NEVZAT DEMİRTAŞ

(SULTAN SÜCEATTİN VELİ DERGAHI POSTNİŞİNİ)
(1933 – 11 Kasım 2008)

 AYHAN AYDIN

Ben eskiden beri şuna inanıyorum; sanılıyor ki Alevilik sadece Doğu’da yaşıyor. Büyük türbeler, ziyaretler, ocaklar hep Doğu’da. Doğu derken Tunceli başta olmak üzere Malatya, Erzincan, Sivas, Adıyaman vs. iller kastediliyor.

Elbette Aleviliğin erdemlerinin yaşadığı, yaşatıldığı, nice acılara göhüs gerilen büyük merkezlerdir Doğu Anadolu illeri.

Ama ben diyorum ki, Batı’da da, Batı Anadolu’da da çok büyük bir Alevi varlığı var. Elbette Bektaşi varlığı da var. Ama ocaklar bazında da, nufüs bazında da Batı’nın görülmek istenmemesi çok şaşırtıcı, yadırgatıcı.

Belki de bazı ocaklarda, yörelerde gerileyen, yok olan inanç formülleri Batı Anadolu’muzda yaşıyor, yaşatılıyor. Kurbanlar kesiliyor, ikrar verilip yola giriliyor, müsahip oluyor genç çiftler.

Yani Batı Anadolu’da yürüyen bir büyük Alevi Yolu var.

Ocaklar çok canlı bir şekilde yaşıyor, cemler yapılıyor, etkinlikler oluyor.

Bir de ocakların dedelerinin uyguladıkları cemler, erkanlar arasında da büyük benzerlikler var.

Hatta farklı ocaklara mensup dedeler oturup, hep birlikte cemlerini yerine getirebiliyorlar.

İşte bu ocaklar arasında, bu dergahlar arasında her yıl binlerce kişiyi konuk eden, Alevisiyle, Sünnisiyle, Bektaşisiyle, Mevlevisiyle her kesimden insanı kucaklayabilen bir büyük kutsal mekan var Eskişehir’de, Seyitgazi’de.

Sultan Süceattin Veli Dergahı/Ocağı, inançların harman olduğu Anadolu’muzda, Balkanlar’a kadar uzanan sevgi zinciriyle bir ışık kaynağımızdır.

Bu kutsal mekanda da neredeyse tüm ömrünü dedelik kurumunun yürümesi için geçirmiş büyük bir inanç önderimiz, şimdi sadece lafta kalan ve maalesef birçok dedemizin tatbik etmediği, Bektaşilerin ise hiç bırakmadıkları, eşini, anayı, anasultanı yanından hiç ama hiç ayırmadan cemlerini yürütüyor, dedeliğinin gereklerini yerine getirerek insanlara, insanlığa aşk ve sevgi dağıtıyor.

Söyleşiden sonraki yazıda biraz daha sizlere tanıtmaya çalıştığım Nevzat Demirtaş ve Nadire Demirtaş’ı bir kez daha saygıyla selamlıyorum.

Aşk olsun onlara, aşk olsun gerçek canlara, aşk olsun gerçeği görüp dile getirenlere! 

 

Musahiplikse musahiplik, ikrarsa ikrar; bunları biraz açalım mı?

Batı Anadolu’daki ocak ve cem sistemi birbirine benzediğine göre bu bölgedeki musahiplik nedir, nasıl tutulur, neler yapılır?

İkrar nedir, kişilerin yıllık görgüsü nedir, ne zamanlar yapılır?

 

İkrar Kuran’ı Kerim’in emridir. Al-i İmran suresinin 81. ayeti mucibince Kuran’a uymaktır.

Der ki “Ahir zaman peygamberine ve Ehlibeyt’ine bağlı olduğunuza, doğruluktan, dürüstlükten ayrılmayacağınıza Hz. Peygamber ve Ehlibeyt’inin dostuna dost, düşmanına düşman olacağınıza yemin eder” der.

Eline diline beline sahip olması da bunların şartıdır.

81. ayetin olduğu sayfanın altında şöyle yazar: “Söz Hz. Ali’nindir, Adem’den ahir zaman peygamberine kadar bütün peygamberler bu ikrarı verdi” der ve onu sevenlerde bu ikrarı verdi der.

İkrar; bütün kötülüklerden kendini çekmek, iyiliği yapmak hırsız Ahmet dedirtmeyecekte Ahmet efendi dedirttirecek, dünyadaki karın bu. Ahrette de Peygamber efendimizin meclisinde olacak. Hem dünyada hem ahrette seni efendi yapıyor. İkrarlı karı koca kendilerinden mesuldür.

Musahip olduktan sonra dört kişi ceme girer biri hata yaparsa dördü boğulur. Öyle ise diğerlerini düşünerek daha dikkatli olmak lazım.

Hz. Ali’den Hz. Resulullah’tan bu yana musahiplik var. Ama gayesi neydi acaba? Mekke’ye gitti Hz. Resulullah, Mekke’yi Müslüman yaptı. Medine’ye gitti irşada Medine’yi Müslüman yapıncaya kadar Mekke’dekiler caydı.

Ebu Cehiller falan bunlar bizim başımıza bela dediler. Ne yapalım? Öldürelim ama nasıl olacak. Ebu Cehil dedi ki; her kabileden bir delikanlı gelsin hepsi birlikte peygamberin yattığı yatağı vursunlar kimin öldürdüğü belli olmaz onlarda kan davası güdemez.

Onlar bu fikri tatbik etmedikleri için peygamberi öldürmeye karar verdiler.

O zaman Cebrail indi, ya resulullah dedi sen bu gece yatağına Ebu Talip oğlu Ali’yi yatır dedi.

Enfal suresinin 30. ayetidir. Hz. Resulullah Ali’yi çağırdı, ya Ali dedi beni öldürecekler, yatağımda öldürecekler ama Allah’tan şöyle bir ayet geldi benim yatağıma Ali’yi yatır diyor, ama ölüm var ucunda sen benim yatağıma yatar mısın?

Benim bir canım var severek veririm bin canım olsa yine hepsini veririm, dedi Ali.

Öyle ise soyunmadan Zülfükarı kucağına al ve bu yatağa yat. Bu gece yasak kimse dışarı çıkmayacak.

Kendisi Hıra Dağı’ndaki mağaraya gidecek Ali’yi yatırdıktan sonra kendisi kapının önüne çıkınca Ebu Bekir’i gördü, gece yasağı var, sen niçin dışarı çıktın? Dedi.

Ya Resulullah sana bir zarar gelir diye çıktım.

Hemen evine git dedi ve Cebrail nur etti birlikte götüreceksin dedi ve yanına alarak Hıra Dağı’na gittiler.

Gelenler geldi. Hepsinin kılıçları ellerinde Hz. Ali efendimiz üzerinden çarşafı atıp dikilince, ya Ali bizim seninle davamız yok, bizim davamız Muhammet ile. Hepsi kaçtı, Hz. Peygamber haber verdi mağaraya saklandılar, örümcek mağaranın ağzını ördü, güvercin gelip yuva yaptı yumurtladı, peygamberi öldürmeye gelenler baktı insan girmemiş dediler geri dönüp gittiler.

Hz. Peygamber Medine’ye göç ilan etti, beni sevenler arkamdan gelsin dedi.

Hz. Peygamberi sevenler Medine’ye gittiler ama Mekke’lilerin kimsenin malı mülkü yok, dedi ki bir Medineli ile bir Mekkeliyi musahip yapacağız.

Bir Medineli ile bir Mekke’liyi musahip yaptı, musahip musahibin mirasına da girebilir dedi, Kuran yazar.

O dedi benim deve benim eve git öbürü dedi benim eve git. Hayır dedi deve burada kalacak, deveyi kendi başına bıraktılar deve geldi Hz. Eyüp Ensari’nin arsasına çöktü hemen Peygamber’e oraya bir ev yaptılar.

Bu sefer halk dedi ki ya Resulullah senin de evin var, sen kiminle musahip olacaksın? Dedi. Benim musahibim arkadan geliyor, dedi.

Hz. Ali efendimiz arkadan geldi, işte benim musahibim budur dedi.

Ali’yi seven beni sever, beni seven Allah’ı sever, Ali’yi sevmeyen beni sevmez, beni sevmeyen Allah’ı sevmez, dedi.

Lahmike lahmi cismike cismi demmike demi ruhike ruhi; Ali benim tenimdendir, Ali benim kanımdandır, Ali benim soyumdandır.

İmam Cafer Buyruğu’nda da geçer burası, hem kızını verdi hem musahibim dedi, derler. Ama siz orayı anlamazsınız, der. Halbuki dese ki peygamber nurdur Ali’de nurdur, Fatıma nurdur Ali de nurdur, onun için onlar birbirleriyle musahip oldu demiyor, siz onu anlamazsınız diyor.

Hz. Ali efendimizi meth ederken ne diyor; Hz. Ali keremullaha veche radyallahu anh diyor.

Keremullahu vech demek her yönüyle Allah’a dönük insan demektir.

Musahiplik hicretten sonra vardı, kitapların yazdığı bu.

İkrar Kuran’da, musahiplik Kuran’da hepsi mevcut.

 

Sizlerin aynı şekilde sürdürdüğünüz gibi belki de hayatımın en önemli birkaç ceminden birisi Abidin Harman’ın rehber postundan babalık postuna oturması ve Hakkı Saygı’nın Pençe-i Ali Aba’dan geçmesinde de o yine canlandırıldı.

Musahip olunmadı ama mürşidin pençesinden geçerek, sorgudan sualden geçerek aklanıp paklanması meselesi. Nur içinde yatsın Abidin dedenin de Eskişehir’de dardan indirme cemine tanık olduk yani inanç çok güzel nezih bir şekilde yaşıyor.

Bizim batı bölgelerinde Eskişehir merkez olmak üzere buralardaki musahiplik kavli nasıl oluyor?

Bir kişi kaç yaşında musahip olmaya başlar. Bunun yaşı var mı?

 

İmam Cafer diyor ki; çocuk ikrarı, kız ikrarı, oğlan ikrarı, mücerret ikrarı çeşitli ikrarlar anlatır.

Bizim bildiğimiz taraflarda bunlar yok. Eskişehir, Ankara, Kütahya, Afyon, Bursa, Isparta buralarda yok.

İkrar ancak akıl baliğ olduktan sonra verilir, bir iki çocuk babası olduktan sonra verilir.

Bir defa ikrar verdin mi ölünceye kadar bu geçerlidir.

Evlenirler, olgunlaşırlar biz artık bu ikrarın sorunlarını tutabiliriz, yeminini yapınca daha korkumuz yok deyince, kurbanı keserler ve yemin ederler.

Bazı yörelerde damat güvey giderken 3-5 bey toplanır damadı odaya çekerler orada ikrarını alırlar gelin ile damadın. Bu ikrarı muteber sayarlar bunlarda şu gaye ile yapıyorlar; o gece gelin hamile kalırsa ikrarsız bir insandan nesil zuhur etmesin, yalnız bu gelin ve damat daha gençtir hayatın ne olduğunu bilmiyordur. Eskişehir, Afyon, Kütahya bölgelerinde bu yoktur, Ankara bölgesinde var.

Musahiplikte hiç kimseye zor yapmıyoruz kendine güveniyorlarsa 30 yaşında yapsınlar.

İkrar verince çift başına bir kurban kesilir, musahip olunca dördüne bir kurban kesilir.

Musahiplikte hiç acele yok. Çünkü bir mürşit musahibi bağlar ama elli tane mürşit gelse ayıramaz.

Ancak; teneşir tahtası ayırır.

Bunun için musahiplikte acele edilmez ama yine de 60-70 yaşına gelince musahip olunmaz. Çünkü zaten adam dünyadan elini eteğini çekmiş bundan sonra musahip olmak ayıptır.

 

Peki Dedem şimdi ikrar verdiler çiftler, iki kişi geldi kurban kesti, yola girdi ve görüldüler, soruldular.

Musahip olanlarda dört can bir gömleğe girdi.

Sırf musahiplerin olduğu cemler oluyor. İşte bazen duyuyoruz sadece muhasipler lokma yiyebilir, diğerleri yiyemez bu nedir?

 

Şimdi o hala devam ediyor. Bizde değil yalnız Ankara toplumunda hala devam ediyor ve ikrarlılar musahiplinin kurbanından yiyemiyor. Bir kademe ondan yüksek, tahrikat bakımından bizde öyle değil Eskişehir, Kütahya, Afyon, Bursa havalesinde ikrarlı da, musahipli de aynı lokma yiyor.

Şimdi gelelim ceme girmeye. Bugüne kadar saklanmış, gizlenmiş ve gizlendiği için kendi çocuklarımıza dahi ikrarsız olursa ceme alınmadıkları için bu gizlilikte bir sır var bir şeyler yapıyorlar da göstermiyor bunlar demişler ve bu büyük iftira mum söndüler falan, bu gizlilikten meydana çıkmış bunların bir gizliliği olmasaydı sırları olmasa herkesi alırlar.

Şimdi biz öyle yapmıyoruz. Alevi ve Sünni kim gelirse gelsin cemlerimizi seyretsin cemimizde eğer bizim yaptığımız işlerde bir hatalı yer bulursa gelsin bize söylesin biz bunu ikna eder bunun ne niçin yapıldığını anlatır ve o bir daha bu lafı bir daha demesin.

Onun için biz köyümüzde hizmet görüyoruz Seyit Gazi’nin hakimini, savcısını, kaymakamını çağırıyoruz,  gelin görün üniversiteden almaya geliyorlar cemin şeklini şemalını kameraya. Yaptığımız cemin aynısını onlara yapıp gösteriyoruz ve herkes Alevilik buysa, ne güzel diyorlar.

 

Peki  bu son zamanda olan bir şey sanırım. Dedelerinizde normalde aslında bunlar olmuyordu herhalde. Sünni girmediği gibi bekar da giremiyor, ikrar vermeyen bile giremiyordu cemlere. Ben anladığım kadarıyla bu gelenek hala yaygın çok yaygın olmasa bile batıda, doğuda özellikle Batı Anadolu’da bu inançlar var.

 

Ceme giriliyor mu, girilmiyor mu? Şimdi eskiden çok korkulu bir devre yaşanıyordu benim gençliğimde hatta bütün camlara kilimler seriliyordu o köyde muhabbet olduğu duyulmasın diye, devlete duyulan bir korku vardı.

Aleviler cem yapıyor, baskın olacak ve Alevilere eziyet yapılacak diye, çok korku vardı o zamanlar gençler, ikrarsızlar falan alınmazdı.

Bizim gençliğimizde 25-30 yaşlarında iken biz ikrar verdiğimiz devrelerde gençler alınmazdı ikrarsızlar.

Ama şimdi biz hizmet görme  zamanı bize geldi biz kapıları açtık; Diyanet reisi de, müftüsü de gelsin, hakimi, savcısı da gelsin görsünler ve beğenilmeyecek bir yeri varsa bize söylesinler. Burada alnımız açık.

 

Bir de insan Hakk’a yürüdüğü zaman dar kurbanı kesiliyor. Dardan indirme var. Nedir dardan indirme?

 

Dar hizmeti bazı yerlerde yokmuş ben bilmem duyduğum öyle  ölümün vakti yoktur.

Bir düğün yapacak olursun hazırlık yaparsın, bir hastalığın olur  doktora gidersin, yalnız ölümün ne zaman olacağı belli değil; sapsağlamken ölürsün. Onun için büyükler ne diyorlar? “Hemen ölecekmiş gibi hazırlık ol, hiç ölmeyecekmiş gibi de çalış”. Dokuz günlük ömre on günlük nafaka ödersin birisi de ölüm hali.

İşte şimdi Kuran-ı Kerim’de diyor ki, benim karşıma kul hukukundan gelme, bana karşı yani Allah’a karşı bir hukukumuz olursa Allah büyüktür, gafurdur bağışlayabilirim. Ama iki kulun birbiriyle hukukunu ben karışmam, diyor.

Saadete Ermişlerin Bahçesi kitabında, Fuzulu’nin kitabında yazar, Cebrail Aleyselam gelir, Hz. Resulullah’a, ya Allah’ın Resulü Azrail gelecek ölüme hazır ol, der. Hazırım, der. Hemen Bilalihabeşiye haber yollar, Bilalihabeşi gelir sela ver halk toplantısın, sela verir bütün halk toplanır. Mescide iki kişi koltuklarına girerler, onu bir minbere çıkartırlar, yüksek bir yere, oradan halka hitap eder, “Ey müminler, ben sizin içinizde doğdum, 40 sene peygamberlik gelinceye kadar sizlen yaşadım. 23 senedir de peygamberlik geldi yine sizlen yaşıyorum. Şimdi ise Alllah’tan haber geldi. Ölüm haberimiz. Yaşadığım müddetçe sizlerle yedik, içtik, oturduk, kalktık, alışveriş ettik. Bende kul hukuku olarak alacaklı varsa dil olsun meydana gelsin, öbür tarafa beni hukuklu göndermeyin. Bana borcu varsa varislerime versin”.

Ama halk ağlaşmaktan dinleyemiyor, o kadar üzülüyor halk en sevdikleri bir varlık gidiyor. O zaman kadar mukaşşe isminde bir adam  ayağa kalkıyor, ya Allah’ın Resulü diyor, Süfeyin Harbi’nde sen deveye kırbaç salladın kırbaç bana geldi çok canım yandı. Madem hukuk, kısa kısas bu kadar kıymetli ise ben de sana vuracam, diyor. Halk yalvarıyorlar, olmaz diyor.  Peygamber sağ ona vuracam. Ne oldu senin kırbaç bana geldi  çok canım yandı diyor, aynı kırbacı getir ben de sana vuracam.

Kırbaç Fatma Ana’nın elinde, getirin diyorlar. Hz. Selman gidiyor. Kırbacı Hz. Fatma’dan istiyor. Hz Fatma babam hasta diyor, ne yapacak kırbacı bir hukuk belirdi. Babana kırbaç vuracaklar, diyor. Ya Ali koş babamın üzerinde bir hukuk belirmiş git sana vursunlar, Hasan koş, Hüseyin koş, size vursunlar.” Hepsi geliyorlar. Ama hayır diyor, ben peygambere vuracam. Hz. Peygamber doğru diyor ben sağım Mukaşşe bana vuracak. Kırbacı Mukaşşe’nin eline veriyorlar.

Mukaşşe, ya Resulallah sen bana kırbacı vurduğun zaman benim belden yukarım çıplaktı diyor sen de soyunacan. Peygamber atletini çıkarıyordu. Mukaşşe o zaman hem ağlıyor hem de iki omzunun arasındaki peygamberlik müvürret mührüne yüzünü sürüyor. Hakkımı helal ettim, diyor. Ondan sonra bütün millet bir nefes alıyor, rahatlıyor.

Şimdi bir peygamber hukuktan bu kadar korkarsa (sakınırsa), öbür tarafa borçlu gitmekten bu kadar korkarsa, acaba biz niye korkmayalım?, diye niye düşünmeyeyim.

Biz kim oluyoruz peygamberin yanında. İşte dar hizmeti bu. Bir şahıs öldükten sonra ikrarlı olan çocukları, kardeşleri, ailesi, dedeler dedeyi çağırırlar dede cemi toplattırır. Ortaya çıkarlar dede bizim babamızda, anamızda kimin alacağı, borcu varsa dil olsun, medya gelsin halleşeceğiz, hukuklaşacağız onu borçlu yatırmayacağız biz onun varisiyiz, derler.

İşte meydan yeri derler, dede üç defa sorar halka çıkarsa halk helalleştirir, ödeştirir. Eğer böyle bir şey yoksa hakkımızı helal ettik, derlerse umumi toplumu helalleştirir. Çünkü bir bardak su da hukuktur, bir dilim ekmek de hukuktur, bir çift söz de hukuktur, bir lira da hukuktur, bir milyar da hukuktur.

İşte dar hizmeti de bu.

Bizim yöremizde müsahlik, nasip alma, dar hizmetleri aynen o günkü adet ve töreler bugün de devam ediyor.

 

Bulgaristan’da da sizin bir vekiliniz var. Babaların hizmetlerini o görüyor. Siz de onu görüyorsunuz?

 

Orada bizim vekilimiz var, onların senelik babaların hizmetini o görüyor, biz vekilin hizmetini görüyoruz.

Bizim vekilimize oranın baş halifesi diyoruz. (Şu anda Abdullah Baba baş halife) Şimdi her sene gidip bizim onun hizmetini görmemiz lazım.

 

Normalde öyle olması lazım?

 

Öyle olması lazım ama yurtdışı olduğu için gidilemez ve zaten biz o külfete her zaman dayanamıyoruz. Oraya paraylan da gidiliyor, ayrıca bir de burada da bizim işimiz çok.

Şimdi o baş Baba bir taneydi şimdiye kadar. Şimdi belki iki olacak, üç olacak.  Oraya gidince belli olacak. Şimdi biz o baş babanın hizmetini görürüz orada, ama öbür babaların hizmetini o görür.

 

Onan bir yetki vermişsiniz ama Türkiye’de ki durum bu değil Türkiye’de ki babalarının görgüsünü, yıllık hizmetini siz görüyorsunuz?

 

Tabi onlar burada olduğu için. Şimdi burada vesait durumda kolay olduğu için biz geliyoruz her vilayette, her kasaba, her köyde taliplerinin hizmetlerini görebiliyoruz.

Baba olan yerlerinin babaların hizmetlerini yerini görüyoruz. Babalarda taliplerin hizmetini görüyor. Bu böyle şimdi.

 

Şimdi kendisini çok akıllı sayanlar çıktı, hatta Aleviler arasından da çıktı bunlar, Aleviliğin temel değerlerine saldırıyorlar. Peyganber’e, Hz. Ali’ye saldırıyorlar, hakaret ediyorlar, “katil Ali” diyorlar, Aleviliği akıl almaz yöntemlerle tanımlıyorlar.

Hz. Ali’ye hakaret etmek ne demek?

 

Benim başıma çok azılı Alevi düşmanı ve  İslamiyet’e düşman olan adamı getirirler. Dede bu arkadaştan bir de sen konuş bakalım. Sorarım, kardeşim sen Kuran’a inanır mısın, Peygambere inanır mısın? ve Ehlibeyti sormuyor sana diyorum Kuran’a inanıyorsan, peygambere inanıyorsan, senle anlaşırız biz. Ama sen Kuran’a inanmıyorsan ben Allah’ın varlığını sana ispat edemem. Çünkü Allah’ın varlığını ispat etmem için Kuran’a inanmak lazım. Bu budur.

Şimdi başlangıcını alalım bunun Kuran’ı Kerim 6666 ayet 114 süre geldi.

Cenabı Allah’tan ama bu kadar büyük bir Anayasanın içinde sen git de bir komşuna kötülük yap demiyor, sen ananı babanı döv demiyor, bütün kötülüklerden seni men ediyor, fakire, fukaraya, yetime, öksüze yardım yap, diyor.

Namaz üzerine geldiğin zaman, şeriat namazı üzerine geldiğin zaman sen pazardan gidiyorsun bir kilo fasulye, bir kilo nohut alıyorsun bir kilo meyve alıyorsun bunları pişiriyorsun, bunları pişirmeden yemiyorsun. Ne için yiyorsun? Enerji senin vücuduna faydalı olsun diye. Çünkü bu enerji gelmezse sen yaşamazsın. Namazı da sen kılıyorsan kendin için kılıyorsun bana ne?, Allah’a ne?.

Sen Allah’ın emrinin yerine getireceğim, diye namaz kılıyorsun ama kendin için kılıyorsun.

Musa peygamber Turusina’ya giderken soruyor Cenabı Allah;  Ya Musa diyor ben seni peygamber yaptım sen benim için ne yaptın?

Yarabbi, diyor bende senin için namaz kıldım, oruç tuttum. Hayır diyor bunları kendin için yaptın.

Benim için ne yaptın?

Yarabbi ne yapmamı istiyorsun? diyor. Bir hastaya gittin ziyaret etin de, Allah senden razı olsun, dedirttirdin mi?, bir fakire bir yardım yaptın da Allah senden razı olsun dedirttirdin mi? Benim istediğim, senden isteğim, bir Allah razı olsun, dedirttirmendi.

Öbür tarafları sen kendin için yapıyorsun. Bu budur.

 

Rumeli yöresi  Alevi- Bektaşi inancının Sucaeddin Veli’ye bağlılığı çok dikkat çekiyor. Yani şu anda rehber diyelim, baba diyelim, dikme diyelim her ne isimle olursa olsun, sevdalı diyelim, bu ocağa (dergaha) bağlı onlarca inanç önderi var. Kimse dediniz ya kıskanılmaz, er erden seçilmez, er erden üstün değildir.

Sücaeddin Veli Dergahı kadar, bu yönüyle, canlı bir dergah bilmiyorum.

Peki nedir bu canlığın sebebi? Yani siz neye bağlıyorsunuz bunun nedeni? Duvarlarla cansız olarak değil de, hizmetleriyle, rehberleriyle canlı, ta Tuna boylarına kadar, bu ocağın namı, güzelliği  nasıl yayılmış acaba?

Ecdatlarımız çok mu çalışmış? Nasıl olmuş?

 

Şimdi muhakkak şöyle anlatım. Evliya ile Veli  bir değildir. Bunların arasında bir kademe vardır. Hepsine de inanıyoruz, hepsi de Allah katında sevgilidir ama Dehir suresinin 5. 6. ayetinde diyor ki, “benim nebilerim, şehitlerim, velilerim ölmezler, bir pınarın suyunu istediği göle fışkırta bilir, diyor. Şimdi bütün evliyalar Allah katında sevilen kullar ama veliler burada bir okka daha yüksek peygamberlerinin de hepsi aynı değildir.

Ta Adem’den Hatem’e kadar hepsi de kademe kademedir. Kuran’ı Kerim’de 28 peygamberin ismi geçer, bu 28 peygamberin hepside haktır, gerçektir. Yalnız hepsi de Allah’tan bir istek istedikleri zaman şöyle derlerdi; “Yarrabbim ahir zaman peygamberi Muhammed Mustafa S.A.V. yüzü suyu hürmetine Ehlibeyt’imin yüzü suyu hürmetine benim şu işimi yap”. İstiyor. İstek istiyor.

Kendisi istemezdi  bizim peygamberimizin yüzü suyu hürmetine isterdi. Buna sebep ne? Daha evvelde anlattığımız gibi Ademe Cenabı Allah’ın şu sözü söylemesi; “Bismilahirahmanirahim levlake levlak muhallakte rehlak.” Adem ona dedi ki, yarrabbi dedi ahir zaman peygamberin yüzü suyu hürmetine hava ilen bizi birleştir. İyice özledim, yalnızlıktan usandım. 300 senedir ağlıyorum. O da dedi ki, niçin dedi, ahir zaman peygamberin yüzü suyu hürmetine istiyon da , kendin istemiyon. Bu da ona dedi ki yarabbi gördüm ki firdesualanın kapısının üstünde “La İlahe İllallah Muhammenden Resul Allah” yazıyor. Onun isminin yanında sen varsın, ben yokum, senin ismin yanında da o var.  Ben yokum demek ki en çok onu seviyorsun, onu yanı başına yazdın işte o zaman bu ayet geliyor. Bütün Diyanetteki hocalar, bütün müftüler o ayeti bilir “levlake levlak muhallakte rehlak” eğer ben ahir zaman peygamberini ve Ehlibeyt’inin yaratacak olmasaydım, seni ve dünyayı yaratmazdım, diyor.

Şimdi bizim türbemiz bir veli türbesidir.

Hacı Bektaşi Veli nasıl bir veli ise o da bir Veli.

Ama Hacı Bektaşi Veliyi tarikat piri olarak kendi seçmiş zaten.

Şimdi bu günden bu güne gelinceye kadar bizim türbe yapılalı 600 sene olmuş.

600 senedir bu türbenin mürşitleri gücünün yettiği kadar insanları iyiye çağırmış, kötülükten men etmiş ve nerde bir fakir gördülerse kucaklarına almışlar, ta Romanya’ya Bulgaristan’a kadar gitmişler.

Oradaki İslamiyet’i kabul eden topluma Aleviliği aşılamak için 1924 senesinde benim dedem, öz dedem babamın babası 1924 senesinde oraya gidiyor, 1800 hanenin hizmetini görüyor orada. Şimdi elimizde kaymakamlık arşivi var.

Babalarıyla, köylerinle,  taliplerinin isimleriyle yazılı ta o zaman bu ne kadar zor bir devirdeyken padişahlık devrinde iken uğraşmışlar ve bu gün 800 tane olmuş 4000 hane.

Şimdi bize Bulgaristan, Romanya maceri olarak 4000 hane bağlı bizim türbemize.

Bugünkü Türkiye’nin içinde bulunan vilayetlerde de ortalama 700-800 hane var bir de dolayları var.

Dolaylı bize bağlı olanlar var. Mesela Kırıkkale’de ki Hasan Dede Türbesi bizim talibimizden fazla talip ile bize bağlıdır. Amasya, Çorum, Tokat, Ankara, Kırıkkale bu havaleler hep Hasan Dede’ye bağlı. Hasan Dede de bize bağlıdır.

Her sene bizim amcamızın oğlu Hayrettin Efendi buraya gider Hasan Dede’nin dedelerinin hizmetini görür, gelir.

Şimdi türbemizin çok geniş bir etkisi, sevgisi olmazsa bunlar olmazdı.

Yine burada bir şey daha ilave etmem lazım. Bugün bizim sülalemizde 15-20 tane üniversite mezunu var. Hepsi de ikrarlı tabi içinde bazı gençler var, daha ikrar vermedi. Mesela bunu buraya geçirmek istemem ya bir amcamız oğlu var büyük bir şirketin, ismini vermeyeyim, genel müdür muavini, bilgisayar mühendisi, babamın küçüğünün oğlu böyle bir gururlan ancak yerimiz var. Hepsi tahsilli.

 

Dedeniz, babanız ve sizin kesinlikle ihmal etmediğiniz konu nedir ki, onbinlerin, yüzbinlerin kalbinde yer ettiniz, bu dergah/ocak bozkırda yanan bir aşk ateşi nasıl oldu?

 

Şimdi bu konuda en kestirim söz şu; bu bizim boynumuzun borcu.

Bizim dergahımızdan bir mürşit bu halkın vazifesini yapmak mecburiyetindedir, bundan kaçamaz. Bunu layıkıyla yapmaya çalışır.

Ben  410 Yeni Türk Lirası, maaş alan bir insanım. Ama buna rağmen başka gelirim de yok, bu hizmetleri yürütüyorum. Halbuki 30 sene oldu benim babam öleli, hizmete geçtim. 30 senedir ben başka bir işte de çalışır, bir şeyler yapardım. Ama yapamadım çünkü benim vazifem var.

Şimdi benim ölümümden sonra da benim çocuğum geçecek, amcamın oğlu geçecek, kime nasip ise bizim sülaleden biri geçecek. Ehli kimse.

İşte bizim gönül isterim ki Hacı Bektaş Dergahının toplumun hepsi güzel, hiçbir kimseye kötü demem, hepsi efendiler. Yalnız şöyle isterim ben Nevzat Dede olarak, hepsi toplanacaklar bir toplumun seçtiği Dede değil, kendi sülaleleri aralarından bir mürşit seçecekler, öbürleri hiç karışmayacak. Şimdi emir onun elinde olacak

Şimdi bizim ölümüzden sonra da geçecek  yine aynı olacak iki kişi geçmeyecek, yine bir kişi geçecek.

 

Şimdi Allah ömür versin siz çok gerçekçi bir insansınız. Ben sizin nezaketinize, aydınlığınıza sığınarak söylüyorum. Hakk baki oldu ve bu dünyadan göçtünüz. şimdi   babanızda, dedenizde, atalarınızda, ne olmuş, sizden sonra ne olacak? Mesela hepimize her an her şey olabilir, ölüm bir gerçek er geç hepimizin kapısını çalacak. Allah dediğim gibi uzun ömür versin, sizlere. Sizde temel kural nedir ölümden sonra bir başkası posta oturur?

 

Şimdi şöyle diyeyim Ayhan Bey, ben cemlerimde bunu bazı söylerim; hukuk fakültesini bitiren, inşaat mühendisliğini bilemez, kimyayı bitiren hukuku bilemez, üniversitede hangi branşta okudu ise onu bilir. Branşı neyse onu öğrenmiştir, onu bilir.

Şimdi 30 sene oldu ben ilkokul mezunuyum.

Bu kitapları üzerinde, Kuran-ı Kerim’in üzerinde büyüklerimin dizinin dibinde demin de söyledim, 4 yaşından bu tarafa dedemin dizinin dibinde, üniversite mezunuydu, dedem de onlardan öğrendiğim kitaplar bana yetiyordu.

Bir de kendim gözlerimi 3,5 oluncaya kadar okudum şimdi kendimi az çok yetiştirdim.

Gelelim benim kendi oğluma, oğlum 46 yaşında üniversite mezunu, iki defa Sücaeddin Veli hakkında kitap bastı. Ben bir tane basmadım ama bak oğlum bastı.  Demek ki ben daha güzel bir dede olacak inşallah. Amcamın çocukları var. Hepsi de ben daha güzel olurlar, inşallah ocağımız böyle devam edecek, bundan mutluyuz.

 

Sevgili dedem bu sizin için olan şey peki sizin ocakta ne oluyor? Bir araya gelip karar mı veriyorlar,  ne zaman karar verilir. Mesela bir kişi Hakk’a yürüdükten sonra ne kadar zaman geçiyor bir başkasının posta oturup hizmet yürütmesini için?

 

Babam dünyayı değiştirince benim büyük amcam var Cafer amcam ona yolladım talipleri. Gidin, dedim amcam sizin işinizi üstüne alsın. Amcama gittiler. Amcam dedi Mehmet Efendi’nin oğlu var, dedi. Nevzat’ta gidin.  Şimdi bu da yetmedi benim için dedim öğretmen emeklisi Necati amcam var ona gidin, dedim. Yolladım Seyit Gazi’ye, bunlar varıyor söylüyorlar. Amcam hem ağlıyor, hem de diyor ki; ben bir talip olabilsem yetecek diyor; siz diyor Nevzat’ta gidin. Bu sefer talipler ağlaşıyor bizim halimizi ne olacak? diye. Dedim hiç ağlaşmayın ben de size söz veriyorum, dedim.

Güzel ahlak bakımından, bilgi bakımından babamı geçmek  şartınla size mürşitliği kabul ediyorum, dedim.

Hem ağladım, hem de kabul ettim. Oturttular köşeye hepsi de niyazlarını yaptılar, biatlerini yaptılar.

30 senedir biz bunu böyle yürütüyoruz.

 

Hakkı Saygı Baba; Burada şöyle bir şey var. Şimdi ne kadar babalar bağlı, Trakya’da şu kadar işte, şurada  yani  bildiğimiz, sen %80’ni tanıyorsun. Bütün bu babalar rehberleriyle, zakirleriyle beraber geldiler hepsi orada secde ettiler. Kendi toplumları adına yani onların biatı bütün halkın biatı oldu. Yani talibi  sadece talip dendiği zaman köyün içindeki talibi değil bağlı olan bütün rehberleriyle, zakirleriyle geldiler niyaz ettiler. Yani o şekilde posta oturdu.

 

Nevzat Demirtaş; Şimdi şurasının da yazılmasını isterim kitaba.

Şimdi bir özelliğimiz daha var.

Şu biraz evvel dedim 410 lira maaşım var, askeri ücretten emekliyim. Şimdi tanıdığım toplum içinde kendi talibimiz olsun, başka bir ocağa talip olsun, hiç onun haberi yokken öğreniyorum, onun ne için perişan olduğunu ne o kömürünün alamamış. Kış, hemen muhitimizden ona kömür almak için para topluyorum. Kendimi de katmak şartıyla. Birisi sünnet yapıyor. Ama fakir hadi yardım edelim. Birisi mesela başka bir vilayette ama tanıdığımız. Böbreğinden rahatsız. Biz bunu seviyoruz. Fakir de. Hadi toplaşalım ta İstanbul cemlerinden para topladım gittim, o insan yardım da bulundum. İstanbul ceminden birisi de böyle duruma düşerse ta onun vilayetinde de buraya geliriz. Mahsus vilayet ismi veriyorum kendi isimlerini vermiyorum. Çünkü kitaba yazılır, o da bilir bak, dede yapmış olduğu iyiliği anlatmış, der.

Şimdi Hz. Ali Efendimiz ne diyor; “Sadaka üç şekil verilir, diyor. Birisi görerek, birisi gündüz, birisi de gece, birisi de diyor hiç kimse görmeden vermek daha iyidir, daha sevaptır. Zaten Allah görsün yeter, diyor benliğe girmeyecek”. Bunun dediği yaptığımız iyilikleri herkes yapsın, diye söylüyorum. Yani ben 5 lira içinde param vardır ama 500 milyonu toplayabiliyorum. Götürüyorum o şahsın bugünkü çok sıkışık durumunu hallediyoruz. Biz şurada 6-7 kişi otuyoruz, hadi 5 milyon verin de şunun şuraya yapalım desek bir hayır işinde hangimiz itiraz eder, herkes verir.

Bizim cemlerimizde mikrofon yok cemde, Çeşmeli’de (Trakya köy) dedim ya buraya mikrofon alalım, amfi alalım. Ses yok. Dedim ha şu 5 milyon benden hadi bakalım gönlünden kopan versin, dedim, iki tane amfi aldılar. Bir önder lazım. Onlar paraya kıyamadığından değil, hatırlatılmadığı için vermiyorlar. İşte bunu birçok olayımız var, gerçekten. Allah razı olsun herkes seviyor, bizleri.

Biz de bunların sevgisine karşın onları seviyoruz.  Yunus Emre’nin sözüne de uyuyoruz; sevelim sevilelim.

 

Hakk  razı olsun sizlerden. Ben şunu ifade etmek istiyorum; dediğim gibi tanıdığım kadarıyla, bizi yanıltmadığınız, gerçek bir öndersiniz siz. Ben de bundan dolayı çok duyguluyum.

Görebildiğim kadarıyla, bu yol sahipsiz değil, yani sahipleri var ve bir yandan çok seviniyorum bir yandan da çok üzülüyorum.

Bazı hatalara, yanlışlıklara, istismarlara çok üzülüyorum. Neyse ki birileri de insanları örgütleyerek, gerçek toplum önderli olması gereken dedelerin önderliğini yaparak, önder olarak, fakirlere, ihtiyaç sahiplerine kendi ceplerinden de vererek onların darlıklarında, dar günlerinde Hızır gibi yetişiyorlar.

Sizin gibi önderlerin varlığından çok mu çok mutluyuz.

 

Kul Mustafa’nın bir sözü var diyor ki: “Sen bu dünyada yüksek yüksek evler yaparsın, ahiret sarayını yapabildin mi?” Biz bunun için uğraşıyoruz. Buradaki viranlıklar bize yetecek.

 

Efendim çok çok sağolun, varolun, başımızdan eksik olmayın.

 

Ayhan Bey çok sağ ol.

 

Söyleşi: 07. 03. 2005, İstanbul

 

 

Sultan Süceattin Veli Ocağı’dan (Dergahı)’dan Bir Mürşit ve Yürüyen Dedelik

 

On beş yıldır tanıdığım ve yolu sürdüren, açıkçası Anadolu’dan ve Balkanlar’dan Alevi/Bektaşi İslam anlayışında, tereddütsüz “dede veya baba” tipinde bir inanç önderi olarak örnek kişi, diye gösterebileceğim ender kişilerden birisi de Nevzat Demirtaş Dede’dir.

Eşi, Anasultan Seyyid Gazi evlatlarından, dede kızı Nadire Demirtaş ile birlikte ayrılmaz bir ikili olarak sevenlerinin, kendilerine gönül verenlerinin ve taliplerinin karşısında ölmez pirler olarak görülen Anadolu’nun ve Balkanlar’ın ışığı olan bu insanlar gerçekten kimlerdi? Niçin bu kadar sevilip sayılmışlardı ve geniş/büyük bir coğrafyada neden yolları gözlenen, dillerde, dileklerde, gönüllerde bu kadar belirgin bir yer edinmişlerdi?

 

Kendisini Ocak’ta (Dergah)’da belki on kez ziyaret ettiğim, İstanbul’da ve Trakya’da sayısız kez söyleşip sohbet ettiğim ve birçok cemine girme şansım olan Nevzat Demirtaş Dede gerçekten eşi Nadire Ana’yla sıra dışı bir dede tipi çiziyordu. Gazeteci Mehmet Gündem’e, bir yazı dizisi hazırlığında söylediğim gibi, günümüz yazarı ve gazetecisinin gidip yerinde görüp yazması gereken, halka anlatması gereken bu örnek Alevi, hem de Bektaşi önderi kimdir? Ve de ona bağlı bulunan babaların özellikleri, düşünceleri, görüşleri nasıldır?

Bu yazıda bu konuya bir giriş denemesi yapmaya çalıştım.

 

Nevzat Demirtaş Dede’nin Postnişin olarak postunda oturduğu ve adına cemleri yürüttüğü Sultan Süceattin Veli’nin tarihi kişiliğine ve dergahın tarihçesine burada girecek değilim. Konunun Türkiye’deki en büyük uzmanı olan Ahmet Yaşar Ocak’ın kısa olsa bile çok önemli gördüğümüz notlarından da anladığımız gibi Sultan Süceattin Veli Anadolu’yu aydınlatmış gerçek erenlerden, Kalenderi dervişi/şeyhlerinden birisi olarak XV. Yüzyılda yaşamış ve zamanında çok ünlenmiş, kendisine bağlı binlerce muhibbi olan ve aynı düşünceden insanların da Batı Anadolu’da çeşitli zaviyelerde aynı inanç ve kültür ekseni içinde bulunduğu, önder alınan bir Anadolu erenidir.

Şu anda Nevzat Demirtaş ve Nadire Demirtaş’ın da yaşadıkları Arslanbeyli Köyü’nde zamanında zaviyesi kurulmuş ve dönemin büyük Osmanlı paşalarının da saygı duydukları Sultan Süceattin Veli adına bir de Velayetname’nin varlığı biliniyor. (Bakınız Osmanlı İmparatorluğu’nda Marjinal Sufilik: Kalenderiler (XIV.-XVII. Yüzyıllar) Ahmet Yaşar Ocak, Türk Tarih Kurumu, Genişletilmiş 2. Baskı, 1999)

1421-1450 arasında, Esiri mahlaslı bir şair tarafından yazıldığı söylenen Vilayetname-i Sultan Şucauddin’de ismi Sultan Şuca veya Sultan Varlığı olarak geçen Sultan Süceattin Veli, halkın veli olarak kabul ettiği ve hayattayken çok sevilen, tanınan Kalenderiliğin tüm özelliklerini gösteren, Kalenderiliğin yoğun olduğu Bursa, Kütahya, Manisa, Ankara gibi Batı Anadolu’daki kalenderi zümreleriyle teması olan, Seyyid Nesimi ve Kaygusuz Abdal gibi şeyhlerle ilgisi olan bir büyük şahsiyettir. (yine Bakınız, Bektaşi Menakıbnamelerinde İslam Öncesi İnanç Motifleri, Yeni Baskı, İletişim Yayınları, Ahmet Yaşar Ocak)

Yine Ahmet Yaşar Ocak hocamızdan ve Otman Baba Velayatnamesi’nden (Şevki Koca, Otman Baba Velayetnamesi, Sayf: 241, 2002, İstanbul.) öğrendiğimize göre Balkanlar’daki büyük Kalenderi önderlerinden Otman Baba’nın türbesini ziyaret ettiği Sultan Süceattin Veli’nin Balkanlar’da o yüzyılda bilindiği anlaşılıyor.

Şu anda da bir gerçeğin ifadesi olarak Balkanlar’da çok önemli bir inanç pozisyonuna sahip Otman Baba ve çevresindekilerin ta o zaman bu dergahla bağlantıda bulunması bugün de o yörelerdeki insanların Sultan Süceattin Veli Dergahı’na ve Nevzat Efendi’ye bağlılıklarının temel nedenlerinden birisini teşkil etmektedir.

Bir Kalenderi merkeziyken, zamanla Bektaşi mekanına dönüşen ve tarihte hiç aksamadan, Kalenderi/Alevi/Bektaşi İnanç sistemi içinde, bu kültürün gereği her türlü hizmetin yerine getirildiği büyük merkez aynı zamanda Anadolu’daki belki de en büyük dergah-inanç ve ziyaret merkezi olan Seyyid Gazi’ye yakın olmasıyla, Seyit Gazi’ye 7 km. gibi bir mesafede bulunmasıyla da önemini hissettirmiştir. Yani kurulduğu günden bugüne burada hizmet yapanlar ve burayı ziyaret edenlerin eksilmediğini görüyoruz.

İşte böyle bir ortamda yaklaşık otuz beş yıldır hizmet yürüten Nevzat Demirtaş Dede de atalarının yolunu sürerek, kendisinden beklenen görevlerinin dışında daha fazlasını da vermek gayretiyle postnişinliğini, dedeliğini yani inanç önderliğini sağlık sorunlarına rağmen sürdürmektedir.

Marmara Bölgesi ve  Bulgaristan’da kendisine bağlı onlarca babanın yanında bu babaların da talipleri üzerinde etkinliği olan Nevzat Demirtaş, yıllar yılı eşini yanından ayırmadan “dedeliğe çıkmış”, klasik manada dedelik yapmıştır.

Nadire Ana ise örnek bir Anadolu kadını, örnek bir dede kızı ve Alevi/Bektaşi’dir. Misafirperver, eli açık, türbeyi ziyarete gelen istisnasız tüm insanlarla ilgilenen ve eşini hiçbir zaman yalnız bırakmayan onun can yoldaşıdır. Aynı zamanda benzersiz sesiyle nefesler okumakta, cemlerde dedenin yanındaki yerini alarak, dedeyle bir bütünlük oluşturmaktadır. Ceme gelen talipler Nevzat Dede’yle birlikte Nadire Ana’yı niyazlamakta, her türlü sevgi ve saygı da her ikisine de eşit davranmaktadırlar. Karda/kışta/soğukta/hastalıkta her daim bu iki büyük inanç önderi birbirlerinden ayrılmadan cemlere çıkmakta, her türlü ortama uyum sağlamaktadırlar.

1933 doğumlu olan ve 1975 yılından bu yana Postnişin yani Sultan Süceattin Veli Ocağı’nın, Dergahı’nın temel rehber dedesi, post dedesi, yani mürşidi olan Nevzat Dede, sadece Eskişehir dışında değil aynı zamanda Eskişehir’de merkezde ve Sultan Süceattin Veli Türbesi’nin ve mutfakla birlikte meydanevinin de bulunduğu tarihi zaviyenin yanındaki kendi evinde ve evinin hemen yanındaki misafirhane olduğu kadar cemevi olarak da kullanılan birkaç yapıdan ibaret binada da tüm hizmetlerini sürdürmektedir.

Tarihi Bektaşi Meydanevi de bugün cemevi olarak kullanılmakta, burada cemler yapılmaktadır.

Tekke’de kurbanların kesilmesi, duaların verilmesi yanında her sene geleneksel olarak yapılan Sultan Süceattin Veli Anma Etkinlikleri’nin düzenlenmesini organize eden ekibin başında ve danışmanı olarak her zaman onların temel desteği olan Nevzat Demirtaş Dede’yi yöredeki Sünni vatandaşların da çok sevdiğini, her daim onu ziyaret ettiklerini, Anma Etkinliklerine katılanların önemli bir kısmının da Sünni kökenli vatandaşlar olduklarını söylemeliyiz. Ayrıca her türlü siyasi görüşten insanı aynı sevecenlikle karşılayıp hiç kimse arasında ayrım yapmayan Nevzat Dede ve Nadire Ana bu yörenin Eskişehir’in, Seyitgazi’nin ayrılmaz parçaları, sembol kişilerindendirler.

Dedelerinin, dedesinin ve babasının da dedelik hizmetlerini bizzat uyguladıklarını, dedeliği onlardan, yakınlarından öğrendiğini söyleyen Nevzat Demirtaş, tüm sohbetlerinde, yazılarında Sultan Süceattin Veli’nin Baba İlyas Horasani olduğunu söylemekte, neslinin de On İki İmamlar’a dayandığını belirtmektedir.

Dedeliğin soydan gelen, kutsal, çok önemli, hassas bir kurum olduğunu sürekli vurgulayan Nevzat Demirtaş’a göre dede; Seyyid-i Saadet, Evladı Resul olma, eline, beline, dilene sahip, toplumun örnek aldığı bir önder olarak her gittiği yerde kendisini gösterebilmelidir. (Aynı söyleşi ve birçok sohbet kaydı)

Babalar da dedelere bağlı olarak, onlarla birlikte, hizmet yapan rehberler durumundadır. Dedenin ulaşamadığı, gidemediği yerlerde, durumlarda dedenin vekili olarak babalar hizmet yürütebilirler. Bu, yolun devamı için gereklidir. Ama asl’olan dedenin tüm Alevi/Bektaşi hizmetlerini uygulaması/uygulatmasıdır.

Çok hoş sohbet birisi olan Nevzat Dede, sohbetlerindeki konuşmalarında bilgilerini sürekli insanlara, taliplerine ve kendisine bağlı babalara veya kendisini seven dedelere aktararak, hiç birisini birbirinden ayırmadan, aynı önemi onlara göstererek kendisine bağlı çok büyük bir hayran kitlesi yaratmıştır.

Nevzat Demirtaş’ın sohbetlerinde dini olduğu kadar sosyal, güncel konular bulunsa da  özellikle İslamiyet ve Alevilik/Bektaşilik gibi dini konulara ağırlık vermekte, söyleşilerinde peygamberler tarihinden, İslamiyet’in ilk yayılış döneminden, burada karşılaşılan sorunlardan ve Aleviliğin gerçek erdemlerinden bahseden olayları, bol bol, dinleyenlere aktarmakta, canlı örnekler vererek bu konularda derin bir bilgi birikimi olduğunu göstermektedir.

Görgü, müsahip tutma, ilk ikrar alma, dardan indirme dahil hemen tüm farklı cemlerinden en az onuna giren birisi olarak; Nevzat Dede’nin ilkelerinden ödün vermese de ortamı, katılımı, mekanı, kişileri, cemin türünü dikkate alarak konuşmasını ayarlayabildiğini, verdiği/anlattığı, olay/örneklerde benzerlikler olsa da, sohbetini değişik konular üzerinde yoğunlaştırarak zenginleştirdiğine tanık oldum.

Cemevine, eve, odaya, herhangi bir alana toplanan kadın/erkek; genç/yaşlı hatta çocukların tümüne hitap etme konusunda çok hassas ve yetenekli olan Nevzat Demirtaş Dede, cemlerden önce ve sonra da insanların yararlanabileceği tarzda nasihat veren konuşmalar da yapmaktadır. Hayatta karşılaşabilecekleri/karşılaştıkları sorunları halleden, onlara rehber olan/olabilecek şekilde konuşmalar yapan Nevzat Demirtaş ve Eşi Nadire Ana’nın çok sabırlı olduklarını, kanaatkar olduklarını, büyük zahmetlere katlanma güçlerinin olduğunu gözlemledim. Nevzat Demirtaş Dede sorunları halletme konusunda da önemli bir erdeme sahip.

Talipleri ve/veya kendisine bağlı babalar arasında olabilecek problemleri, karşılaşılan sorunları aklı selim bir şekilde çözme yönünde oldukça yetkin olan Nevzat Dede bu özelliğiyle tanınmakta ve aranmaktadır.

Nevzat Demirtaş Dede’nin sadece Sultan Süceattin Veli Ocağı/Dergahı’na bağlı olan dedeler, babalar, talipler tarafından değil de, diğer ocaklara bağlı dedeler ve diğer Bektaşi kollarının babaları tarafından da oldukça tanınıp, sevildiğini söylemeliyiz. Hatta Eskişehir yöresinde hangi ocaktan olursa olsun, hemen bütün dedeler ve babalar istisnasız Nevzat Demirtaş Dede’nin olası bir önerisini, teklifini kabul etmekte, onun yanında yer almaktadırlar. (Hatta geçtiğimiz sene, Eskişehir yöresindeki dedelerin Nevzat Demirtaş Dede başkanlığında bir araya gelerek, inançsal bazda güncel bazı sorunların halledilmesinde geçerliliği olan ortak bir karar aldıklarını, bunu yazılı bir metin haline getirdiklerine tanık oldum.)

(13-21 Nisan 2004 tarihleri arasında, Nevzat Demirtaş, eşi Nadire Demirtaş, Hakkı Saygı ve eşi Fahriye Saygı ile birlikte Bilecik, Eskişehir, Kütahya, Afyon, Isparta, Bursa il ve ilçelerini kapsayan, CEM Vakfı adına yaptığımız araştırma gezisinde de farklı ocaklara mensup dedelerin ve onların da taliplerinin onu bir büyük ocak temsilcisi, bir büyük dede olarak kabul ettiklerini anladım).

Sadece Eskişehir yöresi değil, tüm Trakya’da ve İstanbul’daki babalar ve belli başlı dedeler tarafından da sevilip sayılan Nevzat Demirtaş’ın Kuzey Doğu Bulgaristan Bölgesi, Deliormanda’da, başta Dulovo (Akkadınlar) olmak üzere önemli etkisinin bulunduğun hem gözlemledim, hem de tespit ettim. Yaptığım onlarca söyleşi ve gezide bunlar meydana çıktı.

Kuran’ı Kerim’i, İslamiyet’in temel kaidelerini ve değerlerini, Alevi/Bektaşi inanç dünyasının genel kural ve kaidelerini, erdemlerini, tasavvufi yorumlarını iyi bilen Nevzat Demirtaş Dede; bunları bilmekle kalmıyor aynı zamanda uygulamaya da koyuyor. Nasıl koyuyor? Cemler yürütürken koyuyor, sohbet ederken koyuyor, yeni bir babayı posta oturturken koyuyor, gezilerinde ortaya koyuyor, tekkeyi ziyaret eden Alevi’siyle Sünni’siyle, akademisyeniyle, valisiyle, milletvekiliyle, çingenesiyle, çocuğu olmayanıyla, müsahip olacak konuklarını ağırlarken ortaya koyuyor.

Yürüttüğü ceme mutlak hakim olan Nevzat Dede, Nadire Ana’yla yan yana oturup yürüttüğü cemlerdeki sohbetlerde kıssadan hisse insanların yaşamlarında almaları gerektiğine inandığı derslerle ilgili konulara giriyor, hizmet sahiplerinin yaptıkları hizmetleri tamamlamak için dualar veriyor, gerekirse Kuran’ı Kerim okuyor, hizmetlerin doğru yürümesi için yol gösteriyor, gerekirse uyarılarda bulunuyor, eşiyle veya cemaatle birlikte emsalsiz sesiyle nefesler, duvazlar okuyor, pençeden geçirdiği, Ehlibeyt’in, imamların pençesi olarak görüp sırtlarını dualarla sıvazladığı yeni yola girenlerin, müsahip olanların, görgülerini görenlerin, babaların, anaların Alevi/Bektaşi İslam Yolu’ndan yani gerçek İslam yolundan ayrılmamaları için niyet ediyor. “Bu bitti, yenisi tez gelsin, bekletmesin” dediği kurban lokmalarının yenildiği yemeklerdeki muhabbetlerde, sazların coşkusunda ve yanan çerağın altındaki emsalsiz cem/cemaat ruhaniyetlerindeki temel sembol olan, örnek tip olan Nevzat Dede ve Nadire Ana adlarına  belgesel yapılması gereken, görüşlerinin kitaplaştırılması elzem olan çağımızın son mürşitlerindendirler.

Peki bu kadar etkin ve önemli olan Nevzat Demirtaş Dede, bir dede olarak kendisine bağlı babalar üzerinde nasıl bir etkiye sahiptir?

Bulgaristan’dakiler de dahil kendisine bağlı yüz kadar Bektaşi (Babai) Babası üzerinde otorite sahibi olan Nevzat Demirtaş Dede, bu babaların çoğunun posta oturmasını sağlamış bu konuda kendisine Hakkı Saygı Baba’nın birçok yardımı olmuştur.

Türkiye’de yerleşik bulunan talipleri dışında, Bulgaristan’dan göç etmiş, kendilerini Alevi/Bektaşi/Babai olarak nitelendiren ve Trakya başta olmak üzere Batı Anadolu Bölgesi’nde yaşayan Alevi/Bektaşi gurupları arasında da babaları olan Nevzat Demirtaş Dede, bu babalar yanında Bulgaristan’ın özellikle Deliorman Bölgesi’nden kendine bağlı babalara hizmet etmeleri konusunda yetki vermiştir.

Bu durumu şöyle anlatabiliriz: Tarihsel olarak, inanç bazında birbirine çok benzeyen, geleneksel yapı bakımından birbirinden ayrılmayan bir gurup ki, buna Babai diyebiliriz, (Yani Babai Alevi/Bektaşi kitlesi), (Nevzat Dede’ye bağlı bazı babalar bu ifadeyi kabul etmeyebiliyorlar) arasında ya gerçekten doğrudan Sultan Süceattin Veli Ocağı’na bir bağlılık olduğu için veya  somut bir bağlılık yani doğrudan bir bağlılık olmasa da, dolaylı olarak gönüllü bir bağlılıktan yararlanarak bu Ocağa bağlananlar şu anda Sultan Süceattin Veli Ocağı’nın talipleri olmuş oluyorlar.

Yani belki de zamanında farklı ocakların dede veya babalarına bağlı olmuş olsalar da, diyelim ki Bulgaristan’dayken doğrudan Sultan Süceattin Veli Ocağı’nın dedelerine bağlı olmamış olsalar da, benzer bir kültür atmosferini soludukları için Türkiye’ye göçtükten sonra, bu ocağa bağlanmış olanlar da var.

Ama her şey bununla bitmiyor. İnanç örgütlenmesi bakımından yine bir büyük ocak olsa da, Hasan Dede Evlatlarının, dedelerinin ve bu dedelere bağlı babaların, rehberlerin de Sultan Süceattin Veli Ocağı’na bir üst ocak olarak benimseyip  bağlı olduklarını görüyoruz. Yani kendileri cemler yapsalar da, dede olarak bilinseler de bu ocaktan dedeler, senelik görgülerini Sultan Süceattin Veli Ocağı’nın dedelerine yaptırmaktadırlar. Bu da bu ocağın hiyerarşi bakımından bir üst ocak olarak benimsendiğini göstermektedir. Dolayısıyla bu ocağın etki alanının Kırıkkale’ye kadar uzandığını da görmüş oluyoruz.

Sultan Süceattin Veli Ocağı’nın Postnişini olarak hemen tüm hizmetleri Nevzat Demirtaş yürütse de bunun bazı istisnaları da olmaktadır. Örneğin Kırıkkale Hasan Dede Kasabası’ndaki taliplerinin hizmetlerini Nevzat Dede’nin amcasının oğlu olan Hayrettin Demirtaş Dede yürütmektedir.

Ayrıca istisnai olarak bazı babaların hizmetlerini yürütmesi için kendi adına bir vekil de atayan Nevzat Dede, kendisi adına Zeytinburnu’nda oturan Hayrullah Baba’yı bazı babalar üzerinde Halife olarak ilan etmiştir. Bunun yanı sıra Bulgaristan Dulovo (Akkadınlar)’dan da Abdullah Baba Nevzat Dede’nin halifesi pozisyonunda diğer babalardan farklı olarak bazı ayrıcalıklara sahiptir. (Buna şimdi de Seyyid Ali Baba da katılmıştır.)

Bu arada bir hususu da belirtelim bu yazının kapsamını aşan bir konu olarak da Anadolu Alevi/Bektaşiliğinde “el ele, el Hakk’a” kavramı da vardır. Pir, Mürşit, Rehber ocakları birbirlerine bağlı olarak hizmet yürütmekte böylece ocaklar arasında diyalog canlı tutulmaktadır. Bunu ötesinde Anadolu Aleviliği/Bektaşiliğinde Mürşit kapısı olarak bilinen Hacı Bektaş Ocağı/Dergahı’nın pozisyonu apayrıdır. Hemen tüm Alevi ocakları ve Bektaşi dergahları/ocakları mürşit makamı olarak benimsedikleri Hacı Bektaş’a, o dergahın sistemine veya Hacı Bektaş’ın soyundan geldiğine inanılan Çelebiler’e büyük bir sevgi ve saygı beslerler.

Nevzat  Demirtaş da, kendisine bağlı yüze yakın baba olsa da, bazı ocaklarca bir üst ocak olarak görülen Sultan Süceattin Veli Ocağı’nın postnişini olsa da, o da Hacı Bektaş Dergahı’na bağlıdır. Her sene kendi daveti üzerine kendisini ziyaret eden Hacı Bektaş soyundan bir kişiye, talipleri önünde görülür. Bunun manası “el eli yıkar, el gövdeyi yıkar; temizlenmeden, temizleyemezsin”dir. El ele, el Hakk’a ilkesi bugün de devam etmektedir.

Nevzat Demirtaş ve eşi Nadire Ana yıllık görgüleri talipleri huzurunda yapıldıktan sonra, başta kendi taliplerini görürler, yani yıllık görgüden geçirirler.

Daha sonra kendilerince belirledikleri, zamanla oluşmuş bir takvime uyarak dedelik/analık hizmetlerini yerine getirmeye başlarlar. Belli bir sıra takip ederek; kendilerine bağlı babaların bulundukları yerleri başta İstanbul, Trakya, Bursa olmak üzere sırasıyla ziyaret ederler. Zaman zaman davetlere uyarak, zaman zaman geleneksel takvimi takip edip hizmetlerini yerine getirmeye başlarlar. Her sene insanların görülmesi gerekmektedir.

Sultan Süceattin Veli Ocağı’nda aslolan müsahipliliktir. Bu Alevi/Bektaşi kolunda müsahipliğe çok fazla önem verilir. Mümkün olduğu kadar insanların müsahip tutmaları istenir ve sağlanır. Bu bugün de devam etmektedir. Nevzat Dede ve Nadire Ana misafir olduğu babanın cemini, çoğu kendi evlerinin bir bölümü olan cemevlerinde veya başkanlığını, yine aynı ocağa bağlı sevilen babalardan Abidin Harman’ın yaptığı CEM Vakfı Bakırköy Kültür ve Cemevi’nde olduğu gibi, daha büyük bir yerde yapar.

Yıllık görgüsü yapılacak baba, eşiyle ve müsahip kardeşleriyle kendi talipleri karşısında Nevzat Dede ve Nadire Ana’nın karşısında dara durup, sorgudan sualden, pençeden geçip, niyaz almak için ayaktadır. Nevzat Dede babayı, babanın eşi anayı ve müsahipli kardeşlerini taliplerine sorar. Ondan memnun olup/olmadıklarını, kusurlarının bulunup/bulunmadığını onlara sorar, bir dizi merasimle aklanma/paklanma sağlanır. Cem yürür, Kur’an okunur, semahlar dönülür, muhabbet bölümünde nefesler okunup, kurban lokmaları yenilir.

Yeni bir çiftin ceme dahil olması yani ilk ikrar verme merasimi, müsahip tutulması, Hakk’a yürüyen bir babanın yerine bir babanın oturtulması yani posta oturtulması, baba atanması ancak bir dedenin nezaretinde olabilir. Bunda da Nevzat Dede sorumludur. Bir babanın bu hizmetleri yapma yetkisi yoktur. Mürşit, yani dede gelmeden bu hizmetler yapılmaz. Bunun dışında her Perşembe akşamı yapılacak cemler, sohbetler, muhabbetler, küçük merasimleri yapmaya baba yetkilidir.

Cemler sonbaharda başlar, Nevruz’da (21 Mart) nihayetlenir. Bu zaman içinde de dileyen cemlerini sürdürebilir. Ama bir kural olarak her Perşembe akşamı baba ve ana mümkünse müsahip kardeşleri bir araya gelip duasıyla çerağı yakarlar. Bu ihmal edilmez.

Bir baba Hakk’a yürüdüğü zaman, o babanın ceminde bulunanların isteği doğrultusunda ve eşinin de rızası alınarak, gerekli koşullara uyuyorsa bir kişinin posta, baba olarak oturtulması mürşitten istenir. Bazen bu teklifi mürşit de getirebilir ama mutlaka cemiyetin bunu istemi ama çok zorunlu bir şart olarak da baba adayının eşinin buna razı olması gerekir. Bir baba öldükten kırk gün sonra yeni babanın posta oturtulması genel kuraldır. Mürşidin hazır bulunduğu ve mutlaka bir kurbanını kesildiği özel bir cemle aday kişi dualar eşliğinde misafir babaların da hazır bulundukları bir merasimle postuna oturtulur. Bu gerçekten ayrıcalıklı bir merasimdir. Ceme giren istisnasız herkes babayı ve anayı ve müsahipli kardeşlerini ayakta karşılar, niyazlaşmalar olur. Mürşit yine nasihatlar, uzun dualarla babanın postunu kutsar.  Yeni baba, eşi ve müsahipli çiftler ise Mürşidi tavaf ederek, ona bağlılıklarını belirtirler.

Böylece baba Sultan Süceattin Veli Ocağı’na bağlı olarak hizmetlerini o dakikadan sonra yerine getirmeye başlar.

Bir baba vefat ettikten sonra baba belirlenmesi uzarsa, veya bir boşluk doğarsa o babanın talipleri bir başka babanın cemine dahil edilebilir.

Nevzat Dede ve Nadire Ana sırasıyla yıllık görgü cemlerini, bu arada bir kişi Hakk’a yürümüşse onun yakınlarının katılıp cem içinde helalliklerinin alınıp, borçlarının ödendiği, vefat edenin yad’edildiği, kurbanların kesildiği “dardan indirme” cemlerini, yeni baba oturtulacak bir aday varsa onun “baba postuna oturma cemini”, müsahipli olacaklar varsa veya yeni yola gireceklerin cemlerini yaparak tüm talip kitlelerini gezerler.

Bu dedelik ve analık görevleri aylar boyunca sürer.

Bu arada elbette, dergah da ihmal edilmez. Bizzat kendi yakınlarında bulunan yöredeki cemleri yürütmek üzere bazen Nevzat Dede ve Nadire Ana’nın evlerine döndüklerini, daha sonra tekrar başka illere mesela Bursa yöresinde hizmetlerine çıktıklarını görüyoruz.

Tabii bu arada nevruz erkanları önemli olduğu için bu hizmetlerin de yapılması gerekir.

Sonbahardan, yaza kadar bu hizmetlerin devam ettiğini söylersek Nevzat Dede ve Nadire Ana’nın nasıl bir yoğunlukta ve inanç kültür dünyası içinde olduğunu anlatmış oluruz sanırım.

Çocuklarını okutan, emekli maaşı dışında belirli bir maaşı da olmayan, gelir düzeyi ancak kendisin zar/zor idare eden Nevzat Dede ve Nadire Ana tarihin içinden çıkıp gelmiş eski zaman kahramanları gibi, On İki İmamların, velilerin, gerçek erenlerin yolunu takip edip bizim içimizde, gözümüzün önünde yaşamaktadırlar.

Ne mutlu onlar varlar, ne mutlu onların hizmet götürdükleri İslamiyet’i, Aleviliği/Bektaşiliği canlı bir şekilde yaşayan büyük bir kitle var.

Ama maalesef bu tip dedelerimizin, analarımızın, babalarımızın sayısı da çok değil. Onların değerlerini sağlıklarında, yaşarken çok iyi bilmeliyiz. Onların bilgilerinden, tecrübelerinden yararlanmalıyız. Bu bizim bir görevimiz aslında.

Çok geç olmadan, tüm Anadolu ve Balkanlar ve tabii bununla da sınırlı olmadan bir İran da taranmalıdır. Ocaklar, dergahlar, tekkeler, buralarda çok canlı olarak yaşayan Alevi/Bektaşi inanç ve kültürü, dedeler, babalar, ozanlar, bilge insanlar, cemler tespit edilmelidir, kaydedilmelidir, derlenmelidir. Araştırma merkezlerinde toplanacak bu malzemeler halka tekrar sunulmalıdır. Ancak bunlar yapılarak bu topluma ve ülkemize, insanlığa bir hizmette bulunmuş oluruz, yoksa geresi fasa fisodur. Aynen bugün Alevilik/Bektaşilik adına yola çıktıklarını söyleyen derneklerin, vakıfların, yazarların vs. çoğunun pozisyonu gibi.

Konuyla ilgili daha yazacak çok şey var.  Şimdilik bu kadar diyoruz.

İçten sevgi, saygı ve muhabbetlerimle derken bir cemdeki izlenimlerimden kısa bir bölüm aktarıyorum.

 

1 Aralık 2005, Bakırköy’de Cem

 

1 Aralık’ta geçtiğimiz günlerde birlikte olduğum Nevzat Demirtaş’ın yine çok önemli bir hizmeti var. Geçtiğimiz sene baba postuna oturan Abidin Harman eşi Fatma Anasultan’la birlikte yıllık görgüden geçecekler.

Kendilerinden izin alarak, tez zamanda tanışıp kaynaştığımız ve çalışmalarından çok yararlandığımız Bilkent Üniversitesi Doktora Öğrencisi ve Araştırmacı Rıza Yıldırım’la cemlerini izleyip izleyemeyeceğimizi soruyorum. Yanıt olumlu.

CEM Vakfı Bakırköy Kültür ve Cemevi’nde Abidin Baba’nın daha önce talibi olduğu ve vefatıyla onun yerine baba seçilen Abdullah Baba’nın canlarının ve dolayısıyla şimdi Abidin Harman Baba’nın talipleri olan canların katıldıkları ceme dahil oluyoruz. Bu arada Abdullah Baba’nın eşi Hatice Anasultan diğer canlardan ayrı olarak, hizmette Abidin Baba ve Fatma Anasultan’la birlikte görgüden geçiyor.

“Akşam Kılması” yapıldıktan sonra, okunan dualar ve niyazların, talip canlara, erkeğiyle/kadınıyla hazır bulunan cem erenlerine “ayini cem kardeşleri bu canlar sizlerden razılık istiyorlar” diyerek, “Abidin Harman ve Fatma Harman Anasultan ve onun ardından Hatice Anasultan’dan razı olup/olmadıkları” soruluyor. “Eyvallah!” nidalarıyla ondan razı olduklarını, onların iyiliklerini, güzelliklerini gördüklerini söylüyorlar. Ama asıl önemli olan Nevzat Dede’nin bizzat onların kendilerine sordukları soruda saklı: “Erenler, canlar sizi iyi gördüler, güzel gördüler. Sizi sizden aldım, size verdim,  aslolan kişinin kendisini ölçmesidir. Sizi size soruyorum. Davanızda ikrar kadim misiniz? Belki onlar sizin her şeyinizi bilemeyebilirler. Ama siz sizi iyi bilirsizin. Özünüyle, kalbinizle  şu cemaatin önünde kul kusursuz olmaz, bir kusursuz varsa o da Allah’tır,  kusur bir işlemediğinize yemin eder misiniz? Asıl şimdi Hakk karşısındasınız, mürşit önündesiniz, siz kendinizi nasıl biliyorsunuz?” diye sorar.

İşte Aleviliğin/Bektaşiliğin erdeminin ortaya çıktığı anlar. Kişi artık şu veya bu kişi benim hakkında iyi düşünüyor yanılgısından çıkıyor. Özüyle gerçeğe yöneliyor. Gerçekten insanlığa, Alevi/Bektaşi İslam inancının değerlerine ters gelecek bir şey yaptı mı? Eğer yaptıysa bunu dile getirecek hiç kimsenin tesiri altında kalmadan. Eğer kusuru yoksa zaten sorun yok. İşte her şey o anlarda gizli. Bir çocuk kadar masum olan kişi orada gerçeği söyleyecektir.

Bu sefer de Abidin Baba, Fatma Anasultan ve sonra da Hatice Anasultan “eyvallah!” diyerek yeminlerinde, ikrarlarında sabit olduklarını, kusur işlemediklerini teyit edeceklerdi.

Bu böyle devam ediyor. Canlarla tekrar niyazlaşmalar, dualar. Cemin hizmetleri yerine getiriliyor. Hakk/Muhammed/Ali divanında tüm canların cem olmasıyla yüzlerce yıldır devam eden bir gelenek yerine getirilmiş oluyor.

Daha sonra nefesler, dualar, lokmalar saatler süren can/cana muhabbetin, sohbetin tadına doyulamıyor.