VELİYETTİN ULUSOY (III)

Hacı Bektaş Velî Evlâdından

(Postnişin) VELİYETTİN ULUSOY

AYHAN AYDIN

 

Sevgili dostlar, bugün Anadolu’nun Balkanlar’ın tüm Türk dünyasının aydınlık ve ışık kaynaklarından olan büyük pir, mürşit Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli’nin yolundan giden, onun felsefesini yaşama geçirmek için mücadele veren ve yine Hacı Bektaş aydınlığında, ışık kaynağında bir güzel sîmâ olarak karşımıza çıkan Hacı Bektaş evlâtlarından sevgili önder, toplumun öncüsü, bekçisi, gözcüsü olan, inanç ve toplum önderlerimizden Veliyettin Efendi’yle, Veliyettin Ulusoy’la birlikteyiz. Bizi Muharrem Ateş Dede’yle birlikte geldiğimizde evlerinde ağırladılar. Mihman olduk. Şu anda da kendisinin yanındayız. Onun hanesindeyiz. Söyleşimiz, onun sabrıyla, onun dimağıyla bakalım ne kadar sürecek, aydınlıklara doğru, güzelliklere doğru kulaç açacağız. İnşallah yararlı olur. Yararlı olduğu kadar da kalıcı olur. Belleklerde yer eder.

Efendim , merhaba.

– Merhaba, hoş geldiniz.

– Hoş bulduk, biz kabul buyurdunuz çok teşekkür ederiz. Sağ olun var olun.

– Kabul, o büyük bir kelime kabul, burası toplumun evi, benim değil. Onun için de kabul diye bir şey yok. Zaten kendi eviniz. Hoş geldiniz.

– Eyvallah, eyvallah. Nasılsınız efendim?

– Sağ olun teşekkür ederiz. Bu aylar biraz yoğun. Temmuz, Ağustos ve Eylül ayları bizim çok yoğun olan aylarımız. Bir bakarsınız bir otobüs misafir gelir. Bir bakarsınız bir aile misafir gelir. Yani alışkınız da biz. İşte yoğun günlerdeyiz. Bugün yine en tenha olan günlerden birisi, şansımızdan. Yoksa böyle bir fırsat belki de olmayabilirdi.

– Evet. Efendim, sizinle gerek yine görüntülü, sözlü, sesli söyleşilerimiz, gerekse metin üzerinden yaptığımız çalışmalarımız olmuştu. Bunları değerlendirmeye gayret ettik. Bütün bu söyleşilerde, sizden çok şeyler öğrendik. Bunu topluma aktarmaya gayret ettik. Fakat yeni söyleşiyle birlikte geçen bu zaman içerisinde gelişmeleri, sizin fikir dünyanızdaki farklılaşmaları, topluma bakışınızı, çalışmalarınızı tekrar almak isteriz. Ama yine biz Hünkâr’ımıza dönelim. Işık kaynağımıza dönelim. Ben her geliş gidişte, bir çok defa oldu, törenlerin dışında da kısmet oldu geldim, gittim. Hatta geçen sene de Ekim ayı sonundaydı bir soğuk günde de buraya geldim. Sıcak ve soğuğa rağmen buranın hakikaten bir başka kokusu var. Sabah serinliğinde o kokuyu hissetmek, akşam serinliğinde o havayı alabilmek, burada gün batımını izlemek, ufka bakmak ayrı bir duygu veriyor insana. Hacı Bektaş’ta yaşam nasıl geçiyor? Yani ilçe olarak, iklim olarak, mekân olarak nasıl bir yer Hacı Bektaş?

– Şimdi şuradan başlamak bence daha doğru olur. İnsan hayatında bazen iniş bazen çıkışlar olur. Bazen insan stres içinde olur, olaylar karşısında, bunalır. Öyle zamanlarda ben tenha olan saatlerde özellikle pîre giderim. Orada kalır kendimi dinlerim. Onun huzurunda rahatlarım. Yani çıktığımda o stresin üzerimden gittiğini, rahatladığımı isterim. Şimdi ben mimarım, baktığım zaman dergâhtaki hacimlerin oluşuna, alanların oluşuna öyle. İnşaatında mimari açıdan çok da sivri olmayan, mimari açıdan baktığımızda çok da değerli olmayan bir şeyler var. Fakat hacimler ve alanlar o kadar güzel derecede yerleştirilmiş ki, yani hiçbir yeri ziyaret etmeyip şöyle bir dolanıp çıksanız bile, bir rahatlık hissedersiniz. Bunu tabi biz pîre bağlı olduğumuz için üzerimizde psikolojik bir etkisi var, diye düşünüyorum ama, gerçeği bir toplantıda bir doçent mimar bayanla olan sohbetimizde anladım. O da aynı şeyleri ifade etti. Yani oraya gittiği zaman kendisinin de çok rahatladığını söyledi. Ben bunu hiç söylemeden önce o ifade etti. Demek ki, dedim insanlar üzerinde böyle bir etkisi var. Yani biz pîre bağlı olduğumuz için bizim üzerimizde tabi ki doğal bir etkisi vardır, ama bizim dışımızdaki insanlar üzerinde de bir etkisi var. Nereye gidersem gideyim bir an önce buraya dönmek istiyorum. Benim hayatımın on bir yılı da Avrupa’da geçti. Buna rağmen buranın çekiciliği hâlen küçüklüğümden beri bu yaşa kadar devam eden bir şey. Hacı Bektaş’ın havası bir başkadır, günde 3-5 saat uyusanız bile tamamen dinlenmiş hissedersiniz kendinizi, dinç hissedersiniz. Tabi bu pîrin ışığı neden gelmiş buraya tabi bunun stratejik nedenleri de var ama stratejik nedenlerinin dışında da pek çok herhalde etken vardır diye düşünüyorum. Stratejik nedenler; biliyorsunuz burası Kapadokya’nın ortası. Kapadokya bölgesi o dönemde Hıristiyanlığın merkezi durumunda. Kendi buraya yerleşiyor. Buradan Anadolu’yu kucaklayıp ve Balkanlar’a geçiyor.

– Efendim, “on bir yıl Avrupa’da kaldım, fakat buranın özlemi hep yüreğimdeydi” dediniz. Nihayetinde burada yine bu belediyeye, bu topraklara hizmet verdiniz. Şimdi yine buradasınız. Yani bu demek oluyor ki insan Avrupa’ya gitse, orada eğitim alsa, çalışsa, oranın yaşantısını belli oranda benimsese, kabul etse, sevse hatta belli sosyal, ekonomik düzeylere ulaşmış olsa bile gerçi sizin misyonunuz daha ayrı ama yine de bu toprakların büyüsü yine kendisine çekip getiriyor. Burada bütün zorluklarına rağmen iklimin ve diğer yaşam koşullarının zorluklarına rağmen burada var olma gereği hissediyor insan.

Şimdi günleriniz nasıl geçiyor, yani biraz hayatınızdan bahsedin. Bugününüzden bahsedin, size biraz yine dönelim. Neler yaptınız bugüne kadar ve şu anda nelerle uğraşıyorsunuz?

– Şimdi buna geçmeden önce, ikinci soruya dönelim. Orada üretimle ilgili olan soruya, ne yazık ki bizim toplumun büyük bir kısmı Hacı Bektaş Veli’yi bir dinî lider olarak görür, bir din adamı olarak görür. Hacı Bektaş Veli’nin sadece bir özelliğidir o, bir tarafıdır. Hacı Bektaş Veli, üretime çok yakından ilgi duymuş ve dergâhında da bunu işlemiş. Madencilik var, tarım var, demircilik var, arıcılık var. Yani bunlarla birlikte inancı da paralel götürmüş, tabi ağırlık inanç ama bunlar olmadan inancın olamayacağının da farkında. Hacı Bektaş Veli’nin bu özelliği ne yazık ki gözden kaçar hep. Ama benim çocukluğumda misafirlere balım tuzu verilirdi. İşte balım tuzuydu bu. Gümüş kentteki bir tuz ocağını Hacı Bektaş Veli’nin bulduğu hep, Vilâyetnâme’de de geçer orası. Gerçekten de çok kaliteli bir tuzdur o. Onun kristallerini götürürdü misafirler. Balım tuzu, diye.

Gelelim hayatıma, nasıl geçiyor günlerim? Bildiğiniz gibi emekliyim. Yani resmî bir görevim yok. Fakat yakın olan arkadaşlarım şunu söylüyorlar bana, çalıştığım dönemde daha beraber oluyorduk, emekli oldun görünmüyorsun. Şimdi görünmeden çok artık özel hayatımız yok bizim yani. Ailece özel bir hayatımız yok. Her an toplumla beraberiz. Yoğunluk tabi misafirin yoğunluğu Türkiye’nin her yöresinden gelenler, gidenler oluyor. Tabi onlarla ilgilenmek lazım. Bunun dışında işte her ne kadar zor gelse de yazı yazmaya çalışıyorum. Bir resim arşivim var. Çeşitli yörelerdeki cem törenlerini aldım, onlarla uğraşıyorum. Kitap okumakla uğraşıyorum. İşte dostlarla sohbetle uğraşıyorum. Günlük hayat bu şekilde gidiyor. Kış aylarında da misafirlerin az olduğu dönemde de problemli olan yerlere veya çok arzu edilen yörelere de çok sık olmamakla birlikte gidiyorum. Böyle geçiyor günlerim ve yirmi dört saat artık yetmiyor.

– Sorumluluğunuz çok büyük. Tabi ki kendinize o sorumluluğu yüklediğiniz için büyük, yoksa bunun farkında olmayan insanlar da var maalesef ülkemizde. Siz Ankara’da herhalde zaman zaman bulunuyorsunuz.

– Kış ayları Hacı Bektaş’ın şartları biraz sert olduğu için, yaşlandık da, işte otel gibi kullandığımız bir evimiz var. İki-üç ayımız orada geçiyor ama yine de bir elimiz buranın üzerinde, hani gidip geliyoruz. İşte kış aylarında orada oluyoruz.

– Efendim, Avrupa’ya nasıl gittiniz, neler yaptınız?

– Bizim dönemde Hacı Bektaş’ta lise yoktu, ben liseyi yatılı okudum, Kayseri’de. Tam bir askerî disiplin içindeydi. Tabi başlangıçta çok zor gelmişti bize.

– Hangi yılladır efendim. Doğumunuz kaç?

– 1942. 1961’de liseyi bitirdim. 1957-1958 öğretim yılında da Kayseri’ye başlamıştım. Dediğim gibi tam bir askerî disiplin içindeydi. Babamlar gelirlerdi Kayseri’ye, izin alamazlardı akşam bana. Yani akşam izin verilmezdi. Gündüzden görüşürsek o kadar. Fakat orada, gerçekten ayak üstü durmayı öğrendik. Ayağımız yere bastı, hayatı öğrendik orada. Gerçekten çok değerli ve kıymetli öğretmenlerimiz vardı. Liseyi bitirdiğim yıl burada istemediğim birkaç fakültenin imtihanını kazandım ama hiçbirisi kafamdaki değildi. Bir yıl Ankara’da Fen Fakültesi Matematik bölümünde okudum. O zaman ilâhiyatı da kazanmıştım. Tabi gözümüz mühendislikteydi. O zaman öyleydi. Sonra işte tıbba girmek istemiştim. Tıpta dereceli alıyordu Ankara. Ben de fen bölümünden iyiyle mezun olmuştum. Yani pekiyiye de yakındı. Fakat sıra bize gelmedi ama bizim okulumuzdan başka birisinin edebiyat bölümünden girdiğini öğrendim. Yani ben ondan önce girmem lazımken biz giremedik. Bu benim çok zoruma gitmişti ve o zaman şöyle bir karara vardım: Yurtdışına gideceğim, diye ve bütün yoğunluğumu yurtdışı sınavlarına verdim ve bir yıl sonraki sınavlarda Türkiye 22.siydim.

– Nasıl sınavlardı efendim?

– Yurtdışı sınavları bunlar.

– Yurtdışında eğitim almak için mi?

– Evet. Yurtdışında eğitim almak için ve oldukça zor sınavlardı. Ondan sonra gittim Almanya’ya. İşte orada bir hazırlık döneminden sonra ve bir de sınav konmuştu bizim dönemimizde orada. Evvelden sırf Almanca dört sınav vardı yabancılara. Bizim devreye girdiğimiz dönemde öbür derslerden de sınavlar oldu. Orada kimyaya başladım, kimya okumaya. Baktım beceremeyeceğim. Sonra başka bir okulun mimarisine girdim. Okul bittikten sonra da okul esnasında da çalıştığım bir mali büro vardı, staj yaptığım, okuldan sonra da beş yıl kadar çalıştım orada. Ondan sonra da Türkiye’ye döndük. Bir yıl kadar Ankara’da Sosyal Sigortalar Yapı İşleri Daire Başkanlığı’nda  çalıştım. Ondan sonra da Hacı Bektaş Belediyesi Fen ve İmar Müdürlüğü’ne gelerek, çalıştım. Buradan  da emekli oldum.

– Avrupa’daki deneyimden biraz daha bahseder misiniz? Yani Türkiye’den giden bir insan olarak ne gibi farklılıklar gördünüz orada, nasıl yaşadınız?

– Doğru. Almanya’ya alışmak çok kolay oldu. Çünkü her şey yerli yerindeydi. Düzenliydi. Çok da disiplinli bir ülkedir Almanya. Şimdi eskisi gibi değil. Şimdi biraz Amerikanlaşmış ama o zaman gerçekten bir ciddiyet vardı. Böyle geleneklere bağlı bir ciddiyet vardı Almanya’da. Disiplinli, çalışkan millettiler, Almanlar. Orada her şey yerli yerindeydi. Çok çabuk alıştık oraya. On bir yıl çok çabuk geçti. İşte okuldu, dersti, çalışmaydı, işte bu arada gelmeden iki yıl önce de evlendik. Oğlum orada oldu. Şimdi Afganistan’da. Orada öğrendiğimiz şeyleri tabi iki kelimeyle ifade etmek zor. Tabi meslekî ağırlıktaydı ama yine de toplumla, Alevîlik-Bektaşîlik konusunda bizim toplumumuzla ilişkilerimiz orada da vardı. İlk cemi de biz orada yapmıştık. Sivas İmranlıların, Urfalı, Tokatlı grupların olduğu, bir cem yapmıştık orada. Döndükten sonra da temasım devamlı oldu Almanya’yla. Hemen her yıl bazen birkaç defa, Almanya’ya gitmişimdir. Her yıl devamlı gidiyorum. Oradaki etkinliklere, toplantılara, sempozyumlara katılıyorum. Avrupa’daki gençlerimiz Alevîliği, Bektaşîliği Avrupa’ya tanıttılar. Yalnız burada ihmal edilen bir nokta vardı: Alevîliğin, Bektaşîliğin inanç boyutu. Bu ihmal edildi. Bugün bunun farkında bunlar. Bu olmamalıydı. O zaman umutlarım biraz daha düştü, biraz daha kırıldı. Bizlerin ilk önce Alevî-Bektaşî olarak yaşamayı öğrenmemiz lazım.

– Peki Alevî-Bektaşî nasıl yaşamalı? Madem Alevî-Bektaşî olarak yaşayacağız ilk önce bunu öğreneceğiz. Bu konuda Hünkâr ne buyurmuş, madem söz oraya geldi,  konuya oradan tekrar giriş yapalım?

– Şimdi, günümüzdeki en büyük tehlikeden söz etmiştik ya. Bunun yanında, bu tehlikenin yanında artık şekilciliğe doğru hızla bir gidiş var. Gösteriş cemleri oldukça fazlalaştı. Büyük şehirlerde ve Avrupa’da. Ama bunun yanında toplumumuzda cemleri gerçeğine uygun yapan bölgeler de var. Cemdeki amaç nedir?, gönül birliğini sağlamaktır. Yani ceme katılanların tümünün bir insan olması, gönül yönünden bir noktaya konsantre olmalarıdır, orada önemli olan. Cemden sonra gerçek bir cemi yaşayanlar zaten onu hissederler. Cem mühürlendikten sonra, cem birlendikten sonra evlerine giderken böyle bulutlar üzerinde giderler. İbadetin yerini bulduğunu hissederler. Bunu bazı yörelerde öyle açık görüyoruz ki, biz ikrar verirken deriz ki işte, sorulardan birisi budur; 48 Cuma hak mı? Bundaki amaç şudur her hafta Cuma akşamı bizde ibadet vardır. 48 Cuma bu manaya gelir. Yani cem vardır. Ama bazı yörelerde artık bir yıla düşmüştür. Yılda bir defa yapıyorlar ama bir takım yörelerde o 48 Cuma yapılır. Şimdi o yöreleri dikkate aldığınızda şöyle bir gerçekle karşılaşıyoruz. Bir köyü ele alalım. Bu köyde diyelim ki, 150, 200, 300…  hane neyse. Bu hanelerden 50 tanesi bu Cuma akşamlarına geliyor. 200 haneli köyün 150’si de gelmiyor diyelim. Ceme gelen bu elli hane mutlu yaşıyor. Aile ortamında. Çok mutlular. Karı koca ilişkileri, anne-baba-çocuk ilişkileri akraba ilişkileri, komşu ilişkileri mükemmel. Hiçbir problemleri yok. Devletle, jandarmayla, polisle, mahkemeyle bir sorunları yok. Gelmeyenlerin durumu da apaçık ortada. Bakıyorsunuz, ya komşusuyla küs, ya aile içinde mutluluğu yok, ya da mahkemeyle işleri bol miktarda. Bunu görüyoruz. Şimdi o köylülere bunu söylediğin zaman gerçekten bunlar ormanda yürüyorlar ama ağacı görmüyorlar. Apaçık biz dışarıdan bunu görebiliyoruz. Ama köyün içindekiler bunun farkında değiller.

Yani nasıl yaşar Alevî-Bektaşî? Artık klasikleşmiş bu, herkesin bildiği gibi eline, beline, diline sahip olacaksın. Başkalarının hakkına, mesela en önemlisi biz bunu bile uygulasak hayatımıza Hünkâr’ın en önemli sözlerinden birisi; “nefsine ağır geleni başkasına yapma” diyor. Bu hem söz, hem de hareket olarak geçerli. Söz olarak ele alırsak, evvelâ düşüneceksin karşındakileri konuşurken bu sözü bana söylese zoruma gider mi? Kalbim kırılır mı? Yahut bu gerçektir kabul edebilir miyim? Bu muhakemeyi yaptıktan sonra o sözü kullanmaya ya karar vereceksin veya vermeyeceksin. Ya kullanacaksın o sözü, ya da kullanmayacaksın. Hareket olarak da aynı şeyler. Eğer onu inciteceksen sen, o harekette bulunmayacaksın. Bunu genelleştirirsek, tüm dünyaya genelleştirirsek her halde hiç kan akmaz. Yani insanlık tarihinde baktığımızda asırlardan beri oluk gibi kan akıyor. Tarihi incelediğimizde bunu görüyoruz. Özellikle din harplerinde, insanlara çok eziyet edilmiş, çok kan akmış. Bizim tarihimizde de var bu, Hıristiyanlık tarihinde de var, İsrail tarihinde de var, öbür milletlerin tarihinde de var. Hünkâr’ın sırf bu sözünü uygulasak hayatımıza insanlar olarak çok büyük bir ideal bu. Belki ütopya ama emin olun hiç kan akmaz. Öğrenmek bir şey değil, güzel şey öğrenmek, fakat uygulamak daha güzel. Yani biz şimdi toplum olarak belki öğreniyoruz, belki bir şeyler biliyoruz, araştırmacılar arttı, ilim adamlarımız arttı bu konuda çalışmalar devam ediyor öğreniyoruz, ama hayatımıza uygulama konusunda ne yazık ki sıkıntıda kalıyoruz.

– Sizce Alevî-Bektaşî sorunları nelerdir? En çok istediğimiz şeyler neler?

– İstediğimiz şey şu bizim. Yani en azından mensup olduğum camianın düşüncesini dile getireyim. İstediğimiz şu; lâiklik, lâiklikten anladığımız da şu, devlet artık inançtan elini çeksin. Herkes kendi cemaatini kursun. Devlet orada hakemlik yapsın, kontrollüğünü yapsın. Bugün günün şartlarını da dikkate alıp gerçek lâikliğin manasıyla anladığımız manasıyla uygulamaya girerse, devlet elini artık çekmeli. Devlet bir kuruş yardımda bulunmamalı. Herkes kendi oluşumunu kendi finanse etmeli. Burada devlet hakemlik yapmalı. Biz de kendi kuruluşumuzu kendimiz yapmalıyız ve karşılıklı saygı içerisinde Türkiye’de, başka bir ülke yok çünkü, karşılıklı saygı içerisinde yaşamak zorundayız. Ha bu saygıyı eğer biz göstermezsek, devlet elini kaldırmalı, onlar bize göstermezse onlara elini kaldırmalı. Tarafsız eğer gerçek bir devlet olarak düşünüyorsak.

– Peki böyle bir kuruluşun kriterleri ne olabilir? Örneğin inanç önderleri diyoruz, toplum önderleri diyoruz. Bu birliktelik niçin sağlanamıyor. Nasıl sağlanabilir?

– Öncelikle Alevîliğimizi, Bektaşîliğimizi hayatımıza uygulamamız lazım. Bunu uygulamadığımız müddetçe birliğin temin edileceğine ben inanmıyorum. İkincisi inanç önderi dediğimiz dedeler, özellikle dedeler, bu dedeleri toplum çok iyi tanır. Toplum eğer benimsiyorsa, canı gönülden benimsiyorsa, hiçbir menfaat beklemeden, burada siyasî çıkar veya maddî menfaati de kastediyorum. Bugünkü oluşlar. İşte bilmem ne kapma, onu bir kenara bırakırsak. Sırf safiyane duygularla gerçekten bu yola, bu Alevî-Bektaşî yoluna hizmet eden gerçek dedeleri halk benimser zaten. Onları başının tacı yapar. Sınav kendi kendini kontrol eden sistemin içindedir. Kendi ailemizi alarak söylüyorum. Ben kendi ailemizin içinde bize bağlı olan topluma gidip sorsanız, kimisi başının tacıdır, kimisiyle de kimse ilgilenmez. Yani halk bunu seçer. Sandığa bir oy kullanmakla değil, bu bir seçimdir. Demokratik bir seçimdir ama sandığa oy kullanmadan. Yani toplum onu başının tacı yapar. Sırf bizim ailemiz değil, öbür dede ocaklarında da böyledir. Bilmem hangi dedenin üç-beş oğlu vardır. Ama onlardan birisini başının tacı yapar. Hizmet edene, kendisine hizmet edene toplum iyi bilir.

– Peki bunları işte, bir çatı altında toplama meselesi var. Her bir ocaktan temsilci, yani halkın sevdikleri önce olmak üzere, talip sayısı mı, ocağın genişliği mi, yöresellik mi… Değişik kıstaslar göz önünde bulundurularak bir araya getirme düşüncesi var. Bunların bugüne kadar bir araya getirilmesi konusunda ciddi bir adım atılamadı. Ehliyetli dedeleri nasıl tespit edeceğiz?

– Bunun tespiti çok kolay. Yalnız zaman isteyen bir alan çalışması gerekli. Türkiye’de yapılacak böyle bir çalışmada en faydalı olacak insanlardan biri olduğumu düşünüyorum. Çünkü toplumla her zaman kol kolayım. Toplumun nasıl yaşadığını, ne dertleri olduğunu, hangi dedeyle mutlu olduğunu, hangi dedeyle mutsuz olduğunu bilenlerden birisiyim. Ama bizim dışımızda da çok büyük bir kitle var. Şöyle bir çalışma yapılması lazım bence: Ocak ocak ele alınacak, bölge bölge ve toplumla konuşulacak, toplantılar düzenlenecek, küçük toplantılar, köy toplantıları. Orada toplum dedelerini seçer. Ama çok dürüst insanların bunu araştırması lazım. Hiçbir menfaat beklemeden, bu zor değil, yapılabilir. Yani ekip ekip, böyle bölgelere adam göndererek hangi dede gerçek görevini yapıyor, hangi toplum hayatına Alevîliği-Bektaşîliği ne derecede uyguluyor? Hangi dede başarılı, hangi dede başarısız, hangisi seviliyor? Böyle bir elemeden geçtikten sonra bir toplantı düzenlenir. O zaman belki birden bire başarılı olunacağını zannetmiyorum. Zaman içerisinde yani aklıma gelen ve benim düşündüğüm planladığım böyle bir çalışma yapılırsa, çok faydalı olacağını düşünüyorum. Yoksa öyle hadi, dediği zaman herkes kendini dede zannediyor ve o dedelerin büyük bir kısmının geçmişine baktığımızda üzülerek söylüyorum; dedeliğe yakışmayan pek çok macera görüyoruz.. Halbuki bizim yolda şöyle geçerli bir kaide vardır: Bir dedenin suç işlemeye hakkı yoktur. Eğer o dede suç işlemiş ise, suçunu çekse bile artık posta oturamaz. Ancak ceme katılabilir, ama posta oturamaz bir kenarda oturur, gönül birliğini sağlar. Yoluna devam eder. Ama posta oturma hakkı yoktur. Ama pek çoğuna bakıyorum, çok iyi olmayan maceralarla karşılaşıyoruz ve hâlen kendisi “dedeyim” diyor. Yok öyle yağma. Dedelik o kadar kolay bir şey değil.

– Efendim postnişinlik çok merak ediliyor. Hünkâr Hacı Bektaş Veli’yi, bu dergâhı, bu ocağı temsilen bir insanın posta oturması ve diğer dedelerin de ona bağlı olarak hizmet vermesi, yıllık görgülerini görmeleri, kendisiyle veya talibiyle ilgili olan problemlerini ona taşımaları söz konusu. Mühür, size bağlı dedelerin, geldiklerinde hizmetlerini yenileme yazısının altına vuruluyor ve dolayısıyla o dedenin bu dergâha bağlı kayıtlı, sizin onayınızı alan bir dede olduğunu gösteriyor. Bunun dışında nerelerde kullanılıyor?

– Bunun dışında işte imza gibi kullanılıyor. Önceden imzadan çok mühür geçerliymiş. İmza da kullandığımız yerlerde, ama yolla ilgili konularda, meselâ dedenin problemi mesela diyelim, yahut herhangi bir vatandaşın problemi oradaki dedeye iletilmek üzere yazılan mektubun altına da vurulur. Orada cemaatte cemde okunur.

– Efendim, benim bildiğim kadarıyla çok köklü büyük Alevî ocakları, hatta Bektaşîler tarafından da çok büyük bir icazet gören mesela Sultan Şücaettin Veli Dergâhı vardı. Bu dergâhın postnişin dedesi olan Nevzat Demirtaş Hakk uzun ömür versin, binlerce talibi var, ona bağlı babalar var. Ama yine kendisi dergâha bağlı, kendisinin bana ifadesine göre buradan bir Efendiyi çağırarak yıllık görgüsünü gördürüyor. Daha sonra kendisi babaları onlar da kendi taliplerini böyle “el ele, el Hakk’a” ilkesi var. Normalde bu böyle midir? Yani size bağlı olan ocakların hizmet yürütenlerin tümü buraya gelirler mi? O senelik icazeti bir veya üç yılda yenilerler mi? Veya siz gider de zaman zaman taliplerin önünde dedeleri görür müsünüz? Yani bu iş böyle mi?

– Şimdi genelde dedeler buraya gelirler. Fakat geçen yıl Isparta’da talipler dediler ki, evvelâ bir görülün siz, çok büyük bir cem oldu. Orada dedeler görgüden geçtiler. Ve bunu yıllık yapıyorlar, talibin gözü önünde. Bu Isparta’da oldu ilk defa. Genelde dedeler buraya gelir, burada yunup yıkanır ve ondan sonra onlar da talibi yuyup, yıkarlar.

– Efendim, hepsi kurban keser mi?

– Yok, böyle bir mecburiyet yoktur. Yöresel farklılıklar var burada. Mesela Urfa’yı düşünürsek, ortak kurban alır keserler. Herkes katkıda bulunur. Bazı yörelerde de görgüye giren vatandaş kurbanıyla birlikte girer. Tabi bugünlerde biraz ağır oluyor. Ben farklı şeyler tavsiye ediyorum. Tabi korkarak tavsiye ediyorum, çünkü gelenekler çok önemli. Yani gelenekleri böyle burası çok saçma deyip kaldırıp bir kenara koymak çok yanlış. Fazla dokunmamaya çalışıyorum. Ama bazı yörelerde de biraz ağır oluyor bu. Yani adamın gerçekten akşam evine götürecek ekmeği yok. Borç alıp kurban alıyorsa, o kurbanın ne dereceye kadar önemi var, ne dereceye kadar Hak yoluna kesiliyor?, bunu iyi düşünmek lazım. Ortaklaşa yapılan şeyler hep güzel diye düşünüyorum. Ama geleneklerimize de dokunmak istemiyorum.

– Peki, çelebiler, yani Ulusoy soy ismini alanlar, bu çok büyük bir aile, tarihsel süreci büyük. Herhangi bir kurum, önemli bir yazar, araştırmacı, bizim belki benim boyumu aşıyor, Osmanlıca bilinmesi gerekiyor, bu konuyu çalışmak isteyen birileri geldi mi size? Yani Ulusoyları bir kitapta araştıralım, derleyelim, diyen. Cumhuriyet döneminde öyle bir çalışma oldu mu?

– Öyle bir çalışma oldu. İş Bankası bastı böyle bir çalışmayı.

– Herhalde “Aileler” ismiyle.

– Evet, o şekilde var. Sırf bizim aile değil başkası da var. Bunun dışında bir de İstanbul’da bir toplantı oldu. Türkiye Odalar Birliği’nin Atatürk’le ilişkisi olan ailelerin geride kalmışlarıyla ilgili Atatürk Kültür Merkezi’nde oldu. Onun dışında da bir şey hatırlamıyorum, yok.

– Yani size gelen doktora, yüksek lisans çalışması, öyle bir şey var mı?

– Aileyle ilgili yok. Alevîlik-Bektaşîlik konusuyla çok gelen oldu da, fakat aileyle ilgili bu ikisinin dışında bir şey olmadı.