yarıp gitti. Bunu gören Yezidiler, yardım gelmesi ihtimalini göz önüne alarak, o tarafa kuvvet yığdılar. Gerçekten, Beni Esed kabilesinden 20 kadar süvari gelmişse de Yezid askerleri karşısında kar gibi erimişlerdi.  Zorlukla kendisini Hz. Hüseyin’in çadırına atan ihtiyar Habib:

 

-”Ya İmam, üzerime aldığım vazifeyi ifâ ettim, fakat muvaffak olamadım. Hakkın takdirine boyun eğmekten başka çaremiz kalmadı” dedi.  Muharremin 8. Günü de böylelikle geçmiş oldu.

 

9. Günü sabahı, düşman karargâhında Sa’d'ın oğlu Ömer’in reisliği altında harp meclisi toplandı. Verilen karara göre mevcut ordu üçe taksim edildi. Merkezde Ömer, sağ tarafta İbn-i Haccac, sol taraf da Şimr idaresi altında idi. Hüseyin’in karargâhını yanlardan arkaya doğru kuşattılar. Bu surette İmam Hüseyin, bir avuç kuvveti ile çember altına alınmış oldu.

 

Hüseyin bu harekâtın sebebini sormak için, Abbas’ı Sa’d'ın oğlu Ömer’in yanına gönderdi. Öğleden sonra harbe başlayacaklarını haber alınca şaşırdı.  Vaziyeti gelip Hz. Hüseyin’e bildirdi. Hz. Hüseyin bir günlük müsaade istemek için Abbas’ı Ömer’e tekrar yolladı. Ömer adamları ile görüştükten sonra:

 

-”Ya Abbas, Hüseyin’e söyleyiniz. Onun teklifini kabul edeceğiz. Ve yarın sabaha kadar bekleyeceğiz.” diye uzaktan bağırdı.

 

O gece sabaha kadar âni bir saldırıya karşı savunma tedbiri aldılar. Hiç değilse kadın ve çocuklara, emin bir siper lâzımdı. Bu arada bir süvari yaklaştı. Bu gelen Türk şivesi ile Arapça konuşan Durmaz adındaki biriydi. Hz. Hüseyin ile görüşmek istiyordu. Üstü arandıktan sonra Hz. Hüseyin’in huzuruna çıkardılar.

 

-”Ya imam sizi almaya geldim. Köyümüz yakındaki kayalıkların arkasındadır, kabilemiz tamamen Türk ve Ehl-i Beyt muhibbidir” dedi.  İmam Hüseyin’in sahabelerinden Azarbeycan’lı Müslim ile Gulam adındaki kişiler, hiç olmazsa kendisi ile Ehl-i Beyt’in kurtulmasını istediler.  Hz. Hüseyin Durmaz’ın sırtını okşayarak:

 

-”Cenab-ı Hakk, ceddim Muhammed senden ve senin neslinden olsun. Sadakatinize teşekkür ederim. Fakat, buradan bir adım bile uzaklaşmak benim için mümkün değildir. Yarın sabah düşmanlarla harbe söz verdim.” dedi.  Bunun üzerine, Durmaz mahzun bir şekilde oradan ayrıldı.

 

Bütün bu gelişmelere rağmen Hz. Hüseyin isteyen herkesin dönebileceğini, kimseye asla kırılmayacağını, Kerbelâ’nın  kana boyanacağını  söylemesine  karşın ;

 

-”Biz seni asla böyle burada bırakamayız, ölüme bile seninle beraber gideceğiz.” dediler. Hz. Hüseyin ellerini kaldırarak:

 

-”Ey rahim ve şefik olan Allah, ölenlere azap çektirme, kalanlara selâmet ihsan et!” diye dua etti. Mini mini Ali Asgar’ın hazin sesi  gecenin sükutunu bozuyordu. ‘Su, su’ diyen hazin iniltileri, annesi Rübap ile Zeynel Abidin’in annesi Şehribanu’nun hıçkırıklarına karışıyordu. Sabah ezanı okunurken çadırlardan  ağlama sesleri yükseliyordu. Hz. Hüseyin bir çadırın kapısına kadar geldi. İçeri girmedi. Elindeki asa ile çadıra vurarak, onlara:

 

-”Ey azizler, size ağlamayın, feryât etmeyin diyemem. Çünkü bu gün ağlanacak gündür. Ancak sabah namazını kılıncaya kadar sabır ve tahammül gösterin. Hayatımızda kılacağımız bu sabah namazını fesada vermeyin.” dedi. Bütün insanlar saf saf dizildiler. Hüseyin dedesi Hz. Muhammed’in hırkasını sırtına giydi ve imâmet mevkiine geçti. Düşmanların bile bir işitebileceği gür bir sesle “Allahu ekber”  diyerek sabah namazına başlamıştı. Ne gariptir ki diğer taraf da namaza başlamış, aynı Allah’a ve aynı Resul’e dua ediyorlardı. Cemaate son defa şunları söyledi:

 

-”Size tekrar rica ediyorum. Bugün, benim son günümdür. Sizin için henüz iş işten geçmemiştir. Siz Sa’d'ın oğlu Ömer’e giderseniz, İbn-i Ziyad sizi af edecektir.”

Bu arada harp nakkareleri çalmaya başlamıştı. Her şeyin sonu gelmişti sanki. Hz. Hüseyin, Zülcenah adındaki iki kanatlı anlamına gelen atına bindi:

 

-”Ey beni sevenler ve bugün benimle can vermek için yarışanlar! Cenab-ı Hakk hepinize hayırlar ihsan etsin” dedi ve düşmana sesini rahat duyurabileceği bir yere gelip durdu. Onlara:

 

-”Ey Müslümanım diyenler, Ey Muhammed’in ümmeti olduğunu iddia edenler, beni dinleyin…” diye uzun ve etkili bir konuşma yaptı ve oraya gelmesindeki sebepleri izah etti. Sözlerini şu şekilde tamamladı:

 

“Yarın Allah huzurunda bana yaptığınız fenalıklardan dolayı sizi şikayetçi olmayacağım. Fakat Ehl-i Beytime yapacağınız merhametsizlikten dolayı,  yakalarınızdan tutacak ve ya Rab sevgili Resulünün evlâtlarına bu adamdan davacıyım. Bunlar masumların katilleridir diye bağıracağım.” dedi. Karşı taraftan kumandan Ömer ortaya atılarak :

 

-”Ya Hüseyin sen söyledin biz dinledik. Şimdi de sen bizi dinle” dedi. Peygamberimizin getirdiği Kur’ân’da sahih bir âyet var ki, meali şöyledir, ‘Allah’a, Allah’ın peygamberine ve ulü’l-emre itaat edin’  diye emrediyor. Bugün emir sahibi, Yezid İbn-i Muaviye’dir. Sen ona itaat etmemekle, Cenab-ı Hakk’ın ve onun Peygamberinin emirlerine muhalefet ediyorsun.  Bu ümmet huzurunda Yezid’e biat ve itaat et” dedi. Hüseyin ise ona şu şekilde cevap verdi:

 

-”O âyet, Kur’ân-ı Ker’îm’in Nisa suresinin 59. âyetidir ve manası ise şudur: ‘Ey iman edenler, Allah’a itaat ediniz. Allah’ın resulüne itaat ediniz. Ancak Allah’ın ve resulünün emrine itaat eden Ulu’l-emre itaat ediniz. Halbuki bugün Ulu’l-emr dediğiniz Yezid; Allah’a ve resulüne itaat şöyle dursun, bilâkis kitap ve sünneti ayaklar altında çiğniyor. Halka zulüm ediyor, peygamber’in kurduğu Müslüman Cumhuriyetini yıkıp devirerek, onun yerine kendi keyfine ve arzusuna göre saltanat sürüyor” sözleri üzerine karşı taraftan ok atılmaya başlandı ve fiilen harbe girilmiş oldu. Kumandan Ömer Hz. Hüseyin’e isabet etmeyen oku attığı sırada karşısına Hür İbn-i Riyah  dikildi:

 

-”Ya Ömer, Hüseyin ile harp etmek muhakkak şart mı? Ömer şaşırmıştı. Gözleri fal taşı gibi açıldı:

 

-”Tabii şimdi her koldan emirler vererek hücum edeceğim”.  Hür cevap verir:

 

-”Ben bunun mesuliyetini kabul edemem.”  Ömer sorar:

 

-”Neden? Hüseyin bu havaliye geldiği zaman onu tevkif edip buraya getiren sensin” Bunu gören Hür’ün kardeşi Misap da Hür’ün fikrine ortak oldu.

 

“Biz resulün gözbebeğine kılıç çekemeyiz” dediler ve iki kardeş yıldırım gibi atlarını sürerek Hüseyin’in tarafına geçtiler.  İmam,  Hür’ün ve kardeşinin bu hareketinden çok duygulandı

 

-”Ben razıyım ceddim de sizden razı olacaktır” diye dua etti. Hür Hakk yolunda şehit oluncaya kadar mücadele etmek için müsaade aldı. Kumandan Ömer’in bulunduğu yere doğru atını sürdü. Saffan üç kardeşi ile birlikte Hür’ün üstüne atıldı. O üçüne de birer hamle yaparak yere serdi. Meydana başka bir er gelmeyince,  Ömer’in çadırına atını hızla sürdü:

 

-”Ya Ömer, Ya İbn-i Sa’d hazır olun, size geliyorum kendinizi kollayın!” diye bağırmışsa da Ömer bu mertçe çarpışmayı kabul etmeyerek, Hür’ün üzerine bir sürü mızraklı asker gönderdi. Hür’ün atı yaralandı yere düştü. Atın altından kurtulmaya çalışırken mızraklarla şehit edildi. Bunu gören kardeşi Misap da hücum etmiş ve etrafını saran mızraklarla param parça edilmişti. Bu duruma şahit olan Hür’ün oğlu da meydana atılmışsa da aynı suretle şehit edilmiştir.  Hz. Hüseyin haykırarak:

 

“Ey Allah’ın lânetine uğrayan kafir Yezid’in köleleri, siz ecdadımızın harp usulünü de değiştirdiniz. Bir kişinin üzerine kalleşler gibi hücum ettiniz. Hiç olmazsa böyle zamanda mertliğe hürmet ediniz.”  diye bağırdı.

 

Hz. Hüseyin’in taraftarlarından 46 kişi öğlene kadar şehit edildi.  Cenk sırası oğlu Ali Ekber’e gelmişti Ondan başka eli silah tutan kalmamıştı.  Babasının yanına gelerek:

 

-”Benden başka eli silah tutan kimse kalmadı sıra benim!” deyince Hüseyin titredi. Ali Ekber henüz 18 yaşında idi.  O ana kadar harp görmemişti; boynunu büktü bir şey diyemedi.  Ali Ekber meydana gelerek haykırdı:

 

-”Ey Allah’tan korkmaz, Müslüman geçinen kafirler! Babamın yanında eli silah tutan bir tek ben kaldım. Beni de katledin de onun felaketini görmeyeyim.” dedi.  Kumandan Ömer, Tarık Bin Şed’e seslendi:

 

-”Ya Tarık Hüseyin’in oğlunu katledersen seni Musul valisi yaparım.” dedi. Bunu işiten Tarık atını meydana sürdü. Ali Ekber, Tarık’ı ve arkasından gelen birkaçını tepeledikten sonra, babasını ve annesini son bir defa görmek için çadıra döndü.  Babası onu karşılayarak bağrına bastı:

 

“Oğlum bana son olarak söyleyeceğin bir şey var mı?” diye sorunca, Ali Ekber:

 

-”Babacığım susuzluk beni öldürecek!” cevabını verdi. Yeniden savaş meydanına dönünce Ali Ekber’i karşılayan 5-10 mızraklı, bu zavallı masumu da delik deşik ederek şehit ettiler. İmam Hüseyin, Ali Ekber’in parça parça edilmiş cesedini çadırlara götürdükten sonra atı Zülcenah’a binmiş, düşman saflarına sürmeye başlamıştı. Elinde bir yaşındaki oğlu Ali Asgar vardı.

 

-”Ben Halifeniz Yezid’e biat etmediğim için, kanımı helâl biliyorsunuz. Fakat bir yaşındaki bu çocuk masumdur ve Peygamberin torunudur, ona olsun acıyınız bir yudum su veriniz.” Yezid’in askerlerinin maneviyatları bozulmuştu, Hüseyin’in bu son sözleri ise onlara pek tesir etmişti. Kumandan Ömer keskin nişancılardan Harmele’ye dönerek:

 

“Ya Harmele, Hüseyin’i sustur!” emrini verdi. Harmele’nin yayından vızıldayarak çıkan ok Ali Asgar’ın boynunun bir tarafına girip öbür tarafından çıkmıştı. Masum, babasının kucağına yığılmıştı. Hüseyin sıranın kendisine geldiğini biliyordu; hayatta kalan yakınlarını yanına topladı:

 

-”Mümkün olduğu kadar teessür göstermeyin, düşmanları güldürmeyin, sağ kalan tek oğlum Zeynel Abidin’i kurtarın!” dedikten sonra herkes ile ayrı ayrı helalleşti. Kılıcını aldı, atına bindi, görenlere hayret veren bir sükun ve vakar ile ölüm meydanına geldi:

 

-”Ey Muhammed’in ümmetiyim diyenler. Henüz ana sütü emen son torununu da şimdi kucağımda şehit ettiniz. Allah’ın ve resulünün lâneti sizin emiriniz İbn-i Ziyad ve efendiniz Yezid’in üzerine olsun. Gidin efendinize söyleyin, Ali’nin oğlu Hüseyin, sana biat etmemek için, en sevdiklerini fedâ etti. Kendisi de güle güle ölümü tercih ediyor. Bir gün gelip Ehl-i Beyt’in katillerinden ayrı ayrı intikam alınacağını söyledi deyin” dedi. Hüseyin’in bu sözleri üzerine Şimr meydana çıktı ve:

 

-”Ey Fatıma’nın oğlu, bizden nasıl intikam alınacağını söyler misin?” diye alay etmek istedi. Hüseyin:

 

-”İbn-i Ziyad’ın köleleri, Allah içinize nifak sokacak; hepiniz efendilerinizle beraber alçakça can vereceksiniz!” Şimr bu sözlere cevap bulamayarak geri çekildi. Hiç kimse Hüseyin’e saldırmak için cesaret edemiyordu. Kumandan Ömer:

 

-”Hüseyin üç günden beri susuzdur, kımıldamaya mecâli yoktur” diyerek onları kışkırtmak istiyordu. İlk hamleyi Temim adındaki melun yapmıştı. Üçüncü hamleden sonra, Hz. Hüseyin Temim’i kanlar içinde yere yuvarladı. Bunu gören eski muharripler:

 

-”İşte Ali’nin hamlesi!” dediler. Artık Hüseyin’in karşısına kimse çıkmaya cesaret edemiyordu. Bunu gören Hüseyin, Fırat sahillerine doğru atını sürmeye başladı.  Kumandan Ömer’in emri ile Şimr Nemi’nin oğlu Sinan Şebel kendi adamları ile Hüseyin’in önüne atılmışlardı. Hüseyin bir hamle ile düşman safını yarmış Fırat’ın sahiline varmıştı. Şimr son nefeste bile onun su içmemesi için hile düşünmüş ve Hüseyin’in çadırlarına hücum emri vermişti.  Bunu fark eden Hüseyin:

 

-”Ey namertler, daha ben sağ iken kadınlara neden taarruz ediyorsunuz?” diyerek askerin o tarafa hücumunu önlemişti. Kendisi de su içmekten vazgeçmişti.  Vakit öğleden sonra idi. Kimse yanaşmaya cesaret edemiyordu. Kumandan Ömer yanında duran Harmele’ye:

 

-”Ne duruyorsunuz? İlk oku sen at!” demişse de, Harmele tereddüt göstermişti. Ömer onu gayrete getirmek için:

 

-”Ya Harmele bir yaşındaki çocukları öldürmekten çekinmiyorsun da Hüseyin’e ok atmaktan mı çekiniyorsun?” demesi üzerine bu sözler Harmele’ye dokunmuş ve bir okla Hüseyin’i ağzından yaralamıştı. Bunu birçok oklar takip etti. Şimr’in de kendi adamlarına:

 

-”Ne duruyorsunuz, hücum edin!” emrini vermesiyle oktan vücudu delik deşik olan Hüseyin’in olması üzerine hepsi hücum ettiler. Her tarafına inen mızrak, kılıç ve ok darbeleri ile halsizleşen Hüseyin atından yere yuvarlandı. Sinan, orada bulunan Havli Bin Yezid’e Hüseyin’in başını kesmesini emretmişti. Havli bu işi yapamadı; elleri titrediği için geri çekildi. Sinan bir başkasına emretti. O da Hüseyin’in başını kesmeğe cesaret gösteremedi. Şimr Hüseyin’in boğazına hançeri dayadı.  Hüseyin:

 

-”İşte benim katilim! İşte ceddim, Muhammed’in dediği avret adam. Haydi ne duruyorsun. Kes tam ceddim Muhammed’in öptüğü yerden.” Şimr’in maneviyatı sarsılmıştı. Oradan ayrılmayı da kibrine yediremiyordu. Hüseyin’in yüzü ve ona nefretle bakan gözlerini görmemek için, yüzükoyun çevirdi. Başını arkadan kesti. Hz. Muhammed’in sevgili torunu Hz. Hüseyin de dahil olmak üzere 72 kişi Kerbelâ’da İslamiyet’in bugünkü nesillere Allah’ın emrettiği ve peygamberin gösterdiği şekilde ulaşması için kendilerini fedâ etmişlerdi. Günlerden cuma idi. Hz. Hüseyin’in şehitliği öğlen namazına denk gelmişti. Cahiliye döneminde bile cuma günü savaşmaktan kaçınırlardı. Hüseyin’in atı Zülcenâh kan ter içinde çadırlara geldi. Kız kardeşleri Ümmü Gülsüm ile Zeynep ve diğer kadınlar feryada başlamışlardı. Zeynep, Hüseyin’in vasiyetini hatırlayarak Hz. Hüseyin’in eşi Şehribanu’ya Zeynel Abidin’i teslim ederek Zülcenâh’a bindirip oradan uzaklaşmasını istedi. Zeyneb’in ikna etmesi ve müdahalesi ile Zeynel Abidin’in hayatta kalması sağlanmış oldu. İbn-i Ziyad’ı, Yezid merasimle karşıladı. Başta Zeynep olmak üzere bütün kadınlar ve çocuklar onun huzuruna getirildi. İbn-i Ziyad:

 

-”Ey Ali’nin kızı, gördün ya bak Hak bizden yana, böyle olmasa idi, Cenab-ı Hakk sizi muzaffer ederdi.” diye alay etti. Zeynep cevap verdi:

 

-”Ey İbn-i Ziyad, bu zafere katiyen mağrur olma, kardeşim neticenin böyle olacağını biliyordu. O bile bile kendini ve bütün Ehl-i Beyt’ini fedâ etti. Onun her hareketi bir hikmete istinattır. O İslam’ın ikinci bir Kerbelâ faciası ile karşılaşmaması için, bir yaşındaki evlâdını bile fedâ etti. Bu büyüklüğü siz takdir edemezsiniz.”  Bu cevaba çok kızan İbn-i Ziyad derhal katlini istemişse de, Kûfe eşrafının ricâsı ile önlenmiştir. Yezid’den mükâfat almak için Hz. Hüseyin’in mübarek başını altın bir tepsi içinde sarayda sundular. Yezid elindeki bastonla Hz. Hüseyin’in ağzına vurarak dedi ki:

 

-”İşte kendisi benden, babasını da babamdan efdal sanan adamın başı!”

Yezid’in bu hareketine Semre Bin Cendeb itiraz etti:

 

-”Ellerin kesilsin. Peygamberin öptüğü o dudaklara nasıl vuruyorsun?”

Yezid de:

 

-”Eğer sen peygamberin eshabından olmasa idin, boynunu vurdururdum.” deyince Semre:

 

-”Ne tuhaf, Muhammed’in hatırı için affediyorsun da o Muhammed’in evlâtlarını kırıp geçiriyorsun!” diye mukabelede bulunmuştu.  Ebu Berzetil Eslem de:

 

-”Değneği Hüseyin’in ağzına vurarak, eğleniyor musun? Resulullah’ın bu ağza

su içirdiğini ne kadar çok görmüştün?” demiş ve meclisten çıkıp gitmişti. Daha sonra Ebu Amre, Şimr’i yakalayarak elini arkasına bağladıktan sonra, boynuna ip bağlayarak sarayın önüne getirir. Sarayın önünde Basralı birisi ellerinin parmaklarını teker teker kırar, aynı şekilde o da katledilerek Hüseyin’in intikamı alınmış olur. Ehl-i Beyt kadınları, Yezid’in sarayında birkaç gün oturduktan sonra baktılar ki bu saray kendilerine diken gibi batmakta, Ümmü Gülsüm’ü Yezid’e gönderdiler. Yezid onların saray dışında kiralık bir evde kalabilmesini onayladı ve uygun bir yer bulup taşındılar. Şam kadınları oraya yasa katılsınlar diye emir verdi. O ev yaslıların merkezi oldu.  Yanık yanık ağıtlar, mersiyeler okundu. Yezid lâneti, Kerbelâ şehidlerinin başlarını İmam Zeynel Abidin’e vererek yanına asker kattı ve Kerbelâ’ya gönderdi. Orada daha önce atlara çiğnetilmiş bedenler ile birleştirilip defin edildi. Hazret-i Hüseyin ve Kerbelâ şehitleri; İslâmiyet’in özünü Arap ırkçılığından uzaklaştırarak ilâhi emirleri bugüne ulaştırmak ve zulme boyun eğmemeyi anlatabilmek için başlarını seve seve verdiler. Muharrem ayında Kerbelâ şehitlerini hatırlayarak tutulan susuzluk orucu dolayısı ile kutsal bir oruçtur. Aşure yapılmasının sebebi ise Zeynel Abidin’in kurtuluşundan dolayıdır. İslâmiyet’in Kerbelâ vakası, din adına işlenmiş cinayetlerin en vahim olanıdır. Halbuki Yüce Allah Kur’ân-ı Kerîm’in Şur’a Suresi’nin 23. âyetinde “De ki size bildirdiğim din hükümlerine karşı, yalnız Ehl-i Beytime katıksız sevgi isterim” diyor. Ehl-i Beyt’i sevmek Allah emridir, bizlerin tek tek şahsi kanaatlerimiz değildir.

 

Dursun Gümüşoğlu

 

Kaynakça: 

1-”İmam Cafer Buyruğu” Ayyıldız Kitabevi İstanbul 1959

2-Kur’ân-ı Kerîm, İstanbul Maarif Kitaphanesi Ve Matbaası 1988

3-”Makalât-ı Gaybiyye , Kelimât-ı Ayniye” Ankara Gazi Üniversitesi Hacı Bektâş Araştırma Merkezi