AHİLİĞİN TARİHİMİZDEKİ YERİ

DURSUN GÜMÜŞOĞLU

Günümüzdeki kooperatifçilik, esnaflık, ticari ilişkilerdeki hassasiyetleri ve uygulama biçimlerinin kaynaklarını doğru algılayabilmek, o konu ile ilgili tarihsel süreci bilmekle mümkündür. Yaşanan her geleneğin mutlak geçmişe uzanan kökleri bulunmaktadır. Bu yazıda amacım konuya ışık tutmak, Ahiliğin günümüzdeki yansımaları hakkında fikir verebilmektir.

 

Ahîliğin Kısa Tarihi ve Türklerin Kabul Etme Nedenleri:

 

Ahîliğin ortaya çıkışını ilk izleri 751 yılında Çinlilerle İslâm orduları arasında yapılan Talas savaşından sonrasına rastlar. Bu tarihlerde İslâmiyet Türkler arasında hızla yayılmaktaydı. Türklerin, İslâm dinini kabul etmelerinde; önceki inançlarının bu dine benzerlikleri, yayılmayı kolaylaştırmıştır. O dönemlerde ortaya çıkan tasavvuf akımlarındaki “cihat” bilinci, İslam’ın Türkler arasında yayılmasını hızlandıran bir diğer neden olmuştur. Çünkü dönemin koşulları gereği Türkler, İslâm’dan önce de savaşçı bir ruha sahiptiler.

 

İslâmiyet’ten önce Türklerin dini olan Şamanizm de Ozan ve Kam geleneği, onların kutsal ve kendini dine adamış insanlar olması, tasavvuftaki dervişlik ve şeyhlik arasında büyük benzerlik bulunmakta, bu benzerlikten dolayı tasavvufa eğilim oldukça fazlaydı. Türklerin İslâm’dan önceki ahlâk anlayışı ile İslâmla tanıştıktan sonraki tasavvufi değerler arasında çelişki bulunmamaktaydı, dolayısı ile tasavvufi ekolleri kabul etmelerini kolaylaştırmaktaydı. Bunun yanı sıra tekkelerin çokluğu derviş-gazi geleneğini oluşturmaktaydı.

 

Alperenlik diğer bir şekilde söylemek gerekirse derviş-gazilik devlet tarafından desteklenmiş, bazı padişahların bizzat kendileri de Ahîliği benimsemiş ve intisap etmişlerdir. Osmanlı Beyliği’nin kuruluşu sırasında Osman Gazi’den başlayarak beyler derviş pirleri ile birlikte hareket etmişlerdir. Osman Gazi’nin, Ahî olan Şeyh Edebali’nin kızı ile evlenmesi, bunun göstergelerinden birisidir. Şeyh Edebali’nin Kırşehir’de yaşanan Ahî katliamından önce Ahî Evren ile görüştüğü ve Kırşehir’den Söğüt tarafına gittiği tarihi kaynaklarda anlatılmaktadır. Aşık Paşazade Tarihinin bildirdiğine göre, “Ahîyân-ı Rum, Bacıyân-ı Rum, Abdalân-ı Rum ve Gaziyân-ı Rum zümrelerinin beraber hareket ettiklerini bildirmektedir. Nitekim Bacıyân-ı Rum teşkilatının kurucusu kabul edilen kişinin Ahî Evren’in hanımı olduğu bilinmektedir.

Öncelikle bu Ahî tekkelerinin Selçuklular zamanında yapılmaya başlandığını Osmanlı’da devam ettiğini görüyoruz. Padişahlar büyük devlet adamları bu tekkeleri yaptırıp vakfediyordu. Vakfederken beraberinde tekkenin geliri olması için ayrıca arazi de bağışlıyorlardı. Bu tekkeler yalnız bir inanç merkezi olmayıp genel kültürün yükseltildiği kurumlar durumundaydı. Osmanlı bu tekkeleri hem denetliyor, hem de destekliyordu. Birer kültür ve eğitim yuvası olarak devletin genel amacına hizmet ediyorlardı.

Ahmet Yesevî gibi mutasavvıfların fikirlerini Türkçe ile ifade etmeleriyle Ahî birlikleri, büsbütün kuvvetlenmiş ve kitleleri harekete geçirecek güce erişmişlerdir.

Selçuklu döneminde, devletin ileri gelenleri ve mutasavvıflar tarafından Anadolu, savaşçı ruha sahip derviş-gâzilere ve göçebelere yeni yerleşim ve yaşam alanı olarak gösterilmiştir. Nişâbur’a gelen kalabalık bir Oğuz kütlesi İbrahim Yınal Bey’e yurtsuzluktan ve geçim sıkıntısından şikâyet edince Selçuklu Beyi onlara oturmalarına yetecek kadar yer olmadığını, Rum (Anadolu) gazâsına gitmelerini, Tanrı yolunda cihat yapmalarını ve ganimet almalarını tavsiye eder. İnsanın doğası gereği bildiğini öğretme isteği ve çabası, bunun inanç yönünden de kazanımlarının olacağına inanılması, Anadolu’ya seferleri câzip hâle getiriyordu. Bunun sonucu olarak esnaf, tüccar, din âlimi gibi toplumun her kesiminden insanın bulunduğu kitleler Anadolu’ya yoğun bir göç hareketi başlatmışlardır. Göç dalgaları kısa zamanda insan seline dönüşmüştür.

 

Oğuz Türklerinin Anadolu’yu fethettiği yüzyıllarda tasavvuf merkezli yaşam tarzı, etkin ve yaygın bir biçimde İslâm dünyasının her tarafını kaplamıştı. Karışıklıkların mânevî otoriteye dayanan tasavvufî bir yaşam tarzıyla giderilmeye çalışılması, emirlerin ve sultanların şeyhlere yönelmesi ve tarikatların devlet tarafından resmen tanınması gibi sonuçlar doğurmuştur. Tarikatların, sultanların ve devlet hayatı üzerinde etkin rol oynadıkları bir dönem başlamıştır. Dolayısı ile tarikatler devletin varlığının ve devamının önemli bir unsuru durumundaydı.

 

Selçuklu sultanlarının, şeyhlere saygı göstermeleri nedeniyle, büyük mutasavvıflar, cihat ve yerleşime elverişli olan Anadolu’ya yönelmeye başlamışlardır. İbni Batuta’nın seyahatnâmesinde tasavvuf fikirlerinin Anadolu’ya yerleşmiş olması, Ahîliğin tarikat görünümünde çok geniş alanlara yayılmasına ortam hazırlamıştır. Bunda, Ahîliğin örgütlenmesinde ve yayılmasında biçiminin tarikatlara benzemesinin önemli rolü vardır. Ahîlik, şehirlerde, köylerde, kasabalarda, kısaca her yerde zaviyeler kurarak varlığını sürdürmüş, gelen geçen herkesi hizmet etmişlerdir.

Anadolu Selçukluları döneminde, Anadolu’da yayılan ve Osmanlının kuruluşunda çok önemli rol oynayan Ahîler, kurdukları tezgahlar ve iş alanlarıyla devletin ekonomik ve ticari hayatında etkin rol almasının yanı sıra her an savaşa hazır durumdaydı. Dolayısıyla hem savaşçı, hem de derviş kimlikleri ile öne çıkmaktaydı.

 

Osmanlı Beyliği’nin kuruluşu sırasında önemli görevler üstlenen Ahîlik kurumunun, Beyliğin imparatorluğa ve düzenli orduya dönüşmesinden sonra, eski işlevini yitirdiği görülür. Özellikle askerî faaliyetler içinde olan, orduya yardım eden, ona ikmal ve lojistik destek sağlayan Ahîlik, bu faaliyetlerini daha sonraları yürütememiştir. II. Murad ve Fatih dönemlerinden sonra ise, Ahîlik kurumu, savaşçı kimliğinden uzaklaşıp bir esnaf teşkilatına dönüşmüştü.

Ahîler, gerek cihat anlayışları gereği, gerekse Moğolların baskısı yüzünden sürekli olarak savaş yapılan “uç” bölgelerine yönelmişlerdir. Bu duygu onları, Osmanlı Beyliği’nin kuruluş bölgesine doğru harekete geçirmiştir. Çünkü, oralar savaşa daha uygun yerlerdir. Dönemin istikrarsızlığı, Anadolu Selçukluları’nın yönetim zayıflığı da bu sonuca olan etkisi göz ardı edilemez.

Bu nedenle, diğer derviş gaziler gibi Ahîler de Osman Bey’in etrafında toplanıp onu desteklediler. Osman Gazi’nin kuvvetlerine katılan derviş-gaziler ve Alperenler, pirlerinin “şu ata bin, batıya git, atın durduğu yerde in ve hemen hizmete başla” emrinin gereğini yaptılar. Akıncı derviş-gaziler, Türk’ün “Gökyüzünü vatanının çadırı yapmak” idealini İslâm’ın “yeryüzünü secde yapmaya uygun duruma getirme ve zamana ezan sesiyle hâkim olma” anlayışı doğrultusunda harekete geçtiler.

Ahîliğin ,lk çıkışı ile ilgili yorumlar olmasına rağmen nerede ve ne zaman kurulduğu tam olarak bilinmemekle beraber, kurucusu Ahî Evran olarak kabul edilir. Asıl adı Şeyh Nasiruddin Mahmud olan Ahî Evran, 1171 yılında İran’ın batı Azerbaycan taraflarında bulunan Hoy kasabasında doğmuştur. İlk tahsilini Horasan ve Maveraünnehir’de yapan Ahî Evran, zamanın büyün âlimlerinden Fahreddin-i Razi, Hoca Ahmet Yesevi ve Şihabüddin-i Sühreverdi’den ders almış ve tasavvuf yolunda yüksek derecelere kavuşmuştur. Daha sonra bir hac yolculuğu (1204) sırasında tanıştığı Evhadeddin Kirmani’den dersler almış ve sonrasında Anadolu’ya gelip hocasının kızı Fatma Bacı ile evlenmiştir. Bu arada Ahî Evran’ın hanımını da, ileride adından sıkça söz edilecek olan, hanımlar arasında faaliyet gösteren “Bacıyân-ı Rum” adlı teşkilatı kurmuştur. Ahî Evran Anadolu’da va’z ve irşad’ın dışında esnaflığı ile de şöhret bulmuş, Denizli, Konya gibi şehirlerinde bir müddet kalmış, sonra Kayseri şehrinde Debbağlık (deri işletmeciliği) yapmıştır. Bugünkü anlamda il il pek çok esnafın teşkilatlanmasını, birlik, beraberliğini ve dirlik, düzenliğini sağlamıştır. Vefat tarihi hakkında farklı görüşler olsa da, 1262 yılında Kırşehir Emiri (valisi) Nureddin bin Caca Bey tarafından şehid edildiği rivayet edilmektedir. Türbesi Kırşehir’de kendi adı ile anılan Cami’nin (Ahî Evran Cami’) içerisindedir.

 

Ahî birlikleri, Ahî Ocakları, Fütüvvet Birlikleri, Gedik ve Lonca adlarıyla da anılmışlardır. Ahî Ocakları mesleki yardımlaşma ve dayanışma birlikleri olmasının da üstünde, temelini Kur’an ve Sünnetten alan, İslamî-tasavvufi bir kurumdur. Her Ahîlik Teşkilatının kendi içinde disiplini barındıran kuralları vardır, bunlara “Ahîlik Nizamnâmesi” veya “Ahî Fütüvvetnâmesi” denilirdi. Bu fütüvvetnâmelerde her Ahî’nin uyması gereken ticari ve ahlâki öğütler, dersler vardı. Bu kurallara uymayanlar teşkilattan dışlanırdı. Her Ahîlik teşkilatının başında Ahî Baba (şeyh, halife) bulunurdu. Bütün teşkilatların başında ise Şeyhü’l-Meşayih bulunuyordu. Belli safhalardan ve kurullardan geçerek ve şed kuşanarak fütüvvet yoluna giren usta, Ahî Evran’ın “eline, diline, beline sahip ol. Kalbini, kapını, alnını açık tut.” düsturuna bağlı kalırdı. Bir başka öğüde göre; “Ahî’nin eli, kapısı, sofrası açık olmalı; gözü, beli ve dili kapalı olmalı” idi. Ahîler yalnızca iş hayatında değil, aile hayatlarında da bir takım ölçülere uymak zorundaydılar ve kız çocuklarına da şu öğüdü verirlerdi.: “Eşine, işine, aşına özen göster.” Yine Ahî Baba yeni usta’nın kulağına şu sözleri söylerdi:

 

“Harama bakma, haram yeme, haram içme. Doğru, sabırlı, dayanıklı ol. Yalan söyleme. Büyüklerinden önce söze başlama. Kimseyi kandırma. Kanaatkâr ol. Dünya malına tamah etme. Yanlış ölçme. Eksik tartma. Kuvvetli ve üstün durumda iken, affetmesini, hiddetli iken yumuşak davranmasını bil ve kendin muhtaç iken bile başkalarına verecek kadar cömert ol.”

 

Ahîlik ve Fütüvetin Ahlâk Ve Yaşam Anlayışları

 

Bedri Noyan bir eserinde fütüvvetle ilgili şunları bildirmektedir:

 

“Fütüvvet’te ahlâk bakımından dört ana ilke vardır:

1. Kuvvetli ve üstün durumda iken bağışlamak.

2. Kızgın zamanında yumuşak davranmak

3. Düşmanına iyilik etmek.

4. Kendisinin ihtiyacı varken elindekini başkasına vermek.

 

Bunlar, Ahî adlı şeyhlerinin çevresinde birleşirler, tekkelerinde toplu halde yaşarlar; çeşitli zena’at sahibi olarak çalışırlar ve akşamları çoğunlukla bir arada yemek yer, geceleri ibâdet ederlerdi. Hırka, beyaz yünden (keçeden) üzeri sarıklı bir külâh, şalvar ve mest giyerlerdi. Yabancı konuklara çok ikram ederlerdi.

 

Bu yola girecek olanlar hem Şeyh’in mürîdi (yol evlâdı), hem de bir zena’at ustasının yanında çırak olurdu. Yol’a girecek olanlar usûl ve erkânı ile traş edilir, o zamana kadar işlediği suçlardan ve günahlardan tövbe ettirilirdi. Ardından da ona şalvar giydirilip kuşak bağlanırdı. Bu kuşak bağlanmasına Şed denirdi. Bizde hâlâ esnaf arasında peştemal kuşanmak deyimi Ahîlerden kamıştır. Bunlar, çok kötü tanınmış kimseleri ve bazı mesleklerin mensuplarını içlerine almazlardı. Müslüman olmayanlar kâfirler, munâfıklar, gizli bilgilerle uğraşanlar, içki içenler, hamam dellâkleri, kasaplar, avcılar, madrabazlar gibi… ”

 

Hilesiz iş, sağlam mal, belli oranda kâr, ölçülü kazanç, adaletli kontrol sistemi temelinde teşkilatlanan Ahîlik, Osmanlı’da da sosyal hayatın ve ekonominin bel kemiğini teşkil etmiştir. Yine Ahîlerin esas aldıkları, her esnaf grubunun öncüsü olan bir peygamber vardır. Mesela Peygamberimiz Hz. Muhammed (a.s.) gençliğinde ticaretle uğraştığı için, tüccarların piri sayılmış; Adem Peygamber, çiftçi; İlyas Peygamber, çulha (dokumacı); Nuh Peygamber, marangoz; Yunus Peygamber, balıkçıların piri sayılmıştır; İdris Peygamber ise terzilerin… Eğer bir terzi dükkanınız varsa, dükkanınızdaki levhada şunlar yazılı idi.

 

Her seher besmeleyle açılır dükkânımız,

Hazreti İdris Nebi pirimiz, üstadımız.

 

Esnaf teşkilatı arasında kaliteyi de bir takım esnaf ahlâkını da yerleştiren Ahîlik teşkilatı bugünkü tabirle müşteri memnuniyeti, hem bağlı olduğu teşkilatının memnuniyetini hem de esnaflar arasındaki itibarını düşünmek zorundaydı. Halk arasında “pabucu (ayakkabısı) dama atılmak” deyimi de bu durumu açıklar niteliktedir. Deyimin izahı şöyledir: Vaktiyle ayakkabıcılık yapan bir esnaf müşterisine bir pabuç yapmış. Pabuç sağlam olmayıp, kusurlu çıktığı için, müşteri gidip Ahîlik teşkilatının yetkili kurullarına şikayette bulunmuş. Yetkililer durumu incelemiş ve müşterinin haklı olduğuna karar vermişler. Teşkilat, müşterinin zararını tazmin edip kötü mal imal eden ayakkabıcının pabucunu dama atmışlar. Bu durum aynı zamanda o esnafın geçici olarak veya sürekli dükkanının kapatılmasına veya esnaflıktan men edilmeye kadar götüren yaptırımlara sebep olurdu. Bugünkü anlamıyla tüketici hakları ve hakların takibi en ciddi biçimde Ahîlik teşkilatında işlemiştir.

 

Ahîliğin İnsana, Dünya’ya, Yaşama Bakışı

 

Konu ile ilgili bir eserde bir eserde şunlar bildirilmektedir:

 

“Zaman potasında Allah’ın rızasını gözeterek kendilerini halka adayanların soy sop yönünden kişiliklerini tanımlamak güçtür. Böyle kişiler çalışmayı ibadetin temeli sayarlar, zaman ve mekân kavramının dar çerçevesinden uzaklaşırlar. Çünkü onlarca zaman izâfî mekân itibârîdir (değerli gibi görünüp, değersizdir). Önemli olan belden değil yoldan gelmektir. Onlara göre yol, üstün yararlı ve ebedi olan, sonunda Hakk’a ulaştıran fikirdir .

“Ahîler hiçbir dönemde ne aşırı maddeciliğe nede aşırı softalıklara kaymışlardır. Toplumun orta yapısı ile orta yolda yürümüşlerdir. Böylece Ahîlik karşılıklı rıza köklü eğitim ve güçlü birlik duygularının ahenkle kaynaştığı bir düzen halinde yaşamıştır.

Ahîler işbaşı yapmayı kutsal, yararlı iş yapmayı ise ibadetten sayarlar. İş yerine gelen ve vicdan gözetimi altında yararlı iş işleyen Ahî kişi kendini ibadette ve hatta mir’aç’ta Allah’ın huzurunda bilir . Ahî vicdanını üzerine gözcü koyan adamdır. Helalinden kazanan yerine ve yeterince harcayan ölçü tartı ehli olan yararlı şeyler üreten ve yardım edendir.

 

Ahîliğin Osmanlı Toplum Yapısına Etkisi ve Günümüze Yansıması

 

Aynı eserdin devamında konu ile ilgili şu sözler bulunmaktadır:

 

“Onüçüncü yüzyıl Anadolu’sunun ekonomik koşulları, Ahîlik düzenini çalışan ve üreten insanların özellikle esnafın başına geçirdi. Üretim ve tüketim mekanizmasına hâkimiyet Ahîlik aracılığı ile sağlandı. Ahîlik, Selçuklu ve İlhanlı feodal beylerinin bozuk düzenine, zulüm ve tazyîkine karşı, Anadolu şehirlerinde ticaret erbabının itibar ettikleri bir yol oldu. Gerek üreten, gerek tüketenler Ahîlik gibi bir düzen sayesinde yetersiz bir idareye ihtiyaç duymadan kendi kendilerine yönetebilme yeteneğini buldular. Böylece ülke çapında gelişip uygulanan demokratik, toplumcu bir düzen kurulmuş idi.

Ahîlik bizzat orta yapı ile beslenen bir güç olduğu için yabancı hayranlığına, aşırı eğlence hastalığına yoksulluğa engel oldu. Yönetenlerle yönetilenler, üretenle tüketenler, zenginlerle yoksullar arasında; ahlâklı akıllı ve dengeli bir düzen sağlandı. Anadolu Türkü arasında kopmalar yada koparılmalar olmadığı gibi, üstelik o zamanın yerli Hıristiyan halkı arasında İslâmiyete katılmalar oldu. Çeşitli nedenlerle Selçuklu devlet otoritesi sarsılıp yıkılmaya yüz tuttuğu zaman ortada apışıp kalmış bir topluluk değil, fakat yeni bir devlet kurabilme niteliklerine haiz güçlü, şuurlu bir temel yapı mevcut bulundu .

 

Ahîliğin eğitim merkezleri zaviyelerdi. Zaviyelerde verilen bilgiler şifahi idi. Bunun yanında kılıç ve silah terbiyesi gibi bir nevi spor da vardı. Şifahi terbiye fütüvetnâmelerin izaha çalıştıkları ve her şeyden önce öğretilmesini istedikleri adap ve erkân idi. Burgazi’nin işaret ettiği şunlardır:

Yemek, içmek, su vermek, hizmet etmek, söz söylemek, elbise giymek, evden çıkmak, yolda pazarda yürümek, bir şey satın almak, eve getirmek, oturmak, misafir çağırma, mezarlığa varmak, hamamda yıkanmak, hatta yatmak, kalkma edepleri ve bunlara ait teferruatlardır .

Harbe giden veya yerlerine adam gönderen zâviye şeyhlerinin bulunması daha evvel Osman Gazi’nin ve Orhan’ın bir çok silah arkadaşlarının Ahî ve derviş ünvanı taşıyan muharip dervişler olduğunu yukarıda gördüğümüz için bizi hayrete düşürmemeli. Nitekim Ahîlerden bahseden İbn-i Batuta onların Anadolu’da Türkmen akvamı arasında her köy ve kasabada mevcut olup, eşkiyayı tenkil için büyük bir kudret temsil ettiklerini söylemektedir.

Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluşundaki hizmetleri bu şekilde tesbit ve tescil edilmiş olan Ahîliğin Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda dahi dikkate değer katkıları bulunduğu görüşü incelenmeye değer bir husustur. Ahîliğin Seyfi kolu denebilecek olan Ankaralı Seymenlerin ve Ankara esnafının kurtuluş savaşında Atatürk’e ve milli harekete karşı olan tutumları ve yardımlarının değerleri elbette büyük olmuştur.

Bu örgüt günümüzün üretim kooperatiflerine benzetilebilir. Kezâ bir sendika işlevini görüyorlardı. İyi işçi yetiştirilir, işçinin korunması, belirli bir sürede sermaye sahibi olarak kendi başına bir dükkan açması sağlanırdı. Bunun için çırağın kalfa (halîfe) ve usta (üstâd) olması gerekti. Bunlar ayrı ayrı törenle olurdu. Ustalık töreninde o kimsenin (kalfanın) yaptığı en güzel el emekleri eşya açık artırma ile satılır, kendisine peştemal kuşatılır, aralarında da para toplanarak onun açacağı dükkanına sermaye sağlanmasına çalışılırdı.

 

Bu esnaf Lonca’larının herbirinin bir şeyhi vardı. [Örneğin], Sahhâflar Şeyhi, Yorgancılar Şeyhi, Kavaflar Şeyhi vb.

Bu şeyhlerden alt basamakta yiğitbaşılar ve esnaf kâhyaları vardı.

 

Her çeşit esnaf arasında o zenaatın kendisi ve ustalığı ile ilgili işlere bakan kimseler vardı. Bunlar o zenaatta yapılan işin kalitesinin düşmemesine, zanaatkârlar arasında huzursuzluk çıkmaması malın en iyi ve en güzelinin yapılmasına, iyi ustalar yetişmesine çalışırlardı. Saydığımız bu görevleri yapanlara yiğitbaşılar denilirdi. Her san’at erbâbının da bir Pîr’i vardı. O kimseyi san’atları açısından kutsal tanırlardı. Osmanlı Devleti’nin kuruluş döneminde bunlara sıcak yaklaşılmıştır. Örneğin; Şeyh Mahmud Gazî, Ahî Hasan, Çandarlı (Cendereli) Kara Halil Ahî idiler.

İstanbul’un fethinden sonra bu örgütün devlet üzerinde etkisi azalmış ve zamanla esnaf loncaları haline gelmiştir. Bu örgütün başındakiler Yol zincirlerinin Hz. Alî ve Hz. Muhammed’e ulaştığını ifade ederlerdi. Hatta bu Yol ile Nûh Peygamber’e kadar çıkarlardı.

Müşterisine, düşük değerde, hileli mal satan kişi toplum önünde ve mürşîdler katında yargılanırdı. Dükkanı kapatılır, meslekten uzaklaştırılır, daha başka cezalar da uygulanırdı.

 

Böyle, bir cezaya çarptırılan kişinin dükkanı kilitlenir, ayağındaki papucu da dama atılırdı.

“Güvenilirliğini yitirdi, hilesi ortaya çıktı.” anlamlarına gelen; “Papucu dama atıldı.” özdeyişi buradan kaynaklanmış ve bir deyim olarak kalmıştır.

Hazret-i İmâm Ca’fer-üs-Sâdık, fütüvvet ehlini anlatırken şöyle diyor:

 

Fetâ yani yiğit arslan kişi, Çalab’a inanmış, kötülük etmeyen kişidir. Bunun için Tanrı; olgunluk üzre olan Ashâb-ü kehf’i, Yiğitler diye anar.

Kezâ, fütüvvet kötülük etmek, suç işlemekle elde edilmez. O, yedirmek için kazanılan yiyecektir. Kazanılanı yoksullara sunmaktır. Doğru ve hayırlı olmaktır, kimseyi kırmamaktır.

 

Mürüvvet ise: Kişinin, gıdasını kapısının eşiğine koymasıdır. Yani, maddî-ma’nevî cümlenin karnını-gönlünü doyurmaktır.

İbn-i Hadîd, Fütüvvet için şöyle demiş:

 

Başkasında görerek kötülediğinin işi kendinde iyi görmemektir.

 

Hazret-i Alî ise mürüvvet hakkında da şunları buyurmuştur:

 

Herkesin içinde yaptığın zaman yüzün kızartacak işi yalnız iken de yapmamandır.

Anadolu’daki öteki esnaf teşekkülleri ve köylü ile işbirliği yaparak eski hanedan ve softa ulemânın halk üzerindeki etkilerini yıkmağa çalışmışlardır. Bunların şeyhleri öteki şeyhler gibi giyinmezler, halk gibi giyinirlerdi. Osman [Otman] Gazî Ahî olduğu gibi, Orhan ve Murad Hüdanvedgâr’ın da önce Ahî sonra da Bektâşî oldukları bilinmektedir. Osmanlı Devleti’nin kuruluş yıllarında Ahîlerden, ve Bektâşîlerden çok yardım görmüşlerdir. Zaman ile Osmanlı Devleti bir imparatorluk haline gelmeye başladıkça, din adamlarının devlet işlerine karıştıkları ve söz sahibi olmaya başladıkları görülür. Yavaş yavaş devlet teokratik bir hal aldı. Birinci Sultân Murad’ın Ankara’yı almasıyla Ahîlik bir darbe yemiş olmasına rağmen kurum (teşkilât) yine bir zaman daha sürmüş, sonra Bektâşîlik içinde erimiştir.

Bu günkü kooperatifçilik sistemini o zamanda ortaya koymuşlar, loncalarını bu günün sendika teşkilâtı gibi işletmişler, âdeta bir hükümet kurmuşlardı. Bu teşkilât, Bektâşîlik için, dumanı üstünde bir ocak gibi, kuvvetli bir çekirdek görevi yapmış, Bektâşîler de onlardan birçok tercüman vesair gibi karakterler ve inanışlar almışlardır.

Ahîlik ve Bektaşîlik İlişkisi:

 

Bedri Noyan eserinde Bektaşilik ile ilişkisi hakkında şunlar söylenmiştir:

 

“Evliya Çelebi Seyahatnâmesinde Ahî Evren ile Hacı Bektaş Veli beraber oturup sohbet ederlerken; Ahî Evren “Kim ki bizi edine şeyh, Hacı Bektaş Hünkâr’a vara” sözleri Ahîliğin Bektaşîlikteki etkisi ve ilişkisi yönünden son derece önemlidir. Ahîlik ile Bektaşîlik arasındaki ilişki ve etkileşim için Fuat Köprülü şu sözleri söylemektedir: Bektaşilik, ondan pek az farklı olan Kızılbaşlıkla Ahî’lik arasında âyin ve erkân itibariyle büyük bir müşâhebet görülmekteyiz. Binanaleyh Ahî’lerin 14. asır sonlarında “Bektaşî” adını alarak silsilelerini Hacı Bektaş Veli’ye isnat ve isal (ulaştırma) eylemeleri bize göre ba’id (uzak) bir ihtimal değildir (İlk Mutasavvıflar s. 242) .

Başlangıçtan sonra Ahîlik ile Bektâşîlik birbirlerine karışmağa başlamıştır. Özellikle Bel bağlamak hakkındaki bilgi, beli bağlananın neleri bağlanır, neleri açılır diye yazılmış koşullar, Bektâşî risâlelerinde olduğu kadar eski Fütüvvetnâmelerde de vardır. Çeşitli hizmetler ve öteki erkân için de böyledir. Bektâşîlerin Tiğ-bend’i, Fütüvvet erbâbının Şedd’i (kuşak, peştemal) ile aynıdır. İkrar töreninde benzerlik gösteren noktalar, hatta aynı tercemanların kullanılması, aynı âyetlerin ele alınmış olması dikkati çeker.

 

Yeniçeri geleneklerinde de aynı noktalar görülür. Yani Fütüvvet ile Bektâşîlik, Bektâşîlik ile de Yeniçerilik arasında ilişkiler olduğu apaçıktır. Ağalarına Ağa-yı Bektâşîyân, kendilerine Tâife-i Bektâşîyân denilen Yeniçerilerde de bu sebeple Fütüvvet şi’arlarından (üstünlük veren adetlerinden) bazıları görülüyor ki, bu doğaldır. Hacı Bektâş Velî Vilâyetnâmesi’ndeki kayıtlara göre Ahî Evren ile Hacı Bektâş Velî Hazretleri’nin iyi arkadaş olmaları , Ahîlerin Bektâşî akidelerine sahip ve bağlı olmalarını bir yönden açıklar. Ahîlerde ilk zamanlarda yalnız şalvar ve şed vardı. Sonraları yazılmış Fütüvvetnâmelerde Tâc, Hırka, Palheng gibi Bektâşîlere mahsus giyim eşyası da yer almıştır. Traş erkânı da bu arada söylenebilir. Söylendiği gibi, tarihin akışı da öyle gerektirdiğinden, zamanla Ahîlik, Bektâşîlik içinde erimiş, Bektâşîlikte devam eder olmuştur.

 

Sonuç:

 

Geçmişini bilmeyen geleceğini tesis edemez. Ahîliğin ahlâki değerlerini hâlen Türkiye sınırları içinde izlerini görmekteyiz. Mahallede para ihtiyacı olan esnafa koşar, evinin anahtarını en yanındaki esnafa emanet eder. Manav terazinin kefesine koydu malı mutlaka istenilen miktardan bir miktar fazla tartar, toplam hesapta müşterinin talebi olmamasına rağmen müşteri memnuniyeti için küçükte olsa bir indirim yapar. “Esnaf adam, esnafa yakışmaz” sözü güvenirliliğin, hoşgörünün, babacan, sevimli, mahalli olmanın sorumluluğunu taşıyan, arabulucu, küçük sorunları bir hâkim edâsıyla çözen, vefânın ve kanaatkârlığın ifâdesidir. Günümüzde semt pazarından satın aldığınız malın dahi esnaf tarafından memnun olmamanız halinde geri alınması garantisi bulunmaktadır. Bu garantiyi esnafın sıkça duyduğunuz “bir şikayetiniz olursa ben buradayım getirin değişelim” sözleri yine kökeni yüzyıllara varan Ahîlik sisteminin geleneklerine dayanmaktadır.

Deprem felâketlerinde depremzedelere ilk yardım kamyonu esnaf derneklerinden ve esnaf sitelerinin toplanan nakdî ve aynî yardımlarla gerçekleşir. Ülkemizin belkemiği olmaya, kimseye yük olmadan üretmeye insanlığa faydalı olmaya devam etmektedir. Kooperatifçilikler sayesinde de uzak yerlerde yaşayan köylünün ürettikleri malları, oluşturdukları kooperatiflerle daha uygun şekilde pazarlanabilmektedir. Dayanışmadan dolayı kendilerini daha güçlü hissetmektedirler. Bunların hepsinin tarihsel arka planında Ahîlik ve onun etkileri görülmektedir.

Bugün pek çok esnafa rehberlik eden bu kurum zamanla Osmanlının zayıflaması ve ekonomisinin dışa bağımlı hale gelmeye başlamasıyla birlikte, özelliğini yitirmiş ve geride sadece esnaf topluluğuna değil, medeniyet tarihimize de pek çok katkılar sağlayarak ortadan kalmıştır. Her yıl Kırşehir, Kayseri, Ankara gibi Ahîliğin yoğun olduğu bölgelerde düzenlenen “Ahîlik Esnaf ve Sanatkarlar Bayramı” ile hem Ahîliğin kurucusu Pir Ahî Evrân-ı Veli Hz’leri dualarla anılır, hem de esnaflık geleneğine dair bir takım gelenekler de temsili de olsa yaşatılmaya çalışılır.

 

Dursun Gümüşoğlu

 

Kaynakça:

1- Noyan, Bedri (2006), Alevîlik, Bektâşîlik Nedir, Ardıç Yayınları, Ankara

2- Soykut, Soykut,(1971) Orta Yol Ahîlik” Güneş Matbaacılık, Ankara

3- Ocak, Ahmet Yaşar (1983), Bektaşî Menkıbelerinde İslâm Öncesi İnanç Motifleri, Enderun Yayınları, İstanbul