MUSTAFA TOSUN

(TESLİM ABDAL OCAĞI / ELAZIĞ)

AYHAN AYDIN

 

Sazı ve yürüttüğü cemlerle günümüzde bu geleneği yaşatan değerlerimizden Mustafa Tosun Dede kendisiyle ilgili ilk önce şu bilgileri bizimle paylaştı: Elazığ’ın Baskil kazası (Karakaya Barajı’nın karşısında) Şeyh Hasan köyündenim. 1936 doğumluyum. Ben Teslim Abdal’ın 10. torunu Ahmet Yesevi soyundan gelmekteyim. Çiftçiyim. İlkokul mezunuyum. Bizlere ait Şeceremiz var, kontrol edildiğinde göreceksiniz ki  fevkalâde göz doyurucu niteliktedir. Gerektiğinde sunabiliriz. Pîrimiz, Zeynel Abidin Ocağı. Rehber ve mürşidimiz; Teslim Abdal. Yani kendi neslimizden, Teslim Abdal Ocağı.

 

Dedelerin en ayırt edici yönlerinden biri, bağlı oldukları ocaklardır. Siz Teslim Abdal’ın 10. torunu Ahmet Yesevi soyundanım, dediniz. Teslim Abdal kimdir? Onunla ilgili bilgileriniz nelerdir?

 

Teslim Abdal’ı tarif etmek sayfalara sığmaz. Teslim Abdal, 17. yüzyılda  yaşamış, dedelik üzerinde sert bir tavra, prensibe sahip bir halk ozanıdır. Çünkü kendisi de dede, Evlâd-ı Resuldür. O kadar titiz ki, başka dedelerin de dört dörtlük olmasından yana. Diyor ki, “Yuyucu temiz olmazsa, onun yuduğu kişi temiz olmaz”. Anlaşılıyor ki; kişi önce elini temizlemelidir ki, o eliyle temizlemeye çalıştığı maddeye de bir şey bulaşmasın. Teslim Abdal Dedeleri de bu meziyeti arar. İsterseniz, Teslim Abdal’ın dedeler üzerindeki duygusunu belirtecek bir  deyişini arz edeyim:

 

Pîr odur ki, her müşkülü mahal ede

Müşkülünü mahal etmeyen Pîri n’edeyim?

Bir zırnık verirsem bakmadan göre

Başım kurtarmayan körü n’edeyim?

 

Pîr odur ki benimle bir ola

Ben nerede olursam, orada var ola

Dünya ahret benimle bir ola

Yol olmuşuz, hain zırı n’edeyim?

 

Bedir aylar gibi doğa kuluna

Şah-ı Merdan gibi çıkıp salına

Ben nerede olursam, orada buluna

Kerpiç basıp giden körü n’edeyim?

 

Teslim Abdal  iyidir, Hz. Ali

Dünyada ahrette severim seni

Divan-ı dergâhta sen kurtar beni

Başını kurtarmayan körü n’edeyim?

 

Yani, Teslim Abdal bir rehber, eğitici, Alevi önderi olduğu halde, dedelerden dört dörtlük Evlâd-ı Resullük görevi bekliyor. Teslim Abdal, bu meziyete sahip. Teslim Abdal’ın anlatılacak çok yönü var. Zaman içinde inşallah türbesine gideceğiz. O mekânda, Teslim Abdal’ın  kişiliğini, dikkat çekici meziyetlerini, anlatmaya çalışacağız. Geniş bilgiyi orada vermek istiyorum.

 

Tamam. O görev başımız-gözümüz üstüne. İnşallah önümüzdeki yerel toplantıda yaparız. Teslim Abdal’ın 10. torunu Ahmet Yesevi soyundanım, diyorsunuz. 17. yüzyılda   yaşadığını söylüyorsunuz?

 

Ben Teslim Abdal’ın 10. torunuyum. Teslim Abdal ile Ahmet Yesevi arasındaki ölçümü bulabilmemiz için, elimdeki şecereyi incelemek gerekir.  Bu yapıldığı zaman, aradaki mesafe harfiyen bulunacaktır.

 

Sanırım,  arada Derviş Ali gibi başka pîrler de var?

 

Derviş Ali, Teslim Abdal’ın torunudur. Derviş Muhammet, Teslim Abdal’ın oğludur. Bir Derviş Muhammet de, Arguvan’da var. O da ayrı bir koldan, Evlâd-ı Resul soyundan geliyor. Fakat Şeyh Hasan köyündeki Derviş Ali, Teslim Abdal’ın torunu.

 

Onların  türbeleri mevcut, değil mi?

 

Orada mevcut. Karakaya Barajı istimlâkıyla Kültür Bakanlığına müracaat ettik. Müracaat eden kişilerden biri de bendim. Bu konu, Bakanlar Kurulunda dikkate alındı. Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan beri, ilk kez Kültür Bakanlığı kararı ile Ahmet Yesevi, Teslim Abdal ve Derviş Ali’nin yatırları, Bakanlığın Elazığ valiliğine vermiş olduğu talimatla, Elazığ’dan tâyin edilen Kültür Müdürü önderliğinde kaldırıldı. Buna ben başkanlık ettim. Yani, köydeki mahalli yönetim başkanı da bendim. Oraya işçilerin dini vecibelerinin yerine getirilebilmesi için 2 tane de cami imamı gönderilmişti. Ben, işçilere müsaade etmedim. Gene yetkililerin fikirlerini alarak dedim ki, “Sizin getirdiğiniz işçiler, bunların manevi değerlerini bilmezler. Tepeler, çiğnerler…İşçiliğini kendimiz yapalım. Fakat, sizin yönetim ve başkanlığınızda kaldırılsın”. Bu önerimi kabul ettiler. İşçileri geri yolladık. Cami imamları bizle kaldılar. Fırat Üniversitesi öğretim üyesi Doçent Muhammet Beşiraşan’ın başkanlığında, 3 aylık bir çalışmayla, yine bakanlığın yardımlarıyla, zorluklarla, yerini ve ölçümlerinin tespitini yaptık. Mezar mesafelerini de aynı şekilde tespit ettikten sonra, bunları kaldırdık.

 

Teslim Abdal’ın çok güzel deyişleri, şiirleri var. Sizde kaç tanesi mevcut?

 

Bende ve akrabalarımda 200’ü aşkın çok canlı deyiş ve şiirleri var.

 

Peki, kitap olarak yayınlanması düşünülüyor mu?

 

Evet. Kitap  düşünülüyor ve yazılıyor. Ablamın kocası Kalender Topalcengiz (aynı soydanız), bu konuda bir kitap yazıyor. Yakın  zamanda biteceği kanaatindeyim. Ara sıra bir araya gelerek fikir birliği yapıp, tamamlamaya çalışıyoruz.

 

Çok güzel. O kitaptan daha ayrıntılı bilgi alırız. Şimdi, dedeler, ocaklar çok önemli kavramlar. Elinizde olan kayıtlar dahilinde, ocağınız hakkında bilgi verdiniz. İlk gençlik, çocukluk dönemlerinizde hangi dedeleri tanıdınız? Babanız cem yürütüyor muydu? Yürütüyorsa nerelerde yürütüyordu? Nasıl  bir ortamda büyüdünüz, geliştiniz? Kimlerden, neler öğrendiniz?

 

Şeyh Hasan köyü; Elazığ, Malatya, Adana, Mersin, İstanbul’a kadar uzanan bir şöhrete sahipti. Bu şöhret sahiplerinin hepsi, Ahmet Yesevi neslinden gelen Teslim Abdal torunlarıdır. Büyük babamın babası ve akrabası olan kişilerdir. Onun  için, Şeyh Hasan köyüne mürşit kapısı gözüyle bakılırdı. Bu kişiler, fevkalâde manevi bilgiye sahiptiler. Hatta Saygıdeğer İzzettin Doğan Hoca’nın dayılarından en az 10 kişi, “4 kitabı cildiyle yutmuş” diye anılırdı. İşte ben, o kişilerin son zamanlarında  yetiştim. Çok  hevesliydim. Onların dizinin dibinde,  karınca kararınca, becerebildiğim kadar, beyin kapsamım dahilinde ilham almaya çalıştım. Babam, cemi çok titiz icra eden bir dedeydi. O kadar titizdi ki; meselâ talibin biri vali, biri de odacıysa, aralarında kesinlikle fark gözetmezdi. Yani  hatır sayıp, yüz görüp, zenginle fakir arasında ayrım yapmayan, “Bu bana 3-5 kuruş daha fazla verir de, öbürü pek ciddiye almaz” zihniyeti taşımayan, gerçek Alevi felsefesinin ana temelini rayına oturtmaya çalışan bir dedeydi. Lakâbı da Teko Dede’ydi. Cem Dergisi’nde de yayımlandı. Ben, bu kişinin dizinin dibindeydim. Daha  12-13 yaşımda, “Cemlerde bizzat yanımda olacaksın” derdi. “Benden sonra, çekirdekten yetişme olarak, oğlum  kavrasın, alsın” düşüncesini taşıyordu. Biraz büyüdükten, toplum içine yetişkin olarak girdikten sonra  bunu keşfettim. Bana  ilk verdiği görev, sakalıktı. 12 hizmet içinde en önemli olan, Hz. Hasan ile Hüseyin’in görevi olan saka, yani  su dağıtma hizmetini bana verdi. Biraz geliştikten sonra, “Erkân vuracaksın, gel” dedi. Erkân; cem evine nasıl taşınır? Nasıl yerinden alınır? Erkân çalınacak canlara, sofulara nasıl durulur? Hangi edep ve erkân üzerinde erkan uzatılır? Erkânda hangi dualar okutulur? Bunların talimatını verip öğrettikten sonra, bilfiil pratikte icraat yaptırmaya başladı. Ondan da emin olduktan sonra, sazı öğretmeye başladı. Bir nebze, kara düzen sazı da çalmaya başladım. Cemin bazı semah  bölümlerini icra ettirmeye başladı. Biraz daha geliştikten sonra, 12 hizmette zakirin icra edeceği hizmetleri yaptırmaya başladı. Bunlarda da başarılı görmüş olacak ki, “Allah, keremine çok şükür, azıcık rahat ettim. Ölsem de gam yemem.”  demeye başladı.

1950’lerdeki bir anısını arz edeyim: Malatya’da cem icrası vardı. Eski Malatya’dan ve bir çok Alevi köyünden, mahallelerinden  mihman (misafir) olarak cemi izlemeye gelenler vardı. Eski   Malatya’da, Çavuşoğlu’nda bir grup, kendilerinde bir eksiklik hissetmiş olacaklar ki, “Biz neden  cem icraatı yapmayalım?” demişler. Şubat  ayına girmiştik. Dediler ki, “Dedeciğim, 10-15 sofu da biz hazırlandık. Bize de cem icrası yapacaksınız”. Babam dedi ki, “Başım üstüne canlar, ama  bu hizmet 8-10 gün sürer. Ben, bunu bitirdikten sonra oraya gelmek istesem de, bu kez bağ-bahçe işi çıkacaktır”. Alevilikte, kişinin işini hallettikden sonra ibadete yöneltmenin uygun olacağı kanaati vardır. Alevi felsefesinde, ekmek kapısı çok önemlidir. Beni, tüm icraat safhalarında izlemişti, ama bilfiil icraatımı izlememişti. Döndü, dedi ki, “Oğlum, Eski Malatya’dan 10-15 çift sofu, Alevi gelenek ve cemine girmek, tercüman kurbanı kesmek istiyor. Ama ben bu görevi bırakıp, oraya gitme olanağına sahip değilim. Seni göndermek istiyorum. Bunu başaracağımız kanaatindeyim. Ne diyorsun?’’ “Babacığım, himmet buyurursanız, bundan müsterih olurum. Harfiyen bu icraatı yapmaya hazırım’ dediğimde hıçkıra hıçkıra ağladı; “Allah, keremine şükür. Yetiştirdiğim çırağım, bu mirasa sahip çıkacak. Buna kanaat getirdim” dedi. Himmet aldım ve o kişilerle beraber, Malatya’da 2 gün ön hazırlık yapıldı. Zaman kalmamıştı. Pratik  bir şekilde koşturduk. İki gün sonra, derhal cem icraatına başladık.1, 2, 3… derken 10. gün babam, yanındaki dedelerle beraber Malatya’ya geldi. O gün de, istekli bir çok taliple karşı karşıya idim. Meselâ Alevi ceminde “Hû, cem kardeşliği, falanca sofular erenler meydanına çıkmış, Mansur gibi asılıp, Nesîmî gibi yüzüleceğim. Kimin benden alacağı varsa, isteği varsa, bu meydanda alsın.” diye anons yaptım. Çünkü Alevi felsefesinin, Allah’ın, Muhammet’in, Ali’nin  ve İmam Cafer-i Sadık’ın, Hünkâr Hacı Bektaşi Veli’nin emirleri bu idi. Bu anonsu yaptığımda, 15 yerden istek geldi;. “Falanca, bahçemde şu yanlışlığı yaptı. Filan zaman hatırımı kırdı, falan şunu yaptı, filan bunu yaptı.” Bir post dedesi olarak herkesin isteğine cevap vermek  mecburiyetindesiniz. Babam akşamdan gelmişti. Hiçbir şeye karışmıyor, mihman döşeğinde oturuyordu. Yani, bu işin ciddiyetini ele aldığınızda, bir dede, bir Evladı Resul, “Ben dedeyim” diye gelip, dede postuna oturmaz. O yetkiye sahip değildir. Orada icraat yapan kişi o posta oturur. Oraya gelen izleyicilerin (biz bunlara mihman diyoruz), yüzde doksanı dede de olsa, hepsi mihman döşeğinde oturur. Babam da mihman döşeğinde oturmuş, bizi izliyordu. Ama, hep ağlıyordu. Aradan zaman geçtikçe, göz atıyordum, hep ağlıyordu. Biraz keşfediyordum bu ağlamaklı halini. O günkü hizmetimiz, gece saat 3’te bitti. Normalde Alevi ceminin akşam saat 19.00’da başladığında, 12.00’de bitmesi lâzım. O gün  gece 3’e kadar uzadı. Çünkü istek çoktu. İstek sahiplerinin hepsini tatmin edecek icraatlar yapılacak. Hakkı gasp edilmişlerin hakkı alınıp, iade edilecek, hatırı kırılmışların hatırı alınacak. Çünkü Alevi felsefesinde, ceminde insan hakkı, kul hakkı çok önemlidir. Alevi ceminin gerçek amacı; insanları birbiriyle kucaklaştırmak, birbirlerinin haklarını gasp etmelerini, birbirlerini incitmelerini önlemek, devletine sadık, Allah’ın birliğine, Peygamberinin Hak-Resul oluşuna, Ehlibeyt sevgisine, maneviyata önem vermesinin yanı sıra; Allah, Muhammet, Ali ve Ehlibeyt sevgisini insan hakları ve insan sevgisiyle yoğurmak kaydıyla, bir nimet oluşturmaktır. Alevi ceminde, ibadetin gerçek anlamı budur.

 

Sünnilerden hangi yönleriyle ayrılıyor Alevi ibadeti?

 

Çok  yönden ayrılıyor. Meselâ; İslâmiyet’te bizimle Sünni vatandaşlar arasında yorum farklılığı var. Allah’ımız, kitabımız bir, ama yorum farklı. Şöyle; İslâm’ın 5 şartı var. Bu  şartlardan Kelime-i Şahadet dışındaki bütün düşüncelerimizde yorum farklılığı var. Meselâ hac konusu çok dikkat çekici. Her sene olduğu gibi, bu sene de büyük bir özentiyle Suudi  Arabistan’a gidiliyor. Fakat Hacı Bektaşi Veli buyuruyor ki, “Keramet başta, taçta değildir; hararet ateşte, sacda değildir. Her ne ararsan kendinde ara, Kudüs’te, Mekke’de, Hac’da değildir.” Alevi felsefesinde  hac yapabilmek için muhakkak Kâbe’ye, Suudi Arabistan’a gitmek gerekmez. Hac yapma bu anlamda değildir. Alevi felsefesinde, “Ellerin Kâbe’si var, benim kâbem insandır.” Bu sözün sahibi, Hünkâr Hacı Bektaşi Veli’dir.  Alevi felsefesinin temelinde yatan köşe taşlarından biri budur. Bizim kâbemiz insandır, insan kalbidir. Eğer bir kişi, bir insanın kalbini tahrip etmiş, keyfi için, hırsına kapılarak yıkmışsa, Kâbe’yi yıkmış kadar günah sayılır. Çünkü; Cenab-ı Allah Kur’an-ı Kerim’de, “Ben insanı en kutsal varlık olarak yarattım” diye buyuruyor. 124.000 nebinin şefaatkârı olan Hz. Resulullah’a gönderdiği kitapta bunu buyuruyor. Demek ki Allah için, Muhammet için, insan için kutsal olan; insandır. Eğer bu Müslümanlara hitaben olsaydı, “Ben,  Müslüman olanları kutsal olarak yarattım” derdi. Onun içindir ki, Alevi felsefesinin temel prensiplerinden biri de, “72 millete bir gözle bakmak”tır. Bu sözün yaratıcısı da Hoca Ahmet Yesevi’dir. O,  böyle buyuruyor: “72 millete  bir gözle bakmayan, halka müderris olsa, ahrette asidir.” Bunu  benimseyen kişi, onun talebesi olan Hünkâr Hacı Bektaşi Veli’dir. Ondan irşâd olan kişi, Mevlâna, bir Sünnidir. Mevlâna, bunu müteakip defalarca tekrarlamıştır; “Kim olursan ol, gel, yine gel.  71 sefer tövbe etmiş, tövbeni bozmuş olsan da gel”… Mevlâna’nın aslı Sünni, ama Alevi felsefesini benimsemesi, bir Sünni âliminin, filozofun benimsemesi yasak mı? Hayır. O güzelliği, o özelliği, Allah’ın emirlerini benimsemiş bir Mevlâna. “Mevlâna Aleviliğe meyan, Aleviliğe dönmüş de, o yüzden benimsemiş” diyenleri bile duydum. Hayır.  Kur’an-ı Kerim’deki gerçekleri, 72 millete bir gözle  bakmanın doğru olduğunu görmüş ve bu anonsu Hacı Bektaşi Veli’den daha çok, o yapmıştır. Hz. Resulullah ölünce, dolayısıyla da halifelik döneminin bitişi ile Muaviye, Emevi saltanatında başkan olmuş ve İslâmiyet’i kendi çıkarları, hırsı doğrultusunda kullanmış, onu zedelemeye başlamıştır. Bir de hâlâ günümüzde şöyle bir deyim var; “Muaviye öyle bir kazık çakmış ki, aradan 1450 yıl geçtiği halde, bu kazığı sallayıp yerinden oynatma gücüne sahip biri gelmemiş”. Bu doğrudur. Mevlâna gibi uluslararası üne sahip bir filozofun bu sözünün Sünni  toplumunda rağbet görmeyişi bizi rahatsız ediyor.

Sünni vatandaşların İslâmiyet’i uygulayışı ile aramızda çok büyük farklar var, diyoruz. Bu bir gerçek. İnsana insan gözüyle bakmıyorlar önce. İnsan, Hıristiyan, Musevi, Yahudi, Boşnak, kapıcı olabilir… Ama o insanın gururuyla reisi cumhurun gururu arasında bir fark gözettiğiniz zaman, insanlığa ihanet etmiş olursunuz. Makam ve mevki farkı vardır, ama gururda fark gözetemezsiniz. İnsan mantığına danıştığınız zaman, bu bir gerçektir.

İkincisi de, Alevi felsefesinde en çok mantık öne çıkar. Şimdi hadislere pek itimat edildiği yok.  Fakat, Hz. Resulullah bir hadisinde buyuruyor ki; “İslâm dini, mantık dinidir. Mantığınızın kabul ettiği, benim ve Kur’an’ın sözüdür. Mantığınızın kabul etmediği ne benim, ne de Kur’an’ın sözüdür.” Bu, bizim, yani Alevi topluluğu, Alevi dedeleri için çok önemli bir sözdür. Biz, mantığımızın kabul etmediği bir şeyi Kur’an-ı Kerim’de görsek dahi, eleştiririz. Bazı dedelerimiz, arkadaşlarımız, dostlarımız, birilerine hoş gelsin diye, “Biz, Kur’an ahkâmına dil uzatamayız” diyorlar. Ben bunları açık seçik konuşuyorum. Kur’an-ı Kerim’de, bir erkeğin dört kadın alacağı hükmü var. Kur’an uzmanı değilim, ama bilim adamlarından dinliyorum. Bizim  kitabımız olan Kur’an-ı Kerim, bir erkeğin dört kadınla evlenmesine müsaade etmiş. Ben, bunu kabul etmiyorum. Bu,  bir yorum yanlışlığıdır, diyorum. Bu söz; nefsi galebe çalan, Emevi saltanatını yöneten kişilerindir. Zaten  Kur’an-ı Kerim, en  çok Muaviye döneminde üretilmiştir. Sizde biliyorsunuz, Hz. Resulullah zamanında kâğıt-kalem yoktu. Ebu Bekir, Ömer döneminde yoktu. Osmanlı döneminde, Hıristiyan deyip, beğenmediğimiz kişiler kâğıtla kalemi icat ettiler. O dönemde bir miktar yazıldı. Fakat o zamanlar cüz’i miktarda ithal edilen kâğıt ve kalem yetersizdi. Ali zamanında bir miktar yazıldı. Fakat, en çok üreten, dünya efkâr-ı ümmetine dağıtan, Emevi saltanatı, Muaviye oldu. Muaviye’nin,  kendi duygu ve düşünceleri doğrultusunda  yazdığı kanaatindeyim. Nedenini de hemen belirteyim; burada, Kur’an ayetine itiraz etmek gibi bir durum doğuyor. Evet, ben buna itiraz ediyorum. Kur’an-ı Kerim’de,  Cenab-ı Allah hiçbir zaman, bir erkeğin 4 kadınla evlenmesine müsaade edemez. Eğer “Eder” derseniz, mademki  İslâm dini mantık dinidir, bu insan mantığına kati suretle sığacak bir gerçek değildir. Ben çok meraklı bir insanım, bilim adamlarını izliyorum. Üniversite tahsilim yok, ama iyi bir halk kültürüm var. Dünya  toprakları üzerinde, 6 milyarın üzerinde insan yaşıyor. Yapılan  araştırmalara göre, bunun yarısı kadın. Eti yenen, yenmeyen hayvanlar üzerinde yapılan araştırmaları izliyorum; Onların da yarısı dişi. İşte, buradan yola çıktığımızda, bu çarkı çeviren gizli bir parmağın olduğu gerçeği doğuyor. Cenab-ı Allah’ın bir erkeğe  4 kadınla evlenme müsaadesi verdiği, olsa olsa Emevi saltanatının veya bir şeyhülislâmın Kur’an-ı Kerim’e şişirme olarak yazmasından başka bir şey değildir. Veya  ek olarak bir ayet-i kerime eklenmiş olabilir. Çünkü, eğer Allah böyle bir emir vermiş olsaydı, kadınlarla erkekleri farklı yaratırdı. Bütün inanan  Müslümanlar, eğer 2 tane, 3 tane kadınla evlenecek olursa, o zaman çok büyük facialar doğar.

 

Teslim Abdal gibi deyişleri olan bir ozanın soyundansınız. Çok da güzel çalıp söylüyorsunuz. Dedeler, halk ozanları, zakirler, aşıklar, hepsi de bu yola birbirinden  güzel şeyler katmışlar. Kur’an-ı Kerim’i de cem evinde okurken, Türkçesi, Arapçası bile okunmuş olsa, mantıklı olarak okumuş, Türk töresini yaşatmışlar. Siz ne dersiniz bu ozan, aşık, dede ilişkisine? Zaman içinde bu ilişkiler zayıfladı görünüyor. Bu kültüre, ozanların da çok büyük, dedeler kadar katkısı var. Şimdi bir zayıflama var mı?

 

Var. Alevlikteki birinci zayıflama, maddi olanaksızlıklar. Şöyle ki; Sünni cemaatıyla aramızda bir  sürtüşme yoktur. Biz kardeşiz. Her zaman bu kardeşlik havasını zedelemeden devam ettirmeye çalışacağız. Ama  yöneticiler, çelişki yaratmaya çalışıyorlar. Cem Vakfı Genel Başkanımız Sayın İzzettin Hoca’nın bir sözünü burada ifade etme ihtiyacı hissediyorum; “Bizi yönetenler, Sünni cemaatıyla aramızda bir ayrım yapıyorlar. Anayasanın 10. maddesi diyor ki; devlet gelirleri din, dil, mezhep, duygu ve düşüncesi ne olursa olsun, vatandaşlar arasında eşit paylaştırılır’. Fakat anayasa burada duruyor. Bizi  yönetenler, Sünni kardeşlerimizin dini inançları doğrultusunda yasaları uyguluyor. Bu sene Diyanet’e ayrılan para, 175 trilyon. Bu para Sünni vatandaşlarımızın inançları doğrultusunda  kullanılıyor, harcanıyor. Ama biz de bu ülkenin evlâtlarıyız. Biz de aynen Sünni kardeşlerimiz gibi, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak, kazançlarımız doğrultusunda, eşit olarak bu bütçeye vergi veriyoruz. İşte bu, devlet yöneticilerinin din, dil, ırk, mezhep ayrımı yaparak, gerçekleştirdikleri icraattan başka bir şey değildir. Onlar “Yapmıyoruz” diyorlar, ama yalan söylüyorlar. İcraatlarıyla, yalan söylediklerini görüyoruz. Bu vesileyle ne oluyor? Alevi dedeleri sahipsiz kalıyor. Hocalar  150-200-300, müftüler 500’er milyon maaş alarak, göğsünü gere gere,  “Kur’an-ı Kerim, Hz. Resulullah efendimiz böyle buyurdu, öteki de böyle buyurdu” diyorlar. Alevinin “72 millete bir bak” gerçeğini gizleyerek, camilerde hokkabazlıklarına devam ediyorlar. Ben buna hokkabazlık diyorum, kusura bakmasınlar. Eğer  siz, insanlar arasında ayrım yapıyor, farklı gözle bakıyorsanız, Kur’an-ı Kerim’e ihanet ediyorsunuz. Cenab-ı Allah diyor ki, “Ya Muhammet! Kullarıma tembih et, kul hakkıyla huzuruma gelmesinler. Bunu asla affetmem”  Hiçbir  güç Cenab-ı Allah’ın bu sözüne “Hayır” diyemiyor. Peki, neden Sünni imamlarımız, yetkililerimiz Alevi-Sünni kardeşliğini aşılamaya çalışmıyorlar? Çünkü prestijleri bozulur. Bunun altında, makam ve mevkilerinde bir sarsıntı olur düşüncesi yatıyor. Devlet baba, Sünni vatandaşlarımızı eğiten din adamlarına bol para veriyor, onlara bütçeden pay ayırıyor, fakat Alevi dedelerini görmezden geliyor, onlara bir maddi destek sağlamıyor. Maddiyattan yoksun olan kişiler de, birbirlerine yaklaşımlarda güçlük çekiyorlar. Yoksa  birbirlerine hırs, çekememezlik, hazmedememe gibi bir olayla karşı karşıya değiller. Gördüğüm kadarıyla, köyden kente göçle, kentlerde biraz daha geçim sıkıntısının artması nedeniyle bu kopukluklar doğuyor.

 

Peki, dedelerimizin en önemli sorunları nelerdir? Dedeleri ne bekliyor? Daha  doğrusu, Alevliği ne bekliyor? Dedelerin  eğitilmesinden, okul açılmasından bahsediliyor.  Gün geçtikçe dedelerin sayıları  azalıyor, daha fazla bilgilenmeleri gerekiyor, deniliyor. Siz  ne dersiniz bu konuda?

 

Aynen katılıyorum. Bir gün, kültür seviyesi yüksek olan bir toplulukta oturuyordum. Onların içinden araştırmacı bir profesör, şu sözü kullandı: “Dedelik müessesesinin zayıflayışının bir tek nedeni var. O neden de; dedeler çağın gerisinde kalışıdır.” Evet, katılıyorum. Şimdi bunun bir tasnifini yapalım; Dedelik müessesesi, dedelik, çağın gerisinde nasıl kalmıştır? Dedeler, okuma olanağı bulamamıştır. Hali vakti müsait olan, şehirde yaşayan, çocuğunu okutan, durumu, bütçesi iyi olan kişiler, çok azınlıkta. Seyrek de olsa, çocuklarını okutmuşlardır. Fakat ayrı dallarda okumuşlardır. Dedelik müessesesini canlandıracak nitelikte bir bilgi sahibi olmamışlardır. Burada olay, gene gelip devletle halk arasındaki iletişim ve bağlantıya dayanıyor. Yine devletin ayrım yaptığı konusu gündeme geliyor. Okullarda,  Diyanet’in “Din Kültürü ve Ahlâk Dersi” olarak verdiği bir ders var. Bu derste, yalnızca Sünnilik icra ediliyor, öğretiliyor. Halbuki Türkiye’nin üçte birini  teşkil eden bir Alevi topluluğu var. Alevi topluluğu Sünniliğe karşı değil, abdestine, namazına, camisine, ibadetine, orucuna, imanına her zaman saygı duymuştur. Hiçbir zaman, bir Alevi, “Sen niçin namaz kılıyor, abdest alıyor, ramazan orucu tutuyorsun?” dememiştir.  Ama bir Sünni vatandaşımız, ilkokul talebesinden, taa hacca gitmiş gelmiş adamına kadar, “Niye camiye gelmiyor, namaz kılmıyorsun?” deyip durmuştur. Biz bunu yadırgamıyoruz. Ama inciniyoruz.
Gocunmuyor, sadece inciniyoruz. Demek istediğim şu; Devlet, din dersinde Sünniliği işleyerek Aleviliği görmezden geliyor. Halbuki Alevilikle Sünnilik arasında, ibadette yorum farkı vardır. Biz, Allah’a şekilli ibadet yapmak istemiyoruz. Evimizde,  odamızda, cemimizde gönül gönüle ibadet etme ihtiyacı duyuyoruz ve bunun doğruluğuna inanıyoruz. Kur’an uzmanlarından dinlediğim kadarıyla, Kur’an-ı Kerim diyor ki, “Güneyde, kuzeyde, doğuda, batıda yatarken ve otururken, sefer halinde iken, beni nerede zikrederseniz, ben sizinle beraberim”. Öyleyse, bana şekil gösterdiğinizde, Kur’an-ı Kerim’e muhalefet edersiniz. Biz bunu da demiyoruz. Deme hakkına sahip olmadığımızı, gene Kur’an’dan esinleniyoruz. Çünkü diyor ki, ”Yatarken, otururken, doğuda batıda, kuzeyde, güneyde, sefer halindeyken, o adam camiye gitmiş, yalvarıyor sayılır.” Ben ona saygı duyuyorum. Ama Kur’an ahkâmına göre, benim de cem evimde, gönül gönüle, Allah’a yalvarmamı, Sünni vatandaşlarım hoş görsün diyorum. Sünni vatandaş şimdi beni hoş görüyor, ama  devlet teşviki yok. Devleti yönetenler, Diyanet, dinle ilgili bakanlıklar demiyor, deme ihtiyacını duymuyor; “Kur’an-ı Kerim’in emriyle bu  canlar, bu güzel insanlar ibadet ediyorlar. Biz camimize gidip ibadetlerimizi yapıyoruz. Onlar da cem evlerinde ibadet yapsınlar.” Devletin bize sahip çıkmayıp ikili oynayışı nedeniyle bu çelişkiler, dedelik müessesindeki bu zayıflamalara neden oldu. Dedelik müessesesine sahip çıkılmayışı, din derslerimizde ilkokuldan başlamak kaydıyla sadece ve sadece Sünniliğin öğretilip, diğer inanç sahiplerine bir hak tanınmaması nedeniyle bu müessese zayıflamaya başlamıştır. Bugün, İzzettin Doğan gibi bilginlerin yasaları bilmesi, devletin yanlış politikasını kibar ve demokratik yollardan arayışları neticesinde, devlette binde bir de demeyeceğim, milyonda bir nispetinde bazı oluşumlar doğma ihtiyacı doğmuştur. Umarım, devlet Sünni  vatandaşlarımıza verdiği değer kadar, Alevi  dedelerinin yetişmesi konusunda da önderlik, teşviklik yapar. Biz  de kendi müessesemizi kurar, İslâmiyet’i zedelemeden, ülkemize sadık ve bağlı kalmak kaydıyla, kendimizi yetiştirir ve Aleviliğe, bu güzel duygu ve düşünceye gönül vermiş  toplumumuzu eğitmeye devam ederiz.

 

Çok teşekkür ederim.

Peki, siz Muharrem ayı orucunu, tarih olarak ne zaman tutuyorsunuz?

 

Önemli olan, tarihi  mesajıdır. Muharrem orucu, Rumi olarak 1 Muharrem de başlar ve 10. gün biter. Muharrem ayı boyunca, yani 1 ay süreyle de oruç tutulur. Fakat, Muharrem mecburiyeti 10 gündür. Bazı Alevi kardeşlerimiz, kurban bayramından itibaren 17. veya 18. gün başlar, Müslümler orucunu tutarlar ki, bu kutsaldır. Çünkü Hz. Hüseyin’in amcasının oğlu Müslim, Kûfe’ye gitmiştir. Orada,  onun çocukları, bazı kişiler tarafından şehit edilmiştir. Bu da Kerbelâ vakasına eklenerek kabul edilmiştir. O yavrular için tutulan oruç da, Muharrem orucu tarafındadır. Ama Muharrem orucu mecburiyeti, Muharrem ayının birinde başlamıştır. 10. gün Kerbelâ’daki Hz. Hüseyin’e düzenlenen pusu oyunu bitmiştir. Bazı kişiler, bunu başka oyunlarla yönlendirmeye çalışırlar. Bir Zöhre Ana çıkmış ki, onun da foyası belli olmuştur. Ankara’da, sanırım yazarlarımızdan biri de buna önderlik yapmıştır. O da kendi kafasanı göre, sözde bir şeyler yapmak istemiştir, bu boştur. Reddedilemeyecek gerçeklerden biri de şöyle; Hz. Hüseyin,  Kerbelâ faciası ile günümüz arasında, 12 İmamın üçüncüsüdür. Hz. Hüseyin’den sonra, 12 İmamın 9’u zamanını doldurmuş, vefat etmiş veya şehit edilmiştir. Bunların hiçbiri, “Muharrem ayının 1’i ölüm yıldönümüdür, falan günüdür” dememiştir. Onlardan sonra, Hoca Ahmet Yeseviler, uluslararası profesörler de, Muharrem ayının 1’ini kabul etmişlerdir. Başka  bir deyim kullanılmamıştır.

 

Çok teşekkür ediyoruz, efendim.

 

Söyleşi: 17. 05. 1999, MALATYA