VELİ AKKOL (I)

(ŞEYH SÜLEYMAN OCAĞI /  MALATYA / ŞAHKULU SULTAN DERGAHI DEDESİ)

 

AYHAN AYDIN

 

Bilgisinin dışında, toparlayıcı kişiliğiyle, kucaklayıcılığıyla, Alevi/Bektaşi/Mevlevi/Sünni ayırt etmeksizin; yaşlı-genç, Şahkulu Sultan Dergahı’na gelen binlerce insanının inanç önderi olabilen, aynı zamanda kendi talipleri arasında da bir dede olarak çok sevildiğini çok iyi bildiğim, yapıcı, birleştirici, sevecen, günümüzün önde gelen dedelerinden ve yıllar yılı dergahta yanına gidip sohbetini dinlemekten zevk duyduğum, feyz aldığım Veli Akkol, Aleviliğin günümüzdeki gerçek değerlerinden birisidir.

 

Söyleşiler 1

 

Her şeyden önce Veli Akkol dede kimdir, nerelidir, nerede doğmuştur, hangi ocağa mensuptur, çocukluğu nasıl bir ortamda geçmiştir; onları alarak başlayalım, söyleşimize?

 

Sevgili Ayhan Bey bu imkanları, bu güzel hizmetleri açtığınız için, bizden sorduğunuz için, önce sizlere teşekkür eder, hizmetlerinizde de başarılar dilerim.

Malatya iline bağlı Arguvan ilçesinin bir yayla köyü olan Gürge’de 1937 yılında doğmuşum. O zaman köyümüzde ilkokul yoktu, ben ilkokulu Arguvan’ın Sürmenli Köyünde okudum, bitirdim. Ve dışarıda da çalıştım, uğraşı yaptım. Ortaokulu dışardan bitirdim,  tahsil derecem bu kadar.

Gelelim köyümüzdeki coğrafi durumuna; burası yayla köyü, platolu, dağlarla örtülü, tarıma da o kadar el verişli olmayan bir köydür. Yazları havası, suyu insana hayat veren bir köy; ama fazla ekmek veren de bir köy değil.

Gelelim soy meselesine; soyumuza ait elimizde şu anda mevcut olan sinsilename ve bir de beratlarımız var. Yani sinsilename ayrı şey, berat ayrı şey. 9. İmam Muhammed Taki’den gelen Derviş Hasan, Derviş Hüseyin isimlerinde iki isim geçer bu sinsilenamede. Her dedenin soyu Horasan’dan geldiği gibi bunlar da Horasan’dan gelmişler. Ve Derviş Hasan’dan sonra da Şah Süleyman ve Şami Abi isminde kendileri Malatya’ya gelip burada bir müddet kaldıktan sonra da üç aşiret kendisine bağlıymış burada. Tarih şöyle, 700 seneyi dolduruyor elimizdeki rakamlara baktığımız zaman ve bu aşirete Eğribük Aşireti deniliyor, şimdi hali hazırda köyün ismi var. Adaf Aşireti deniliyor, buradaki köy Fırat’ın altında kaldı. Ama kendisi biraz kenara çekilmiş ve Kömürlük Aşireti deniliyor.

Bu Kömürlük Aşireti de bizim Arguvan’ın Yukarı Atma diye bir yöresi var orada hala aşiret halinde yaşıyorlar ama Kömürlük artık kendi kimliğini, köy kimliğini kaybetmiş. Şimdi çeşitli isimler verilmiş. Ve bu aşiretleri kendi uhtesine toplamış Şah Süleyman. Fakat Osmanlı İmparatorluğu bu gibi insanları göz altında tutmuş.

Aleviler, Fatih Sultan Mehmet zamanından sonra Yavuz’un devresinde acılar çekiyor, işte o tarihte Şah Süleyman’ı tutukluyorlar. Yani ihbar ediyorlar. Bunlar bu aşiretlerle birlikte isyan edecek diye, öyle bir beklentileri oluyor. İşte o zamanlar Baba İlyas, Baba İshak isyanları, Kalender isyanları, Şahkulu isyanları olduğu gibi bu isyanların bunların da ismi geçiyor.

Ve Şah Süleyman tutuklanıyor, tutuklandıktan sonra da bakıyorlar ki böyle bir isyan yanlısı değil ama kendi aşiretleri içerisinde Aleviliğin örf ve adetlerini onların Aleviliğin felsefe ve düşüncesini yayıyormuş. Kendi uhtesine göre kendi becerisine göre. Yine ibadet telakkisi dediğimiz inanç boyutunu da böylece mürşid ve pirliği yapıyormuş. Buralarda artık Şah Süleyman Malatya’da bu köye göç ediyor. Göç ederken de bir efsanesi var.

 

Nedir bu efsanesi? Oradan gelirken Gürün tarafına gitmek istiyor. Oraya gitmiyor da Arapkir’e doğru yönelirken, Gürge’ye geliyor, Gürün olmasın da Gürge olsun, diye burada mekan ediyor. Ve Mineyik Köyü var bizden biraz aşağıda orada işaretleri var, bu Orhan Dedelerin (Muharrem Naci Orhan Dede) köyünün aşağısında da bir mezra oraya da Şah Süleyman denir. Bu Gürge’ye gelip mekan ettiği zaman gerçekten geçimi olmayan, kışları ağır geçen bir köyü mekan etmiş oluyor. Orada kendisi yaşlanıyor, ondan iki evlat dünyaya geliyor ve bu evlatları Şeyh Şahkulu isminde bir oğlu ve Şeyh Ahmet isminde bir diğer oğlu oluyor. Ve bunlar;  gidiyorlar bu yaşlı olan Evladı Resul dediğimiz Şah Süleyman’ın oğulları Adana kadısına müracaat ediyorlar; elimizde şimdi vesika var, Adana kadısından berat istiyorlar; bu yaşlandı artık bu geçim çağını yapamıyor işte düşkündür, yaşlıdır, Evladı Resul’dür, gibisinden. Adana kadısı bu müracaat vesikası alıyor, okuyor kendilerini Malatya kadısına gönderiyor. Orada bir hüküm veriyor işte askerde, aşirette, nerede olursa olsun bunlar Evladı Resuldür, bunlara yardımlarda bulunun, diye. İşte bu yardımların bizde eskiden yardım vesikaları verilen Arapkir’den pirinç, sabun, bez Malatya’dan buğday, arpa, Divriği’den başka şeyler. Böyle nereye giderse bunları veriyorlarmış, o günün yasası o.

Ve Şah Süleyman o köyde merhum oluyor ve gömülüyor. Bugünkü hala hazıra o köyün bütün önemli yerlerinin tapularının Şah Süleyman’ın adına çıkıyor. Arazi senetleri gibi çok hukuksal konular varmış eskiye göre o zaman o köyü buna o günkü beylikleri, hükümetleri tarafından veriliyor. Deniliyor ki, işte bu araziler senin olsun, orada devam etmişler.

Ve Şeyh Süleyman’dan sonra da o soy devam etmiş bu Gürge’de kalmışlar kendilerinin sadece bir kabri var. O kabri de tamamen yok edilmiş bir şekilde. Burhan  Bey’le (Burhan Kocadağ) biz bunun tespitlerini yaparken bu mezarda bazı görüntüler gördük. O mezarın bir koç heykeli var şöyle baktığın zaman koça benziyor. Ve onun o koç heykelinin kuyruk tarafında bazı işaretler, çizgiler gördük, o başlıklar kale burçlarına benzeyen kerteleri gördük ve sadece o kabre bu kadar işaret koymuşlar bu merhum Şeyh Süleyman’a. Şimdi orada gömülü. Ve o soydan geliyoruz ve o vesikaları da elimizde. Ve bir de evi var; onun evine köylü tarafından Şeyh Süleyman’ın müritleri tarafından, Kara Kapı ismini vermişler. Nedir bu kara kapı? O kapı çok ilkel bir kapı. Yani rendeler yapılmamış da çok eski kesici aletlerle, baltayla ya da buna benzer aletlerle yapılmış, yontularını görüyoruz. Ve bir ceviz ağacından olduğunu görüyoruz ve öylece bir kapı adına da Kara Kapı denmiş. Fakat bu Şeyh Süleyman’dan sonra taş duvarlarla örülü yıkımlar olmuştur ve Orta Ocak deniliyor ve o Orta Ocak çok zamana kadar kalmış ve nihayet üstü ahşap bina yıkılmış burada cem evi yapılmış, tekke yapılmış buraya.

Eskiden biliyorsunuz dergahlardan sonra da tekkeler, tekkelerden sonra da küçüğüne de zaviye diyorlardı. Şimdi bu Anadolu Aleviliğinden görüyoruz, bunları yani on iki ocakların Anadolu’ya geldikleri zaman ocak olarak geliyorlar. Ocaktan sonra da Hz. Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli dergahını kurduğu gibi diğer on iki ocaklar devam ediyorlar. Şimdi Anadolu Kültürlerinde biz bunu görüyoruz.

Zaviyelere zeyve denmiş halbuki zaviye ona bakıyoruz o da bir ocak, o da bir Evladı Resul’den geldiğini söylüyor, adına zeyve diyor. Köyümüzde de böyle bir ocak var. Onun için bu ocaklar gerçekten bize kadar devam etmişler. Acaba devam ettiren ne? Yani çok insanların akrabaları vardır; dayısı, yeğeni ama bu kuşaklar yok olup gidiyor, unutuluyor. Ama bu peygamber soyu olan bu ocaklar hiç unutulmamış. İşte talip dedikleri bunlara ikrar vermişler, ikrar merasiminden geçmişler. Onu mürşid olarak, eğitici olarak tanımış ama mürşid de o günkü koşullara, yaşamlara göre onlara; gerek dünya işinde, gerek ekonomi meselesinde, gerekse ahlaki konumlarında, idari konumlarında hep bunlarla devamlı haşır neşir olmuş, eğitim vermiş, öğretmiş en güzel ahlakları tanıtmış, vermiştir bunlara.

Biz de şunları deriz zaten; bu iksirin altında biraz evvel size de ifade etmiştim aşk yatar, sevgi yatar. O nedir? İnsan sevgisidir. Alevilik ve Bektaşilikte böyledir. İşte biraz evvelki Şeyh Süleyman’ın meselesine geliyorum. Alevi-Bektaşi ahlakının temelinden de insana saygı yatar. Bu saygı nedir? Hak ve halk aynı temel bir inancın uzantısıdır. Bunlar halkı nasıl görmüşse Hakkı da o halkın içerisinde görmüştür, onun özünde görmüştür. Yani bağnaz bir şeriat gibi yozlaşmış bir şeriat gibi, Allah’ı kaldırıp göklere yahutta taşlara savurmamışlar. Bunlar hep insanın özüne getirmişler. Ve bir bakıyorsun bu varlık aleminde en büyük tecelli ve zuhuru insanın muhterem olduğunu görüyoruz.

Çünkü insan diyoruz, eşrefi mahluktur. Yani mahlukatın en şereflisi insandır, diyoruz. Ama insanları eğitmek lazım. O insanların kültürlerini, o insanların felsefi bakımından onlara düşüne düşüne, o insanları  en üst insanlık seviyesine çıkartmak meselesidir. İşte Şeyh Süleymanlar ve diğer ocaklarda hep buna çaba göstermişlerdir.

Gene bakıyoruz ki ibadetlerin özü ve esası sonuç olarak insandır. Eğer insan olmasaydı ibadet olmazdı. Çünkü  insan ibadeti nereye yapacaktı? Allah insanlara ibadeti vermiş, insanı yaratmasaydı kendisini nasıl tanıyacaklardı ve yaratmasaydı bu mahluku kendisi nerede mekan edecekti? Çünkü insanlara aklı da vermiş, nefsi de vermiş. Ama diğer yaratıklara ise nefsi vermiş aklı vermemiş. İnsan varlığıyla, düşüncesiyle bir kainata hükm ediyor. İşte Şeyh Süleymanlar, işte ocak dediğimiz mürşitler hep bunlara çalışmışlar. Fakat niye ezilmişler, niye dövülmüşler, niye Şah Süleyman oradan Malatya’da toprakları elinden alınıp Gürge gibi bir yayla kovuğuna niye atılmıştır? Çünkü dağılmış, yozlaşmış bir şeriat var, Emeviler’den gelen bir düzen var, o düzeni savunmuşlar o zamanın iktidarları. Şimdi oraya kadar gelmiştik.

Şah Süleyman’dan ocaktan bahsettik. Ve bu tarihin çok derinliklerine indiğimiz zaman gerçekten hatırımıza Kerbela geliyor, biraz daha geldikçe On İki İmamlar geliyor. Bunların ikisi haricinde, hiç biri kendi ecelleriyle Hakk’a yürümemişler; ya zehirlenmişler, ya hançerlenmişlerdir.

Niçin? Bunlar da Allahu ekber diyordu, yani bu bütün On İki İmam nesline bu kadir olmuştur. Bakıyoruz ki hatta İmam-ı Rıza kendi başına alıp oradan kaçıp İran’ın Tut şehrine geliyor, Halife peşinden gidiyor onu zehirletiyor. Ama Ehlibeyt kökenli olan Ehlibeyt soyundan gelen dedeler Horasan’a kendileri geldikleri zaman o Ehlibeyt kökenliler işte Türklerin, Müslümanlığın çok gerilerde kalması o tarihe göre Emevi saltanatının yürümesiyle Türkleri tamamen sömürge haline koymuşlardır ve haraçlarını yiyorlardı. Bunlarda İslam’a bu açıdan bakıyorlardı.

Ama Ehlibeyt kökenliler buraya gelirken o kadar güzel barışla geliyorlar ki, eyvah, diyor. Horasan’da biriken Şaman dinleriyle uzlaşmaya giden Ehlibeyt kökenliler onlar kucaklarını Ehlibeyt’e açmışlardır. Onun için bir Alevi terimi var; yani Ali evi demek, Horasan demektir. Alevi demek yani Türkler bunlara kucağını açarken onlar kendilerine göre muazzam bir ev bulmuşlardır orada.

Bu Peygamber’in, Hz. Fatma’nın evinde de olmuştur, örnekler oraya geliyor. Buralarda Hz. Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli ve onun ceddi olan İbrahim Sani buralarda çok güzel yuvalar kurarak geçimlerini böyle sağlarken işte İslam’ı yeniden bir devletçilik dehasıyla bir sentez ortaya çıkıyor. Nedir o? O şudur; bağnazın pisliğini kendilerine sürdürmemek şartıyla yozlaşmış Emevi’nin, yozlaşmış Abbasi’nin içinden süzüle süzüle kendilerini bu şeye sürtmemek için yeniden bir tasavvuf konumuyla bir ibadet erkanı hazırlamış on iki erkandan ibarettir, deniliyor buna bölümler halinde. Yani bunun içinde şekilcilik de değil, şekilci namaz da değil, namazın özünü alıyor. Arapça değil, Türkçe olarak bunu kabul ediyor. Herkesin anlayabileceği gibi bunu oraya koyuyor. Ve musahip kavlini getiriyor, kırklar meclisinden o ilhamı, o feyzi kendisi alarak kardeşlik kurallarını koyuyor.

Ve Hz. Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli’nin o Lokman Perende’nin okuduğu sıralarda Hz. Hünkar’ın bunların hepsi beyninden geçiyordu. Hz. Hünkar altı, yedi defa erbayin yapmıştır. Bütün Arabistan’ı gezerek dolaşarak o da sizin gibi bizim gibilerini arayıp röportaj yapmak bu dünyada insanlar ne yapıyor? Diye onların dertlerini dinlemek, görüşlerini almak için çaba harçıyor. İşte Hz. Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli o güzel görgüsüyle, bilgisiyle, o varlığıyla hünkarlığı alıyor ve adına Kaddes Allah’ı Sırra Aziz, azizliği alıyor ve dolaştığı yerlerde bu insanların dertlerini dinliyor.

Arabistan’a gidiyor; orada da erbayin yapıyor, eylem yapıyor. Ama sonunda dönüşünde geliyor Horasan’a. Geldiği zaman Şeyh Ahmet Yesevi kendisine Anadolu’ya gidecek bir yolunu açıyor. Tabi Hz. Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli burada iki şeyle Anadolu’ya girişi var: biri bilim yönünden, diğeri de inanç yönünden. Bunun ikisi de çok muhterem, çok anlamlı. Birisi bilim yönünden bildiğimiz gibi Sivas, Kayseri… Kayseri’den de  geliyor Kırşehir’in kırsal bir alanına geliyor. Orayı boş buluyor ve orada üç-beş ev olan bir yere gelip dergahını kuruyor ve oralarda sadece hemen ben buyum, demiyor. Ama orada halka hizmet başlıyor. Hizmet nereden başlamış? Onun çobanlığından başlıyor. Hünkar Sarı’nın öküzlerini güdüyor, Kadıncık Ana’nın da nöbetine gidiyor. Bakın bir Velinin hizmetine bakın, ta buradan başlıyor. Burada dergah kuracak tabi ama bu dergahlar kurulurken işte o dergahı kurarken yavaş yavaş her şeyi işliyor. Burada boşa durmuyor Hz. Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli, ilime çok cevaz veriyor. Ve buralarda çok halife yetiştiriyor o halifenin yanında dervişler yetiştiriyor. Ama bu dervişler bir ağ gibi bütün her yeri sarıyor, çalışıyorlar. Osmanlı bile dahi gücünü ve desteğini Hz. Hünkar’dan alıyor. Türk siyasi tarihine de Hz. Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli damgasını vuruyor.

Bunlar nefesleriyle, tahta kılıçlarıyla, diyelim şu dilleriyle Balkanlara, Rumeli’ye kadar gidiyorlar.

Oralarda tekke ve zaviyeler kuruyorlar, oradaki bütün irşad kapılarını açıyorlar, paylaşımları getiriyorlar, çalışmayı koyuyorlar, ilmi getirip ortaya koyuyorlar, Osmanlı’ya fevkalade bir beşik hazırlıyorlar. Osmanlı burada çok rahat ediyor hiç savaşsız bir Müslüman buluyor oraya kadar gidiyor. Ama sonu gelmiyor. İşte ocakzadeler de Hz. Hünkar gibi büyük başarılar göstermiştir, Anadolu’ya gelen ocakzadeler. Onlarda kendi çaplarında işte Baba Mansurlar, Şah Süleymanlar, Hacım Sultanlar, say sayabildiğiniz kadar.

 

Peki bunun içinde Şahkulu da var? Evet, tabi. burada Bektaşiliği ikiye ayırıyoruz; birisi Babagan Bektaşiliğin kolu var, biri de dedegan kolu var, sülaleden geliyor yani ocakzade ifadesini kullanıyor.

Bunlar Hz. Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli dört kapı ilkelerini koyuyor ortaya şeriat, hakikat, marifet, tarikat konumu koyarken burada artık bu insanların yeniden bir yenileşme, yeniden bir kardeşlik, yeniden bir ilim ortaya çıkıyor Anadolu’da oluyor bu.

Şimdi buraya geldiğimiz zaman dedeler 700 yıldan beri çok çileler çekmişlerdir. Ama ben şunu söylüyorum Ayhan Bey, dedeler sade boş insanlar değillerdir, onlar büyük mürşidler yetiştirmişlerdi. Ve Erdebil tekkesinde orada ilim ve irşad görüp Anadolu’ya gelip o ilimi yaymışlardır. Hacı Bektaş-ı Veli’nin dergahında yaymışlardır. İşte Musa-ı Kazım torunlarından Abdal Musa Sultan bu dergahtan mezundur. Kendisi Hoy’dan gelmiştir ama gelip bu Anadolu’daki Alp erenleriyle beraber yetişmişler beraber hamur olmuşlar, Geyikli Babalarla hamur olmuşlar. Ama yer yer Anadolu’da öyle ocaklar kurmuşlar ki öyle mürşidler yetiştirmişler ki bu insanlar Bizans İmparatorluğu’nu dize getirerek ilerlemişler. Ama beylikler bunları istememişler. İşte biz Abdal Musa Sultan Bursa’yı fethettikten sonra Bursa’daki Sünni kesim Abdal Musa’yı istememişler. Kendisi Aydın yöresinde bulunan bu Alevinin yoğun bulunduğu yerde mürşidlik yapmış ondan sonra Antalya’ya gitmiş. Bunlar boş durmamışlar.

Ben şuna geliyorum evet Şah Süleyman’ın soyundan geldiğimi ifade ettim ama ben Şah Süleyman’ın torunu olduğumu onun soyundan geldiğimi kanıtlamam için gerçekten de şu günümüzdeki gencimize olsun, bacılarımıza, çocuklarımıza olsun, bu dini ve bu güzel tasavvuf ilmini bunlara öğretmemiz lazım.

Ben nasıl yetiştim, diyeceğim? Ben henüz daha yetişmiş bir insan değilim, neden? Çünkü Gürge gibi bir dağ yöresinde ancak kulaktan dolma rivayetlerle beslendik biz, Alevilik yönünden de hikayelerle beslendik. Arguvan’da çok iyi bir mürşid, benim öz dedem onun yanına çok insanlar gider bu büyük insan kendisini yetiştirmiş, aynı zamanda da İran, Irak gibi yerlere gitmiş buralardan ders almış.

Seferberlik savaşlarından daha evvel seferberliğe de girmiş bir insan olarak ben orada okulumu okurken hep bunları öğretiyorlardı bana. Ama ben öğrenirken mantığımı da biraz kullanıyordum. Şimdi dedeleri dağılmış bir Alevilik var. Nereden dağılmış? Köylerden kente gelen Alevilik var. Biz kente birleşelim derken kentte yabancılaşıyoruz. Öyle olmuyor mu? Çünkü köylerde bizim köyün çevresinde 4-5 köy vardı. Hepsi Şah Süleyman’a bağlı diğer Evladı Resullara bağlıydı o Evladı Resul olanlarda birbirlerine el atarlardı barışlarına yardımcı olurlardı, bir araya gelirlerdi o dedeler.

İşte İmam Caferi Sadık soyunda vardı orada başka ocaklardan vardı. Bir dargın, bir küskün bir hale olmayan böyle kötü failli olan insanları kendi toplumlarına mal edip dedeler bir araya gelirlerdi o dedeler bu işi inanın ki hemen hallederlerdi. Eskiden öyle diyoruz, Osmanlı Kadısının karşısına gitmedik, kendi sorunlarımızı kendimiz hallettik, bakın kültüre bakın. Şimdi barıştan söz ettik, toplumların verdikleri, istedikleri kültürleri onlara dedelerden alıyorlardı, diyoruz ama bir de müritlerin taliplerin içerisinde çok büyük irfan sahibi insanlar yetişmişlerdi. Ben hep bunu söylüyorum.

Biz işte 9. İmam Muhammed Taki soyundan geliyorum Şah Süleyman’ın belli bir ifadelerini ettik vesikalarla ibraza çalıştık. Bu demek ki bununla da ben övünmüyorum. Neden diyeceksiniz? Bunun övünme yanı da var, olmayan yanı da var. Biz dede olarak bütün insanlarımızla, bütün dedelerle bu İstanbul gibi metropol memleketlerde yapılan dergahlar boşuna yapılmasın, yapılan cem evleri boşa yapılmasın, diye  çırpınıyoruz. Her dedelerin müsait bir zamanlarında bir araya gelerek ister Şahkulu’nda olabilir, ister Cem Vakfı’nda olabilir, ister başka yerde bu dedeler kendilerine bir plan ve proje çizmeleri lazım. Bugün 30 tane dede gelip burada enine boyuna geçmişini ve geleceğini anlatmamalılar, birbirlerine saygılı olmalılar. Dedeler ufuklarını artık aşmalılar, çağın icabına göre davranmalılar. Dede okul görmemiş, eğitim görmemişse, siz de bize yetersiniz profesörlerinde gelmesi lazım, yahutta eğitim görmüş tıp adamlarının da gelmesi lazım, bunlarla tartışa tartışa, eleştire eleştire bir yere varmamız lazım.

Eğer böyle olmazsa bir dede Şahkulu’nda enine boyuna bir şeyler anlatır, bir dede burada enine boyuna bir şeyler anlatır buraya gelen (Yenibosna Cemevi) bir can ceme gelir, girer burayı başka görür, Şahkulu’na gelir orayı başka görür. Şahkulu’na gelen der ki, dede ben orayı hiç iyi görmedim, buraya gelen diyor ki oradakini hiç iyi görmedim. Demek ki buralarda bir kopukluklar var. Yani buna iyi reçeteler hazırlamak lazım, bu kopukluğu, bu ikiliği, bu hastalığı yok etmek lazım. Örneğin on iki erkan diyoruz, biraz evvel de bunu söyledim, işte bir dede kalkar derki önce namaz kılacaksın, ondan sonra da erkana başlayacaksın, der. Piri der ki hayır öyle bir şey yoktur bizim namazımız işte budur. Bakın halbuki burada nereye başvurmak lazım? Kuran-ı Kerim’e başvurmak lazım. Çünkü temel kaynak orası.

Alevilerin çok özlem duyduğu ulu aşıklar var, bunların hepsi de Kuran-ı Kerim’den alıntılar almışlar, aldıklarını onlar aklının süzgecinden geçire geçire Alevi ibadetlerinde bunları Türkçe, sazla söylemişlerdir.

Burada soru işareti geldi, sen sormadan ben kavuşturayım onu. Saz nereden geldi diyeceksin? Şimdi saz meselesine gelince Arabistan’da bu saz çalınmadı Ayhan Bey, buna çalındı derlerse olmaz.

Bizim Aleviliğin asıl anayasası ibadet anayasası Kırklar Meclisi’dir, buradan alıyoruz. Kırklar Meclisi’nde neler olmuş? Kırklar Meclisi’nde Ali ile Muhammed bize nasıl bir mesaj vermiş? Orada ki ibadetler secde usulü müdür, yoksa dikey miydi, yoksa yatay mıydı, yoksa eğik miydi? Bunu çok iyi bilmek lazım. Kuran-ı Kerim’e de bakıyoruz ki namazı çok az bir şekle sokuyor öyle fazla bir şey yapmıyor.

Bir  de aşığın birine geliyoruz o da bize başka türlü anlatıyor. Bir zaman camiye eyledim devam, aklımca sandım ki Müslüman oldum. Vaaz dinlemeye dahi giderdim merak ettim memur eyledim ki ziman oldum. Yani baktım ki bir zaman da kiliseye eyledim devam gördüm ki Muhammed orada imam imamın cümlesi orada. Tamam eskittiklerime ben pişman oldum, diyor. Baktım ki Muhammed dede babadır, namaz niyaz hepsi de onadır. Ben de bildim ki emri hodadır (Hüdadır) haramı yeniden Müslüman oldum, diyor. Şimdi bu Alevi aşığı o ulu aşık namazında özünü anlatıyor bize şeklini değil. Şimdi asıl namaz ruh varlığı, vicdan temizliği diyoruz, önemli olan işte burası. Kuralları ayrı şeydir; Aleviliğin de ibadet kuralı vardır, erkanı vardır ama diğer namaz kılanların da kuralları vardır. Onun için kimse kimseyi ibadetinden ötürü kınayamaz ve kınamamalıdırlar. Ben Allah’a iki demiyorum bir diyorum zaten Allah o Azimi Şan Hazretleri de, bana Şirk koşmayın, diyor hele hele o gizli şirklerden kaçının, diyor. Önemli olan zaten burası; Onun Resulü’ne inanmak, onun kitaplarına inanmak, onun meleklerine inanmak, inançlarımızın buradan başlaması ve bütünleşmeli. Ben şuna geliyorum; yani bizler gerçekten de her zaman için ilme muhtacız. Hele hele bu günümüzde Alevi kaynakları gerçekten yok edilmiş bunu herkeste biliyor. Yani bunu tarihçiler de kavramıştır, Alevi kitapları zaman zaman yırtılmış, yakılmış gibi bir şüphem var ortada. Niye diyeceksiniz? Birkaç devrim gördüm ben bu zamanlarda Taksim meydanlarında okunan kitapların o Kenan Evren’in döneminden sonra ben bir tanesini meydanlarda görmedim. Çoklarını götürdü yaktılar, çoklarını da götürdü toprağa gömdüler. İşte ben buradan örnek alıyorum ki Alevilerin kitapları da böyle olmuştur, işte bu kaynaklar böylece yok edilmiştir. Bizde de kaynak olan, sembol olan, hazır olan insanlar, Evladı Resul olan dedeler kendi beyinlerinde yaşatmışlardır bunları. Hele hele o aşıklarımız da bunu çok güzel tarif etmişlerdir; Viraniler, Nesimiler, Pir Sultanlar, Hatayiler, Harabiler, Noksaniler… Aleviliği bırakın da insanlığı çok güzel tarif etmişler. Zaten Alevi dediğimiz zaman insanlığın kabuğudur, onun özünde insanlık vardır, onu düşünüyorum.

Şimdi siz düşünebiliyor musunuz, Peygamber soyuna, onun torununa Peygamberin daha kefeni solmadan, o millet o peygambere nasıl davrandılar, onun evlatlarına neler yapmadılar? Şüpheliyim  acaba öbür kitaba el koydular mı, koymadılar mı? Bunu bir göz önünde tutmak lazım. Bir Peygamberin torunu Hüseyin’i sen götür Kerbela’da sen böyle yap, o kitap onun yanında. Bunları, bu mezalimi yapanlar neler yapmazlar? Onların kitaplarını, gerçek kitapları elbette yakarlar. Yalnız şu var o zamanlarda Hz. Ali efendimizin ezberciliği çok iyiydi. Hz. Hüseyin’in de ezberciliği çok iyiydi bunlardan kalan On İki İmam efendimize kalan Hacı Bektaşi Veli’ye kadar gelen bir Kuran’ın yapıtı var. Onun bir Makalatı’na bakıyoruz, Hz. Hünkar’ın ki her konuştuğu bir soruya dayanıyor. Zaten tespitler yapılmış yani 431 tane ayetin olmadığını söylüyorlar bir ayete bakın birbirini akseder yani çarpıcı ayetler çıkıyor birbirinin içerisinde.

Şu var bugün Alevi mürşidleri, dedeleri, yazarları oturup mutlaka ve mutlaka çağımıza uygun, Kuran-ı Kerim’in de ruhuna uygun bir şekilde tefsir ve tercüme ederler Allah buna yol veriyor. Bir Kufeli Numan’ın oğlu İmam Azem bir yetki veriliyor orada sen bunu böyle yapacaksın, deniyorsa; bir maliki mezhebi sahibine böyle alıyorsa şu teknoloji çağında yaşayan insanlar ve düşüne düşüne bu Kuran-ı Kerim’in ruhuna uygun ve günümüze de, çağımıza uygun şekilde bir Kuran-ı Kerim yorumu yapamazlar mı? Hem de rahat rahat yaparlar.

Ahzap Suresinin 53 ayeti celliyesinde şöyle diyor: “Muhammed’in evinin önünden geçerken evine girdiğiniz zaman izinsiz girmeyin” diyor, izin alın da girin. “Onun zevcelerine bir şey vereceğiniz zaman bir perde arkasından verin” diyor. Şimdi soru şu, Peygamberin bugün evi yok, zevceleri de yok, bunun geçerliliği nasıl sağlayacak? Buna benzer bir çok şey vardır. Yani neyi demek istiyor ayet? Biz bu ayeti nasıl canlandıracağız? Ayhan Bey’in burada bir odası var, kendisinin bir çalışması var, bu çalışma bu dergah adınadır, bu çalışma insanlık adınadır. Ama birileri gelir bunu bir köy odası gibi yaparsa Ayhan Bey’in burada işine mani oluruz. O zaman ne yapmamız lazım? Kapısını vurup izin var mı?, diye sormamız lazım. Ya da dışarıdan sorup bu saat uygun mudur? demesi lazım. İşte ayet bunu gösteriyor. İşte ayetin canlılığı budur. Peygamber yok. Ama Kuran-ı Kerim çok öneri vermiştir, bir şifredir. Yani bizim Alevilik yapılanmamızda bütün insanlarımız cem evi başkanlarımız, dedeler, yazarlar bir araya gelmek lazım ve Alevi ibadetlerini ibadet boyutunu ele almaları lazım, bunu bir süzgeçten geçirmeleri lazım. İşte ben cem düzenliyorum kimisinin beli ağrıyor, kimisinin yanı ağrıyor, kimisi işte diz üstü duramıyorum, dediği zaman buna çok inceden inceye bakmak lazım. Ve bunun içerisinde 4-5 saat uzun uzadıya bir erkan var, uzun boylu gidiyor ama burada görüyoruz ne kadar ne yapsak 5 tane Ehlibeyt ismi ve bir de Allahu Teala’nın ismi ve onun ötesinde Hz. Resullullah’ın Nebiliği işte Urum (Rum –Anadolu-) diyarına gelen dervişler, pirler, mürşitlerin dualar halinde gider. Ya biz şunu şöyle yapsak; 3 tane düvazimam okumasak da, cemde bir tane okusak; On İki İmam’ın ismini sayıyorsun üç kere saymanın da bunun gereği var mı? Yahutta ilahilerde tevhidde üç tane söylüyorsun ya bunu bir tane söylüyorsun kısaltsan da, bunlar da doya doya bu dergahlara cem evlerine gelseler, olmaz mı? Hiç olmazsa akıllarda bir şey kalsa. Ben şimdi burada çok uzun boylu konuşsam, belki siz de dersiniz ki, Allah buna çene vermiş durmadan konuşuyor, ben bir şey anlayamadım, dersiniz. Yani demek ki bir cem evinde her şey tatlı bir şekilde icra edilmelidir. Her şey insanın beynine girmesiyle, o beyni boşuna işgal etmeyelim, diyorum.

 

Şahkulu Sultan Dergahı’nda cemler yürütüyorsunuz. Aynı zamanda oranın dedesisiniz, cem dışında da oradasınız. On binlerce insan geliyor; gelinler geliyor, sünnetli çocuklar geliyor, hastalar geliyor, Sünniler geliyor, bilim adamları geliyor… Binlerce insan geliyor oraya. Şahkulu Dergahı çok önemli. Göztepe’de gerçekten de göz nuru gibi gözbebeği gibi önemli bir dergahtasınız. Çok genel olarak söylersek daha çok kimler geliyor, daha çok hangi amaçla geliyor, ne arıyor, ne buluyorlar orada? Ben Şahkulu Sultan Dergahında hizmete başlayalı bu seneyle 4 yıl oluyor. Ben Pazar günleri Şahkulu Dergahına uğruyordum, türlü güzellikler ve istekler görüyordum. Daha sonra insanların da istekleri üzerine orada hizmetlere başladım. Ve orada bizim kısa bir cem dediğimiz yani evvel kısır cem diyorlardı, biz kısa olarak, diyoruz. Yani biraz evvel saydığım gibi 4-5 saat değil de, 1,5 saat civarında bir cem yürütüyoruz. Ondan sonra da halkla ilişkilere giriyorduk; biz orada halkın, toplumun nasıl olduğunu, bir dede olarak gözden geçiriyordum.

Fakat cem eviyle aş evi karşı karşıya, malum siz de onu biliyorsunuz. Cem eviyle aş evinin arasındaki farklılığı ben gördüm, aş evine giriş o kuyruklarda 2-3 bin kişinin içerisinde 300-400 kişiyi ceme alabiliyoruz; o da zorla. Bunlardan kimisi cemi seyretmeye geliyor, kimisi de ben hiç cem görmedim, diye ona geliyor, kimileri de özden geliyor, benim ibadetimmiş, diyor, benim içimdeki o fenomenin doğuşunu nasıl yakalayacağım o psikolojimi, diye ona geliyor. Kimileri de dede tatlı konuşuyor, güzel konuşuyor, diyor geliyor. Dedeyi dinleyip çıkıp gidiyor. Kimileri de o zakirin ne kadar güzel sesi var, çok güzel söylüyor, diyor geliyor.

Şimdi Ayhan Bey bunların hepsi birer malzemedir. Yani topluya topluya bir toplumun bireyselliklerini bir araya getirmek için, o malzemeyi kullanmak için biz bu birliği kurduk.

Kimler geliyor? dediğiniz zaman da, ben çoğunlukla dışarıdan Avrupa’dan gelen insanlar da görüyorum. Duyuyoruz ki böyle bir Alevilik varmış; yani camisi yok, mescidi yok, kilisesi yok, havrası yok ve böyle bir mezhebin yani bir Aleviliğinde varlığını merak edenlerin geldiğini duyuyoruz, görüyoruz.

Geliyoruz ki öbürlerinin cami saltanatı kurmuşlar diğerleri yaldızlı sedeflerle kiliseler yapmışlar, Alevinin bir şeyi yoktur, yani mekan olarak bir şeyi yoktur.

Şimdi görüyoruz ki işte birilerin yeni yeni mekanlar, cem evleri hazırlamış filan. Şimdi bunlara soru sormak için yani öğrenmek için biz buraya geldik. İşte öğrenciler çok geliyorlar karma öğrenciler, Avrupa’dan İngiltere, Fransa; Balkanlar’dan Arnavutluk’tan geliyorlar. Gelenler bu Alevilik nedir?, diyor. Alevilik İslam mıdır, değil midir?, bunları soruyorlar gelenler. Alevilik 700 yıldan beri kendisine göre nasıl böyle yaşamış, neden bir tahripler olmuş, isyanlar olmuş, sürgünler olmuş ve de gene de Alevilik nasıl yaşıyor? diyorlar. Siz buna nasıl dayanmışsınız?, diyor tarih okuyan da onu söylüyor.

Bunu; bu inancı, bu kültürü bugüne kadar nasıl getirmişsiniz, nasıl birbirinize haz duymuşsunuz?, diyorlar.

Doğrudur yani çok hükümdarlar, kahramanlar gelmiş geçmiş ama hiçbir tanesinin ismi belli başlı tarihlerde yer alanlar var ama diğerleri yok. Ama Alevilik ise başlı başına yaşıyor, başlı başına isim yapıyor. Nedir bunun nedenleri? O Alevinin güzel yanlarıdır, terbiyesi, ahlakı, insan hakları, ondan sonra hele hele kadın haklarını ön plan da tutuyor. Kadınlara cemaatlerinde yer veriyorlar. Kadınların yani baş örtülerini, türban gibi baş örtülerini dede hiç önemsemiyor, kadınların sadece iffeti, terbiyesi, ahlakı bize lazım, diyor. İşte Pir Sultan Abdal da aynı şeyi “Mümin olan müslümini getirsin, hakikatte hak cemine otursun, dizi dize versin de irfan otursun, doyunca cemalin görmesem Ya Ali” diyerek bunu dile getiriyor. Yani bu aşığın sözü şunu gösteriyor bize; deyişinde müminler müslümler hepsi beraber oturun ama dizi dize verdiğin zaman irfan gibi oturun ruhlarınızı çok açın, şüphe gözüyle insanlara bakmayın, demesini istiyor.

Doyunca cemalini görmesem Ya Ali dediğine göre şunu görüyoruz ki her sıfatın her cemalin bir Ali olduğunu görüyoruz. Ali de nasıl ki feyiz ve fazileti ondan gönlümüze ilhamı taşıyorsa oradaki her cemalde ben Ali’yi görerek, ben irfanımı tamamlıyorum, o sevgiyi orada tamamlıyorum. İşte buraya gelen insanlar bunun için geliyor.

Bunun iki üçüncü seferinde gördüm. Siz de oradaydınız; İrene Melikoff her gelişinde daha iki gün evvel, üç gün evvel ben Şahkulu’ya geliyorum, Veli Dede hazırlansın da o cemi göreceğim, seyredeceğim, ondan duygulandım ondan da faydalanacağım, diyor.

Şimdi burada ben Melikoff’a soruyorum sen bu cemden esinleniyorsun, merak ediyorsun ama diyor ki bir coş var o halk içinde bir coş var, bir aşk var, birbirlerine bir sevgi var.

O yüzleri sanki o gözlerinin içine baktığım zaman diyor, zannediyorum ki o insanları o kadar seviyorlar ki yani düşmanlık, kin, fesat, kötülükler yok edilmiş ondan sonra bir bahar çiçeği gibi orada insan görüyorum. İşte benim merakım bu, diyor. İşte Hacı Bektaş-ı Veli’nin canlılığı bu, diyor.

İşte buna benzer geçenlerde İsveç’den bir öğretim üyesi, araştırmacı, sosyolog bu arkadaş Fener Patrikhanesi’nden de buraya geldi. Sorularınızı buyurun, dedik. Kendisi biraz evvelki konulardan ifade etti ve bir masa açtık; diyalog masası, Hıristiyanlar, Museviler, İslam’dan da Alevi dedeleri,  bunları bir araya getirecek, bu din açısından sizin nasıl bir bakış açınız var? dediği zaman, işte biz onu hallettik. Ben diyorum ki, 124 peygamber geçmiş hoca, bu 124 peygamberin hiçbir tanesi de bakın ki birbirine zıt değil, birbirine kötülememiş, birbirine senin dinin yok, senin şeriatın böyle, dememiş.

Hele hele Ali İmran Suresine baktığımız zaman İmranlar yani kitap ehli olarak bahsediyor orada. Onun için bu insanlar hiçbir nebilere, velilere dokunmamışlar. Çünkü onlar barışın simgeleri, çünkü onlar barıştan yana, sevgiden yana insanlar. Her insanın haklarına saygı göstermişler ama onun dışında kalan insanlar ise bir devlet kurmak için, bir mevki almak için, bir mevki hırsı için kavgalar yaparak bu dünyadaki bütün Allah’ın kurduğu dini parça parça edip insanları halklara ayırarak, bölüp parçalayarak, bazı düşüncelere gidip savaşlar bile açmışlardır.

Bizim İslam, dediğimiz dinin içinde bile dört mezhepten ifade ediyorlar, dört mezhebe bakın peygamberlerin ikisinin arasında 180 sene var. Ve  180 sene içerisinde o ortamda aşağı yukarı 20 yaşa bir kuşak mı? Diyoruz. Kaç tane kuşak gelmiş, geçmiş? Hepsi de hiç mezhebe ihtiyaç duymamış. Ama Abbasi devrine geldiği zaman mezhepler çoğalmışta çoğalmış. Niye? Çünkü o iktidarın, o halifenin akıl hocalığını yapmış, onun sırtını sıvazlamış, ondan para yemiş, geçimini öyle sağlamış. Ama insanlık adına da hiç çalışmamışlar.

Bunun yakasından asılmış herif minbere çıktığı zaman Halifeyi Raşidin, diyor. Nedir bu, neyi anlatıyorsun sen, burada hoca efendi?, deyince; dört tane halifeden anlatıyorum, dedi. Halifeden anlatıyorsun güzel ama halifelerin o günkü Kureyşlilerin, Haşimilerin arasındaki savaş neydi? Hz. Peygamber, Hz. Ali’yi, vasiyet ederken onun vasiyeti kabul olmuyor; Ebu Bekir’in vasiyeti Ömer’e kabul ediliyor. Ebu Bekir yaşlıyken Müslüman oldu, Ali ise çocuklukta oldu. Yaşlıysa şuuru  kaybetmiştir ya da kerhen Müslüman olmuştur. Olağanüstü bir kongre yaparak Kureyşlileri ve diğer Arap kabilelerini toplayarak her birine birer valilik sözü vererek Ali’yi orada dışlamışlardır. Peygamber’in cenazesine gelmiyorlar o işi hallettikten sonra geliyorlar. Şimdi bunlara bakın, İslam’ın ta başında canını bu yola veren, Peyganber’in en güvendiği kişi dışlanıyor, sonradan Müslüman olanlar işin başına hileyle geçiyorlar. İşte burada İslam’ın ne kadar tahrip edilen yanları var.

Bizim bazı Aleviler içinde, İslam’ın içinde miyiz, dışında mıyız? Diye uydurma bazı laflar çıkarıldı.  Ya kardeşim bakın İslam’ın içinde ve dışında dediğin zaman farklı farklı İslam anlayışları vardır. O zaman Ebu Bekir de de bir İslam yaşanmış, Ömer de İslam gibi yaşamış onu geçtikten sonra Emeviler de İslam, diye yaşamış, Abbasiler de İslam’ım, diye yaşamış, Selçuklular da İslam, diye yaşamış, Osmanlılar da İslam, diye yaşamış. Birçok “ben İslamım” diye yaşayanlar olmuş. Ama acaba Muhammed’i İslam gibi mi yaşamış, Ali’nin İslamlığını yaşamış mı? Hayır. O zaman İslam anlayışımız orada zayıflıyor.

Eğer bir İslam varsa Ali ve Muhammed’in kurduğu İslam devleti varsa, onun yasaları da varsa, işte biz Aleviler olarak onun özünden geliyoruz. İşte sevgiyi, barışı ön planda tutuyoruz, fakirin, yetimin haklarını yememek için mücadele vermiş bu Anadolu Aleviliği. İbni Suud karar çıkartıyor. Ne kararı çıkartıyor? Aleviler isyan çıkarıyor, Şahkulu İsyanı, Baba İlyas İsyanı, Baba İshak isyanları, Kalender isyanları sindirmek için ne yapıyor bunlar? Oturmuş Babaali’de kendilerine bir hüküm çıkararak bu Aleviler Müslüman değildir, işte kestikleri yenmez, tekbirsiz kurban kesiyorlar, diye ve bu Aleviler yer yer cemaat yaparak, gece ibadetlerini müzikli yaparak ve buralarda mum söndürüp, fıskü fıcır (ahlaksızca, kötü şeyler) yapıyorlar diyerekten, bunları yazılı olarak dört bir tarafa yayarak; halkın beyinlerine girip o şeytanı hücrelerini kuvvetleştirerek, hadi bakalım Alevi’ye saldırıyorlar bunlar.

Bunların adına da Şeyhülislam, deniliyor isim önemli değil, İslam’ın da ismi önemli değil, önemli olan onun marifeti, onu yapmaktır, onu harekete geçirmektir. Ama bunu teminat ediyorum ki burada konuşuyorum; eğer bir Alevi bugünümüze kadar az çok iktidara gelseydi dünya da ne kadar barış değeri varsa Aleviler bunlara sahip olabilirlerdi. İşte İranlı bir Profesör şöyle diyor; “Yeryüzünde insan hakları üzerinde eğer bir seferberlik olsaydı Anadolu Aleviliği her zaman için ön planda gelirdi” diyor. Çünkü insan haklarını Aleviler hep savunmuşlar, mücadele etmişler, eline, beline, diline sahip ol, demişlerdir.

Bu eline, beline, diline sahip ol, demenin sloganı ve incinsen de incitme, sloganlar; işte Hz. Ali Efendimizin çok hikmetli sözlerinden birisi geçiyor diyor ki “sen ne kadar kötülük görürsen ona iyilik et” deme ifadeleri benzersizdir. Fakat ne yazık ki çağımızda bunlar yaramıyor yani böyle geçerliliğini kaybediyor. Benim elimi kolumu bağlıyorsun bir zulüm geliyor benim tepeme biniyor; Efendim incindim, eyvallah, diyorum. İkinci defa inciniyorum, eyvallah, diyorum. Üçüncü de, eyvallah, diyorum. Ya bu eyvallahtan anlamıyor o zaman.

Adamın birisi bir Şıh’a gitmiş küçük bir espri olarak sıkıştırabilir miyim? Demiş ki “Şıhım ben sana mürid olacağım, ne gibi talimat vereceksin”? Şıh da demiş ki “kim ne yaparsa yapsın, sen eyvallah, de.” Nereye gitmişse onu dövmüşler; o da eyvallah demiş, vurmuşlar eyvallah, demiş. Ondan sonra birinin bir malı çalınıyor diyorlar ki bu çalışmıştır. Geri gelip yakalıyorlar, bunu Kadı’nın karşısına getiriyorlar. Kadı diyor ki, “helal adamın malını görmeden gasp etmişsin doğru mudur?” diyor.  O da eyvallah, diyor. Atın bunu zindana, diyor. Zindan çilesini çektikten sonra Şıhın yanına geliyor, “al şu eyvallahanı da ver mazallahımı;  ya bu eyvallahın benim başıma bela getirdi” diyor. Şimdi eyvallahı da yerinde kullanmak lazım. Elimize, belimize, dilimize sahip ol, diyoruz ama onu da kendi terbiyemizde kullanmak lazım. Hoşgörü, diyoruz ya bir hoşgören var, bir de hoşgörünen var. Yani ben hoşgörüyü her zaman için söylüyorum ama karşıda ki hoş görünmüyor, bunu ne yapacağım o zaman? Demek ki gören göz ile gösterilen cemal ikisi birbirinden haz duymalı. Bu kadar yetmez mi Ayhan Bey?

 

Yetmez dedem. Alevilerin temel ibadet anlayışı nasıldır?

Muharrem, Hızır, oruç, cem bunlara değineceğiz ama Alevilikteki ibadetin manası nedir? Her şeyden önce dededen bunu öğrenelim. Sevgili Ayhancığım, Allahü teala tarafından Kuran-ı Kerim’de 250 yerde ibadet edin, diyor. Ve ibadetlerin elbette ki bölüm ve ayrıntıları var; burada mali ibadet, bedeni ibadet ve ruhani ibadetler var.

Şimdi mali ibadetler; para yönünden ifade etsek açıkça olabilir diyorum. İnsanlar mağdur olan insanlara yardım etmelidir ve okul ihtiyacımız varsa o okula sevabımıza, hayrımıza yardım etmek demektir. Yolsuzsak yollarımızda perişanlığımız varsa oralara yardım etmek gerek, bedenen gerekse parasal yönden. İşte muhabbet yerlerine bakın bu Yenibosna cem evini gördüm ve hayran kaldım. Elbette burada hem maddi ve hem de manevi bir makam yapılmış. İşte bunlara yapılan yardıma, ayrıntılara geçersek biz, mükellefi ibadet, diyoruz.

Bedeni ve ruhani ibadet ise Hz. Muhammed Mustafa S.A.S. ilk nübüvvetini aldığından itibaren iki şeye başvurmuştur: Bunlardan birisi fıkıhı yönü, diğeri ise tasavvufi yönüdür.

Fıkıhsal yönleri bildiğimiz gibi kurallara uymak ve Kuran-ı Kerim’den aldığı mesajları ibadet kuralları koymuştur ve bu kurallar gerek zaman aşımlarına uğrayarak değişik formüllerle mezhepler ibadetlerini hepsi de yönünü o Rabbine çeviriyor. Duasını o Rabbine yapıyor.

Ve diğeri ise ruhani eğitim tasavvuf yönden de insanların iç dünyaları var: bu iç dünyaları da gözümüzle göremiyoruz. Ama diyoruz ki aklımız var; inanıyoruz, ruhumuzu gözümüzle göremiyoruz ama diyoruz ki bizi yaşatan bir ruh var. Bu akılla ruhu uzlaştırma meselesine vardığımızda ruhun karanlık bir inanç yönüne gidiyorsa akıl buna ışık vermelidir, diyoruz.

İç dünyalarımız da o ufuklarımızı genişletmeliyiz ve burada iradeyi ruhani aklımızı, düşüncelerimizi inançlarımızla bütünleşen iç dünyamız var ki bunu Hz. Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli de bunun üzerine gitmiştir. Yani insanın iki dünyası vardır, diyor. Birisi aklın idare ettiği dünya, diğeri ise ruhun inanç yönünden ettiği bir dünyası var, diyoruz. İşte o zaman ruhani ibadetler meydana çıkıyor. Şöyle ifade edeyim: Hz. Resullullah’ın zamanında Mescidil Harem’den sonra da Mescidil Softa vardı. Yani Mescidil Harem’de oturup dünya işleri görüşülüyordu. Kuran’la gelen vahiylerden dünyada neler yapacaklarını ve İslam devletinde yapılacak işleri varsa o sahabelerle beraber bunları düşünülüyordu ve buna kararlar veriliyordu. Biz buna fıkıh, diyoruz.

Mescidler de olmuştur ama Mescidil Softa’da da şunu görüyoruz ki burada sofu dediğimiz bir kadro var. Bunu biraz da isterseniz o sofuluğun içini açalım.

 

Evet. Açalım biraz, sofuluk farklı bir müessese. Sofu Arapça bir sözcüktür. Bunlar gündüzleri işlerinde, güçlerinde çalışıp helal kazanç, helal rızk ederek evlerine aşına, eşine, bağlı bir kadro çok güzel bir önder kadro. Parazitler gibi de hiç kimsenin sırtından geçinip onları emip ve ondan faydalanmak istemiyorlar. Sadece elinin emeğiyle kazanarak ve getiriyor. İşte burada gece saat tayini olarak bir sınır konuyor, burada ruhani ibadetler yapıyorlardı.

Aşk ile coş ile o rabbine kavuşmak için ibadet ediyorlar. Bunların başında da eğitici olarak Hz. Ali Keremullahı vech geliyor, öğretmenliğini de o yapıyordu. Şimdi bu iki anlayış var: Birisi işte ibadetin Hz. Peygamber’in mescidindeki yardımlaşmalar ve diğer ibadetlerle ruhani ibadetlerdir.

İbadet Allah’la insanların arasındaki bir rukûndur, bir bağdır. Eğer o bağ olmasaydı, ibadet olmasaydı o insanlar neye yarardı? Çünkü yapılan bütün ibadetlerin hepsi de insanlığa doğru yönelen ibadetlerdir.

Şimdi bizim Aleviler de ibadete başlarken ilk ibadetimize abdest diyoruz. Yani Farsça’da temizlenmek, ifadesini koyuyorlar. Alevilikte temizliğe iki önem veriyorlar; birisi tenin temizlenmesi diğeri ise gönlün temizliği, diyoruz. Şimdi ibadet buradan başlıyor. O Allah insanların fiziki yapısına baktığı zaman buna pek önem vermez, onun özüne bakar. İşte o zaman ibadeti gönül temizliğiyle yapıp yapmaması önemlidir. Eğer o insanda riyakarlık varsa, o insanda yalan varsa, o insanda başkalarına zulüm etme, nefsine uyup onun bunun haklarını gasp edip yeme varsa, o bu zatın ibadeti makbul sayılmıyor. Ama bunu tabi eleştire eleştire onu da o cemaate mal ediliyor. Alevilikte bu var. Ve Dar-ı Mansurlar yapılıyor. Bunu geçmişimizde hep yaptık, gördük; meydanlar açılıyor, haklı ve haksızlar orada soruluyor. Eğer bir kişiye de bir haksızlık edilmişse zaten o hiçbir delil şahidi istemeden o kendi yaptığı eksikliklerini ortaya koyuyor. Diyor ki, benim şu şu eksikliklerim var ve burada kendisini aklıyor. Burada cemaatin ve bütün insanların rızasını alıyor. İşte o zaman bu sofuya yol açılıyor. İşte ibadet yolu o zaman açılıyor. Yoksa ibadet; elimizi kolumuzu sallayarak bir cem evine gidip orada birkaç sözle bu olmuyor,  bu bitmiyor. Onun işinin özünü almak lazım.

 

Alevinin de ibadeti var, ibadet şekilleri var? Şimdi Ayhan Bey biraz evvel ibadetleri kısa cümleyle anlatmaya çalışmıştım. Alevilikte ibadet biraz içeriklidir, yani batın ilmine doğru kendisini yönlendirir. Batıni dediğimiz zaman da iç fenomenlerinden doğan sevgi, barış, hoşgörünün ve o gönlün coşuyla olan bir ibadettir.

Ama cem meselesine gelince cem konumu kelime anlamıyla toplantı demektir. Bunu herkes de biliyor. Bilmeyenler de bir kalıp olarak cem ifadesini kullanıyorlar.

Cem; Alevilikte bir kutsal mekana toplanarak, toplu bir halde ve mürşidin de yönetiminde, kadınlı erkekli oturarak zikir halinde, secdeyle ibadet yapmanın adıdır. Ve diğer cümlelere bakarsak o sözcüklerde namaz deniliyor, salat deniliyor. Bunların asıl ruhunda şu yatıyor; Allah’a dua etmek.

Hangi bir cami meclisine giderseniz gidin orada ki namazda okunan kısa surelerin Türkçe’sine baktığınız zaman hepsi Allah’a münacat ediliyor ve Allah’tan kul olarak kendisi çok şeylerde talepte bulunuyor. Onun birliğini, varlığını, yüceliğini tasdik eden ayetlerdir. İşte namazda dikey, eğik, yatay şeklinde o aralarda bunu okuyor. Kısa bir şey söyleyeyim. “Supha rebüyel ala süpha rabbüyel ala” üç defasında Onun, o bizi yaratanın yüceliğini tenzih ediyor. Alevi ceminde ise Türkçe olarak yapılan ibadette Arapça’ya yer vermez o zihniyeti bir defa hiç kafasına sokmamıştır, Alevi meclisi, ibadeti. Aleviliğin bir yerde başkaları tarafından horlanan yönü burasıdır. Diyorlar ki, ibadetler Kuran’da Arapça’dır, siz nasıl Türkçe okuyorsunuz? Halbuki bakın bir şeyden gireyim, hemen kısa olsun da dinleyicilerimiz de bundan faydalanmış olur, ten temizliği ve ruh temizliğini biraz evvel ifade ettik. Ve ibadet konumuna geldiğimiz zaman ilk ibadetimiz toplumumuzun, varlığımızın ve insanlık adına dede bir dua verir. Nedir o? Vaktiniz hayır ola, diyor. Kim hayır edecek bunu? O Rabbisine yalvarıyor, vaktiniz hayır ola ve müminler şad ola, münafıklarda berbat ola, diyor. Bunun yadırganacak bir yanı yoktur. Canlar da secdeye iner, amin amin demezler de Allah! Allah!, derler. Dedenin ağzından çıkan cümleler; meydanlarınız pak ola, gönül meftun ve mesrur ola, ifadesini içerir. Meftun ve mesrur ola; yani çok pak ola, çok güzel olasın, kin ve kibir gibi kötü huylar gönüllerinizde asla olmaya. Bir yalvarış var burada. Ve der ki; Hak Muhammed Ali gözcünüz, yardımcınız ve bekçiniz ola. Şimdi buraya baktığımız zaman Allah’a yalvarışta yadırganacak neresi var bunun? İşte namazın dualarından birisi de bu; o Türkçe, bu Arapça ve insan eksiklik yapabilir. İnsan beşeri dünyada yaşıyor, elbette ki günah işliyor, kul günah işlemezse sultan neyi bağışlayacak? O yaratan kendi kulunu yaratmıştır, eksikliklerini de bağışlayacak. İşte Kuran-ı Kerim’de Errahmani rahimim, diyor. Ve o bakımdan ben bağışlayıcıyım, din günün sahibi benim, diyor, yüce yaratıcı. Bana şirk koşmayın, diyor. Ama Alevi ibadetinde asla asla o Rabbisine şirk koşmaz. Hangi duada, hangi erkanının devamında iki tane Allah var demiştir. Onun da inandığı tek bir Allah’tır. Ve Alevi şirk koşmaz. Ama onun yanı sıra Muhammed Resul’dur, der ve Ali de bir Veliyullah’tır, diye bu üçlüyü her zaman, o cem içinde birlikte zikr eder.

Bu ibadetin neresinde yadırganacak bir yer var? Bir  Sünni uleması daha geçmişinde karşı çıkmamıştır ama o daha sonra politikaya alet olarak; ne yapalım bunların ibadetlerini böyle uydurma bir şeylerlerdir, bunların kendi ibadetlerini gizletelim, diye bir çok sahte düzenler hazırlamışlar. Bunlar, bu uydurmalar, sataşmalar biliniyor. Bunlar malum, ben o tarafa geçmeyeceğim şimdi.

 

Evet genel akidelerden bahsediyoruz yani elbette ki her aklı selim, aklı yerinden olan, her insan der ki, Tanrı’ya yakarışların farklı şekilleri olabilir.

Yeryüzünde Hıristiyanlar var, Yahudiler var, yüzlerce inanç var, din var. Bunlar Tanrı’ya ibadet ediyorlarsa bunların ibadet etmediğini söylemek kimsenin haddine değil ki, bunu İslam dini de yasaklamıştır. Yani bir başkasını inançsızlıkla suçlamak en büyük günahlardan birisi sanırım, İslam’da. Bu Sünni İslam’ın da kabul ettiği bir şey. Elbette şimdi şunu söyleyebilir miyim? Allah hiç kimsenin tekelinde değildir. Elhamdüllüllah, Rabbil alemin ben herkesin rabbiyim, demiştir. Eğer deseydi ki Elhamdüllüllah Rabbil Müslümün, deseydi Müslümanlar tekeline alırdılar dini, Allah’ı; cennete de kimseyi koymazlardı. Öyleyse ne Yahudi’si, ne Hıristiyan’ı, ne diğer dinlerin hiç birisinin cennette hakkı olmadığını görürlerdi. Allah’ta böyle bir şey yoktur, bunlar kendi koydukları tavırlardır.

Bazı Sünni vatandaşlarımızı da kınayamıyoruz bu konuda. Çünkü onlar bilmiyorlar olayın aslını, dinin gerçek yönlerini. Yani Hızır için oruç tutulur mu, bu nereden çıktı?, diyorlar. Tutulmaz mı dede?  Şimdi söz ona gelirken, bu oruç ibadetlerin içinde ruhani bir eylemdir. Bu her dinde de var, biz bunu görüyoruz. Yani size şöyle bir açıklama getireyim. İsa Aleyhiselam bir çöle gidiyor azıksız, ekmek, aşı yoktur. Yanında bulunan havarinler bir açlık bunalımı geçiriyorlar, İsa’ya şöyle söylüyorlar: “Ya İsa bu çölde bizim açlıktan artık bir mecalimizden kalmadı, susuzluktan ta bir mecalimiz kalmadı ne yapacağız?” dedikleri zaman İsa Aleyhselam o inanca göre ellerini açıp bir dua ediyor: o anda bir sofra diziliyor. Ve o yanında bulunan havareyinler, o sofrada bulunanlar nereden geldi, diye derin düşüncelere dalıyorlar. Yemeklerini yiyorlar. İsa’nın burada ki mucizesini Hıristiyan aleminin hepsi de kabul ediyor. Belki bilimsel açıdan  bakınca, yani bugünkü bütün insanlarımız derler ki ya hiç ortada birşey olmadan bu olur mu? Evet bunlar doğa üstü bir meselelerdir. Bunlar bir mucizedir. Yani İsa’nın annesi Meryem’in hiç kocası olmadığı ve kendisinin bir mağarada İsa’yı doğurduğunu ve onların inançlarına göre Allah’ın oğlu olduğunu söyleyen bugün Amerika’da ki bir başkan dahi buna böyle inanıyor. Yani onların bilim adamları da bunlara inanıyor. Aya giden astronotlar bile geri gelmiş kiliseye kapanıyorlar, böyle inanıyorlar.

Şimdi gelelim bizim Hızır meselesine; Hızır Aleyhiselam’ı Kuran-ı Kerim’deki Keyf Suresinde rahat rahat anlatılıyor ve örnekler de veriliyor, Ayhan Bey. Orada diyor ki Musa Aleyhiselam diyor ki, “Ya Rabbi bana büyük bir ilim ihsan ederken sen benden daha fazla ilim sahibi olduğunu bana söyledin” diyor. O zaman diyor ki “Siz bu ilimi eğer muhtedir olursanız arz ederseniz, ondan öğreneceksiniz” diyor. Musa Aleyhselam Hızır Aleyhselam’dan bir mülakatta bulunuyor her ikisi de ve mülakatta bulundukları anda “sen bana arkadaş ol bu ilmi yani ilmi ledun’u sana da öğreteyim” diyor. İşin kısa cümlelerine varsak diyorum, daha iyi olacak. Çünkü uzundur konu.

 

Evet, özetleyerek devam edelim. Hızır Aleyhiselam’la Musa Aleyhiselam arkadaş oluyorlar. Bir denizde Musa Aleyhiselam’a Hızır Aleyhiselam diyor ki, benim işime hiç karışmayacaksın. Ama bir sefer onun işine karışıyor Musa Aleyhiselam. Orada Hızır Aleyhiselam “sen bu puanı kaybettin burada kazanamazsın Ya Musa” diyor. Gene gidiyorlar, Hızır bir vapuru deliyor, Musa; “sen bunu niçin böyle yaptın?” dediği zaman, diyor ki: “Gene benim işime karıştın”. Nihayetinde bir şehre gidiliyor, Kuran bunu aynen böyle yazıyor. Ve o şehre gittikleri zaman çok müddet aç kalıyorlar. Nihayet bu açlıklarını gidermek için şehirde bir mucize söz konusu oluyor. Ve orada da o mucizeyi gösterdikten sonra da Musa Aleyhiselam, Hızır Aleyhiselam’ın ilmine muktedir olamıyor.

Birincisi; şimdi biz bunun içerisinde neyi çıkaracağız? Hızır Aleyhiselam geçmişimizdeki bir isim ama günümüze kadar geliyor. İşte Hızır yardımcın olsun, Hızır yetişe, Hızır elinden tuta, gibi söylemler vardır halk arasında. Hızır Aleyhiselam gibi herkesin elinden tutalım, herkesin de canına yetişelim, herkes bir bunalım geçiyorsa para yönünden olur, fukaralık yönünden olur, hangi yönden olursa olsun, işte Hızır burada sen de gider ona yardımda bulunursan Hızır’ın görevini yapıyorsun, ben de gider yardımda bulunursam Hızır’ın görevini yapıyorum.

Hatta ve hatta bugün İstanbul’daki acil servislerin adını da Hızır servis denmiş. Demek ki Hızır Aleyhiselam toplumca senin de, benim de gönlümde, bütün insanlık aleminin böylece gönlünde yaşıyor. Eğer biz Hızır’a yok desek, böyle bir şey yok, olmaz, desek biz özümüzü kaybediyoruz, demektir.

Bunlar çok derinlerden bize verilen mesajlardır. Yani duygusal, çok güzel bir yardımlaşma, toplumu da birbirine bağlayan güzel bir mesaj vardır bunların içinde.

 

Sevgi, dostluk, barış, hoşgörü, eşitlik, adalet… Bu kavramlar Alevi inancının, kültürünün içerisinde yerini almış, olmazsa olmaz kurallar haline gelmiş değerlerimiz. Cemlerde dedeler gerçekten bu inancı anlatan temel insanlar olarak bu değerleri de halka aşılıyor.

Evet Veli dedemizin bunlara ilave edeceği şeyler var. Şimdi ilave edeceği şeyler var derken siz de Aleviliğin evrensel boyutunu çok iyi gören tabi ki yansıtmak isteyen dedelerimizden birisiniz. Gerçekten de öyle bir yapısı var ki Şahkulu Dergahı’na, Cemevi’ne de onlarca araştırmacı yazar geliyor, farklı uluslardan insanlar geliyorlar. Herhalde hayran oluyorlar değil mi? Sevgili Ayhan Bey, bugün çağlar boyu değişin ve evrimleşen bir Alevilik var. Bunu bütün canlar okuyorlar, bilgi ediniyorlar yazarlar yazıyorlar, çiziyorlar. Elbette ki bunlar Alevinin kültürünü, inanç boyutlarını bizlere kitaplar halinde olsun, sizlerin hazırladığı dergilerde olsun, bu insanlarımıza güzel güzel hizmetler veriliyor.

Şahkulu Sultan Dergahı’ndan bir nebze de olsa hatırlatmak istiyorum, siz de bunu bana hatırlattınız.

Evet Şahkulu Sultan dergahında Perşembe günleri buraya gelen insanlarımızı bir sohbet toplantısıyla bir araya getirmeyi başarıyoruz. Orada çağımızda Aleviliğin nasıl yaşatıldığını, yaşadığını, gençlerin bunlara eleştirilerini de alarak yorumluyoruz, işliyoruz, inançlarımıza devam ediyoruz. Eleştiri her zaman için menzil aldırır Sevgili Ayhan Bey. Çünkü eleştiri olmadan bir yere varılamıyor. Eksiklerimizi bulduracağız, varsa noksanlıklarımızı tamamlayacağız. Bu sadece cem evlerinde erkanların yürütmesiyle ilgili değil, bizim dünyaya bir bakış açımız var, bununla da ilgili bir olaydır. Bu Alevilik dediğimiz zaman Hz. Resulullah, Ali hakkında şöyle diyor, ismi Ali ama Ali’nin özü, dalı, gövdesi bugünkü Ali sevgisiyle beslenen insan demektir. Diyor ki, “Evveli sen, ahırı sen, batını sen, zahiri sen” diyor. Aleviliği batında, zahirde anlamak, Alevliğin evvelini anlamak, Aleviliğin de geleceğini anlamak, demektir. Bunlar büyük kültürlerdir.

Aleviliğin bütün ibadet yönleri hepsi de Kuran kaynaklıdır. Hele hele ulu aşıklarımızda hep şunu gördük; biz Viranileri, Nesimileri, Pir Sultanları, Hatayiler ki bunların hepsinin okudukları mersiyeler, şiirler, deyişler, demeler hepsi Kuran kaynaklıdır. Hiçbir tanesi insanları yadırgamıyor, insanlığı mutlaka ve mutlaka bir topluma mal etmek için en güzel ahlaklarıyla beraber onlara veriyor.

Şahkulu Sultan Dergahı’nda o güzel varlıklarıyla haftada  2 bin,  3 bin rakamla ifade edilecek insan birikimi var. Tüm bu insanlarımız burada büyük kurbanlar keserek, lokma vererek, yiyerek, cemlere girerek, o insanlar geleneklerini yürütüyorlar, o toplumlar kültürlerini yürütüyorlar. İşte kırkını okutuyor, yedisinde okutuyor, insanlar gelip bunlara baş sağlığı diliyorlar ve böylece bireylerin birleşmesine vesile oluyorlar.

Ve yine Allah onu bir kere daha göstermesin, bu deprem felaketlerini gördük, bugün 70-80’in üzerinde depremzadelere Şahkulu Sultan yardımda bulunuyor. Bütün yiyecek ve içeceklerini okul masraflarına kadar üstleniliyor ve veriyorlar. Bu sadece Şahkulu’nun meselesi değil, bütün insanlığın meselesi. Yani bütün bu insanlar merhametleriyle ve acılarıyla, insaflarıyla Şahkulu Dergahı’na hiba ediyor ve orada onları götürüyorlar.

Bugün genç beyinlerimiz var, genç çocuklarımız var. Bunların önlerini dünyaya doğru açmak lazım. Bilim çağındayız, bir dede sadece tasavvufi konumuyla değil, içerikli konuşmalarıyla değil, o dede farklı konularda da mutlaka ve mutlaka gençlerin ufuklarını açmaları gerek. Ve onları yetiştirmemiz gerekiyor; işte bilgisayar kursu verdik. Bugünlerde başka kurslara da başladık. Bunlar bir sanattır.

Hz. Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli ilk dergahını kurduğu zaman Ahi Evren Veli ziyaret etmiştir. Çünkü o kendisi de bir sanatçıydı. Bütün müritleri hep sanatkardı. İşte oralara giderek Hz. Hünkar o sanatlarını orada kendi insanlarına teşvik etmiştir, mesaj vermiştir.

Hz. Hünkar’ın mucizelerini, taşı yürüttü, yoğurdu vd. Bunlara onun ruhuna uygun bir şekilde günümüzde yorum yapmak lazım. Hz. Hünkar bana kalınca taşı yoğururken o gün doğa üstüydü. Ama bugün benim yorumuma göre; o taş kalpli insanların, sert bir cisim gibi olan kalplerini yoğura yoğura hamur etmiştir, iyi etmiştir, yumuşatmıştır, gerçek bir insan etmiştir. Bu bir mürşitliktir. İşte o hamur edilişi insanlığa mal edilmiştir.

Dört kapı, kırk makam ilkelerini koyuyor, Hz. Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli. Birisi gelir der ki dört kapıyı sayabilir misin? O da sayıyor; şeriat, tarikat, hakikat, marifet, diyor. Bu saymayla bitmiyor. Ha bunun özüne bakmak lazım, onun içerisinde bize neler verdi, hangi mesajları veriyor, onu nasıl yapmamız lazım? Başta imanı diyor, ondan sonra ilmi diyor, ondan sonra ibadeti getiriyor. Yani siz gençler, bugünümüzde Hacı Bektaş-ı Veli’nin o güncel,  o günkü olaylarını bugünümüze taşımak şartıyla ve bu yeni çağda onların beyinlerine en güzel mesajları vermek lazımdır.

Ben şunu söyleyebilirim, Hz. Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli Hazretleri diyor ki, “Su gerek ki abdeste yaraya, abdest te gerek ki namaza yaraya, namaz da gerek ki Hakk’a yaraya”. Bakın şu üç cümle bize neyi getiriyor? Bugün çağımızdaki Alevilik önce bize oku, oku, oku; Yaradanın adı için oku, deniyor. Son kitabın ilk ayetinde bize ısrarla bunu söylüyor. Ve ilmi teşvik ediyor. Hz. Peygamber Efendimiz diyor ki, “İlim Çin’deyse bile, gidin öğrenin” diyor. Ve Hz. Ali Efendimiz de diyor ki, “Bana bir kelime öğretinin kırk yıl kölesi olurum” diyor. Hz. Resullullah’ın bizlere vermiş olduğu o güzel hadisleri hayatımıza geçirmeliyiz.

Hz. Peyganber: “Bana imrenen ve benim gibi yaşamak isteyen, Allah’tan da cennet isteyen, benden sonra Ali’ye, Ali’den sonra da Ehlibeytime uysunlar” demiştir. Çünkü onlar benim özümden gelenlerdir, çünkü beni anlayanlardır, buyurmuştur. Ama Ehlibeyte uymak için Ehlibeyt gibi yaşamak lazım, o ilme kendimize adamamız lazım, o sanata kendimizi adamamız lazım, çağımıza göre o güzel, taze beyinleri geliştirmek lazım.

 

Söyleşi: 5. 2. 2000, Cem Radyo, Alevilik Söyleşileri. (Programı, Musa Çetinkaya Dede de programa katılmıştı.) Ayrıca aynı gün program dışında yapılan söyleşi metni de diğer söyleşiye ilave edilmiştir, söyleşiyle bütünleştirilmiştir.