Türkiye BOP bataklığında mı?

Suriye ve Lübnan’da geçen haftadan bu yana gelişen olaylar ağır, ciddi ve çok daha büyük sorunlara kapı açacak nitelikte. Görünen o ki, her ne kadar biz pek farkında değilsek de, Türkiye maalesef Ortadoğu bataklığına batmış, her an da biraz daha batağa gömülmekte.

Geçtiğimiz hafta Kadir gecesinin ardından Lazkiye’de Alevi katliamı yapanlar, katliamlarını devam ettirdiler ve internete yere yatırılarak başları kesilen iki silahsız ve savunmasız insan ile boynundan asılmış 5-6 yaşlarında bir çocuğun videoları düştü. Bu videoları izlemek dahi insanın yüreğini oynattığı için bağlantıları vermiyoruz ama bunlar var ve yetkililer de bu videoları muhakkak ki izliyor ve görüyorlar.

Son birkaç gün içerisinde olan ve nedense basınımızda ve medyamızda adeta hiç yer almayan bazı olayları da okuyucularımızla paylaşmak istedim.

4 Ağustos günü bir İngiliz diplomatın açıklamaları yabancı basında yer aldı. Bu açıklamada İngiliz diplomat, ABD senatörü Charlie Dent’ten aldığı bilgiye göre, dört ay kadar önce Türkiye’den Halep’e dönerken, şoförleri öldürülerek bir grup çeçen tarafından kaçırılan Halep Süryani ve Rum piskoposlarının Türkiye’de rehin tutulmakta olduğunu beyan ediyordu. Bu haberler üzerine Dünya Süryaniler Birliği 6 Ağustos 2013 günü Dışişleri bakanımız Sn A. Davutoğlu’na bir mektup gönderdi. Dünya Süryaniler Birliği söz konusu mektubunda, T.C. hükümetinden ifadesi ve dili farklı yorumlara açık olmayacak net ve anlaşılır bir açıklama beklediğini belirtiyor ve;

- Türkiye’nin insan kaçırma olaylarını açık ve net bir dille kınamasını,

- Piskoposların hayatta ve Türk toprakları üzerinde olduğu konusundaki haberlerin teyit veya reddedilmesini,

- Türk hükümetinin Suriye Milli Konseyi, Özgür Suriye Ordusu ve Suriye’deki yandaş gruplarından Piskoposların ve kaçırılmış olan diğer din adamlarının bir an önce bulunup serbest bırakılması için talepte bulunmasını istiyor.

Haklı bir mektup ve doğru bir biçimde cevaplanmalı.

Bir yandan ABD kaynaklarına göre Türkiye’nin terörist gruplar tarafından böylesine fütursuzca kullanıldığı haberleri gelirken, 5 Ağustos günü bir başka noktada Rakka Tel Abyad’da Al Nusra, bu kez Kürt bölgesinde 350 kadar kadın ve yaşlı insan ile 120 çocuk daha öldürüyor .

Bazı kaynaklar Gaziantep’te eğitilen Al Nusra çetelerinin başında Türk subayları olduğunu iddia ediyor, hatta bir Türk subayın tutuklandığı haberi geliyor ama Dışişleri bu haberi yalanlıyor.

9 Ağustos günü Beyrut’ta iki THY, Türk Hava Yolları pilotu kaçırılıyor, “İmam Rıza Ziyaretçileri” isimli bir Şii terörist grup Mayıs 2012 ‘de Suriye’de, AZAZ’da Al Nusra tarafından kaçırılan 9 kişiye karşı THY pilotlarını rehin tutacaklarını bildiriyor. Türkiye konuyu sıkı sıkıya takip ettiğini bildiriyor, bizim devlet büyüklerimiz Lübnan devlet büyükleri ile telefon görüşmeleri falan yapıyorlar, basında da “MİT Lübnan’a bir ekip yolladı, onlar pilotları alıp gelecek” gibi adeta çocukça, Kurtlar Vadisi dizi filmi senaryosu yazıyormuş gibi garip haberler çıkıyor. Bu arada Mayıs 2012’de Azaz’daki kaçırmalarda sonra bugüne kadar Lübnan‘daki THY bürosu önünde de kaçırılanların serbest bırakılması için çeşitli etkinlikler yapılmış olduğunu öğreniyoruz. Kısaca bu kaçırmada da adeta Türkiye taraf gibi görülmüş, bir yılı aşkın bir zamandır adamlar Türkiye’den destek istemişler, Türkiye herhangi bir açıklama, baskı falan yapmamış, sessiz mi kalmışız, yaptıksa ne yapmışız bilinmiyor. Sükut ikrardan gelir, atasözünü unutmuşuz ya da AL Nusra ve ÖSO’ya bu konuda baskı yapan bir talebimiz olmamış. Ama 9 ‘unda pilotlarımız kaçırılınca, 12 Ağustos Pazar ibadetlerinde Lübnan’da Kardinal Beshara Dei, “Kaçırmaların utanç verici olduğunu, bu olayları kınadığını ve akıl dışı bulduğunu” belirterek iki THY pilotunun derhal serbest bırakılmasını istemiş. Bize de örnek olması gereken bir tutum, eğer taraf değilseniz olaylar karşısında tavrınızı hemen ve net bir şekilde ortaya koymanız gerekir.

Bu yazıyı yazdığım 12 Ağustos gecesi benim kafamdaki sorular şunlar:

- Türkiye adeta Al Nusra ile aynı tarafta görülüyor, Al Nusra bir şey yapınca gözler Türkiye’ye dönüyor. Al Nusra çetelerinin Gaziantep’te eğitim gördükleri dünya basınında sık görülen haberler arasında, son haftada bu haberlere daha kafa karıştıran bir şey daha girdi, Türk subayları olduğu iddia edilen birilerinin de bu çetelerin başlarında olduğu haberleri yayılıyor. Her ne kadar ben TSK’nın böyle bir oyuna gelmeyeceğine, böyle kirli işlere yataklık etmeyeceğine inanıyorsam da, hudut kapılarındaki gevşeklik ve girenin çıkanın belli olmaması subay kılığında birilerinin Suriye’de at oynatmaya çalıştığını düşündürüyor. Kısaca Türkiye, AL NUSRA ile arasındaki ilişkiyi netleştirmek ve Al Nusra ile ilişkisinin ne olduğunu Dünya kamuoyuna derhal açıklamak zorunda. TSK da bu konuda gereken açıklamaları yapmalıdır.

- El Kaide militanlarının Türkiye’ye serbestçe girip çıktığı, hatta geçen hafta 120 kadar militanın Taksim’de otellere yerleştirildiği, Arnavut, Çeçen,Libya v.b. kökenli Selefi ve El Kaide militanlarının Türkiye üzerinden Suriye’deki olaylara katılmakta olduğu iç ve dış basında çok görülen haberler arasında. New York Times’a göre Ocak 2012 ile Mart 2013 arasında sadece Katar’dan Türkiye’ye Suriye’ye aktarılmak üzere her biri 50-60 ton arasında 85 uçak dolusu ağır silah ve mühimmat gönderilmiş, Başka kanallardan ne gönderildiğini bilmiyoruz ama bu kadarı bile çok büyük bir isnattır. Şimdilerde Katar bile “Biz sadece silahları satın alıp yolladık ama CIA danışmanımızdı.” demeye başladı, CIA de “ Biz bilgi verdik, silah satın almadık, elimizle teslim etmedik” demeye başladı. Kısaca karanlık işlere karışmış taraflar, hafifletici söylemlerle kendilerini bu işten temize çıkartmaya çalışıyor. Türkiye’de durum nasıl acaba? Bu ihale kimin üzerinde kalacak? Türkiye bu gruplar ile ilişkide olup olmadığını, bir devlete yakışır bir tutum içinde olduğunu açıklamak ve ispat etmek zorunda. Daha önce de yazdık, dünyada, devletlerde hiçbir bilgi kaybolmaz, zamanı gelince ortaya çıkar, suçlular Savaş Suçları Mahkemelerine giderler.

- Bir ABD senatöründen aldığı bilgi ile iki Piskopos’un Türkiye topraklarında rehin tutulmakta olduğunu açıklayan İngiliz diplomatın açıklamasından bu güne 7 gün, Dünya Süryani Birliği’nin Sn. Davutoğlu’na yazdığı mektuptan ise 6 gün geçti. Ben daha bir açıklama görmedim, Ama bu konuda T.C.’nin derhal anlaşılır,açık ve net bir açıklama yapması gerektiğini düşünüyorum.

- Toplumların sosyal düzenlerini sarsacak, rahatsız edecek olaylar olduğunda inanç önderleri konularla ilgili açıklamalar yapıyorlar. Örneğin Lübnan kardinali, iki pilotumuz kaçırıldığında derhal tavrını koyuyor. Halep piskoposları kaçırıldığından bu yana dört ay geçti, çok sayıda papaz ve Alevi din adamı Suriye’de işkence gördü, kaçırıldı ve öldürüldü. “Allah-u Ekber” diye bağırarak öldürdüklerinin ciğerini çıkarıp yiyenler, “Allah-u Ekber “ diye bağırarak silahsız insanları yere yatırıp başını satırla kesenler, beş yaşında çocukları asanlar, “Allah-u Ekber” diye kadın, yaşlı ve çocukları tarayıp öldürenler dünya basınının ve kamuoyunun kayıtlarına defalarca girdiler, o kayıtlardan biz de bazılarını gördük, gördüğümüz vahşet ve hainlikten saatlerce kendimize gelemedik. Bu cinayetleri işleyenler din adına, İslam adına işlediklerini iddia ediyor ve Allah’ın adını, İslam adını bu kirli, insanlık dışı işlerinde çekinmeden kullanıyorlar. DİB, Diyanet İşleri Başkanlığı 120 000 kişilik kadrosunda belki de Türkiye’de en fazla yabancı dil bilen yetişmiş insanı tek çatı altında istihdam ediyor. On binlerce DİB mensubu hem doğu, hem de batı dillerine vakıf ve eminim ki interneti de çok yakından takip ediyorlar ve bu haberleri, yorumları bizden daha kolayca anlıyorlar. Bu korkunç işleri yapanlar İSLAM olma iddiasında. Biz Aleviler böyle bir Müslümanlık görmedik, bilmedik ve tanımıyoruz. Bu kişilerin Suriye’de yaptıkları, Muaviye’nin annesi Hind’in Uhud savaşında Hz. Muhammed’in amcası ve süt kardeşi “Seyyid-üs Şüheda” Hz. Hamza’ya yaptığı, Yezit’in ve Şimr’in Kerbela’da Hz. Muhammed’in torunu Hz. Hüseyin’e yaptıkları ile birebir aynı.

Bildiğimiz kadarı ile bu olaylar İslam dininin kabul edebileceği olaylar değil. En azından DİB başkanının Kadir gecesi mesajındaki şu ifade “Zalimlerin hak ve hukuk tanımayan, azgınlaşan ve şımaran iradelerine karşı tavır almak, kısacası insanlığın barış ve huzuru için hayrın anahtarı şerrin kilidi olmak, yeryüzündeki bütün Müslümanların sorumluluğudur.” ifadesi Diyanetin de bu zulmü, bu şerri onaylamadığını çekingen ve dolaylı bir dille de olsa anlatıyor. Ama gelin görün ki, bu vahşet, bu eziyet, bu zulüm öyle yuvarlak, anlaşılması zor cümleler ile anlaşılır bir biçimde kınanmış olmuyor, hatta kınanmıyor bile. Suriye’de ve ortadoğuda siyasi bir mücadeleyi din savaşına çevirmek isteyenlere karşı, kafalardaki kuşkuları dağıtacak mesajları açıkça ve tekrar tekrar vermek Diyanet’in temel sorumlulukları arasındadır, Hemen akla gelen bazı sorular şöyle;

· İki pilotumuz kaçırılınca Lübnan kardinali hemen açıklama yapıyor da, iki piskopos kaçırılınca DİB nerede idi ve halen nerede?

· İnsanların kalbini çıkarıp yiyenler, çocuk ve kadın katilleri insanları kesip biçerken, öldürürken “Allah-ü Ekber” diye bağırıyor, DİB nerede?

· DİB Suriye’de yaşanan bu olayları onaylıyor mu da susuyor, onaylamıyor ise neden konuşmuyor?

· Türk ve dünya kamuoyu önünde İslam’ın temiz ismini korumak için, bu vahşete karşı tavrını koymak için, kendi ifadesi ile hayrın anahtarı, şerrin kilidi olmak için yeryüzündeki bütün Müslümanların sorumluluğunu Diyanet neden paylaşmıyor, görüşlerini açık bir dille ilan etmiyor?

· İnsan keserken, çocuk asarken “Allah-ü Ekber” diye bağırmak işlenen insanlık suçunu affettirir mi?

· “Suriye’deki kadınların ve kızların Al Nusra savaşçılarının cinsel isteklerini tatmin etmeleri gerekir.” diye fetva verenlerin görüşlerini İslam dini Kabul eder mi?

 

Biz Aleviler olarak şiddetin her türlüsüne, kimden ve hangi nedenle gelirse gelsin karşıyız, her zaman karşı olduk ve karşı olmaya da devam edeceğiz. İslam dininin bir şiddet dini olmadığına inanıyoruz. Suriye’de yaşananları kınıyor, din bir yana, insanlık dışı buluyoruz. Al Nusra ve onun gibilere göz yumanların, yardımcı olanların, yataklık yapanların mutlaka cezalarını çekeceklerine inanıyoruz. Lübnan’da kaçırılan iki pilotun hemen serbest bırakılmasını istiyoruz, Dışişleri Bakanlığı ve güvenlik yetkililerinin Türkiye’de rehin tutulduğu iddia edilen piskoposları bulmalarını istiyoruz.

Diyanet İşleri Başkanlığı da, Türkiye’de Sünni İslam inancının otoritesi olarak kendi duruşunu en kısa zamanda belirlemek ve kendisine bel bağlayan, kendisini takip eden insanlara doğru yolu göstermek ve bunu açık, net, anlaşılır bir dille ve hemen anlatmak zorundadır. Tüm müftüler, imamlar halka Suriye’de yapılanların günah, ayıp, din dışı ve ahak dışı ve insanlık dışı olduğunu anlatmaya başlamalıdır. Kardeş kavgasının vebali, o günahı işleyenler kadar, o kavgaya karşı durmayanların da ebediyen üzerinde olacaktır.

Bu hafta 50. Uluslararası Hacıbektaş Etkinliklerinde buluşacağız.