VELİ GÜLSOY (II)

 AYHAN AYDIN

 

(Veliyettin Ulusoy’a yazılı olarak yönelttiğim soruları ve yanıtlarını aşağıda sunuyorum.)

 

  1. Sizce Alevilik/Bektaşilik nedir, ne zaman ve nasıl doğmuştur?
  2. Hacı Bektaş-ı Veli’nin temel görüş ve düşüncesi nedir?
  3. Hacı Bektaş’ın soyundan gelen insanlar olarak; sizce Hacı Bektaş Derganı’nın anlamı nedir, işlevi nasıl olmuştur, tarih boyunca?
  4. Siz Alevi Ocaklarını ve Dedeleri nasıl tanımlıyorsunuz? Hacı Bektaş Dergahı’na bağlı olmayan ocakların ve dedelerin konumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
  5. Bektaşi Babaları, Halife Babaları, Dedebabaları seçimle hizmet yürütüyorlar. Onlar da Hacı Bektaşı Pir kabul ediyorlar ama Çelebiler (Ulusoylar) ve dedelerle aralarında farklılıklar var. Sizce bu doğal mı? Ulusoylarla, dedelerin ve babaların hizmet yürütmelerinde ortak yönler olmamalı mı? Bunun için sizce neler yapılabilir?
  6. Sizlere bağlı olan yerel bazı Alevi Ocaklarına belgeler vererek onların dedelerinin hizmet yürütmelerini bazı esasalara bağlıyabiliyor musuz, Çelebiler (Ulusoylar) olarak Örneğin Şiran’da (Kırıntı, Yeniköy, Çal) ile civar Alevi köylerinde çok etkili olan Sarıbal Ocağı var, en son 2 Mayıs’ta vefat eden İbrahim Günel Dede de sizlerden aldığı belgelerle hizmet yürütüyordu. Bunu bize açar mısınız? Bu hizmet yürütme nasıl oluyor?
  7. Alevi/Bektaşilerin günümüzde temel sorunları nelerdir, devletin, hükümetin, Alevi kurum ve kuruluşların genelde Alevileri’in, özelde Hacı Bektaş kasabasının sorunlarını çözmek için ciddi çaba harcadıklarını söylüyebilir misiniz?

 

Muhterem Ayhan Bey,

 

Yazımı elimde olmayan sebepler nedeniyle geciktirdiğimden affımı dilerim. Soruların tümüne cevap vermem mümkün değil, anlayışla karşılayacağınızı umuyorum.

 

Çalışmalarınızda başarılar diler, saygılar sunarım.

 

 09. 12. 1999 HACIBEKTAŞ

 

Velliyettin ULUSOY

 

1-    ALEVİLİK BEKTAŞİLİK

 

Genel olarak bu iki sözcük ayrı anlarda kullanıldığı gözlenmektir.

Alevilik: Hz. Ali’yi seven onun İslam anlayışına  ve yorumunu benimseyen bir inanç sistemidir.

Bektaşilik: Hacı Bektaş Veli’den sonra ortaya çıkmış, Aleviliğin zaman içerisinde yıpranmış ve o gün ki sosyal yapıya uygun hale getirilmiş şeklidir. Yani H. Bektaş Veli, Alevilikte bir reform yaparak Hz. Ali’nin yaşadığı dönemde başlayan Alevilik inancını, Anadolu kültürünü ve çağın gereksinmeleri ile sentez yaparak, hoşgörülü bir dini felsefe olan Bektaşiliği kurmuştur.

Temel inanç aynıdır, ancak o çağda Arap Kültürü ve Arap tarihinin etkisi hissedilir vaziyettedir.

Bektaşilikte, Aleviliğin temel kuramları hassasiyetle korunmuş, özel ve sosyal yaşantıda, kişiyi dar kalıplardan kurtararak daha hoşgörülü bir düşünce özgürlüğüne kavuşmuştur.

İnancın temelinin Hz. Ali ve II. Bektaş Veli’nin değeri ölçülmez kişiliklerine bağlı olması, Hacı Bektaş Veli’nin Hz. Ali soyuna bağlı olduğu inancı, hatta isim değiştirmiş Hz.Ali olduğuna olan itikat ve inanç, temelde birbirinden farkı olmayan Alevilik ve Bektaşiliği, ayrılmaz bir şekilde birleştirmiştir. Biz buna Anadolu’da, ALEVİ- BEKTAŞİ diyoruz.

Dikkat edilirse bugün İran’daki, IRAK^TAKİ VEYA DİĞER İslam ülkelerindeki Şiiilik’le Anadolu Alevi-Bektaşileri arasındaki benzerlik yok denecek kadar azdır.

Bu İslam ülkelerindeki Şiilik kadın ve erkeğin katı şekilde ayrılması ve erkeğin kadından üstün tutulması, namaz, oruç, hac vs. nin dinin şartı olması gibi kurallar, katı taassup ölçüsünde uygulanmaktadır.

Halbuki Anadolu Alevi- Bektaşilerinde bu katı uygulamalara yer olmadığı gibi, insanın ve inancın yüceliğine dayanan temelinde sevgi ve hoşgörülü bir ahlak sistemi geliştirilmiştir.

Bu bakımından ülkemizde inanç, sosyal yaşantı, gelenek, görenek ve düşüncede birbirinden farksız olan bu toplum bir bütün olarak kabul edip ALEVİ- BEKTAŞİ diye adlandırmak en doğru teşhis olur. Gerçek  de budur aslında…

 

2-    HACIBEKTAŞ VELİ’NİN TEMEL GÖRÜŞ VE DÜŞÜNCESİ:

 

Hacı Bektaş Veli her şeyden önce bir İslam mutasavvufur. Kişiyi daha kapsamlı daha özgür bir düşünce ve inanç sistemine de ulaştırabilen tasavvuf, Hacı Bektaş Veli felsefesinde de kişisel yönelişler ve zevkler olmaktan çıkararak toplumun huzur ve mutluluğuna yönelik bir biçim almıştır.

Tasavvuf, genel hatlarıyla daha geniş, daha kapsamlı ve daha özgür bir düşünce sistemini de özünde barındırır. İşte bu özellik Hacı Bektaş Veli’yi tasavvuftan toplum için yararlanma yoluna itmiştir. (Hacı Bektaş Veli’nin diğer mutassavvuflardan farkı)

Hacı Bektaş Veli düşüncesinde, ilk gördüğümüz şey insan ve insan sevgisidir.

Din  insanı sevme, sayma ve yüceltmenin en mükemmel bir kurum ve yolu olarak ele almıştır. Böyle olunca da din, sadece kendisine inananlara değil, inanmayanlara da  rahmet ve mutluluk dağıtacaktır. Bu mutluluğun dağıtıcısı ‘Kamil İnsan’’ dır. Alevilik- Bektaşilik inancına göre  dördüncü kapı olan ‘Hakikat’ kapısına ulaşmış velilerdir.

Menkıbeler, Hacı Bektaş Veli’yi Anadolu’ya bir yanan dal parçası, bir güvercin olarak getirmiştir. Bu meşgale Anadolu’ya aydınlatacak, güvercin barış ve huzuru temsil edecektir. Görev alanı köylerde küçük kasabalarda yada göçebe olarak yaşayan, aydınlatılmamış, kendi hallerine bırakılmış, perişan korumasız Anadolu insanıydı.

Katı arap tutuculuğu içinde  ve ödün vermez bir anlatılıp öğretilmeye İslam dinini, korkutarak değil de laisizm hoşgörülü ortamı içinde sevdirerek benimsetmek ve onlara, İslam da bir reform niteliği, içerisinde öğretmekti, Hacı Bektaş Veli’nin düşüncesi…

Kültürlü ve bilgili olmanın erdemini ise: DÖRT KAPI KIRK MAKAM prensipleri içerisinde anlatarak, insanlara gerek bilgi gerekse ahlaki değerler yönünde yücelebilmelerinin yollarını gösterdi.

Hacı Bektaş Veli sonuç olarak;

-     Kişisel  ve toplumsal ilişkilerdeki insanlık anlayışını oluşturan sosyal yaşantıyı, çağının çok ilerilerdeki götürerek geliştirilmiştir. Tasavvuf etkisiz kılmış, dini inançta hümanist bir reform gerçekleştirilmiştir.

-       Türk diline yeniden sağlık kazandırmış, edebiyata tarihimizin en duygusal türü olan halk edebiyatının temelini atmış, pek çok ozana feyz kaynağı olmuştur.

-       Geleneklerdewn oluşan temel üzerindeki güçlü bir ahlak sistemi geliştirmiş ve bunu toplum içinde uygulamıştır.

-       İnsanlara kendi öz benliğinde kötülüklerden arınmayı diğer insanları sevmeyi, saymayı ve toplum içinde sevgi, ve barışa yönelmeyi etkin biçimde öğretmiştir.

 

TARİH BOYUNCA HACI BEKTAŞ VELİ DERGAHININANLAMI VE İŞLEVİ:

 

H. Bektaş Veli Suluca Karahöyük’e (Hacıbektaş) geldiği zaman Selçuklu Devleti’nin son hükümdarı III. Alaeddin Keykubat hayattadır.

Selçuklu Sultanı, tarihçilerin anlatımına göre Hacı Bektaş Veli’ye çok saygılı davranmaktadır.

Önemli karalarda onun düşüncesini sormaktadır. Tatar  ayaklanmalarında ve diğer etnik toplulukların çıkardığı karışıklıklarda Hacı Bektaşi Veli’nin arabulurcuğuna baş vurmaktadır.

Bu  yıllarda, Hacı Bektaşi Veli’nin sallanmakta olan Selçuklu Devleti’nden çok, Anadolu’daki kargaşalığı son verecek olan Osmanlı Devleti’nin nüvesini oluşturan bir beyliğe yardımcı olduğu görülmektedir.

Burada da Hacı Bekıtaşi Veli’nin yaşantısını menkıbelerden ayırmak olanaksız.

Hacı Bektaş Veli, Oğuz Türklerinin Kayı boyundan Ertuğrul Alp’ın oğlu Osman Bey’e kemer kuşatıyor ve çorağı tek birleyip veriyor. ’Kafirler kılıcına karşı durmasınlar bütün savaşlarda üstün gelesin, önünden sonun gür gelesin’’ diye dua ediyor.

Hacı Bektaş Veli o çağda Anadolu’da en saygın kişidir.

Horasan pirleri diye anılan büyük olması yüce kişiliğine daha açık bir görüntü vermektedir.

Rum (Anadolu) Erenlerinin ‘bu er yurda gelirse bize oyun kalmaz’’ diyerek  hoş karşılamakla beraber karşısında direnmemeleri ve giderek onun çevresinde hizmet görmeleri, Hacı Bektaş Veli’nin Anadolu’ya ayak bastığı anda da her bakımdan güçlü olduğunu gösteriyor.

Hacı Bektaş Veli’nin Suluca Karahöyük’e geldiği ilk yıllarda itibaren onunla bereber, gelen Horasan pirlerinin ve Anadolu’da kendisine katılan erenlerin Hacı Bektaş Veli Dergahında eğitim gördükten sonra Anadolu’nun ve Rumeli’nin dört bucağına dağıldıklarını görüyoruz. Sarı Saltuk Sultan Dobruca’da, Abdal Musa Sultan, Elmalıda Karaca Ahmet Sultan, Akhisar’da, Akcakoca Akyazı’da, Barak Bab, Bagadiç’de, Hızır Samut, Bozok’ta, Sultan Şüca, Eskişehir’de, Hacım Sultan, Uşak’ta vs. Hacı Bektaş Veli’ye bağlı olarak onun icazetiyle taassuba, kine, nefrete, düşmanlığa ve zulme karşı sevgi, barış, kültür ve insan haysiyetini yüceltme savaşı veriyorlardı.

Hacı Bektaş Veli’den sonra da bu gelenek devam etti.

Tüm ocaklar Hacı Bektaş Veli Dergahına bağlıydı.

Dedelik görevini yapanlar bu ocağın izniyle görevlerini yürütüyorlardı.

Hacı Bektaş Dergahı bir bakıma eğitim, kontrol ve tayin işlevini üstlenmişti.

Bu durum Kalender Çelebi dönemine kadar sürdü.

Alevi Bektaşi tarihinde Kalender Çelebi ve ayaklanma olayı bir dönüm noktasıdır.

Alevi Bektaşi toplumunun bugünkü durumunun açıklığa kavuşması bakımından bunun çok iyi incelenip tarafsızca irdelenmesi gerekir.

 

KALENDER ÇELEBİ VE AYAKLANMA OLAYI:

 

Balım Sultan’ın ölümü üzerine Hacı Bektaş Veli postuna kardeşi Kalender Çelebi (1476-1528) geçiyor.

Otuz dokuz  yaşında postnişin olan Kalender Çelebi, kültürlü ve şair tabiatlı bir kişidir.

Postnişliğinin ilk onbir yılında sessiz bir hayat geçiren Kalender Çelebi’yi 1527 Kanuni Sultan Süleyman’a karşı bir ayaklanma hareketinin bakında görüyoruz. Çok şiddetli bir biçimde patlak veren ve hızlı yayılan bir ayaklanma sarayı telaşa düşürüyor.

Osmanlı Devletinin en güçlü hükümdarı Kanuni Sultan Süleyman, Sadrazam İbrahim Paşa’yı büyük bir ordu ile isyancıların üstüne gönderiyor. Karaman, Sivas ve Dulkadir vilayetleri askerleriyle de kuvvetlendirilen İbrahim Paşa’nın ordusu ilk karşılaşmada darmadağın oluyor. (Prof. Mustafa Akdağ, Türk Halkının Dirlik Ve Düzenlik Kavgası S. 122)

KALENDER Çelebi İsyanı, Osmanlı yazarlarının çoğunun iddiasının aksine ekonomik nedenlere dayanıyordu. Kanuni Sultan Süleyman tahta geçdiği zaman para darlığına bir çare bulmak üzere arazi yazılmasını yenilemişti bu işlem keyfi tutumlarla sürdürüyor, itiraz edenlere, Kadı Müslihiddin‘ine yaptığı gibi, sakallarını kesmek, dayak atmak gibi cezalar veriliyordu. (Peçevi tarihi G.1, s.117) Tımar sipahilerle gizli ilişki kurarak, hepsinin arazisini geri vermeyi kabul etti ve onları Çifçi – Türkmen isyancılardan ayırmayı başardı böylece ikinci karşılaşmada Kalender Çelebi ordusu bozuldu ve kendisi de öldürüldü. (Celal- Zade s. 464)

O yıllar Osmanlı İmparatorluğunun en güçlü ve en görkemli çağı olmakla beraber, duraklama ve gerilemenin de başlangıcını oluşturan nedenleri ortaya çıktığı yıllarda. Giderek, ülkede yolların güvenliği kalmamakla, kervanlar yağma edilmekte, köy, kasaba ve şehirlerde insanlar öldürülmekte, fuhuş, içki, kumar, rüşvet ve genel ahlak çöküşü yaygınlaşmaktadır. (Fuzuli’nin tarihde geçen meşhur Şikayetname’si bu döneme rastlar. ‘Selam verdim rüşvet değildir diye almadılar.’’)

Osmanlı devletinin başında bulunanlar, Devlete gelir sağlamak amacıyla, yapılan şikayetlere kulak tıkamakta olayların ve özellikle Kalender Çelebi Ayaklanmasının nedenlerini araştırmamakta,  bunu Osmanlı yazarları “Bir Kızılbaş ayaklanması’’ olarak nitelendirmektedir.

Bu büyük olayın bilmediğimiz nedenleri de olabilir. Ancak şunu kesin olarak söyleyebiliriz: Müslümanlar arasında dini inanç farklılıkları, düşünce farklılıkları vardır. Bu farklılıkların bulunamamasında doğaldır. Ancak  İslam alemindeki inanç  farklılıkları kişilerin veya toplulukların birbirine düşman olmasını gerektirecek boyutlarda değil, ayrıntılardadır. Temelde inanç birliği Müslüman halk, ne zaman birbiriyle savaşmış ve kardeş kanı dökmüşse, ya hükümdarın egemenlik ihtirasına alet veya politik çıkarların kurbanı olmuşlardır. Her çatışmada da Sünnilik, Alevilik diye uydurma sebepler ileri sürülmüştür.

Aslında Sünnîlerde Alevilerde de birbirine düşman olacak ve özellikle kardeş kanı dökecek ölçüde bir inanç ve itikat taassubu yoktur.

Kalender Çelebi Ayaklanması’nın tarihi nedenlerinden birisi de Yavuz Sultan Selim’in saltanat süresince, etrafındaki Enderunlu kul ağlarının ve onları suyun da mutlu yaşayıp ahkam kesen ulema bozması okur yazarlarının padişaha sırf “ Alevi Eşirra” sı “azılı haydut fesatçı” diye tanıttıkları, Anadolu’nun çoğu Türkmen adına karşı giriştiği kanlı kavuşturma hareketidir. Bu yöntem beklenen yatıştırmayı sağlamak şöyle dursun , yıkıcılık ve soygun olaylarını doğal hale getiren sürekli karışıklıklar yaratmıştır. (Prof. Mustafa Akdağ, Türk Halkının Dirlik ve düzen Kavgası s.117)

Osmanlı Kalender Olayını unutmadı. Hatta bazı padişahlar döneminde Hacı Bektaş Veli Dergahı Dede (Ocaklar)- Talipler şeklinde süregelen bağlantıyı koparıp, Alevi- Bektaşi’leri parçalamak istediler.

Kalender Çelebi’nin ölümünden sonra, büyük oğlu İskender Çelebi ve ondan sonra, İskender Çelebi’nin küçük kardeşi Yusuf Bali Çelebi “Postnişin” ve “Vakıf Mütevellisi” olmuşlardır.

Yıl 1552, Kalender Çelebi’nin idam edilmesinden bu tarafa yirmi dört yıl geçmiştir.

Osmanlı  Tahttın da Kanuni Sultan Süleyman oturmaktadır.

O yıl Hacı Bektaşi Veli Dergahına Sersem Ali Baba adında bir kişinin Dede-Baba unvanı ile atandığı  görülüyor.

Mücerret (evlenmemiş) olduğu söylenen dervişler yerleştiriliyor.

O tarihe kadar Hacı Bektaşi Veli Dergahında Dede- Baba ve mücerret derviş, diye bir şey yoktur.

Bu tarihten sonradır ki Hacı Bektaşi Veli evli idi, evli değildi, tartışmaları zaman zaman alevlenerek sürmüş gitmiştir. (Yusuf Fahir Baba, Bektaşilik, Tarih Dünyası sayı: 25) Bu maksatlı iddia, Pirin ölümünden 215 yıl sonra  ortaya atılmıştır.

Hacı Bektaş Veli’nden itibaren geçen bu süre içerisinde, bu yolun kimler tarafından yürütüldüğü sorusunu burun kanına bağlamak pek inandırıcı olmamaktadır.

Kalender Çelebi İsyanı’ndan sonra, o soydan gelenlerin Alevi-Bektaşi inancını sürdürmedeki etkinliğini ortadan kaldırmak ve Alevi- Bektaşi’ler arasına ikilik sokup parçalamak için, Hacı Bektaş Veli‘nin mücerret olduğu söylentisinin çıkarıldığı açıktır.

Anadolu’daki bazı ocakzadelere Hacı Bektaş Veli’nin çocuksuz olması cazip gelmiş kendi ocaklarını bu yönden itibarının artacağını düşünerek bu rivayetleri desteklemişlerdir.

Ayrıca böyle düşünen ocakzadeler üzerindeki, Hacı Bektaş Veli Dergahı kontrollüğü ortadan kalktığı için bu rivayeti desteklemiş olmaları ikinci bir nedendir.

Bununla beraber, Alevi-Bektaşi toplumunu büyük çoğunluğu Hacı Bektaş Veli’nin evlenmemiş olduğu iddiasını ciddiye almamış, Hacı Bektaş Çelebilerini Hacı Bektaş Velinin torunları olarak tanımışlardır. (Kutb-el din Türkmani, Alevilik) bu toplumla  Hacı Bektaş Dergahı arasında ki ilişkiler tarihde olduğu şekilde (Hacı Bektaş Veli Dergahı – Dede- talip ilişkisi) devam etmiştir.

Alevi – Bektaşi toplumunun pek küçük bir bölümünü oluşturmasına rağmen, babagan kolu denen derviş Bektaşilerinin, Bektaşi şiirini ve Bektaşi fıkralarını literatüre geçirmek yönünden olumlu ve etkin rolleri olmuştur.

İstanbul’daki babaların çevrelerindeki aydınlarla temas halinde olmaları ve bu yönden  soydan Bektaşi olmayan bir toplum oluşturmaları, Bektaşinin ünlü sır saklama geleneğini önemli ölçüde aralamış ve Bektaşiliğin dışa açılmasına olanak sağlamıştır.

Hacı Bektaş Çelebilerinin içe dönük bir yaşantı sürdürmeleri, milyonlarca insanı oluşturan Alevi- Bektaşi toplumunun dış gözlemlerden uzak tutarken, bu toplum içinde küçük bir azınlık olan derviş Bektaşileri düşüncelerini yabancı yazarların kitaplarını ve ansiklopedilere geniş biçimde yansıtmayı başarmışlardır.

Çelebileri böylesine bir hareketsizliğe itilmiş olmalarını ve geleneklerini sürdürmekle yetinmelerini, toplumun büyük bölümünün kendilerini kayıtsız şartsız desteklemelerine ve bu nedenle geçimlerini ve geleneklerini güvenli görmelerine bağlamak belki düşünülebilir.

Fakat, zaman zaman , Çelebiler ve  çevresinin, tenkil  ve imha çizgigisine varan baskılara uğramış olmaları, sorunun imkan vermemektedir. (Kalender Çelebinin idamı, Mehmetrinin bazı devirlerde öldürülüşmüş olmaları, kitap ve belgelerin yok edilmesi, bu konuda ki kaynakların kökünden kurutmuş, araştırmacıların karşı karşıya kaldıkları kaynak yokluğunun sorumluluğu giderek çelebilere ve dedelere yükletilmiştir.(Mahmut 11, 18 Şaban 1243 tarihli fermanı )

 

3-    ALEVİ – BEKTAŞİLERİN GÜNÜMÜZDE TEMEL SORUNLARI:

 

Bugünkü sorunların dayanağının yukarıda anlatmaya çalıştığım tarihi olayların bir sonucu olarak görmekteyim.

Alevi – Bektaşi toplumu maksatlı olarak parçalanmış ve devamlı baskı altında bırakılmıştır.

Bu baskı bazen katliam derecesine ulaşmıştır.

Alevi Bektaşi köylerinin genelde kırsal kesimde, dağ tepelerinde, kuş uçmaz kervan geçmez yerlerde kurulmamanın nedeni budur. Bu  inançtaki imanlar merkezden kopmuş. Küçük gruplar olarak inançlarını yıllar boyu büyük bir gizlilik içerisinde sürdürmeye çalışmışlardır.

Son  yıllardaki göçler, değişim ne baskının, azalmasıyla Avrupa ve Türkiye’deki örgütler kurarak seslerini duyurmaya çalışmışlardır, budan da çok başarılı olmuşlardır.

Ancak, yüzyıllar boyu birbirinden kopuk yaşamalarının bir sonucu olarak aralarında tam birlik sağlayamamışlardır.

Birlik sağlanamamasının diğer bir nedeni ise siyasidir.

Her ne kadar biz laik bir toplumuz diyorsak, inançlarımızla, siyasi düşüncelerimizi hep birbirine karıştırmışız, dolayısıyla gruplar ve şahıslar hakkında önyargılı olmuşuzdur.

Bu gerçekler ışığında-babagan, Dede, Çelebi hangi gruba mensup olursak olalım, hiçbir ayırdım gözetmeden, birbirimizi kucaklayıp, o büyük Veli’nin bize miras bıraktığı güzelliklerimizi paylaşmamız ve bu felsefeyi hayatımıza uygulamamız gerekir.

Bu beraberlik sağlandıktan sonra diğer problemlerin pek çoğu kendiliğinden çözülür kâinatındayım.

Zaten uygulamada da bu gruplar arasındaki fark yok denecek derece azdır.

Alevi- Bektaşilerin tüm sorunların çözümü devlet veya hükümetten beklemek bence doğru değildir  önce kendi içimizdeki sorunları çözmemiz gerekir.

Bu sorunların çözümünden sora gerekli yasa vs için hükümetten yardım alınabilir.

Maddi  yönden hükümetten yardım almamızı doğru bulmuyorum kendi sistemizİ esastan ayırmayarak zamanın sosyal şartlarını da dikkate alıp  yeniden yapılanmayı kendimiz finanse etmeliyiz.

Tüm Avrupa ülkelerinde olduğu gibi.

 

Veliyettin ULUSOY

  1. A.Celalettin ULUSOY (Hünkar Hacı Bektaş Veli ve Alevi-Bektaşi yolu)

 

VELİYETTİN ULUSOY’UN BİR KONUŞMASI *

 

Muhterem misafirler ve konuşmacı arkadaşlarım,

Eşimin ameliyatı nedeniyle aranızda bulunmamaktan büyük üzüntü duymaktayım. Bu nedenle beni affedeceğinizi umar saygılarımı sunarım.

 

“Alevî Bektaşi Toplumunda Yenilik” konu başlığı altında düşüncelerimi açıklamadan önce, bu toplumun çeşitli açılardan tarihini ve tarih içindeki önemli olayları çok iyi bilmek gerekir.

Önce Alevî-Bektaşi kavramını açıklamaya çalışacağım; genel olarak Alevîlik ve Bektaşilik ayrı anlamlarda kullanılan sözcüklerdir.

Alevîlik, İmam Ali’yi seven, onu hak bilip yolunda gidenlerin bağlı oldukları bir inanış sistemini, dini akideyi tanımlar.

Şia mezhebi veya Caferi Mezhebi olarak da adlandırılan, zaman zaman politik görüşleri de içermiş olan, fakat aslında, İslam’ın temel kurallarındaki düşünce ve uygulama farkına yansıtan Alevîlik, İmam Ali’nin ilkelerini kapsayan bir dini doktrindir.

Bektaşilik, Hacı Bektaş Veli’den sonra ortaya çıkmış, İslam esaslarını ve Alevî inancını, çağın gereksinmeleri ve Türk kültürü ile sentez yapan, insanlığın geleceğine ve uygarlığa yönelik, hoşgörülü bir dini felsefe sistemidir. (Türk-İslam sentezi kesinlikle değil)

Temeldeki inanç aynı olmakla beraber kapsamında ve tarihsel gelişimde farklılık bulunduğu söz götürmez.

Hz. Muhammed’in yaşadığı çağda başlayan Alevîlik, İslam dünyanın her bölgesine dağılmış durumdadır. İslami esaslar yanında Arap tarihinin ve Arap kültürünün etkisi hissedilir vaziyettedir. Doğuş çağındaki geleneklerin bir bölümü kısmen yaşamaktadır.

Bektaşilik’te İslam’ın temel prensipleri korunmuş olmakla beraber, kişisel ve toplumsal yaşantıdan, kişiyi dar ve katı kalıplar sokmayan tölerans bir düşünce özgürlüğü getirilmiştir.

Bununla beraber, iki düşünce sisteminde de inancın temelinin İmam Ali ve Hacı Bektaş Veli’nin, eşi bulunmaz kişiliklerine bağlı olması, Hacı Bektaş Veli’nin Ali soyundan geldiğine ve hatta ad değiştirmiş Ali olduğuna inanılması bazı bölgelerde ve özellikle ülkemizde Alevîlik ve Bektaşiliği, birbirinden ayrılması olanaksız biçimde birleştirmiştir.

Bu inanca bağlı her kişi kendisini hem Alevî hem de Bektaşi sayar. Tercih yapmadığı gibi inanç arasında hiçbir fark görmez. Gerçekten de, ülkemiz dışında bulunan, örneğin; Endonezya, Irak veya İran’daki Alevîler Hacı Bektaş Veli’nin adını bile duymamışlardır. Bu ülkelerde, kadının erkekten mahrem tutulması, içki yasağı, namaz ve orucun dinin şartı olması gibi kurallar taassup ölçüsünde sürdürülmektedir. Oysa Anadolu’da Hacı Bektaş Veli’den bu yana sözü geçen konularda uygar gelişme paralel reformlar gerçekleştirilmiş.

Taassuba dayalı katı kurallar yerine, insan ruhunun ve inancın yüceliğine dayanan bir ahlak sistemi geliştirilmiş, kişiler ve toplum bu yönde eğitilmiştir.

Bu itibarla, ülkemiz dışındaki Alevî inancını geleneksel deyimi ile “Şia” diye adlandırarak, ülkemizde inanç, gelenek ve düşüncede birbirinden farksız olan kişileri, ALEVİ-BEKTAŞİ diye adlandırmak en doğru davranış olur, aslında gerçek budur.

 

İNANÇ VE GELENEKLER AÇISINDAN YENİLİKLER

 

Bu konu çok hassas, bir veya birkaç kişinin – bu kişiler lider, dede, mürşit ne olursa olsun- düşünce paralelinde yapılması çok tehlikeli olduğu gibi, parçalanmaları da neden olabilir. Aşağıda değineceğim konularda bunlar kesinlikle yapılmalı şeklinde bir düşünce ve iddiaya sahip değilim. Sadece fikir olarak tartışmaya açılsın, toplum kendine uyanı zaman içerisinde kabul eder veya etmez. Toplum neye karar verirse şüphesiz doğru olan da odur.

 

1-    Cem ve toplantılara katılırken yıkanıp temizlenmeli, çamaşır değiştirmeli, rahatsız edici kokular içeren yiyecek ve içecekler yenilmemeli içilmemeli,

2-    Cemlerde sakka suyu dağıtılırken bir bardak veya tastan herkes içmemeli, küçük bardak veya kadehlere hatta günümüzde ucuz ve bol olan plastik bardaklarla herkese ayrı ayrı dağıtılmalı,

3-    Kurban lokması yenirken yine aynı sistem uygulanmalı,

4-    Lokma verirken el değil, çatal kullanmalı,

5-    Cemlerde, kurbanlarda ve diğer toplantılarda, hizmet bölümü yapılmalı yük üç beş kişi üzerinde kalmamalı, herkes yardım etmeli,

6-    Semah, düğünde, eğlencede yapılmamalı, sadece cemlerde yapılmalı, çünkü semah yolumuzda on iki hizmetten birisi olup, bir ibadettir.

7-    Cemlere ve toplantılara aşırı alkol alanlar katılmamalı.

Yukarıda değinmeye çalıştığım bu ve buna benzer yenilikler zannediyorum kimsenin itirazına sebep olmayacaktır.

Bunun yanında sosyal yaşamı ilgilendiren yeniliklerde yapılmalı, bunu yaparken yukarda bahsettiğim gibi toplumun, teklif edilen fikri irdeleyip kabul etmesi veya etmemesi sonucundan hareket edilmelidir.

Alevî Bektaşi toplumunun son kırk yılda yaşadığı sosyal ve ekonomik değişikliği dikkate almak burada en önemli etkenlerden birisidir.

Yukarı da bahsettiğim gibi tarihte en büyük Alevî-Bektaşi toplumu köydür. Otuz kırk yıl önce Avrupa’ya en büyük şehirlere başlayan göç, toplumun sosyal yapısın değiştirmiştir. İnanç bazında olsun, sosyal yapıda olsun köy toplumuna uygulanan birtakım kurallar, mevcut topluma uygulandığında açık vermektedir. Bunlardan en önemli ikisi musahiplik ve düşkünlük müessesesidir.

Alevî-Bektaşi toplumunda çok güçlü bir ahlak sistemi geliştirilmiştir. İbadet şekillerinde ve yaşantının diğer bölümlerinde oldukça töleranslı davranıldığı halde ahlak kurallarında etkin bir disiplin ve ona bağlı olarak caydırıcı yatırımlar uygulanır. Ahlak dışı bir hareket, o kişinin toplum dışına atılmasına neden olur. toplum dışına atılan kimse ceme, kurbana katılamadığı gibi kimse selam alıp selam vermez düşkün olan kimsenin bilindiği gibi musahibi de düşkün olur. ufak köy toplumunda, musahipler birbirlerini korur, biri diğerinin yanlış hareketine mani olabilirdi. Fakat bugünkü ortamda bunun mümkün olmadığı açıktır. Musahiplerden birisi köyde birisi yurt dışında olduğunu düşünelim, yurt dışında bulunan musahip suç işlediğinde, köyde bulunan muhasibi de cezalandırmak ne dereceye kadar doğrudur?

Musahiplik hepimizin bildiği gibi yol kardeşliğidir. Namusun dışında her şeyin ortak olduğu en ufak bir ayrıcalığın olmadığı bir müessesedir. Yurt dışında çalışan musahip 3-4 bir mark ayda kazanırken, köyde bulunan musahipliğin aylık geliri 15-20 milyonsa, bunlar kazandıklarını ortaya koyup eşit bölüşebiliyorlar mı?

Musahipliğin şartlarını tam olarak yerine getiren musahip kardeşler, bugünkü ekonomik ve sosyal şartlarda halen var mı?

Bu yolu seven ve itikat eden bir kimse eğer kafasına uygun musahip bulamıyorsa yola girmemeli ikrar vermemeli mi? Buna mani olmak doğru mu?

Köyden şehre gelmiş bir aileyi düşünün, ekonomik yönden sıkıntısı var, tüm aile fertleri çalışmak mecburiyetinde, bu ailenin kızı babanın, annenin bilgisi dışında bir delikanlıyla kaçarsa, anneyi babayı ve musahip aileyi düşkün etmek ne dereceye kadar doğru?

Köyde yapılan cemlerde düşkün olanlar bellidir, herkes tanır, bunlar ceme katılamaz, kurban eti yiyemezler. Bugünkü duruma baktığımda çok farklı olduğunu görüyoruz, toplumumuz Avrupa’da, İstanbul’da, Ankara’da veya diğer büyük şehirde cem yapıyorlar ve bu ceme herkes giriyor. Çünkü birbirimizi tanımıyoruz.

Bu güzel geleneği korumamız açısından, buna nasıl bir çare bulmalıyız?

Acaba dernekler, tarihteki köy işlevini üstlenmezler mi?

En önemli konulardan biriside yapısal değişikliktir. Bunun için tarihi örnek alıp, bugünkü şartlara uygulamak mümkün olabilir mi?

Tüm bunlar üzerinde uzun uzun düşünülüp karar verilmesi gereken önemli konulardır. Toplum değişmek, yeniliğe ayak uydurmak zorundadır. Aksi halde toplum olmaktan çıkarız.

Her şeye rağmen bu yola inanmış insanların yeniliğe açık olduğu, reformları uygulama kabiliyetlerinin bulunduğuna inanıyor, hepinizi saygıyla selamlıyorum.

 

* VELİYETTİN ULUSOY’un  Sarıgazi Hacı Bektaşı Veli Derneği’nin 15 Şubat 1998’de  düzenlediği ve Prof. Dr. İzzettin Doğan, Prof. Dr. Niyazi Öktem, Rıza Zelyut ve PSAKD Genel Başkanı  Murtaza Demir’in katıldığı panele gönderdiği metinin bir bölümü (tamamında yukarki söyleşilerde üzerinde durulan Kalender Çelebi Olayı anlatılıyordu.) (Sayın Ulusoy toplantıya eşinin rahatsızlığı nedeniyle gelemedi. Ayhan Aydın)