SELAHATTİN AKKAYA

CEM VAKFI YENİBOSNA KÜLTÜR VE CEMEVİ DEDESİ / HOCASI
BOSTANKOLU HASAN HALİFE OCAĞI / TOKAT

 

AYHAN AYDIN

Uzun yıllardan beri tandığım Selahattin Akkaya Dede, halkla en yakın ilişkiler içinde olan, şimdi bırakın taliplerini on binlerce insana seslenen, onlara her daim hizmet eden bir dedemiz, hocamız. Bir dede olarak Yenibosna Kültür ve Cemevi’nde bugüne kadar belki beş binden fazla cenaze kaldırdı. Ağlayanların feryatlarını dinledi. Onları teselli etmeye çalıştı. İnsanlara nasihatlarda bulundu. “Her canlı ölümü tadacaktır”, denirken bu çok kolay bir söz gibi gelse de, hayatın güzellikleri karşısında bir sonun da olduğunu onbinlerce insana söyledi. Hacı Bektaş Ocağı’na derinden bağlı bir ocakzade olarak ben daha çok benzer ocaklar gibi, Hacı Bektaş Ocağı’nı “Pir Ocağı” kabul eden  bir ocak temsilcisi olarak dedenin bu konudaki fikirlerini almaya çalıştım.

 

Sevgili dedem nerelisiniz? Tokat Reşadiye Beşdere Köyü’ndenim.

 

Kaç yılında doğmuşsunuz? 1948 doğumluyum.

 

Peki sizin köyün durumu şu anda nasıl, köye gidip geliyor musunuz? Köyde nüfus çok azaldı. Yaşayan çok az kişi var.  Köyümüz ihmal etmiyoruz, gidip geliyoruz. Halihazırda babam da köyde oturmaktadır. Bizlerin köyde evimiz var.

 

Yakınınız da Alevi köyleri var mı? Var. Alevi köyleri zaten biz bir köy dört muhtarlığa ayrıldı. Dereköy, Gökköy, Dolay, Beşdere bunlar bir muhtarlığa bağlıydı. Fakat sene ellilerde bunlar birbirinden ayrıldı.

Fakat gerçek Alevi olmak çok zor. Gerçek bir Alevi olabilmek için çok dürüst bir insan olmak gerekir.

 

Oralara geleceğiz. Şimdi hangi ocağa mensupsunuz? Ceddiniz hangi ocağa bağlı? Köklerimiz Horasan pirlerindendir. Bilirsiniz seksen bin gayperenleri derler. İmam Zeynel Abidin’le bu yollar devam etmiş. Bizler de dedemizden, babamızdan aldığımız kültürle, Hz. Hünkar’dan aldığımız hüccetle, bizlere Bostan Kolu Evlatları denmiş. Bizim ecdadımız şöyle bir mücüzat göstermiş. Yani evveliyatında Hz. Hünkar gelip burayı irşat ettiği zaman işte o seksen bin gayberenlerine orada icazeti verirken bunlara bir kazan kurmuş, bunlar da mesela yüz atlı mı göstermiş, On iki öküze kadar bu kazan alıyor, diyen olmuş. Fakat bir koçunan da doluyor, demiş. Orda herkes mücuzatını göstermiş. Benim ecdadım da gelmiş orda kazanı kaynatmış, doldurmuş halk kepçesini salmış, kepçesiyle istediği çıkmış, ecdadımız da halka vermiş ve o da kardeşinin üzerine halife olmuş.

Bizim evveliyattan aldığımız meselâ pir, rehber, halife, mürşit hak mı? deyip bunda ikrar veririz.

 

Kendi ocağınızın bir piri var mı? Pir ocağınız var mı? Pir olarak kimi tanırsınız? Pir olaraktan Hz. Hünkarı (Hacı Bektaş Veli’yi) tanırız.

 

Mürşit var mı? Mürşit olaraktan da ordan gene Hz. Hünkar’ın nefes evladı olaraktan Ulusoylar’ı tanırız. Yine ordan Kırşehir’den gelen bir zaman millet vekilliği yaptı Yusuf Ulusoy, postun sahibi vardı Feyzullah Ulusoy ve onların nesillerinden gelen o ocağa bağlı bir kökten gelenleri tanırız.

 

Ocağa bağlı olanları mürşit sayıyorsunuz, siz ocak olarak. Yani biz Hz. Hünkar’ın nefes evlatı olarak kabul ediyoruz onları. Hz. Hünkar’ın burnu kanıyor ve bunu ayak değmedik yere dök diyor, Kadıncık Ana da ayak değmedik yer bulamadığı için onu içiyor ve ondan bir evlat zuhur ediyor. Kanı kanımdan, deyip o soya sahip oluyor. Ulusoylardan gelen kişileri mürşit olaraktan, rehber olaraktan da İmam Zeynel soyundan gelip, İmamlar soyundan gelerekten o gayberenlerinden Hz. Hünkar’ın huzuruna geldiler. Hz. Hünkar dedi işte burda mücüzatını gösterip orda mücüzatı üzerine kazan kaynattığı zaman kardeşinin üzerine halife olmuş yani rehber ilk oldu, öğretmeni halife de teftiş amiri olaraktan.

Bizim görgülerimizde meselâ bir talip bir hata yaptığı zaman rehber gelip onu eğitiyor. Eğer o yol İmam Cafer Buyruğu’na göre rehberin kaldıramayacağı bir yol ise halifeye bırakıyor, bize bırakıyor meselenin hallini. Meselâ biz bir kademe ondan üstün olmuş oluyoruz. Yani kardeşim üzerine sen okumuşsun öğretmen olmuşsun ben de ilkokul mezunu kalmışım. İşte onun benzeri bana bırakıyor. Ben de İmam Cafer Buyruğu’nca diyorum bu hangi baptan düşmüş bunun yolu erkanı neyi kaldırabiliyor? Eğer ağır ise namus, bir zina böyle ağır bir şeyler varsa, ben de o zaman mürşide bırakıyorum. Yani o pir kapısında hizmet yapan, o posta sahip kişiye bırakıyorum. Meselâ şu an için Feyzullah Efendi gitti, onların içinde uluları Yusuf Efendi var.

 

Şimdi Yusuf Ulusoy’u görüyorsunuz mürşit olarak, işte pir ocağı olarak Hacı Bektaş dergahını biliyorsunuz. Nefes evladı geliyor diye siz onu biliyorsunuz. Evet.

 

Sizin ona bağlılığınızın derecesi nedir? Yani mesela ziyaret mi ediyorsunuz, o geldiği zaman onun yanına mı gidiyorsunuz, ondan ne alıyorsunuz, ne veriyorsunuz, manevi bakımdan. Yani siz onu ne gözle görüyorsunuz? Bizim onu görmemiz biz ebiyi ecdattan (ta ezelden) bize verilen bu yolun kurucuları olaraktan “El ele el Hakk’a” gereği saygıyla bakarız. Benim de dedem var, benim dedemin dedesi de var, o da ona bağlı. O ona bağlı olaraktan yol nizam kurulmuş.

O geldiği zaman mesala bütün bizim toplumumuza hitap ediyor. Biz de geldiğimiz zaman sen benim talibimsin, bir de diğerinin talibi var. Orda bir ayrım yapmışlar, herkes talibini bilecek. Ta ki kökten o günden bugüne bin beşyüz senedir süre gelmiş, süre tanıyaraktan gidiyor. Evlattan evlada teslim olduğu için. Fakat o geldiği zaman bütün toplum bu kez bir yere toplaşıyor. Mürşit olaraktan hepsi oluşuyor orda ışığın altında toplanıyor.

Bizde, mesala ben bir hata yaptım, benim dedem geldi bana bir sitem (ceza) kesti. Dört kapıya pir, rehber, halife, mürşit kapılarına mesala taksim yapıyor bu sitemi; mesala yüz kağıt (lira) sitem vurduysa onu mutlaka ki yirmi beşi, otuzu, kırkı neyse bu miktara böler; o pir kapısına, Hz. Hünkar’ın o pir kapısına, diye ayırır gönderir oraya. O postta kim var ise o postun sahibine gönderir; yazar şu kişinin bu yoldan sitem akçesi alınmıştır, burdan postta gönderir. O da ordan aldığı zaman bir yazı yazar mühürünü de basar gönderdiğiniz bu kişinin sitemi alınmıştır, diye. Tekrar ordan geri gönderir. Yani irtibat böylece sağlanmış olur. Bir adak adar insanlar, kendi inancıyla. Mesala der ki Ali dede sana bir nazirim (nezirim –adak-)  olsun, veyahutta bir kurbanım olsun, veyahutta şuna muvafak olursam bir nazirim olsun. O zaman gelir muvafak olur, Ali dede gelir mesala onu yerine getirir ona keser. Veyahut ta, Efendim der, (efendi ismiyle anarlar) sana bir nazırım olsun, veyahutta mesala şu hastalığım giderse üç, beş kuruş adağım var. Zaman gelir o mürşitlerden hangisi gelirse onun sözünün üzerine o gelir, orada duvaya durur, verir  nazirini. Yani mürşite adarken, efendim dediği zaman, o soydan hangisi gelirse ilk önce onun sözünün üstüne o kişi alır onu veyahutta Ali, Veli diyerekten ayrım gözetmez.

Ama yine bazı efendilerimizden gelir, meselâ Timurtaş Ulusoy gelir, veyahut Veliyettin Ulusoy gelir, adamda da bir niyet vardır gider, bir su aksınlamak (suyu dualamak ve suyun içilmesi manasında) içinden, bana bir adak adar. Ama o da isteğine muvaffak olduğu zaman o efendinin gelmesini bekler. Ama bu sene mi gelir, ama gelecek sene mi gelir, ama on sene sonra mı gelir? Onun içerisinde der ki böyle böyle ben bir ikrar verdim buraya bir su aksunlattım (dualattım), Veliyettin Efendi’ye de bir kurban adadım, o geldiği zaman, efendim der, sana bir kurbanım var. Bu kurbanı götürüyor musun veyahut burda keselim mi? Nasıl niyet etti ise o kişi de ona göre ona şeyini (nezirini) verir.

Bizim ebiecdattan, soydan, babadan, dededen aldığımız ilhamlarla aslımız; Horasan pirinden, gayberenlerinden bu Rum diyarına göç edişi ve Hz. Hünkar’ın da burda dedeleri intihama çekip burda insanların derecesine göre köylere de bunları gönderip orda talibi, müritleri imtihan edip gereken yolu erkanı öğretin, demesiyle bu yollar sürülmüş.

Hz. Hünkar’ın işte soyundan sonrası mesala gelen bizim ebi ecdadımız önce Hz. Hüseyin’in emanet ettiği yolu ve Hz. Hünkar’ın da bizlere tayin ettiği müritlere sahip çıkıp bu kişileri yanlış yollardan alı koyun, toplumun içerisinde bunların nasihatını verin, bunlara vaaz verin, diyerekten o soydan gelen dede de yani de de (söyle, öğret manasında) denemekle dede ismini almıştır.

O soydan, dışardan birisi gelse meselâ bu dede desem adam der ki, benim çoluğum çocuğum bilmiyor gerçek dede mi değil mi? Veyahut hüccetini göster? Bizim, gittiğimiz zaman orda mesala Hz. Hünkar’da, Hacı Bektaş’da kayıtlığımız var. Orda mesala hangi soydan gelmişin, hangi soyu kazanmışın, hangi taraftan geçmişin, orda her şeyim var, mevcut. Sıradan birisi gidipte dedeyim, demekle onun dedeliğini kabul etmezler. Mutlaka ki soydan gelerekten kökleşmiş olması gerekekir dedelerin.

Benim meselâ ispat ettirmek için bu dede dede midir, dede değil midir? dedirmek için ta benim dedemin zamanından belki yüz tane köy çıkar babamdan, dedemden. Bayram Çavuş’un neslinden, bunlar bizim dedemizdir. Dede olaraktan iki yüz sene önceliğine şahitlik yapar. Yani babadan oğula intikal ederekten, sen kimden almışın bunu? Bu tarih bundan mücadele gelir yani ben gidip de ve yahut sıradan ben dedeyim, diyerekten dedelik olunmuyor. Sadece soydan soya teslim edip, oğuldan oğla geçebiliyor. Biz babadan bunu böyle teslim aldık. Ben de mesala teslim ederken oğluma öğretiyorum; oğlum bunlar benim müritlerim. Selahattin Dede’nin oğlu, Selahattin Dede kimin oğlu? Feyzi Dede’nin oğlu, bundan devam edip soy sürer. Bu gelmiş, bugüne kadar devam etmiş.

 

Evet yani Hacı Bektaş’dan, hüccet diyorsunuz, bir mühürlü belge meselâ orda sizin kaydınız olduğuna dair, sizin ocağınızın olduğuna dair, babanızın kayıtları olduğuna dair bir belge alması gerekiyor, diyorsunuz. Orda şu anda Yusuf Efendi diyorsunuz postnişin olarak. Daha önce Feyzullah Efendi vardı. Yani Veliyettin Ulusoy’un babası. Siz şimdi kimi tanıyorsunuz? Evet. İçlerinde ulular ama  en çok bildiğimiz meselâ Yusuf Efendi var, onun oğulları var: Timur Efendi var, Coşkun Efendi var, Celal Abbas Efendi var, İhsan Efendi vardı o da gitti Allah’ın emri bunlar Yaşar Efendi var, Orhan Efendi vardı o da Allah’ın emriyle gitti. Onun oğlu var… (Şimdi Yusuf Efendi’de göçtü.) Bunlar gene gruptur hep aynı kökün soyu olaraktan tanıdığımız kişiler. Ama bunların içlerindeki yaş itibariyle o soydan gelen en ulusu, büyükleri Yusuf Efendi. Yusuf Efendi’den sonra kim gelmiş, onun içinde yaşlıları kim, ona teslim ediyorlar. (Yusuf Efendi Hakk’a yürüdü. Şimdi Veliyettin Efendi’yi tanıyoruz. 2008.) O gider başkası gelir. Yani bu bir devir alemdir. Birisi Hakk’a göçünce, kendi aralarından seçip aynı soydan başkanısını bu göreve atarlar.)

 

Peki kendi köyünüzde bir türbe var mı? Civar köyünüzde türbeniz, yatırınız var mı? Şimdi bizim kendi köyümüzün sınırları içerisinde iki tane türbe var. Fakat bunların birine Altın Baba ismi olaraktan geçiyor, birine Ağız Kesilen Baba; bunların birbiriyle arasında beş yüz metre mesafe var, bir belin üzerinde. Fakat eskiden bu bellerdeki bu ziyaret yerlerine çıkılırdı, köyler birlik iken. Köyler İstanbul’a daha yakın bir zamanda akım yaptı. Kurbanlar kesilirdi, orda tarikat yürürdü aynı buradaki gibi on iki hizmet yürürdü, kurbanlar kesilirdi. Büyük ağaçlar var meselâ ziraattan ziraat mühendisi geldi; altı yüz senelik bu ağaçların ölçümünü yaptı. Altı yüz senelik ağaçlar olduklarını söylediler. Bu tekkelerin çevresindeki ağaçlardan kimse dal koparamaz, koparırsa zara görür. Burda on iki hizmetler yürürdü, burda insanlar birbirine kaynaşma bilmem falan inançla burda ziyaret olaraktan kabul edilirdi.

Ama şimdi köyler taşındı yine bazen dernekler arasında gidip eski anılarımızı yürütelim, diyerekten çalışmalar var. Fakat bu da biraz sakıncalı olur, gibi oluyor. Bunun tedbiri olarak bu kere devlete haber veriyorlar ve yahut valilikten diyorlar ki biz ebiecdattan böyle bir geleneklerimiz var biz orda toplumumuza bir kurban, kuzu keseceğiz. Sizlerin de buraya iştirak etmesini istiyoruz ve yahut askeriye komutasında asker veriyorlar.

Halk oraya şenliklere çıkıyor, orda izliyorlar yine bu hizmetlerimiz orda yapılıyor. Burda coşkuyla saz sanatçıları götürüp orda cihazlar kurulup bir güzellik yaşanıp, kurbanlar kesilir. Halk tarafından ve devlet tarafından bunlar benimseniyor. Altın Baba olan yatır üzerinde orda altın var gibisine onu gece eştiler. Yabancılar tarafından eşildi. Fakat Hakk’ın hikmeti orda bir kıvılcım çıkıyor eşemiyorlar. Onların üç tanesi de bir Çerkez köyler var yakınımızda onlara burada yatan eren öyle mücüzatlarını gösterdiler yani.

 

Evet dede şimdi evlisiniz, kaç çocuğunuz var? Dört çocuğum var.

 

Eşiniz yaşıyor. Evet

 

Peki bir mezuniyet var mı? Okuma yazma var. Şimdi biz okul görmedik. Bizim zamanımızda köylerimizde okul yoktu. Benim çocuklarım zamanında işte köy kuvvetiyle okul yapıldı. Onlar da beşten çıktılar. Yani ilkokul mezunular hatta. Dördüncü çocuğum işte burda lise son sınıfta, şimdi ticaret lisesinde okuyordu, işte kendi derecesine ne başarabilirsek. (Şimdi ise mücadele etti iki yıllık bir üniversite okudu. 2008)

 

Siz zamanında dedelik yürütmenin yanında meslek olarak ne iş yaptınız? Yani köyde bulunduğunuz yada şehre, buraya göçtüğünüz zaman? Efendim bizim yaşantımız reşberlikle (rençber-çiftçi-) yani reçberlik deyince tarım üzerine balcılık, hayvancılık… Ben şahsen yirmi sene çobancılıkla uğraştım. Kendi gücümle yani okuma gücümü bizim işte burda Hasan Hoca var, Hasan Bal var. Orda o kişide köydeydi.

Aynı muhtarlıktan ayrılma; hem bizim talibimiz, hem muhtarlıktan ayrılma aynı köylüyüz, sınırlarımız aynı

 

Cem Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi. Evet. Hasan Bal aynı muhtarlıktan ayrılma. Yine de sınırlarımız beraber yani aynı köylü sayılırız. Eski ismimiz Gök köylü köyler ayrıldı bizim ismimiz Beşdere oldu. Hem talibimiz aynı zamanda hem de benim hocam idi. Üç ay işte bir okul tuttular yani oda tuttular orda bize eğitim verdiler. O da bir fakir aile idi. Şimdi iş adamı oldu. Öbür Hasan Bal da o kahırla geldi buraya, rahmetli annem köyde öğlen yemeğinde bir mısır çöreği yapardı, biraz da çökelik, biraz da kurusundan hoşaf suyu deriz, biz de armut yarmasından pişirilir, öğleneyin öğrenciler dağılınca Hasan Bal’la beraber oturur, yerdik.

 

Şimdi peki evde kaç kişiyle beraber oturuyorsunuz? Efendim biz işte dört çocuk var bi de ailem, bi de ben altı kişi.

 

Çocuklarınız okuyor mu, okudu mu, ne yapıyorlar? İşte çocuklarım dördüncü yani son beşik lise son sınıfta ticaret lisesinde ondan sonra ileriye artık çocuğun kendisi bilir. Neye sarılıyor. Ötekileri ilkokul mezunu çalışıyorlar, konfeksiyonda çalışıyorlar. Biri makastar olarak, birisi dikimci olarakdan çalışıyorlar. Şu an için işte onların evlilik bilmem onlar için ev yapmak için çabalıyoruz.

Ben zaten doksan üçte geldim. Geç bir zamanda geldim  İstanbul’a. Efendim askerlikleri üç tanesi yaptı. Fakat birbirlerine çok bağlılar. Everek dediğimiz zaman işte baba ilk önce evimizi yapak, ondan sonra evlilikle iş bitmiyor, diyorlar. Doğru söylüyor. Babam var işte babam da köyde, annem de Allah’ın emriyle gitti, sizlere ömür. Ona da gel diyoruz, o da babam, şimdilik daha elim ayağım tutuyor, diyor. İstanbul’da ben yaşayamam ne zaman son duruma kaldığım zaman gelirim, diyor. Böyle bir ortam da sürdürüp gidiyoruz işte.

 

Peki Türkiye’de sizce kaç tane Alevi vardır? Alevi – Bektaşi kaç milyon? Valla şimdi tarihlere eski tarihlere bakınca yirmi beş milyon civarında ama benim tahminime bakarsan beş milyon.

 

Neden? Çünkü Peygamber benim yolumu süren benim neslim dedi. Alevi olmak kolay değil. Demin de söyledik, bal demekle ağız tatlanmaz. Ocak zade olarak ben şimdi suçlamıyorum meselâ adam ocak zade, aynı köyden, aynı yöreden ayrılma aynı muhtarlıktan ayrılma, burda seksen hane var, bir Cuma gecesi şöyle gelmiyorlar. Yemek olursa gelip yiyorlar, ondan sonra hadi. Diğer o zaman toplum yoluna sahip çıkmalılar ben kendi inancımla meselâ kendi yaşamım boyunca çobanlıkla yetiştim. Fakat kendi isteğimle üç ay gittim o Hasan Bal’ın önünde ders gördüm, Kur-an’ı öğrendim ve kendi gücümle senin gibi bir kişiden yirmi dokuz harfi yazdım, yeni yazıyı öğrendim ve gittim kaymakamlığa dilekçe verdim, dışardan intihama girdim diploma aldım. Bunlar hiç çocuğun önüne diz çökmeden kendi gücümle.

Fakat onun peşinden bu cenaze işleriyle ilgilendim. Hem o yaşamı sürdürürken, hem reçberlikle, hem hayvancılıkla uğraşırken onların yanı sıra bunu zikrettim. İyi kötü meselâ elden geri kalmadan şurada meselâ ne diyorum halka hizmet Hakk’a hizmet, ben buna inanmışım.

Bunda her şeye katlanıyorum ama o kişiye de diyorum ki, gel kardeşim sen eğer dede isen, sen bu talibe talibim diyor isen, evladım diyorsan, yol evladım bel evladımdan ileri diyor isen, bu yola sahip çıkmak ile olur.

Bana bir şey vermeden almak olmaz; önce ver, sonra al. Önce hak et, kendini pak et, lokmayı da hak et, diyoruz. Adam geliyor geriye kaykılmış burda nasıl tarikata gelineceğini bilmiyor, talibe ne söyleyeceğini bilmiyor, ben senin dedenim ver benim hakkullahımı demekle, olmuyor.

Onun için sayı önemli değil. Yolun sürülmesi önemli olan. Bu yolu hak etmek önemli olan. Bu yolun töresiyle, kuralıyla yaşamak önemli olan. Dedenin dede gibi, talibin talip gibi davranması önemli olan.

 

Meselâ ocak deniyor. Ocaklar dedelerin bağlı oldukları kökler. Ocağı nasıl tarif ediyorsunuz, yani bir Ehli Beyt yolundan yürüyen bu ocakların manası nedir? Ne ifade ediyor? Her dede bir ocağı bağlı şu ocağa, falan bu ocağa bağlıyım, diyorlar. Ordan bir manevi güç mü alıyorlar, ne yapıyorlar, o size ne veriyor? Arkanızda bir dağ gibi mi oluyor, ne oluyor? Bu yol ocaklarla gelmiş. Bunlar da Hünkar’dan icazet alarak bu yolu sürmüşler. Orda on iki ocak var. Meselâ birisi Pir Sultan Ocağı demiş o mücüzatını (mucizesini) göstermiş, birisi Baba Mansur demiş, birisi Ağu içen demiş… Bunlar Hz. Hünkar’a bağlı. Ordan bunlar hizmet almış. Talibin üzerine gitmişler, onları eğitmişler. Nasıl ki bir ilkokul öğretmeni köylere gidip çocuklarımızı okutabiliyor, öyle olmuş. Dede olaraktan tayin olmuşlar. Bunlar meselâ benim soyumdan gelmiş orda bin kişi kökleşmiş. Fakat benim köküm Taki İmam soyundan gelen Bostan Kolu Ocağı’na bağlı olaraktan ben bu ocağı tanımışım. Ben himmeti ordan almışım, ilhamı ordan almışım, yolu, erkanı bana o öğretmiş, benim öğretmenim olmuş. Öbürsü de aynı izde birleşiyorlar. Hubuyar Sultan’dan hizmet almış. Hubuyar Sultan bunları eğitmiş, yolunu, erkanını göstermiş, namazı, niyazı göstermiş, insana saygıyı, sevgiyi göstermiş, o da ondan hak demiş.

Fakat hepisinin başı ser çeşmenin gözü Hz. Hünkar.

İşte ocaklara bazı kişiler inanmış. Nasıl inanmış? Şu an için meselâ Hızır aşkına oruç tutuyom ama Hızır demek hazır demektir. Hubuyar ve diğer ocaklar Hızır’ı mesala yedi gün tutar. Biz ise üç gün tutarız. Dedem Bayram Çavuş’un ocağı, veyahut Selahattin Dede’nin Ocağı, Taki İmam Ocağı ve orda isteğine muvaffak olmuş zaten alanda mı, verende mi? Alıcı kişi her zaman kazançlıdır.

Hz. Hünkar da Ahmet Yesevi’nin talebesi olaraktan gelmiş. Ama şu demektir ki ben ilkokul öğretmeniyim; benim okutduğum çocuk gitmiş yüksel okul okumuş gitmiş millet vekili olmuş, gitmiş Cumhurbaşkanı olmuş… ama ben gene ilkokul öğretmeniyim. Evet Hz. Hünkar’ı Ahmet Yesevi okutmuş ama Hz. Hünkar makamı daha ileri geçmiş, yükselmiş buraya gelmiş, kılıç çekmeden bu Urumu (Rum Diyarını-Anadolu-) fethetmiş. İnsanlara yol erkanı göstermiş, düzen kurmuş, o da Horasan pirlerinden gelen zatlar da o kişiler mücizatını görmüş.

 

Nasıl görmüş? Bizim inancımızın, bizim tarihlerimizden okuduğumuz, dedelerimizin bize verdiği ilham seksen bin gayberenleri, doksan bin Horasan pirleri Urum diyarında set çekip nasıl İstanbul’un dışarısında eskiden bir set geçmiş duvarlar örülmüş. (Niçin? Herhangi bir düşman zorlayıp içeri geçmesin.) Oraya bir siper yapılmış ama o da mucizatıyla yani doğasıyla set çekmiş ki burdan bu diyara kimse geçemez. O zaman işte Kaduncık Ana bunların hizmetçisi olaraktan onlara bağlanıyor Hürkar için O hak ve gerçek, diyor. Hizmet yaparken Hz. Hünkar geliyor bu Urum diyarına, buna engel olmak isteseler de, o büyüklüğüyle buraya geçiyor.

Hz. Hünkar buraya gelecekken bazı erenler set çekip dua ediyorlar, efendi bunların kısmeti geliyor, yeşil el bunların kısmetini veriyor. O anda Hz. Hünkar bu diyara geldiği an Kadıncuk Ana diyor ki; ey körler üzerinizden er geçti duymadınız ve bunlar alay yapıyorlar; sen herhalde er zamanın geldi sen er geçti, diyorsun, diyorlar. Buradan kimse geçemez, diyorlar ve içlerinden Hacı Tuğrul isminde bir derviş çıkıyor, şahin donuna giriyor ve o diyarı seyir ediyor. Bakıyor ki hiçbir canlı yok. Bir kara taşın üstünde bir güvercin oturuyor. Bir hışımla şahin donuna girip o güvercine üzerine yürüyor, sunuyor (yere vuruyor) alıp getirecek o dervişlere o zaman o güvercin donundaki zat adem donuna girip bunun gırtlağını sıktığı gibi şuraya seriyor ve bir müddet sonra ah ettiği zaman diyor ki, er ere böyle kıyar mı? O da ona diyor ki, madem er ere böyle kıymaz da er erin üzerine böyle hışımla gelir mi? Ben bir mazlum donuna girdim, güvercinden daha mazlum bir mahluk bulsaydım onun donuna girecektim, diyor. Güvercin de hakketen hiçbir zararı olmayan bir kuştur. Doğan kuşun her kuşa da zararı çoktur. Fakat o kuşun hiçbir zararı yoktur. Ben diyor, bu mazlum donuna girdim sen şahin donuna, zalim donuna girdin ve o zaman ah edip ağlıyor.

Siz kimdensiniz, diyor? Biz seksen bin gayberenleriz, diyor. O zaman onları buraya davet et, diyor Hünkar. O derviş geliyor diyor ki durum böyle, böyle. Onlar diyor ki çok aza mı tabi, az çoğa mı tabi? Er ise çekip götürüre (getire) deyip lütuf ediyorlar. O zaman Hz. Hünkar lütfedip çıraklarını söndürüyor altından postlarını çekiyor, revan olup yürüyor. Herkes postlarının peşinden Hz. Hünkar’ın üzerine geliyorlar. O zaman diyor ki, sizin kısmetinizi kim veriyor? Siz madem böyle bir ibadetle kısmetiniz geliyor, fakat sizin kısmetinizi kudretten kim veriyor? Bir yeşil el getiriyor, diyorlar. Görseniz o eli tanır mısınız, diyor? Tanırız, diyorlar. O zaman Hz. Hünkar mübarek elini gösterdiği gibi o zaman ayağına kapanıyorlar. Medet mürvet biz hata ettik, diyorlar. O zaman Hz. Hünkar bunları eğitiyor.

 

Dilinize, yüreğinize sağlık, var olun, dedem. Siz de sağolun nice güzel çalışmalar.

 

Söyleşiler; 12. 02. 2000 – 15. 02. 2000, İstanbul