VELİ AKKOL (II)

AYHAN AYDIN

 

Sayısız kez cemine dahil olduğum ve gerçek anlamıyla bir büyük kültür ve inanç merkezi olan Şahkulu Sultan Dergahı’nda/Cemevi’nde yürüttüğü cemler ve varlığıyla kendisinden söz ettiren, sevilip/sayılan, günümüz inanç önderlerimizden olan Veli Akkol’la onlarca kez de sohbet ve söyleşimiz olmuştu. Bunlardan birisini ilginize sunuyorum.

 

 

İnsana hor bakma bu gözlerinle

Gerçekleri göremezsin gül yüzlüm

Gönül aynasında kendin görmezsen

Hakikati bilemezsin gül yüzlüm

 

Özünü sevgiyle doldurmayınca

Hak edip nefsini öldürmeyince

Kalbinden nefreti kaldırmayınca

Dost bağına giremezsin gül yüzlüm

 

Seni yaratana şaşı bakarsan

Mazlum hakkı yersen

Dünyanın ustası marifetlidir

Ruh denilen mahluk çok kuvvetlidir

Coş keremi yar elinden dertlidir

Yaresini saramazsın gül yüzlüm

 

Merhaba Cem Radyo dinleyicileri ben Ayhan Aydın.

Bir Dostan Dosta programında daha sizlerle birlikte olmanın sonsuz mutluluğunu ve kıvancını yaşıyorum.

Evet ozan Kerem Sala’dan bir şiirle başladık programımıza.

Geçen sene Hakk’a yürüyen Çorumlu ozan Kerem Sala ne de güzel dile getirmiş güzellikleri, duygu ve düşüncelerini.

Evet gerçekten de çorak tarlalara tohum ekmek kolay değil; mahsul dermek te kolay değil ama belki ozan, ozanca yüreğiyle insanlar adına söyledi bu şiiri. Ama çorak tarlalara da tohum ekmek gerekir yeter ki mahsulünü almayı bilmeli insan. Eğer başarabilirse tüm karanlıklar içerisinden aydınlıklar çıkarmak da mümkün.

Evet işte insanları doğruluğa, güzelliğe doğru yönelten yine inanç önderlerimizden birisiyle yan yanayız bugün.

O Şahkulu Sultan Dergahında hizmet yürütüyor ama bilgisiyle, görgüsüyle, sevgisiyle insanlara yaklaşımıyla şimdiden binlerce insanın gönlünde yerini aldı.

 

Veli Akkol dede, hoş geldiniz programımıza. Eyvallah.

 

Evet sevgili Cem Radyo dinleyicileri bir saat boyunca dedemizle söyleşeceğiz, sohbet edeceğiz. Her zaman ki gibi teknik masada Birol Tuğrul kardeşimiz bize yardımcı olacak şimdiden kendisine teşekkür ediyoruz.

Sevgili Dede Almanya’ya vardınız, dostlarla buluştunuz, hizmetler yürüttünüz, sohbet ettiniz, oradaki canlara nasihatlerde bulundunuz, dertler dinlediniz. Hoş geldiniz, sefalar getirdiniz hem programımıza, hem Türkiye’mize.

Eyvallah Sevgili Ayhan Bey. Ben de bu konuda şunları belirtmek isterim: Önce Cem Vakfı’nın sayesinde büyük hizmeti aşması ve bu güzel müesseseyi var edenlere, yaşatanlara hürmet ediyorum. Sadece Türkiye’ye hizmet vermiyorsunuz. Avrupa’da da sizleri dinliyorlar.  Horasan’dan gelen Hz. Hünkar Hacı Bektaşi Veli’nin güvercin misali her taşın üzerine konarak onları hamur gibi yoğurması gibi güzel çalışmalarla sizler de insanların gönüllerine giriyorsunuz. Burada şunu ifade edeyim; evet ben Almanya’ya bir dergahın, bir derneğin isteği üzerine gitmiştim. Tabi ki Almanya’da da kendi özlerine, kendi geçmişlerine bağlılığı o güzel ibadetlere hasret kalmış olan benim yaşımda ki grupta olan insanlarla da karşı karşıya gelerek çok güzel sohbetlerimiz oldu. Ve bizlere bazı şeyler soruldu, onları yanıtlamaya çalıştım. Bu günümüzde ki Alevliğin irdelene irdelene, karıştırıla karıştırıla nelere varıldığını bizlerden onlar da sordular. Sorulardan birkaç tanesi şuydu; kimileri Ali’siz Alevilik dediler, kimileri Alevilik İslam dışı diye söz ettiler, kimileri Aleviliğin din değildir diye söyleyip karşımıza çıktılar, bunlar ne demek oluyor dede, siz ne düşünüyorsunuz bu konuda? Diye sordular. Biz de hep şunu söyledik; biz bugün değil ta ahseni takvimden başlayan Alevi ahlakı, sevgisi, hoşgörüsü Adem’den beri devam ederek Aliyel Mürteza’da tecelli etmiştir, dedik. Bunun için de Ali’nin Haydarlığı, Ali’nin Şiri Yezdanlığı, Ali’nin Mürtezalığı, Ali’nin türaplığı, Ali’nin cömertliği ve sakiyi kevser olmasında alınan isimlerle onun özünden gelen, ona ikrar veren Ali gibi yaşayan insanlara Alevi denir, dedik. Ali’ye de bin bir bahane buldular, dedik. Böyle şeyler olacak ama özüne sahip olanlar dervişin zikri neyse fikri de odur, dedik onlar da öyle diyecekler. Ama biz yolumuzdan dönmeyeceğiz, yolu yozlaştıranlar olsa da bizler yolumuzdan dönmeyeceğiz, dedik.

Bizim yollarımız, anayasamız gerçekten Kırklara dayanıyor. Neyi gördük orada? Kırklarda biz, paylaşımcılığı gördük. Birine bir neşter vurdular kırkından kan damladı, dediler. Bunun manası olarak da; birimizde bir yara varsa diğerimizde o yaranın sızısını, acısını duymamız gerekecek, diye ifadelerde bulunduk. Ve gene kardeşliği gördük, Ali ile Muhammed’in Kırklar Meclisi’nde örnek olarak kardeş olmaları ve o mesajı alarak, birbirinize kardeş olun, bugünümüze kadar kardeşliğin paylaşımcılığını, sosyal yönlerini birbirlerine güzellikleriyle, varlıklarıyla, ibadetleriyle, coşkularıyla bir kardeşlik unsurunun olmasının bizi gerçekten dünya milletlerince takdir edilir kıldığını anlattım. Almanya’da bu konularda sordular, bizler de böyle ifade ettik.

Gerçekten benim gitmiş olduğum bir dernek Almanya Darmuştat Alevi Derneği. Burada çok güzellikler gördüm, örnek bir dernek. Önce şunu ifade edeyim ki derneğin başkanı Vahide Güvercin Hanımefendi başkan seçilmiş Avrupa’da. Bunun yanı sıra özüne bağlı olan kişilerden yönetimi organize eden Haydar Akkoyunlu’lar, Hasan’lar ve yine Rıza Göksu’lar ve bunların yanı sıra dirsek temasında bulunan dedeleri de gördüm; Hasan Dedeler, Kadir Dedeler gibi. Bu dedelerle beraber iç içe olmak şartıyla çok örnek, çok güzel bir Aleviliği sergilediler bize. Bizi oraya götürdüklerinde de bir öncü olarak Türkiye’den gelmemize rağmen bizden de bilgiler edinmek istediklerini gördüm; hani Hz. Ali efendimiz “Bana bir kelime öğretinin bin kölesi olurum” demiştir ya, onların da her kelimeye muhtaç olduklarını, saygı duyduklarını gördüm. Ayrıca güzel ozanları gördüm. O kadar güzel ozanlar bilmiyorum artık. Yoksa gurbet hasreti midir, yoksa onların irfan yücelikleri midir, her birinden bir tanesinde yaldızlı ve güzel kelimeler ifade ettiler.

Bu Darmuştat dediğimiz dernek sadece kendi içinde değil bütün çevresinde ki derneklere de etki yapmıştır. Bu vesile ile sizlerin bir Muharremde seslerinizi duyduk orada kulüpte oynayan insanlar bunları hep dinliyorlar. Bizzat Muharremi istediler, ben onur duydum. Dedim ki artık bu haberler mektupla olmuyor, kısa bir telefon görüşmesi de değil ama ne mutlu ki oralara kadar erişen, oralara kadar giden sizlerin sesleri onlara birer rehber olmuştur diyorum, Ayhan Bey.

 

Çok teşekkür ediyoruz. Tabi bu arada şu anda bizleri dinliyorlarsa kendilerini selamlıyoruz, sevgi ve saygıyla. Gerçekten güzel çabalar içerisinde olan bütün kişi ve kurumları tabi yazarları, dedeleri, ozanları destekliyoruz zaten görevimiz de bu.

Siz de çok sağolun bütün insanları kucaklayan, o evrensel sevgisiyle kucaklayan, gerçekten örnek bir dede profili çizerek ayrımsız gittiniz ve burada ki güzellikleri oralara da taşıdınız. Sevgili Dede oradaki insanlar neleri özlüyor, neleri soruyorlar, neleri merak ediyorlar?

Evet şimdi izin verirseniz, Cenabı Hak derler Bağdat’ı çok şirin bir şehir yaratmış. Ama insanlar buraya akın ediyorlarmış, buraya Bağdat’a hatta bunun bazı şiirleri de var. O şiirleri yine Darmuştat Derneği’nde birileri söylemiş ama tamamını bilmiyor. Veli Baba ismindeki çok değerli ozanımız o Bağdat şiirini, nefesini söylerken ben de algılandım. Acaba bilmiyorum bu bir gurbet hasreti olarak mıydı da çok söz geçti. Bağdat’ı Cenabı Hak şirin yaratmasına rağmen herkes o Bağdat’a dolmuş. Cenabı Hak demiş ki, herkesin vatanı kendisine Bağdat olsun, şirin olsun, demiş. Ben de buradan anlıyorum ki Almanya gibi yerlerde, Avrupa gibi yerlerde çalışan insanlarımız bir dilim ekmek parası için tabi ki oralara gitmiştirler, bu yaşamlarını oralarda sürdürmüşlerdir ve sürdürmektedirler. Tabi ki oralarda sosyal yaşam farklılıklarını ben gördüm ve aynı zamanda bir Avrupa insan haklarında ki varlıklarını biraz da tespit ettim. Yani bir fakir fukara, yetim olan insanlar artık orada bu söz kalkıyor yani bu yoktur, anlamına geliyor.

Gurbet hasretliği meselesine de gelince; evet gurbetlik hasreti var. Ne kadar olursa olsun gene de kendi memleketlerine dönmeyi, ya da yazın tatillerini geçirmek için kimileri memleketlerine ev yapmak, mekan yapmak, kimileri başka yerlerde yazlık almak gibi hayatlarını devam etmek için, rahat etmek için, bu yatırımları yapmış.

Ama yine de Türkiye’den giden tüm canlarımızı gördüm, tanıdıklarımızı gördüm bir kemal içinde, bir irfan içinde, bir sevgi içinde birbirlerine bağlılıklarını da gördüm. Benim bildiklerimi böyle diyebilirim ama diğerlerini de bilemiyorum. O vesile ile tabi Almanya’daki yaşayan insanlarımız bizdin çok da uzak değiller, artık dünya çok yaklaştı birbirine Ayhan Bey. O kadar yaklaştı ki buralarda artık Almanya ile bir gidiş gelişi çok fazla değil, bu gurbette belki ortadan kalkacaktır, diyorum. Bu sosyal yapılarını, sosyal düşüncelerini, sosyal yardımlarını böyle gördüm ve böyle tespit edebildim.

 

Evet tabi ki belli bir yere gittiniz ama yine de genelin bir yansımasıdır, diyebiliriz. Çünkü Almanya dediğimiz ülke Avrupa’da Türklerin en yoğun yaşadığı bir ülke olarak yıllardan beri gurbet ellerde çalışan insanlarımızın dramıyla özdeşleşti. Fakat olsun, ne yapsınlar, gittiler iyi kötü çalıştılar, işlediler, o düzene ayak uydurdular, kendi yaşantılarını, kendi geleceklerini o topraklarda gördüler. Daha iyi bir yönetim anlayışı olmuş olsaydı ülkemizde elbette ki belki de çok büyük bir kısmı bu ülkeyi bırakıp gitmeyecekti ama biz mevcut şartları değerlendirmek zorundayız. Eğer oraya gidiyorlarsa yaşantılarını da ona göre belirleyecekler. Fakat ne güzel ki işte belki de bugünkü konuşmamızın özü o olacak, insanlar doğdukları topraktan kopsalar bile kültürlerini beraber götürmüşler, inançlarını beraberlerinde götürmüşler, ruhlarını beraber götürmüşler. O nedenle tabi ki inanç yaşıyor, sizi çağırdıklarına göre, size bir şeyler sormak istediklerine göre, bağlar kopmamış ne güzel, ne tatlı bir şey.

Belki genç kuşak orada okuyor, Almanca öğreniyor, o kültür yapısı içerisinde var oluyor ama en sevindirici husus ise, tümüyle Türkiye’den kopmamaları, Türk kültüründen kopmamaları. Bir kültür ikiliği içindeler elbette ki, bir bocalama içindeler ama yine de milyonlarcası şu anda Avrupa’da olan, gurbet ellerde olan insanımız dilini, kültürünü, inancını yaşatabiliyorsa en azından bu ruh halini taşıyorsa, ne mutlu bize.

Ben orada şunu da gördüm, Muharrem erkanlarını, Ehlibeytin muhabbetine ve onların yüceliğine ikrarımız doğrultusunda o özümüzün coşuyla bir göz yaşı seli  gibi duru arı bir şekilde yaşatılıyor. Ulu aşıklarımız Kerbela! Kerbela! diye hep söylemişler. Ama şunu gördük ki yıllar yılı Kerbela olayı sadece bir tek Kerbela çölünde değil de daha yaygın yaşatılmıştır. Bir çok devrelerde insana zulüm eden, insana kahır eden, onu insan gibi yaşatmamaya zorlayan bazı zulümkar insanlar gelmişlerdir. Ama bu zulümün karşısına da mutlaka mutlaka Hüseyin gibi, Hüseyin’in gittiği yolda giden insanların mücadelesini de gördük ve görmekteyiz. Eğer Hüseyin olmasaydı bu mücadeleler her halde akla gelmeyecekti. Çünkü Hz. Ali Efendimiz şunu söyler, der ki; “Haksızın önünde eğilmeyin, haksızla beraber haysiyet ve şerefinizi de kaybedersiniz”. Demek ki haksızların önünde eğilmek değil mesele onlarla mücadele etmek. Ama bunun da farklı yolları var; kavgayla değil, bağırmayla değil, öldürmeyle de değil ama bugünkü şartlarda nedir bunun çaresi? Bana göre demokrasinin verdiği haklar neyse onunla mücadele etmeliyim, o yoldan yürümeliyim. Ama kavgayla, ya da öldürmeyle, vurmayla değil. Çünkü Hz. Ali Keremullahı Vechi kendi adına, kendi nefsine gelen müşrikleriyle savaş yapmıştır. Ama Hz. Resulullah diyor ki; “artık büyük cihat bitti ne var ki en büyük cihata geldik” diyor. Savaş bitti, nedir  o zaman en büyük cihat? O nefsinle savaş etmek meselesidir. Bunlar bizim için çok büyük bir anlam taşıyan, Alevi ve Bektaşiliğin özünde, sözünde, kenarında, astarında, her yerinde yatan bu güzellikleri görüyoruz.

İşte biz bu güzellikleri Avrupa’da olsun, burada olsun, hepsini böylece milletimize, insanlarımıza öğretmemiz ve eğitmemiz gerekir. Yoksa küçük hesaplarla uğraşmaya gerek yoktur, diyorum. Darmuştat dediğimiz o dergahta, o cem evinde çok değerli bir yazarımız, Kudret Erdem, üç kez benim yanıma gelerek kendi bütün misyonlarını ve durumlarını bizlere ifade ederken bizlerden de bir çok şeyler almıştır. Hele hele o civarda bulunan iki tane cami imamı bizim erkanımıza gelerek, bizimle el ele tutarak bir birlik göstermişlerdir. Böylece bizimle beraber hem mersiye okudular, hem de melun Yezide lanet ettiler. Bir de Nusayri hocası bize katılarak bu şekilde bir coşkuyla erkanlar yürütüldü.

Demek oluyor ki, burada insanları birbirlerine yaklaştıran ilimdir, diyorum. Eğer hocadan bana benden de hocaya sataşmalar olsaydı, ne değerli hocalarımız bize gelir; hoş geldiniz, derlerdi; ne de biz onlara, hoş bulduk, derdik. Bunun olmaması gerek ama herkesin inancı kendisinedir. Onun inancı onu bağlar, benim inancım da beni bağlar. Ama ortada ne vardır Ayhan’cığım, birbirimize saygı göstermek vardır.

 

Zaten İmam Hüseyin gibi bir İslam büyüğünü de anmak Alevi’siyle, Sünni’siyle, Şii’siyle tüm insanların ortak değeri olması gerekiyor. Orada da bir güzellik yaratmışsınız her gittiğiniz yerde yarattığınız gibi. Burada da ayrıyeten sevindik işte geldiler o hocalar, cami hocaları da gördüler; işte bir Alevi dedesi Şah Hüseyin’in, İmam Hüseyin’in o büyük mücadelesinin anısını yaşatıyor orada ki insanlarla. Amerika’da da olsa, Almanya’da da olsa bu inanç yaşıyor ve yaşayacak.

Efendim şimdi tabi Anadolu zaten kültür beşiği de Balkanlar da öyle, Avrupa da öyle. Anadolu’dan kopup gitmişler geçim derdi yüzünden, el kapılarına düşmüşler, Almanya’yı yurt edinmişler, mekan edinmişler. Gerçekten de büyük bir trajedi yaşamışlar ilk başta. Fakat zaman zaman uyum sağlanmış, sosyal çevreye, devlet yapısına uymuşlar ve yaşantılarını sürdürüyorlar. Ama ne güzel ki yol, erkan, cem, dede, inanç, Alevilik, Bektaşilik bir kenara atılmamış; dernekler kurulmuş, örgütlenmeler olmuş, cemler yürümüş ve yürümeye devam ediyor gençlerin de ilgisi var. Fakat tabi ki sorunlar da yok değil. Yani her şey güllük gülistanlık değil. Zaman ve mesafeler araya girince çoraklık yaşanmış, demin söylediğimiz gibi çorak tarla. Önemli olan çorak tarlalara bir şeyler ekebilmek, verim elde edebilmek, mahsul elde edebilmek ve insan yetiştirebilmek öyle mi dede?

Evet. Şimdi biz insan olarak ahseni takvimde bile dahi hep şunu ifade olarak gördük, dört nesneden harç edildik, diyoruz; ateş, yer, su, toprak. Şimdi parçalar birbirleriyle bir araya geldiği gibi hamurlaşmış nihayet bir insan yaratılmış. O insanın yaratılmasıyla öyle kalmamış. Cenabı Hak kendi özünden öz katmış ve böylece insanları bütün dünyanın sırlarını çözmek için müsait bir hale getirmiştir. Neyle çözülüyor? Şununla çözülüyor; akıl, duygu, idrak, irade gibi iç duygularımızla ve dış fiziksel yapımızla kaşımız, burnumuz, gözümüz ve elimiz öylece bizi insan olarak bütün varlıklara egemen kılmıştır.

Çorak toprakları bile verimli hale getiren insandır. Bugün çiftçilerimiz dört türlü gübre kullanıyor eskisi gibi bir hayvan gübresiyle yetinilmiyor. Çorak toprakları tam zıttı olan amino sulfat dedikleri bir gübre kullanıldığı zaman buğdaylar boy vermiyor insana. Demek ki insan isterse, ne olsa onu yapabilirler ama insan olarak diyorum. Hacı Bektaşi Veli’nin dört kapı ilkesinin şeriat, tarikat, marifet, hakikat’ın son halkası, sonu insanı kamil diyor. İşte o kamillik derecesine yetiştin mi işte o zaman çorak tarlaların hepsi de verimli hale gelecek, diyor. O cehalet ortadan kalkacak, diyor. O vesileyle hemen şuna geçmek istiyorum, yine Almanya’ya dönüyorum, çünkü halen daha o tesirin altındayım. Almanya’da Darmuştat dediğimiz o çok güzel faal çalışan dernekteki bacılar insanların kiliselerine giderek, orada ki bütün kadınlarla, onlarla istişare yaparak Aleviliğin bütün misyonunu, Aleviliğin güzelliklerini, eline, beline, diline sahip olması ve işte bu dört kapı ilkelerini, Hacı Bektaşi Veli’nin bu gibi ilkelerini bir ahlaksal yaşam anlayışını onlara bir bir anlata anlata, onların bütün hayranlıklarını celp etmişler. Ve aynı zamanda da Darmuştat dediğimiz o merkezde de daha ben buraya geldikten sonra da bütün Almanya’nın kuruluşlarına Aşure çorbası vermek için davet ediyorlardı, gerçi ben kalamadım o ayrı. Bu gibi hazırlıklar var. Yani şuna gelmek istiyorum Ayhan Bey, nasıl ki bir güneş gibi Şeyh Ahmet Yesevi’den Anadolu’ya gelen Hacı Bektaşi Veli Kaddesalla Sırralazizin’in ve burada yetiştirmiş olduğu dervişlerin yani gene halifelerin Sarı Saltuklar, Otman Babalar onun yanı sıra Seyid Ali Sultanlar Balkanlar’a kadar giderek buralarda yüzlerce, binlerce tekkeler kurarak, burada nice nice insanları Müslüman yapmışlar.

Ve Bektaşi tekkeleri malum gittiniz gördünüz, baktınız ki yani bu insanlar burada kalmamışlar, dervişler keskin nefesleriyle oralarda binlerce insanı Müslüman ederek Alevi ve Bektaşi’nin asıl özünde yatan Hümanizmi, paylaşımcılığı koymuşlar orada ortaya. Şimdi aynen onun benzerini de Almanya’da kiliselere kadar gidip onlarla hasbıhal edip Aleviliğin güzel yanlarını, özünü, sözünü ve insana bakışını yeni yeni anlatmaya başlamışlar.

Biraz evvel ben dedim ki, daha biz küçük hesaplarla uğraşmalım; yani hani biz darda böyle duracağız, delil yanmadı, böyle olacak, ya da işte dernekler birbirleriyle ufacık, tefecik hususlarda tartışmalar yapacaklar, bunların bırakılması lazım. Yani bizim aradığımız, aramamız gereken konu; kendi kimliklerimizi, kendi dürüstlüklerimizi İslam’ın ta özündeki Hümanizmi, özündeki varlığı, Kuranı kendi lisanımızla anlamak için Kuran ihtisaslarını yaparak önümüze getirip, bu insanları irşat etmektir.

 

Şimdi irşat etmek devam eden bir olgu. Gerçekten Almanya’da dernekler yapıcı güzel çalışmalar içerisine giriyor ve kiliselere ve Alman hükümetine diğer kurum ve kuruluşlarına baş vurarak Alevi Bektaşi Mevlevi inancının güzelliklerini oralarda anlatabiliyor, aksettirebiliyorlarsa ve bir kamuoyu oluşturabiliyorlarsa bu güzel bir çabadır. Fakat benim size sormak istediğim bir soru gençlerle ilgili. Geleceğimizi gençlere emanet diyoruz ve 23 Nisan’da yaklaşıyor Atatürk gençlere, çocuklara büyük bir bayram hediye etmiş. Ve çocuklar, gençler geleceğimizdir, demiş. Onların gözünde ışıltıları görmüş. Gerçekten gençler geleceğin teminatıysa, Almanya’da Alevi Bektaşi inancına sahip gençlerin durumunu nasıl gözlemlediniz, oralarda ne var, ne yok? Gençlerin duyguları, düşünceleri nasıl dede? Sizlere neler sordular, daha çok neleri, neyi merak ediyorlar?

Ben gençlerin birkaç tanesiyle, öyle fazlasıyla değil, görüşmem olmuştu. O gençlere ben şunu söylemiştim, eğer çevrenizdeki yani 18-20-25 arasında ki gruptaki olan gençlerin toparlayın cem evine gelin, siz bizden öğreneceğiniz yahut da eksiklikleriniz varsa, ya da bizim bir eksikliğimiz varsa bunları beraberce tamamlayalım, dolduralım, boşları, uzunları, kısaları birbirine eşit yapalım, dedim. Böyle bir hazırlık içinde olur gibi oldular. Şunu gördüm gençlerin bugünkü koşullarda, almış olduğu eğitimlerde şu oluyor; bu Türkiye’de de mevcut, mesela fizik yönünden ben gözümle görmediğim Tanrı’ya inanmam, anlamıyla bu düşünceye sahip olan bazı gençler var. Türkiye’de de bu gençler var. Yani bunlar doğal olacaktır. Ama Hz. Ali Efendimiz de bunu yıllar yılı söylemiştir: “ben de gözümle görmediğim Tanrı’ya inanmam” demiştir. Ama nasıl inanılmayacak? Şöyle bir şey var; Tanrı nasıl bir boyuttur, nasıl bir kavramdır? Bir defa bunu anlamak lazım. Benim onlara sözüm şu oldu; bizim bildiğimiz Tanrı elimizde değil, yani elimizde put gibi tutmuyoruz. Bizim bildiğimiz Tanrı’yı duvara doğru da aramıyoruz, bizim bildiğimiz Tanrı bir ağaca da sembolize etmiyoruz. Ama bizim bildiğimiz Tanrı yeryüzünde ne kadar güzellikler varsa, ne kadar varlıklar varsa, onun damarlarına yayılan Tanrı mefhumudur. Onun zerresi o damarlardan toplana toplana insanın özünde tecelli eder. Biz buna ne diyoruz? Vahdetten, Vahdeti Vücuda gelen, süzgeç gibi gelen ve orada tecelli eden Enel Hak anlamındadır. Tanrı görüşünü gönülden, gönül gözüyle açıp ruha seyretmenin anlamıdır. İşte bu varlıklar içinde birliği bilmektir. İnsan kutsaldır, diyoruz. Eğer siz Tanrı’yı başka bir araca götürüp koyarsanız o zaman insan insanlıktan çıkar. Biz her zaman için kadın olsun, erkek olsun eşit dememizde ki gaye, düşünce, işte biz bunu getiriyoruz. Yani Hakk’ın insanda tecelli ettiğini ifade ediyoruz. Tabi ki bu çok mini bir oturum da ki, bir masa başında ki oturumdaki, gençlere bunları beyan ederken tabi bu gençler bu kısa sohbetimizde bile birçok gerçeği, konuşmayı kabullenmişlerdir. Burada şunu gördüm bizim gençlerimiz felsefi ve tasavvufi eğitimi pek alamadıklarından, aile tarafından da bu verilmediği için eksiklikler oluyor. Zaten okullarda da biliyoruz Türkiye’de de görüyoruz. Türkiye’de din dersi diyorlar ama aslında din dersi değil, mezhep dersi yani tarikat dersleri bunlar. Böyle bir dar kalıba sokup işte şeriat bazında onlarla çocuğun eline bir şey vermiş gibi oynatmak anlamındadır. Ama bizim ilkelerimize baktığımız zamanlarda çok geniş bir manzaraya sahip olması lazım. Çünkü Alevilik öyle küçümsenecek, ya da tepe gözle bakılacak bir konu değildir. Gönül gözüyle Aleviliğe bakılacaktır. Ama bunu da ben şu yaşa geldim, henüz daha Aleviliği anlayamadım. Niye anlayamadım? Çünkü esrarengiz bir olaydır Alevilik.

 

Derinliği olan, tasavvuf boyutuna girdiğimiz zaman zaten siz tabi ki Aleviliği anladınız, tabi ki yaşıyorsunuz, yaşatıyorsunuz, insanlara anlatıyorsunuz ama boyutları çok geniş ve gençler Türkiye’de olsun, Almanya’da olsun bir arayış içindeler. Yani işyerlerinde, okulda şimdi bir gazete de Alevilikle ilgili bir yazı dizisi devam ediyor gençlerle değişik mezhep gruplarına, siyasi görüşlere sahip insanlarla gençlerle görüşüp konuşuyorlar. Orada çıkan bir noktada var, gerçekten de bu büyük arayış sürüyor yani merak ediyorlar. Ama işte onlara ulaşmak, doğru bilgileri onlara aktarmak, asıl sorun orada değil mi?

İşte ben şunu diyorum Ayhan Bey, dağınık bir Alevilik var. Çünkü niye dağılmışız? Gerçektende tarihin derinliklerine inecek olursak Osmanlı devrinde olsun, işte Selçuklu İmparatorluğu devrinde olsun, o kadar zulüm gören bir millet olmuşuz ki, bugün bu haldeyiz. Niçin, neden? Sebebi de şudur; hep biz insanı kutsal  bildiğimiz için, insanın haklarını daima ön planda tutmuşuz. İnsana zulüm edilemez, insana kahredilemez, insan yaşar, insan yaşatılır… Diye bu süreç içerisinde bu mücadeleyi verirken ama onun karşısında insanı köle gibi kullanan, insanı işçi gibi kullanan, onu insan diye hiç sarayına almayan, yaşantısında onu daima ezen, sürgün eden bir zulmün karşısına çıka çıka, ezile ezile ne yapmış Aleviler? Artık dağ, yayla, orman yerlerinde kendilerine barınak yerler aramışlar. Ve bu kültürlerini de bir ezber duyma hesabıyla almışlardır. Onların başına ne kadar belalar, ne kadar savaşlar, ne kadar şeyler gelmişse, kitapların kaynakların başına da aynı şeyler gelmiş, geçmiştir. Günümüzde dahi çok iyi yazarlarımız içinde korkularından kitaplarını çuvallara koyup denizlere savurup atan insanlar gördük yani. Şimdi onun için bugün fikir üreten, bilgili, düşünceli insanların elini kolunu bağladılar, ağızlarını zamkladılar; konuşmaya, yazmaya, diye. Götürdü hapislere koydular. Yani demek ki Alevilik’te de durum aynısıdır, bunu hiç değişen bir yanını görmüyorum.

 

Eyvallah. Yani düşünce ve fikir özgürlüğü olmadan, insanların inançlarını, kültürlerini serbestçe yaşadığı bir ortam olmadan, gerçek bir demokrasi kurulamaz. Tabi ki Türkiye’miz sancılarla yoğruluyor, Alevi Bektaşi Mevlevi kesimi dediğimiz insan topluluğunun da hakları gasp ediliyor, ayrımcılık yapılıyor, bölücülük yapılıyor. Gerçekten de okullarda tek taraflı bir din eğitimi veriliyor, Sünni İslam inancına dayalı bir eğitim veriliyor. Devletin televizyon kanalları Alevi Bektaşi Mevlevi kesiminin duyarlılıklarına kapalı yıllardan beri. Ve bu tek yanlılıkta sıkıntı ve sorun yaratıyor. Gençler arayışlarını tatminkar çözümlerle gideremiyorlar. Tabi Alevi Bektaşi kurum ve kuruluşları da dağınıklık içinde, maddi manevi yoksunluklar içerisinde… Buna rağmen yine de büyük bir özveriyle güzellikler yaratıyorlar, sizin gibi değerli güzel dedelerimiz cemler yürütüyor, dergahlarda, cem evlerinde ve hizmetler yürüyor, yol kalmıyor ama gönlümüzün istediği şekilde de değil. Bunu Avrupa’da da gidip gördünüz işte.

İşte benim gençlere şu tavsiyem olacak, gençlerin düşündükleri kadar biz de düşünüyoruz, onların dertlerine biz de ortağız, onların sancılarına biz de ortağız. Ama şunu iyi bilmek lazım ki; her doğan can, bir sancıyla dünyaya gelir. Ama bizde bu sancı bugün değil, yıllardan beri var. Namık Kemal’in bir şiiri var hemen istersen bununla ifade edeyim;

 

Vatanın sinesini yaralamış düşman eli

Bir yanı matemdir talihimiz ta ezeli

Kerbela’da dökülen huni şehidi Ali

Vatanın bağrına dayamış düşman hançerini

Yok mu kurtaracak bahtı kara kaderimi?,

 

demiştir. Atatürk bu şiiri cevaplandırıyor;

Dayasın, dayasın düşman hançerini

Elbet geldi kurtaracaktır bahtı kara kaderini.

 

Elbette ki gençlerimizin de vermiş olduğu bu mücadele sadece tek başlarına değil, bizim cemlerimizin içerisinden geçmeli mücadeleler. Çünkü akıl yoluyla gidelim, birlik yoluyla gidelim, sevgi yoluyla gidelim, barış yoluyla gidelim ama haklarımızı da durmadan isteyelim ve alalım.

 

Evet haklar alınacak, demokratik yollarla konuşarak alınacak, sağduyu sahibi insanlar aracılığıyla alınacak, kırmadan dökmeden, incitmeden alınacak ve Alevi Bektaşi Mevlevi kesimi tarihler boyunca yarattığı o büyük bir inanç ve kültür birikiminin onuru üzerinde yürüyecek bir gün. Cem evlerinin sorunları çözülecek, okullarda ki adaletsiz uygulama sona erecek. Devletin kimi yöneticilerinin o bağnaz, tutucu anlayışları da ortadan kalkacak. Yeter ki umut olsun, sevgi olsun. Gittiniz gördünüz orada ki insanları içlerinde sevgi, dostluk, muhabbet pırıltıları var. Bu yol elbette böyle kalmayacak, tarihler boyunca getirdiği güzellikleri geleceğe aktaracak. Çok teşekkür ediyoruz, çok sağ olun dilinize sağlık, gittiniz gördünüz oradaki izlenimlerinizi de bizimle paylaştınız.

Eyvallah ben de ayrıca bu fırsatı bizlere verdiğinizden dolayı sizlere ayrı ayrı minnettarım ve teşekkürlerimi borç olarak ifade ediyorum. Ayrıca Almanya’da bizleri ağırlayan o canlarımıza ayrı ayrı selamlarımı iletiyorum sizin vasıtanızla diyorum.

Teşekkür ediyorum.

 

Şimdi buna aracılık ediyoruz. Şimdi güzellik burada işte biz en sevinici unsurları burada görüyoruz, yaşıyoruz. Siz gittiniz şimdi radyo aracılığıyla onlara seslenme olanağı sahip oluyorsunuz. Biz de bu sefer Almanya’da bizi dinleyen tüm dostları saygı ve sevgiyle selamlıyoruz.

 

 

Söyleşi; 10. 04. 2002, CEM RADYO, İstanbul