MUZAFFER ERSOY (Seyyid Garip Musa – Sivas Merkez Akpınar, Köyü – 1950)

Muzaffer Ersoy

(Seyyid Garip Musa – Sivas Merkez Akpınar, Köyü- 1950)

 

Sevgili dedemiz, her ne kadar dede sözünü kabul etmeseniz de, bir ocaktan gelen ve Cem yürütmese de o ocağın içinde hizmet yürütenlere ben dede diyorum, bize kendinizi tanıtmanızı istiyorum, geçmişe bir yolculuk yapalım?

 

Sayın Ayhan Aydın Anadolu’da çocuk olmak kolay değildi, çünkü ihtiyaç çocukların daha beşikteyken yakasına yapışıyordu. Önce kuzu çobanlığı, sonra tarlaya bostana azık daha sonra harmanda tarlada büyüklere yardım edilirdi. Çocukluğumuzun bazen iyi günleri olsa da çoğu zaman acılarınan geçmiştir. Ama bugün geriye doğru baktığınızda o acılar bile tatlı anılara dönüşüyor, çünkü o günleri yaban hayatınan hayvanların yaşamlarıyla birlikte geçirdik.

Sayın Ayhan Aydın köyümüzde ilkokulun 1922 yılında yapılmış olması okur yazarlığın  oldukça yüksek olduğunu söylesekte 1922 tarihinden önce de eski yazı üzerine oldukça eğitimli büyüklerimiz vardı bunlar 1955 yıllarına kadar birbirleriyle eski yazıyla mektuplaşırlardı. Ben 1962 yılına kadar yani ilkokulu bitirene kadar hayatım köyde geçti, bu nedenle 1960 yıllarından önceki köyümüzde dört direkli toprak damlı evlerde yapılan cemlere şahit olduk. Sayın Ayhan Aydın o dört direkli evlerde yapılan cemler ve o cemleri yürüten dedeleri yakından bildiğimizden dolayı bugünkü  dedelerimizi  bugünkü yapılan cemlerimizi mukayese ettiğimizde, ocaklıda olsam sizin bana dede, demeniz bana çok ağır gelmekte, dedelik makamı Cemlerde dedelerimizin oturdukları post o günkü dört dörtlük yaşanan Alevilik beni tesir altında bırakması nedeniyle korkutuyor.

1962 yılında ilk gurbetliğim İstanbul’du ama bu çok kısa sürdü daha sonra Maraş, Malatya, Kayseri gibi yerlerde çalıştım, 1966 yılında tekrar İstanbul’a geldim o günden bugüne askerliğim dahil İstanbul’dayım.

Sayın Ayhan Aydın gurbete ilk düştüğüm günden berli her şeye rağmen hiçbir zaman kutsal değerlerimizden, hiç kimseye asla taviz vermedim, çünkü bu kutsal yolumuzun sevdası daha ilkokula gitmeden önce yüreğimin içine düşmüştü.

 

Anneniz, babanız, yakınlarınız, köy şartları bunlardan biraz bahseder misin?

 

Babam bir babanın tek çocuğu, anam ise daha anasının karnındayken yetim kalmış, babası Sarıkamış’ta şehit olmuş, babam o yoksul yıllarında beş yıl askerlik yapmış onun için böyle bir hayatı siz de tahmin edersiniz ki, geçim derdi onların başka şey düşünecekleri bir halde bile değillerdi. Amcalarımıza gelince Mustafa, Garip, Musa kardeşlerin dışındaki diğer amcalarımız da çok küçük yaşta yetim kalmışlar, her şeye rağmen bunlar geçmişlerinin değerlerinden hiç taviz vermemişler, ikinci Feyzullah amcamızın çocuklarına Mustafa, Garip, Musa gibi isimlerinen hep canlı tuttukları gibi.

 

Köyünüz kaç haneydi, şimdi kaç hane?

 

Sayın Ayhan Aydın benim köyden ayrıldığım yıllar 350 hane diyorlardı, bugün ise 550- 600 haneye ulaştığını söylüyorlar. Eskiden köyümüzde bir toprak yapı vardı, ne zaman yapılmış kimse tarihini bilmiyordu, içini ben hiç görmedim çok güzel olduğunu görenler söylerdi fısıltılı olarak oranın Cem evi olduğunu. Ama dışarıya karşı köyün camisi derlerdi, yine yukarıda dediğim gibi kapısının açıldığını hiç görmedim, minaresi falan bir camiye benzer emaresi dahi yoktu. Daha sonra yapılan yeni cem evinden sonra orasının yıkılıp yerine köy fırını yapıldığını söylediler.

Köyümüzün geçim kaynağı her ne kadar hayvan ve tarımcılık olsa da bu kafi değildi onun için  kısa da olsa gurbetcilik hep vardı, bugün ise o gurbetcilik daimiye döndü en çok İstanbul olmak üzere yurdun çeşitli illerinde yerleşik olarak yaşamlarını sürdürüyorlar.

 

Köyünüzde her hangi bir ziyaret var mı?

 

Köyümüzde, tarihini ve ne sebepten oluştuğunu bilmediğimiz, ziyaretler var; Düşek, Baboğ Dede, Sarı Dede, Garip Dede, Yukarı Ziyaret, Karşıki Ziyaret ve toplum içinde çok önemsenen ve Sünniler tarafından da ziyaret edilen yan- yana Büyük Guyulgan ile Küçük Guyulgan ziyaretleri var. Bu ziyaretlerden Büyük ve Küçük Guyulgan geriye doğru tarihe baktığımızda Osmanlının Murat devrinde bugünkü yerleşiklerden önceki Alevilerin katlettiklerini  buraya doldurmaları sonucunda sanırım kuyulu kan anlamında söylenmektedir.

Köylülerimiz Sultan Navruzu, Hıdırellez gibi kutsal bayramlarını bu ziyaretlerin üzerinde kutlarlar.

Akpınar Köyü’nde 1960 yıllarından önce köy halkı Aleviliğin tüm değerlerini noksansız olarak dört, dörtlük yaşatarak geldiler. Akpınar Köyü’ne Hubyar Ocağı’ndan, Hubyarlı dedeler, Pirsultan Ocağı’ndan Pirsultanlı dedeler ve en çok da yakın olması nedeniyle Sultan Yalıncak Ocağı’ndan dedeler gelirlerdi, bizim sülalenin kendi ocakların da Sivas’ın Şarkışla ilçesinin Orta Köyü’nden Garipmusa Ocağı’ndan Hasan Özuğurlu sık gelen dedelerdi. Hasan Dede Arapça’yı, Farsça’yı dolasıyla Kuran’ın bilgeliğine sahip olmuş bilge dedelerimizden biriydi. Garip Musa Ocağı’ndan Hasan Dede, Akpınar’da olduğu zaman, Hakk’a yürüyen kişiye şöyle derlerdi, Allah’ın ne iyi kuluymuş Hasan Dede buradayken Hakk’a yürüdü, derlerdi. Her yönüyle örnek bir insandı, her türlü inanç hizmetini kusursuz yapardı. Kısacası Hasan Dede neslinin son dedesiydi, diyebiliriz.

 

Sizin sülalenize bir dönelim?

 

Sayın Aydın biz Akpınar Köyü’ne 1790 yıllarında Divriği’nin Yağbasan Köyü’nden gelmişiz. Elimizde olan bir çok yazıları doğru dürüst hala okutamadım, çat pat okutabildiğim kadarıyla Garipmusa evlatlarından Pirzadeli Feyzullah, Akpınar Köyü’ne en son gelen kabile olmasına rağmen, sazıyla sözüyle ilk gelen o olmuştur. Söylentilere göre Feyzullah Dedemin eşi Cennet Ana da cem cemaat  konusunda yetenekliyimiş ki kocasını hiç yalnız bırakmaz eşlik edermiş. Bu konuda şöyle derlermiş; saz nerde Cennet orada. Feyzullah Dedem’den sonra bizim sülale geçmişlerinin izlerini bırakmadan,  hep içine kapanık yaşamışlar. Daha sonra dedelik yapmışlar mı? Hayır. Çünkü Akpınar’daki Garip Musalılar geride bıraktıkları Yağbasan, Palanga ve Şarkışla Ortaköy’deki akrabalarıyla hiç ilişkilerini kesmemişler, 1945 yıllarına kadar. Yağbasan’daki akrabalarımız, 1965 yılına kadar Şarkışla Ortaköy’deki akrabalarımız gelmiş, gitmişler dolasıyla bu kutsal yollarını sürmekte hiç zorluk çekmemişler, hala bugün Yağbasan’daki akrabalarımızın misafirliklerinde, bizlere bıraktıkları tazı boncukları ve mavi taş boncukları anı olarak korunmaktadır. Yağbasan’daki en son misafirimiz 1341 (1919) doğumlu,  Temmuz 2006 ölümlü Aziz Erdoğan Amcam olmuştur.

Sayın Ayhan Aydın 1960 yıllarında diğer ocaklarımız gibi bilge dedelerimizin aramızdan yok olma sürecine girmesi gurbetin tüm ağırlığıyla Alevilerin boynuna binmesi, devlet tarafından horlanan bir toplum olarak iş – aş korkusu birbirlerini unutma, tanımama noktasına getirdi ve bu da 1960 yıllarından sonra doğan çocuklarımızın yozlaşmasına sebep olmuştur. Bu da 1985-1990 yıllarına kadar devam etmiştir.

 

Dört direkli ev diyorsunuz, bunu açar mısınız?

 

Sayın Ayhan Aydın, bugün hala cemevlerimizin varlığı tartışılıyor, işine gelmeyenler cem evlerimizin yeni icat edildiğini sanıyorlar, oysa Anadolu’daki tüm büyük evlere, Cemevi, derler ve bu cemevleri genellikle dört direklidir. Yani cemevine uygun büyük evlerdir. Yakın zamana kadar o kadar dört direkli cemevlerimiz vardı ki yapılış tarihini bile bilmeyenler vardı, bu cemevlerinde öyle gelişi güzel kurbanlar kesilmezdi her şeyi bir düzene bağlıydı. Hani kendilerinin bugün daha yeni, yeni kurban kesilecek yerler tarif ederken hatta İslami kuralla kesilir, diyorlar ya bunları bugün yapmaya çalışacaklarına Anadolu’da işte o dört direkli evlerin önünde nasıl kurban keserlermiş araştırıp örnek alsalardı, bugün Kurban bayramlarında kötü görüntüyü önlemiş olurlardı, kurbanlık hayvana da nasıl davranılırmış onu öğrenirlerdi.

Sayın Ayhan Aydın bugün devletçe bizi yok etmeye çalışanlar her ne kadar başarıya ulaşıyoruz deseler de o dört direkli evlerde yapılan Cemlerden gelen Allah, Allah sesleriyle o gün  dedelerimizin saz sesleri ile dedelerimizin deyiş sesleri birilerini ürkütmeye devam ediyor.

 

Köyünüzdeki diğer Ocaklara gelelim?

 

Sayın Ayhan Aydın köyümüze yakın Sultan Yalıncak Ocağı var, biri Sultan Yalıncağın türbesinin olduğu Yalıncak Köyü’nde. Sultan Yalıncak’tan Kara Yaprak Köyü’ne göç eden Sultan Yalıncaklı biri de bizim köye gelen Sultan Yalıncak ocaklı Akpınar’da, Azizgilin Ocak’ta derler, bu Sultan Yalıncak Ocakları ocaklı olup olmaması veya aynı kabileden olup olmaması hiç önemli değil, o yörenin Alevi toplumları tarafından büyük saygı gören bir ocağımızdır. Köyümüze gelen diğer ocaklı dedeler hatırladığıma göre Hubyar Sultan Dedeleri, Pirsultan Ocaklı dedelerin geldiğini biliyorum, bu sebeptendir ki sonbabahar kış ayları gelende köyümüzde çok cemler yapılırdı.

 

YİNE GELİRİM

 

Garip Musa garip koymam yurdumu

Akan sele karışır da gelirim

Ecel gelip benden can talep etse

Azrail’den izin alır gelirim

 

Hikmetinden sual olmaz ganiyim

Sorarlarsa Yaradan’ın kuluyum

Ulu Ardıcın düşen kuru dalıyım

Ben bağbanı bırakır da gelirim

 

Kurtlar düşse sinemdeki yarama

Yemin ettim garip koymam ahdıma

Aklar düşse başımdaki saçlara

Çarık giyer aşar dağlar gelirim

 

Bana derler sil gözünün yaşını

Sık dikseler bedenime dikişi

Derman olmaz çıkamazsam yokuşu

Dikenlerden tuta tuta gelirim

 

Garip Musa yurdu garip derlerse

Bir dost gelir seni benden sorarsa

Muzaffer’i sinesine sararsa

Bulutlara karışır da gelirim

 

Muzaffer ERSOY

 

Seyyid Garipmusa’ya gelelim, bu ulu pir hakkında neler söyleyeceksiniz?

 

Sayın Ayhan Aydın bilhassa Alevilerin tarihine baktığınızda tarihte dünyanın en büyük kütüphanesi İskenderiye Kütüphanesi  ve yakın zamanda Hacı Bektaş’ın Kütüphanelerinin nasıl talan edilip yok edildiğini biliyorsunuz. Hallacı Mansur hakkında bırakınız yazı yazmayı konuşanın dilini kesiyorlardı.

Sayın Ayhan Aydın bu tehlikeye karşı Aleviler sözlü tarihlerine de önem vermişler örneğin geçmişlerinin isimlerini kuşaklar boyu çocuklarına yaşadıkları yörelerdeki dağlara, derelere vermek suretiyle yaşatmışlardır. Bu da gösteriyor ki Alevilerin sözlü tarihlerine, yazılı tarih kadar önem verilmelidir.

Sayın Ayhan Aydın Garipmusa hakkında, Garipmusa’nın Hacı Bektaş Veli’nin kardeşi Mustafa Menteş’in oğlu olduğu az da olsa bazı kaynaklarda görülmektedir, bunu bilimsel çalışmayla Sayın Dr. Sezgin Ersoy Garipmusa’nın isim anlamı üzerinde araştırarak bir çalışmayla akademik olarak açıklamıştır. Ancak biz bu konuyu Alevilerin, Akpınar köyündeki Garipmusalıların sözlü tarihine bakarak açıklamaya çalışayım. Akpınar Köyü’ndeki Garipmusalı İkinci Feyzullah Efendi, büyük oğlunun ismini Mustafa, ortancıl oğlunun ismini Garip ve küçük oğlunun ismini de Musa kor.

Sayın Ayhan Aydın Anadolu’da büyük abi baba yerindedir hele, hele baba Hakk’a yürümüşse, işte böyle bir durumda sakinliği ile bilinen Garip, abisi Mustafa’ya örneğin, Menteş Baba sen gelme biz gideriz, demesi biz çocuklara Menteş ismi kapı menteşesine çağrışım yapmasından dolayı bizler, büyüklere duyurmadan Menteşe Dede, der gülerdik. Sayın Ayhan Aydın işte bu sözlü tarihleri, yazılı tarihle birleştirdiğinizde Alevilerin gerçeklerine ulaşmış olursunuz. Sonuç olarak Garipmusanın Hacı Bektaş Veli’den nasip aldığı ve Divriğinin Alanyazısı’nda tekkesini kurmak suretiyle yoluna hizmet ettiği görülmektedir.

 

Garip Musa’lılar çok geniş bir alana yayılmışlardır?

 

Sayın Ayhan Aydın doğrusunu söylemek gerekirse 1995 yıllarında Musa Karakaş Garip Musa Derneği’ni kuruncaya kadar sınırlı olmanın dışında Garip Musalılar birbirini tanımıyordu. Örneğin Akpınar’daki biz Garip Musalılar Divriği’de Yağbasan, Palanga, Şarkışla Ortaköy ve bir de Yıldızeli’nin Yuvalıçayır’dakilerden başka diğerlerini tanımıyorduk yani unutulmuşlardı. Demek ki, Musa Karakaş’ın sayesinde bu toplum birbirlerini buldular. Umarım bir daha birbirlerini kayıp etmezler. Ama yine de her ocakta olduğu gibi hala Garip Musa’nın türbesinden, derneğinden, internet sitesinden  duydukları halde bilmezden gelenler, ama  Garip Musa’nın adı üzerinde de övünmeyi ihmal etmeyen niceleri var.

 

 Şu andaki durum?

 

Sayın Ayhan Aydın eskilere doğru baktığınızda bugün Musa Karakaş’ın sayesinde, ve bu günkü dernek başkanı Sayın Güngör Özer’in gayretleriyle Garip Musa Derneği’nin ve buna bağlı Garip Musalıların sizin de  gördüğünüz  diğer Ocaklarımızla kıyasladığımızda övünülecek durumda oldukları görülmektedir. Derneğimiz Ankara Tuzluçayır’da kendi mülkiyetinde faaliyet göstermektedir, Türbede yapılan hizmetleri gördünüz kurban kesim yerleri, tuvaletler, Cem evimiz çevre düzenlemesi, 24 dönüm olarak türbenin tapu tescili ağaçlandırılması ve Höbek köyü’nden 14 km. yolun yapımı, her yıl anma törenlerinin düzenlenmesi, ben gidemesem de Ankara’da Garip Musa anma konserleri… Bu kutsal yolun yolcuları tarafından hizmete noksansız devam ediliyor. Umarım gelecek kuşaklarımız bu hizmetleri büyüterek yürütürler.

 

Derneğe emeği geçenler?

 

Derneğe emeği geçenler sorunuza gelince onu şöyle ifade etmeye çalışayım; yoku var edenler ifade edilemiyeceklerden başta Musa Karakaş onu izbe iz takip eden Hüseyin Şengül, Cem Dergisi’ndeki çok önemli yazılarıyla Kutluay Erdoğan, en büyük maddi katkılarıyla Sayın İsmet Ersoy, Akademik makalesi ile Dr. Sezgin Ersoy Garip Musa’nın tanıtımında bugün binlerce ziyaretcisiyle internet sitesini kuran Aysel Ersoy ve bugün o hizmetleri devralıp başarıyla yürüten Dernek Başkanı Güngör Özer, yönetim kurulu üyeleri ve her yıl Garipmusa anma törenlerine katılan tüm Garipmusalılar ve emeği geçenlerdir.

 

Peki günüzde Seyyid Garip Musa Ocağı’ndan dedelik yapan kimler var?

 

Sayın Ayhan Aydın bu soru sorulunca sanırım herkes birbirine bakıyor, bu konuda denize düşmüş yüzmesini bilmeyenler gibi ben de cevap vermek için çırpınıp duruyorum.

Sayın Ayhan Aydın Şu anda Şarkışla Ortaköy’de Hasan Dede’nin torunu Abdullah Özuğurlu o da köyde kendi çercevesiyle yetiniyor, Ankara’da Çorum’lu Garipmusalı İsmail Eker, sağ olsunlar, ellerinden geleni yapıyorlar.

 

Güneş köyü ile ilgili neler söyleyeceksiniz?

 

Sayın Ayhan Aydın ben o yörenin çocuğu değilim, ama bildiğim kadarıyla Güneş Köyü’nde tekkeden inme Akgün’ler var, diğerlerinin durumunu bilmiyorum.

 

Yani Alan Mezresı’ndan mı köye inmişler?

 

Evet şu anda terk ettikleri evlerin yıkıntıları hala ayakta tabi tamamen terkte etmemişler, gördüğün gibi Ahmet Akgün’ün evleri hala ayakta gelip gidiyor.

 

Biraz da günümüze gelelim? Ocakların, Dergahların, Alevilerin, Bektaşilerin bugünkü durumunu nasıl görüyorsunuz?

 

Sayın Ayhan Aydın kutsal değerlerimizi temsil eden bu kurumlar ve bizleri siyasi arenada temsil edenler, biz Alevilerin sırtından kendilerini pazarlayanlar, bu toplumun üzerinden kart vizit sahibi olanlar ve bu topluma hizmet adı altında meydanlarda görünenler… Bunlar başkalarının yalanlarıyla bu toplumun gerçeğini örten bir kesim olarak algılıyorum.

Alevilik tek noktadır bunlar öyle olmasaydı Aleviliği  bin bir parça etmezlerdi. Bunlar Aleviliği asimile etmeye çalışanlar zaman, zaman birlikte oldukları açıkça görülmektedir. Ne yazık ki bu toplum sorgulamayı unutmuş bilhassa siyasi çıkarcıların peşlerine düşmüş, başkalarının çıkarlarına hizmet etmektediler.

 

Alevi Bektaşi Anma etkinliklerine de eleştirileriniz vardı?

 

Sayın Ayhan Aydın bu konuda yürekten katılıp hizmet edenleri ayrı tutmak isterim. Bu etkinlikleri yapanlar, bunları görmeyen sadece duymak işitmek suretiyle haberdar olan  Anadolu’daki Alevi kitlesine karşı, yapılmayan hizmetleri yapılmış gibi, toplanılmayan toplantıları, toplanılmış gibi, konuşulmayan konuları konuşulmuş gibi, alınmamış karaları alınmış gibi, gidilmeyen yerlere gidilmiş gibi, velhasıl olmayan şeyleri olmuş gibi bu topluma duyurup dayatanların uhudesindeyiz.

Sayın Ayhan Aydın böyle değil ise neden bir adım ileri gidemedik neden hala birliktelik yok, neden hala kitlece oy verdiğimiz bizleri asimile edenlerinen bir olan o siyasi partiyi neden sorgulamıyoruz. Sayın Ayhan Aydın kısacası benim gördüğümü gerçek erenler de görüyor, onun için benim bu toplum için bu gibi etkinliklerden Alevilere bir hayır geleceğini sanmıyorum.

 

Sizin bir yönünüz de önemli gördüğünüz bazı Alevilikle ilgili belge toplamanız.

 

Sayın Ayhan Aydın bugün o değerlerimizin o kadar yoksulluğunu çekiyoruz ki, bu da bize acı veriyor, keşke geçmişteki Atalarımız hiç değilse bir hatıra defteri yazsalardı, yada bize kalacak bir iki satır yazı bıraksalardı taşlara ağaçlara bir şeyler yazsalardı, Sayın Ayhan Aydın ben nasıl geçmişlerime karşı hayıflanıyorum, geleceklerimizde bizden hayıflanmasın diye, bulabildiğim rast geldiğim her yerde her alanda Aleviliğe ait Ocaklarımıza ait yolumuza ait her şeyi ciltler halinde arşivlemeye çalışıyorum bizler bu yoksulluğu çektik çocuklarımız çekmesin düşüncesiyle elimden geldiğince bir şeyler yapmaya çalışıyorum.

 

Bir de her Alevi gibi sizin de taşıdığınız duygular nedeniyle türküleriniz olmalı bu türkülerinden bizimle paylaşacaklarınız olacak mı?

 

Sayın Ayhan Aydın ben onların ismini Geleceğe Mektuplarım, diye koydum bilmem bir başkasının hoşuna gider mi? Belki kalırsa yıllarca sonra ama yine de bir türkümü sizlerle paylaşayım.

                               MURAT  İSTİYORSAN

 

                        Murat istiyorsan var yüzünü sür.

                        Yüreğini Hakk’a döndürsen yeter.

                        Garip Musa mahrum etmesin dersen.

                        Hak için yollara düştüğün yeter.

 

                        Garip Musa el bağladım özüme.

                        Varıp baktım nur göründü gözüme

                        Uzattı elini sürdü yüzüme.

                        Bu gece düşüme girdiği yeter.

 

                        Ben bağban değilim bağım olmadı.

                        Hoyrat el uzatmış meyve vermedi.

                        Zalim o ki sahibini sormadı .

                        Tahta kılıcıyla vurduğu yeter.

 

                        Garip Musa diye dilek dilersen.

                        Bir kuş olup ulu ardıca konarsan.

                        Niyet edip huzuruna varırsan.

                        Uzatır elini tuttuğu yeter.

 

                        Yürekten diledim ben muradımı.

                        Yeşertti bağrımda gonca gülünü.

                        İşte neslim diye döndü yüzünü

                        Bana Muzaffer’im dediği, yeter.

 

 

Söyleşi: Ayhan Aydın, 9 Temmuz 2012 Pazartesi, İstanbul.

 

Söyleşiye Ekler…

 

Sayın Ayhan Aydın, Yavuz hırsız ev sahibini bastırır derler, yıllardır devam eden iftirayı sürdürenlere. Bakınız köyümüz de düğünden kesintiler. Köyümüzde gelin ata binince köyü gezer peşinde atlılarla, Gelin Cemevinin önüne gelince başta gelin olmak üzere herkes divana durur köyümüzün hem dedesi hem de hocası vardı, bunlardan biri Cemevinin bacasına çıkar duasını okur, duadan sonra şu selavatı hep birlikte getirirlerdi:

Allah, Allah İllallah
Verelim Muhammed’e Selavat
Arap attan gelir caddan
Düğüne giden boz yiğitler
Boz yiğitler aşkına
Verelim Muhammed’e Selavat
Leeey Lailahe İllallah
Sallaliye Muhammed
Kaşıdan gelir gırat
Hülle donlar giymiş kat, kat
Bu da böyle bir murat
Verelim Muhammede Selavat
Leeey Lailahe İllallah
Verelim Muhammed’e Selavat.
Karşıdan gelir kazlar
Ala gozlü allı kızlar
Ala gozlü kızlar aşkına
Verelim Muhammed’e Selavat.
Leeey Lailahe İllallah
Verelim Muhammed’e Selavat
Su septim duvara.
Süleymanlar suvara
Süleymanlar aşkına
Verelim Muhammed’e Selavat
Leeey Lailahe İllallah
Verelim Muhammed’e Sevavat

Ve düğün şu değişlerle sona erer; Yunus Emre’den: ”Sol Cennetin ırmakları akar Allah deyü, deyü – Çıkmış İslam Bülbüller Öter Allah deyü deyü”.

 

Cem Evini Diyanet’e danışan Meclis başkanımız Sayın Cemil Çiçek’e

Canlar Selavat tescillidir, bilgilerinizi rica ederim.

Muzaffer Ersoy

 

AKPINAR KÖYÜNDE  KURBAN VE

ŞEKER BAYRAMI

 

Akpınar Köyü’nde her yörede olduğu gibi hazırlıklar arife gününden başlar. Bu bayramlarda o yıl içinde Hakk’a yürümüş olanlar için yakınları kara aş, yani aşure pişirirler, diğerleri ise fırında bolca paaş da dedikleri kömbe yaparlar. Hakk’a yürüyenin can aşını yemek için o haneye giden kadınlar Hakk’a yürüyenin can aşını yerler oradan ayrılırken de birer tane de kömbe bırakırlar. Bu bayramlarda köyün hocası köyün büyük olması nedeniyle sabah erkenden kalkar, köyün en başından başlar. Hoca ilk evden başlar, özellikle kendisi için hazırlanmış yere oturur, hoca o evin gelmiş geçmişlerine Kuran okur. Hoca köydeki bütün evlere uğrar. Diyelim ki bir evin hanesi gurbette olduğundan kapısı kilitli belki de seneler olmuş kimse uğramamış örümcekler kaplamış olsun, hoca o kilitli kapının önüne oturur gıyabında da olsa o hanenin geçmişlerine Kuran’ını okur. Bu bayramlarda mezarlıklar ziyaret edilir, Kuran okunur helva, kömbe dağıtılır.

 

ORTA ASYA, ANA YURT’TAN GETİRDİKLERİMİZ

SAYA  GELİN

 

Anadolu’nun çeşitli yörelerinde oynanan SAYA GELİN oyunlarında yöresel değişiklikler olsa da, topluma verdiği mesaj aynıdır. Saya Gelin Asya’da Türkler tarafından oynandığı gibi, Avrupa’daki Türkler tarafından da oynanmaktadır. Bunlardan biri Bulgaristan’da ki Saya Gelin oyununu Ahmet Hazerfan şöyle aktarmaktadır.

Eskiden köyümüzde, bir saya gezme geleneği vardı. Bu çok eskilerde Yunanlıların tragosuna (Keçi oyunu) dayanıyordu. Sonbahar gelince gençler toplanarak bir değneğe çanlar takarak geceleyin ev, ev gezip bazı dileklerde bulunuyordu. Değneği yere vurarak çanlar çalınır. İki kişi çarşaf örtünerek keçiyi temsil eder keçi gibi hareketler yapar, vardıkları eve şöyle dilekte bulunurlar; Sayacılar geldi duydunuz mu,  selam verdik aldınız mı? Bu selam kimin selamı? Ya muminlerin selamı. Bu saya kimin sayası? Dağda kulun (Atın yavrusu) kişnesin, tarlada pulluk işlesin (o evin erkek çocuğu varsa) Allah senin oğluna kara kaşlı kara gözlü bir gelin bağışlasın (Eğer o evde oğlan bulunmayıp kız varsa). Sizin kıza kara kaşlı kara gözlü güvey bağışlasın.. Hü diyelim Hü.

Gençler topladıkları para ve başka maddeleri  değerlendirerek bir akşam kendilerine ziyafet çekerlerdi. Eskiden gençler komşu köylere saya gezisine giderken, diğer köy Saya’cılarıyla karşılaşınca, kavgaya tutuşurlar ve bu kavgada bir çok kişi ölürmüş, cenazeler oraya gömülürmüş bunlar “SAYACI” mezarlığı denirdi. Böyle mezarlıklar “Duşdubak, Nedoklan, Amaçköy, Kalaycı kenarında vardı. Sayacılar kendilerine bir şey vermeyip, onlara iyi davranmayanlara zarar verirlerdi. Ya su dolu fıçılarını devirir, araba tekerleklerini çıkarır, Portaları (Dış kapıları) yıkarlardı. Anadolu’nun çeşitli yörelerinde, çeşitli şekillerde kutlanan Saya Gelin Oyunu, Sivas merkez Akpınar Köyü’nde ise şöyledir.

Saya gelin oyuncuları, arabın uzun boylu olması diğerlerinin boy sırasına göre ama hepsinin de sesleri güzel olanları ve güzel türkü söyleyenlerden tercih edilir.

Saya gelin gücük ayının (Şubat) on üç ve on dördünde kuzuların analarının karnında canlandığı zamanda ve bereketin simgesi olarak kutlanır.

Saya gelin, bir Arap, iki hoca, üç şişman, dört gelinler, beş deveci ve altı topluyucular.

Arap; başında kalpak sırtında askeri tipte ceket, ceketin belinden üstüne çan kelek dizili palaska, palaskanın göbek üstüne gelecek şekilde kalbur kasnağı ve arabın kasnağa vurmak için elinde tokmak, pantolon olarak zıvga, ayağında körüklü çizme vardır. Arabın yüzü baca isine yumurta akı katılarak elde edilen siyahla boyanır, bıyıkları ise kıvrak ince uzun yavşan otundan ve  yine belinde tahta kılıç olarak arap saya gelinde güçlüğün simgesi bir kişidir. Hoca; hocanın başında fes, fes üstüne sarık, sırtında eski püskü palto, ayağı dolaklı çarık, koyun yününden beyaz sakal yüzü unla boyanmış ve belinde palaska tahta kılıcıyla saya gelinlerinin sorumlu büyüğüdür.

Şişman; Şişmanın başında koyun postundan kocaman fes, aynı zamanda dövüş anında silah olarak da kullanır. Şişmanın sırtında kepenek denilen çoban giysisinden kocaman palto, onun kemer kısmından yukarısı boğulup sırtına ve göbek kısmına yün gibi şeyler doldurulmak suretiyle şişman konumuna getirilir ve yine şişmanında ayağında çarık ve dolak tamamlanır…

Gelin; Gelinlerin giysilerini tarif etmek çok zor olduğunda okuyanların bunu en çok Türkmen giysileriyle buradaki yazılanın tarifi ve kendilerinin hayalleriyle tanımlamaları en güzel olacaktır. Gelinlerin başı tepelik denen başlık, tabi tepeliğin alın kısmında altın gümüş takılar, tepeliğin üstüne beyaz örtü, örtü gelinin yanaklarına ve arkaya serbest bırakılmış şekilde ve tepeliğin alnı kapatmayacak şekilde kırmızı ipeksi vala. Gelinlere biri ağcıllı diğeri kutlu kumaştan iki adet üç peş giydirilir, ağcıllı entare alta, kumaş olan üste giyilir, çünkü arkadaki kumaş peşe, ön peşleri sağlı sollu her iki yana ağcıllı entarenin çizgili tarafı arka kumaş peşin üstüne üçgen gelecek şekilde arkaya katlanır, beline ise adam çalı kuşağı bağlanır, önüne halı dokuma püsküllü önlük, yakalar beyaz kolları kolçaklı, gelinler pantolon yerine yine çok renkli desenli şalvar dediğimiz giysi ve ayaklarına kundura giyerek kendilerini tanımlalar. Gelinlerin sayıları genelde on iki adettir.

Deve; deve tahta beşikten keçi derisi ile kaplanarak yapılır, boyun kısmı yün  pamuk atmada kullanılan kirişli yaydan gözleri cep aynasından boynunda çan ve köçeklerin tutup gezdirmeleri içim teskere kolu takılarak tamamlanır.

Köçekler; hırpani kılıklı, deveyi saya gelinlerle birlikte takiben gezdirirler, köçekler için en büyük tehlike deveyi çaldırtmak, çünkü cezası büyüktür.

Toplayıcılar; toplayıcılar un, bulgur, tuz, yumurta kim ne verirse  her şey toplarlar. Genelde üç- dört kişilerdir.

Saya gelinlerini köyün her yaştaki halkı heyecanla kapılarda, bacalarda  onların hazırlandıkları yerden, dışarı çıkmalarını beklerler.

Saya gelin başta Arap peşinden Hoca, Gelinler ve Şişman dışarı çıktıklarında  coşku hat safhaya varmış yer gök; ikiz, ikiz kuzlasın, sesleriyle ilk önce büyüklerden himmet istemek için yanlarına giderler, büyükler ise onları ayağa kalkarak karşılarlar ve söze hoca başlar:

Canlar, bizler ta Orta Asya’dan Türkistan’dan çok uzaklardan Himalayalar’dan aşarak Hazar’dan, Horasan’a niyaz edip buralara geldik. Develerim, koyunlarım, sürülerim, yorgun, çocuklarım, gelinlerim uykusuz. Kerem ve himmetiniz olur da bizlere bir oba, bir yayla ihsan ederseniz canınızdan can oluruz.

Büyükler hoş geldiniz, sefalar getirdiniz… Niyaz ettiğiniz yerler niyazımız sizler mihmanımız olasınız, obalarımızda sizin yaylalarımızda, buyurunuz, derler ve saya gelinler büyüklerin ellerini öper ve köyün en başındaki evin bacasından başlarlar. (Önemli not herhangi bir suçtan düşkün olan kişinin, bacasında oynamazlar, ama köyde olmayıp kapısı kilitli olanların bacasında ev sahipleri varmış gibi oynarlar, gurbete selam yollarlar.)

Oyun başlar, başta Arap peşinden Gelinler Hocanın yeri sabit değildir, gah seyircilerin arasında, gah evleri ziyaret etme onların dertlerini sorunlarını dinleme, onların fallarına diller dökerek bakmak geçmişlerinden geleceklerinden haberler vermek, kendilerini acındırarak onlardan bahşiş koparmak  gibi görevleri vardır. Halayın en sonunda Şişman, o da birilerini korkutma kaçanları evlerin içlerine kadar kovalama yakaladıklarından bahşişini almak. Arap elindeki çomağı kasnağa ritimle vurarak oyunu başlatır, gelinler karşılıklı türküyle; Hey kargalar, kargalar, ceviz dalı ırgalar, On beşini geçen kız, Çifte beşik ırgalar… Halaylar dönerken hoca seyircilere gelinlerini kızlarını anlatır, Orta Asya’dan Türkmenistan’dan geldiklerini, göçebe olduklarını her seferinde dile getirir. Şişman ise gelinlere sahip çıkmaya çalışır.

Oyun devam ederken gelinin birini kaçırmaya kalkan Arap, Şişmanla kavgaya tutuşur, Arap kılıcını çekip Şişmanı yaralayıp yere yatırır, bunu gören hoca da kılıcını çekererek Araba hücüm eder, bu arada gelinler ölü gibi yatan Şişmanın etrafını sararak oturur ağıt yakarlar; “Ağzını açmış, ağzını it gibi. Dilini çıkarmış, dilini kurt gibi. Bizim elde keçi çok. Hiçte böyle kıllı yok” Diye ağlarken Arapla Hoca kavgayı büyütmüşler birbirlerine acımasızca kılıçlarıyla saldırırken, Arabın belindeki çan kelek sesleri arasında, hemen seyircilerden bir çocuğu yerde yatan Şişmanın bacaklarının arasına atarlar, koyunun kuzulatma misali çocuğu Şişmanın bacakları arasında çekerken, herkes hep bir ağızdan ikiz, ikiz kuzlasın, diye bağırırlar. Bu arada gelinler olsun, Arap olsun, rast geldikleri gençlerin, yaşlıların ceblerini ararlar ne varsa zorla da olsa alırlar… Onun içindir ki saya gelin gezme gününde  kimse cebinde bir şey bulundurmaz. Şişman ise en büyük bahşişi almak için gözüne kestirdiği  köyün öğretmenini, muhtarını veya her hangi saygın birini hep kollar ne olursa olsun onu yakalar gider önüne oturur en büyük bahşişi almayınca kalkmaz . Eğer o kişi Şişmanın elinden kurtarmak için kendisini bir bataklığın içine veya bir gölete attığında bile Şişman hiç tereddüt etmeden kendini  bataklığa, çamura ve ya gölete atar o kişinin önüne oturur ama bu sefer de Şişman verilen bahşişe kolay, kolay razı olmayabilir, çünkü bahşiş  o şartlarda ağırlaşmıştır.

Saya Gelin Arabın coşkuyla halayın başında çan kelek sesiyle kasnağa ritimle vururken karşılıklı söylenen;

“Yüksek minareli mermer odalı

Benim yarim orta boylu edalı

Peşinden İstanbul’un harmanları savrulur

Savrulurda sol yanına devrilir

Ya da Doldur pınar, doldur leylan olayım.

 

Şu giden güzele kurban olayım

Derken türküler biter mi,

Pınar ayağına kazlar mı geldi.

Çamaşır yumaya kızlar mı geldi.

Her bacada her zaman ikiz, ikiz kuzlasın, sesleri ortalığı çınlatır.

Deveciler develerine gözleri gibi bakarak baca, baca gezdirirken, akşam yaklaşmış köydeki tüm bacalar bitmek üzere, yorgunluk mu dediniz, o günün akşam olması bile herkes için üzücüdür. Akşam  olmuş topluyucular topladıklarını, bahşişçiler aldıkları bahşişleri ortaya dökmüşler. Kendi ihtiyaçlarını ayırdıktan sonra fazlasını satarlar aldıkları ücretin bir kısmını köyün fakirlerine verirler, kalanını bölüşürlerken, yemekler pişmiş sofralar hazırlanmış, sayacılar yemekleri yerlerken bile ilerleyen akşamın sessizliğinde bile herkes kapıda bacada sayacıların türkü seslerini dinlerler: “Vardım hint eline kervan getirdim. Ben senin kahrını çekemem gönül…” Koro sesleri gecenin karanlığında karşı kayalıklarda yankılanırken saatler gece yarısına kimse farkında olmadan çoktan yaklaşmıştır.

Burda da görüldüğü gibi, ister Sultan Nevruzu olsun, isterse Saya Gelin bu gibi oyunları ve kültürlerini Türkler geldikleri Anayurt’tan Orta Asya’dan beraberlerinde getirmişlerdir.

Bu geleneklerimizi yazmak çok zor, hele terk edilmesine, unutulmasına şahit olmaksa daha da zor.

 

                                            ANADOLU’DA DÜŞEKLER VE ZİYARETLER

 

Ziyaret, yerinde bir yatır mezarı olan bir yerdir, düşek ise o yöreye veya yerleşim yerine gelen bir Dedenin bir Evliyanın o yöredeki yol üstüne koyduğu bir ağaçtan veya birkaç taş parçasını ilmek yapmak suretiyle koyduğu bir işarettir. Bunun anlamı bu yörede yaşayan toplumlar kendilerini veya kutsadıkları bir Ereni, Evliyayı ziyaret etmek için uzun yollar kat ederek ta oralara kadar gitmek yerine, o yol üstüne koydukları kendi adlarını taşıyan, bu işareti ziyaret etmek yeterlidir, anlamındadır. Bu da Alevilerde ibadetlerin zorunu değil kolay olanını seçmek suretiyle bu inanç yolunu sevdirmek anlamını taşımaktadır.

Akpınar Köyü’nde bu ziyaretlerin ve düşeklerin hakkında sağlıklı bir belge olmadığı gibi sağlıklı bir sözlü tarihte yoktur, büyüklerimiz bu konuda bugünkü kuşaklara da sağlıklı bir bilgi vermemişlerdir. Bu da gösteriyor ki bu ziyaretler ve düşekler Akpınar Köyü’nün bugünkü yerleşiklerinden önce var olmasıdır, yoksa sağlıklı bir bilgi olmazdı. Anadolu’daki bu ziyaretler bu düşekler görüldüğü gibi gelişi güzel değil sanki akademik bir plan dahilinde düşünülmüş gibi. O yöreye gelen Evliya ve Eren bu ziyaretleri ve düşekleri o yörenin coğrafi yapısına göre uyarlamış. O yörenin önce tüm ana yolların üzerine sonra bir su kaynağının başına veya bir ağacın gölgesine koymuşlardır. Yöre halkı bu ziyaretleri, düşekleri bir put şeklinde algılamamışlardır, o kutsal yerin adının elçiliğinde yaradanını yaradılanda görmüştür. Yaradanı severim Yaradılandan ötürü, düşüncesini hep taşımışlardır. Anadolu’da Alevilerde bu ziyaretler, düşekler toplumun ahlakına örf ve adetlerine, inançlarına bir akademik kadar bir yüce adalet kadar hizmet etmişlerdir. Örneğin erkenden kalkan bir köylü, gerek tarlasına, gerek harmanına, gerek şehre, kasabaya, çalışma amacıyla, ticaret amacıyla, kısacası çoluğunun çocuğunun rızkını kazanmak için çıktığı yol kenarındaki ziyareti niyaz eder ve bu ziyaretin ve düşeğin sevgi ve Hakk’ın adalet duygusu ile akşama kadar olan kazancına ve emeğine haram lokma katmadan korkar. Dolasıyla kimsenin tarlasına, ekinine, malına mülküne zarar vermekten çekinir, çünkü akşam dönüşte yine o ziyarete ve düşeğe yanlışından dolayı hesap verme duygusunu hep içinde taşır. Bu da gösteriyor ki bu ziyaretler ve düşekler Anadolu Aleviliğine ve o yörenin yaşam biçimine, bir mahkeme kadar, bir karakol kadar büyük katkı sağlamıştır. İşte Anadolu’da mahkeme kapılarında neden Alevilerin görülmediği bunun bir sebebidir.

 

Akpınar Köyü’ndeki Düşekler

Adını yöreye veren Düşek, çevrim çayıra giden yol üzerinde, Baboğ Dede köyün şehre açılan kapısı, yani Sivas Yolu üzerinde, Sarıdede ve ileri tepe üzerinde Garip Dede boğaz yönünden devrende giden yol güzergahında. Ziyeretler Büyük Guyulgan hemen yanında Küçük Guyulhan  köyün doğu kısmına açılan yol üzerinde, karşıki Ziyaret Köy’ün tam doğusunda adını verdiği yüksek bir tepenin üzerinde, Yukarı Ziyaret  bu da köyün kuzey batısında yukarı mahallede oldukça dik ve yüksek bir purun tepesinde. Karayaprak köyün en uzak noktasında tam güneyinde bir tepe purun oymağında. Bu düşeklerin hakkında sağlıklı bir belge veya sözlü bir tarih yok. Ancak Büyük ve Küçük Guyulhan da Osmanlı’nın Anadolu’da yaptırdığı katliamlarda öldürülenlerin gömüldüğü yer olarak tahmin edilmektedir. Çünkü her ne kadar yöre diliyle guyulgan olsa da kuyulukan olarak da bilinmektedir. Bu ziyaretlerin yöre halkına manevi olarak çok şey kazandırmıştır. Ama ne yazık ki bugünkü kuşakların kültürlerinden uzak kalmaları açıkcası televole hayatlarına çabuk adapte olmaları bu gibi değerlere alaycı yaklaşımları çok zarar vermiştir. Örneğin köylerde yol yapım aşamasında yol kenarlarında olan bu ziyaretler dozerler tarafından talan edilmesine seyirci kalınmış kimse koruma altına alalım düşüncesine sahip olmamıştır, bu da geçmişlerin anılarına bir hançer olarak saplanmıştır. Hiç değilse kutsallığına inanmasa da bir ata yadigarı olarak saygı duyulması gerektiğini düşünüyorum. Bu ziyaretlerin oluşumuna sebep olan Erenlerimiz bizim atalarımızın ayağına kadar zor şartlar altında gelmişler ve onlara hizmetlerin en kutsalını vermişler. Ne yazık ki bugün hak etmedikleri bir düşünceye kurban olmuşlar. Atalarımızın kendilerinin ayağına kadar gelen bu Evliyalardan, bu Erenlerden kim bilir hangi dertlerine dermen hangi yaralarına merhem  dilemişlerdir. Değildi, ama yine de aksi düşünenler için diyorum, onlara giderken belki bir tabak bulgur, bir tabak un vermişsinizdir ama bir tabak bulgur için, bir tabak un için karlı dağları ayaklarındaki çarıklarla karda, kışta kurda, kuşa rağmen bu hizmetlerini eksik etmemişlerdir.

Umarım bunların bilincine varıldığında geç alınmamış olur.