MUSA KÜÇÜK


(ESENYALI SEYİT SEYFİ CEMEVİ DEDESİ / SEYİT SEYFİ OCAĞI / TUNCELİ )

 AYHAN AYDIN

 

Musa Küçük Dede günümüzde Alevi İslam İnanç önderleri arasında gerçekten istisnai bir yer edinen bir aydın insandır.

O sadece cemler yürütmesiyle, atalarından aldığı gelenekleri yaşatmakla kalmıyor. Musa Küçük çağını en iyi anlayan dedelerden birisi olarak da karşımıza çıkmaktadır.

Her gencin kendisini yetiştirip kendisine ve topluma özellikle insanlığa yararlı bir birey olması yönünde sadece onları teşvik eden bir önder olarak değil aynı zamanda bin bir zorlukla tamaladıkları cemevinde bir İngiliz’e İngilizce kurslar verdirterek çocukların daha iyi İngilizce öğrenmeleri için çabalayın; dar olanaklar Avrupa’dan öğrencilerin misafir edilirken, kendi semtinde ki bazı çocukların da Avrupa’yı görme olanaklarını sağlamak gibi birçok yaratıcı, yenilikçi adımlar da atan gerçek bir önderdir.

Hoşgörüsü ve engin bilgisini söyleşimide bizimle paylayan Musa Küçük’ü sevgiyle selamlıyorum.

 

 

Önce, hangi ocaktan olduğunuzu öğrenelim.

 

Bir dede, mutlaka bir ocağa bağlı olmak zorunda.

 

Peki, o zaman dedelik, ocak nedir? Hangi tip ocaklar var?

 

Bize, Seyit Seyfi Ocağı derler.

Halk arasında da Seyit Sabun diyorlar.

Niye Seyit Sabun demişler? Bizim ocağa bağlı olan bir talip, bundan senelerce önce, pîrinden izin istemiş ve Halep’te bir sabun fabrikası kurmuş. Her sene kâr payının % 10’unu Seyit Seyfi Tekkesine göndermiş. Bunlar da, oraya ziyarete gidenlere dağıtmışlar. Ziyaretçiler, “Ne oldu? Nereden bu?” diye sorunca, “O sabun dağıtan Seyit’in oradan geldi” cevabını alıyorlar. Derken Seyit Seyfi, Seyit Sabun oluyor.

Bizim ocak, Palu’nun Seydili Köyü’ndeymiş, esas kaynağı hâlâ oradadır.

Bu ocak, orada cem yapmakla kalmamış, medrese de açmış, Kur’an, yazı okutarak, tarihi bilgiler vererek talebe yetiştirmiş.

O devrin padişahları, kendisine orayı vakfetmişler. Arasan, Osmanlı veya İran arşivlerinden çıkabilir. Zaman zaman oralara Uzun Hasan gitmiş. Oraya, önce İranlılar, sonra Osmanlılar hükmetmiş. Osmanlı Padişahları, seneden seneye yardım göndermişler. Bizim ocağa bağlı olan Baba Mansur Ocağı, Tunceli’nin içlerine doğrudur.

Bir de Kureyşanlılar ve Derviş Kevri diye bir ocak var. (Kevri yeşil anlamına geliyor.) (Derviş Gevr olabilir (?))

 

Niye bu kadar ocak var?

 

Bunlar kardeşmiş galiba.

Kardeştir zaten, Seyid-i Saadet Evlâd-ı Resul kimin çocuklarıydı? Hz. Ali Efendimizin, İmam Hüseyin’in soyundan olanlara Seyit, Pîr lâkabı vermişler. İmam Hasan soyundan gelenlere de Şerif ismini vermişler. Meselâ; Ürdün kralı Hüseyin, Şerif soyundandır. Hz. Hüseyin’in soyundan olanlara da Pîr ismini vermişler.

Diyelim ki Seyit Seyfi’nin 3-4 tane oğlu vardı. Biri tekkenin başında kaldı, diğerleri de halk arasına dağıldı. Dağdır orası, yaya gidip gelmek zor oluyor. Bunlar el ele verip, orayı yaşatıyorlarmış. Orayı yaşatınca, durduğu yerin de bir ismi oluyor. Neymiş? İsmi Mansur’muş. İşte Mansur ocağı, öteki adamın ismi Hacı Kureyş’miş, belki de başka isim. Esasında ya Muhammet, ya Ahmet’miş. Meselâ Seyit Seyfi dedemizin esas ismi, Seyit Ali’ydi. Seyit Ali’nin karşısında, hiçbir âlim duramazmış. Seyit, önüne gelen meseleleri kılıç gibi kesiyor, gerek fıkhi ilim, gerek Kur’an, gerekse dini ilmi o kadar biliyor ki, kılıç gibi kesiyor ve karşısında kimse duramıyor.

 

Kur’an-ı Kerim okunuyor, Kızılbaş ozanların, Pîr Sultanlar’ın, Hatâyîler’in şiirleri, deyişleri, duvaz-ı imamları okunuyor. Aynı zamanda da dede, Kur’an-ı Kerim okuyarak, öğüt verici sözler de söylüyor cemlerde?

 

Bir cem evimiz var. Orada önce bir Fatiha, sonra Kur’an’dan herhangi bir sure okuyoruz. Sonra da birkaç hadis söylüyoruz. Şimdi bu hadislerden birinin Türkçe’sini söyleyeceğim. Bir gün, Hz. Muhammet Mustafa Aleyh-is-selâm, Medine’de mescitte otururken biri, “Ya Resulullah! Bu münafık dedikleri insan nasıldır? Ne şekildedir? Tanıyabilir miyiz?” diye sorunca, mübarek de demiş ki; “Yalan söyleyen, emanete ihanet eden, verdiği sözde durmayan kişidir. Tarif-i münafık budur.

Biz münafık olmamak için diyoruz ki; yapamayacağın sözü verme. Birisi sana bir şey emanet ediyorsa, ya alma, ya da aldığında sahibine ver, ihanet etme. Yalan konuşma, münafık olursun. Biz bunların Türkçe’sini söylüyoruz. Çünkü ana dilimiz bu. Hz. İbrahim soyundakiler, İbranice konuşuyorlarmış. Hz. Musa’nın Tevrat’ı İbranice’dir. Hz. İsmail’in çocukları, Yahudiler’den çok zarar görmüşler. O yüzden İbranice’yi terk edip, Arapça öğrenmeye başlamışlar.

Şimdi biz, Hz. Ali’nin soyundan insanlar, Arapça konuşan Emeviler’den o kadar zarar gördük ki, Evlâdı-ı Resul yani Hz. Hüseyin’in soyundaki insanlar da kaçarak Türkistan’a, Horasan’a gittiler. Orada Türkler’le kaynaştılar. Arapça’yı bırakıp, Türkçe konuştular. Kendi aralarında bile Arapça konuşmadılar, dilimiz Türkçe’ye döndü. O soydaki insanlardan Kürt bölgesinde olanlar, Kürtçe öğrenmeye başladılar. Ne oldu? İbadetini Kürtçe yapmaya başladı.

Aşıkların, ozanların söylediği beyitlerin çoğu Kur’ani, çoğu hadislidir.

 

Kur’an-ı Kerim’i de bir şiir gibi değerlendiriyor, Aleviler, Türkler. Hem öğütler veren bir kitap, hem Tanrı kelamı, hem ilahi hükümler veren bir metin, ama bir şiirsel yapıt. Türk töresine uygun bir şekilde algılanıyor Kur’an’ı Kerim.

 

Tabii, anlayacağı dilde söylemeye başlıyor. Onun için biz, cemlerimizde Türkçe söylüyoruz. Böylece şiir insanı ulviyeye, yani dünyanın bağrından, siyasetinden uzağa götürüyor. Seni o anda çözüyor. Sanki Allah’ın veya bir meleğin karşısındasın. O müzik sesiyle, öyle hissediyorsun. Zaten Kur’an’ı da müzik halinde okuyorsun.

 

Bedri Noyan, tümüyle Türkçe bir Kur’an-ı Kerim hazırladı. Eski Türk geleneğine uyup, beyitleri alt alta yazarak, bir Kızılbaş ozanının deyişleri gibi yaptı. Bu nasıl karşılandı? Daha doğrusu, siz nasıl yorumluyorsunuz? Kur’an-ı Kerim nedir sizce?

 

Ben, Allah’ın herhangi bir öğüdü gelmişse, anladığım dilde işitmek istiyorum. Anlamadığım dili ne bileyim? Adamın biri diğerini mahkemeye götürmüş, adam Türkçe bilmiyormuş. Hâkim buna sormuş; “Ne diyorsun?” “Aha uçak geldi, durdurdum, gitti.” Ben ne anladım, sen ne anladın? Kur’an-ı Kerim Arapça, Hz. Muhammet telaffuz etmiştir. Ama Tevrat da İbranice olarak telaffuz edilmiş. Hz. İsa’nın İncil’i de ya Süryanice, yahut Rumcadır. 24.000 peygamber var. Bunların hepsi, bir dilden konuşmuşlar. Her dil, Allah’ın dilidir. Biz yobaz değiliz. Yeter ki insan bilsin, öğrensin, rahat etsin diye, Kur’an okumuşsun, güzel, ama anlamamışsın, neye yarar?

 

Peki, Kur’an’da ne gördünüz?

 

Kur’an’da öğüt var. En çok insanların, kulun üzerinde duruyor. “Aman kulların hakkını yemeyin, hakaret etmeyin, kötülük yapmayın. Bana karşı olan âdetlerini, erkânını yerine getirmeyebilirsin, ama kul hakkını yememişsen, seni affedebilirim.” diyor. Türkçe’ye çevirdiğinde, Kur’an, “Ama kul hakkıyla geldiğin zaman, seni affetmem.” diyor. Dört dörtlük bir İslâm isek, hakikaten Kur’an’a inanmışsak, kul hakkını yemeyelim. Bakıyorum, Müslüman diyârında, Suudi Arabistan’da kul hakkı tamtakır.

Geçen sene Pendik Belediyesi’nden cem evi için yer istedim. Şunu da dile getirdim; “Beyler, Kur’an-ı Kerim’de İslâm âlemini krallıkla, tek tip diktatörlükle idare etmek yasaktır. Onu idare eden adamı halk seçecek”. Dediler ki, “Evet, öyledir.” “O zaman Suudi Arabistan Müslüman değildir. Eğer Kral Fahd Kur’an’ı seviyorsa, Hz. Peygamber’e, Allah’ın sözlerine inanıyorsa, bir saat bile orada oturmaması lâzım. Niye krallık yapıyor orada?

 

Cem ayinlerinde gerekli 12 hizmet görülüyor, bunlar devam ederken Kur’an-ı Kerim okunuyor, Türkçe ibadetler yapılıyor, öğütler veriliyor. En fazla üzerinde durduğunuz konuları hangi başlıklarda toplayabiliriz? Halka hangi öğütleri veriyorsunuz? Neler söylüyorsunuz?

 

Evvela şunu söylüyoruz; “Dünyamızın yaratıldığından günden bugüne, ilk bir avaz çıkmış, bir de onun karşısında avaz çıkmış. Biri rahman, diğeri şeytan. Rahman sesi insanlara daima sevgiyi, saygıyı, barışı, dostluğu, birliği çağırmış, getirmiş. Bu ses kimden çıkarsa, bu sevgi, barış, kardeşlik sözü kimden çıkarsa, bil ki rahman sözü onun kalbindedir.

Bir de şeytan sözü, hevesi var dünyamızda. O ne istiyor? Kan, kavga, dedikodu, ayrılıkçılık, ayrıcılık istiyor. Bu ses kimden çıkarsa, müftü, Diyanet reisi olsa bile onun kalbinde şeytan vardır. Rahman budur, şeytan budur. Kan, kavga, dedikoduyu, ayrılıkçılığı, fesatlığı kimden işitiyorsanız, onu dinlemeyin. Çünkü o şeytandır, sizi kandırır, çamura götürür.”

 

Yani ne varsa, insanın eyleminde var. İnsan ona göre iyiliği de, güzelliği de birbirinden ayırmalı. Bu düşünce tarzı nereden geliyor? Nelerden etkilenmiştiniz?

 

Kur’an-ı Kerim’in bazı ayetlerinin Türkçe olarak bize geldiği kadarıyla diyor ki, “Ya Muhammet! Kur’an-ı Kerim sadece sana gönderdiğim yazılar değildir. Ben Kur’an-ı Kerim’i yeryüzüne, gökyüzüne, insanların şuur ve vicdanına da yazdım. Birincisi sana gönderdim oldu; dört, beşincisi de benim yanımda duruyor.” Peki, yeryüzüne ne bakınca siz ne görüyorsunuz? Kur’an-ı okuyabilir misiniz? Yok. Ama istesen okuyabilirsin. Nasıl? Çok dikkat ettim, yeryüzüne baktım; çıktım bir yaylaya, “Burada Kur’an’ın bir ayetini okuyabilirim” diye düşündüm. Baktım ki ot, çiçek, nebatat, ağaç, tepe, dağ, dere birbirine benzemez. Burada Kur’an okudum ki Cenab-ı Allah dünyasını çeşitli yaratmış, öyle istemiş. Bu çeşitleri yok etmek günahtır. İnançlar da çeşitli olabilir, diye düşünüyoruz, değil mi? Allah’a dua etmek tek tip değildir, yani çiçeğin biri sarı, diğeri kırmızı ise, ayıp olmaz, Allah öyle yaratmış. Yani o çiçeğe kötü diyemezsin, değil mi? Bir de meyve yaratmış Cenab-ı Allah. Belki 100 çeşit meyve, niye? Tek çeşit meyve yaratmamış, çeşitlidir, bu meyvelerin hepsi insana yarıyor mu? Yani, sen Kur’an’ı sadece Arapça okumaya gerek yok. Sen insansın, bakarsan Kur’an’ı okuyabilirsin.

Diyelim ki, Sünni âlemi armut, Aleviler elma, Hristiyanlar da şeftalidir. Budha, Brahman, Konfüçyus, Maniheizm… Belki bin çeşit din, inanç var. Bunların hepsi Cenab-ı Allah’ın yarattığı birer meyvedir ve bu meyvelerin hiçbiri kötü değildir.

Belki biri diğerinden daha çok lezzetlidir, ama hepsi de meyvedir. İnsan zamanla hepsini yemek, tatmak istiyor. Yediği zaman da günahkâr olmuyor, zehirlenmiyor, ölmüyor. O halde bu ilimler, inançlar birer meyvedir. Koy masanın üzerine, isteyen biraz elma, biraz armut, biraz da şeftali yesin, ne olur?

Ama çürümüşü, kurtlanmışı, hamı gene yenmiyor, öyle değil mi? Eğer yersen, miden perişan olur, hastalanır, zehirlenirsin.

Bu inançların çürüğü hangisidir?

 

Buna, neye göre karar vereceğiz?

 

Bu meyvelerin çürüğü belli, inancın çürüğü nedir? Kul hakkını yiyenin inancı çürüktür. Allah’a inansa, kul hakkını yemez, onun kulunu incitmez. O zaman belirleyici unsur insanda. Yani insanın insana olan tavrına göre inancı belirliyoruz, diyoruz.

 

Yani sizin ifadenize göre, insanın insana olan tavrına göre inancı yorumluyoruz, öyle mi?

 

Elbette. Mesela Kur’an-ı Kerim’de ayetler vardır. Ama adamlar üzerine kamuflaj geçiriyorlar. Diyor ki, “Cenab-ı Allah insanın fevrini kendi eliyle yaratmış, kendine mekân etmiştir.

O zaman senin lâfın temizse, sen iyi bir insansan, Cenab-ı Allah senin kalbine misafir gelmiş olabilir, ben niye seni inciteyim? Yaratılanı sev, yaratandan dolayı.

Seni de Allah yaratmış, seni seversem, Cenab-ı Allah’ın gönlü de hoş olur. Sana kötülük edersem, ne olur? Cenab-ı Allah bana küser, benden hak, hukuk isteyecek. Eğer cennet cehennem varsa, budur. Senin hakkını vermek isteyecek, senden dolayı beni cezalandırıyor.

 

Burada derin bir felsefe var. Tasavvufu benimsiyorsunuz, zaten Tanrısallık insanda var. İnsan yücedir, ama bazı insanlar alçalabiliyor da. Bu, insanın kendi elinde. Biz de ona göre davranacağız?

 

Diyorlar ki; “Kaza, kader, hayır ve şer Allah’tan geliyor.” Alevilik de öteden beri demiş ki; “Siz kaderi yanlış tarif ediyorsunuz.” Evet, kader var. Doğmuşuz, bir gün öleceğiz, kaderimizde ölüm var. Ama yaptığımız iyilik ve kötülükler, bizim irademizdir. Cenab-ı Allah sana, “Git adam öldür.” dememiş ki. Onların yorumuna göre, “Cenab-ı Allah insanı yaratmadan önce, alnına yazmış.” Biz diyoruz ki, bu yanlıştır. Yalnız Müslüman dini değil, bütün dinler, dini getiren kişiden sonra iki zümrenin eline geçmiş. Bu zümreler çoğalmış, ama asıl iki zümrenin elinde kalıyor. Biri saltanatı, iktidarı seven, gücünü kullanmayı isteyen kişi… İkincisi de, Hakk’a inanmış kişi.

Saltanat sahibi ne diyor? “Söz, din budur. Cihat edeceksin.” Kur’an-ı Kerim’de bir cihat sözcüğü vardır. Bunu alıp, bize böyle yorumluyor: “Karşıdaki düşmana vur.” Oysa Cenab-ı Allah demiş ki, “Allah rızası için savaş”. Sen ona inanarak, vurduğun insanın senden daha iyi olduğunu da bilmiyorsun.

Ehli tasavvuf da diyor ki, ‘Yanlış. Sen nefsinle ile savaşıyorsun.” Cihat sözcüğü demiş ki, “Herkes kendiyle, kendi nefsi ile savaşsın. Kendi nefsini ıslah etsin.” Sen kimi yaratmışsın ki, öldürüyorsun?

 

İnsan kendi nefsini terbiye ederken, ona ne gibi şeyler yardımcı olabilir? Anadolu hep bu minval üzerinde mi döndü? Yani Anadolu Alevisi cemlere geliyor, orada birlik beraberlik oluyor, nasihatler alıyor, çevresinde de gene ozanların şiirleri, Kur’an ona iyi yolu öğretiyor… başka ne gibi unsurlar olabilir?

Aslında insanın kendine bağlı, bu mücadele zor, herkes de başaramadığı için, biraz da önemli herhalde…

 

Tabii, bunu yapmak için bir ustaya, mürşide ihtiyaç var.

 

Mutlaka ihtiyaç var mı?

 

Cihat sözcüğünü size tarif ettim. Hükümdar, “Vur, İran düşmandır” diyor. İran da, “Saddam Hüseyin’e, Irak’a vur, düşmandır” diyor. Halbuki öyle değildir, aslında onların ikisi düşman değil.

Tasavvuf ne diyor? “Niye kavga ediyorsun? Kendi nefsini ıslah et, bu toprak geniştir. Cenab-ı Allah, bunu kullarına göre yaratmıştır. Kimse aç kalmaz, korkmayın. Çalışın, yiyin, yedirin.

Ehli tasavvuf ile saltanat zümresi arasındaki ikinci uçurum da şu: Saltanat zümresi diyor ki; “Söylenen söz budur. İnanacaksın. Felsefe etmeyecek, arkasını düşünmeyeceksin.” “Allah öyle mi demiş?” “Evet.” “Niye öyle desin ki?” “Sakın bir şey konuşma, seni öldürürüm.

Ehli tasavvuf ne diyor? “Düşünmeyen insan, insan değildir.” Düşünecek, taşınacak, ona göre karar vereceksin, sana zor geleni kimseye yapma?

 

Alevilik, Kızılbaşlık neyi öngörür?

 

Anadolu Aleviliği dışındaki tarikatlar ve felsefeler de kul hakkını öne çıkarıyorlar. Ama bunu en çok Alevilik işlemiştir. Gözle görünür hale getirmiştir. Öbürleri karıştırmışlardır. Meselâ Mevlevilik, şeriatı da, tarikatı da ele almıştır. Ama Alevilik, tarikatı almış, şeriata da “Sen git, orada dur” demiş. Şimdi Alevi dedeleri ne yapıyor? Dedelerin esas vazifesi nedir? Taliplerini bir araya getirip, halk mahkemesi yapıyor.

 

Nedir halk mahkemesi?

 

Meselâ biz eskiden köylerdeydik, şimdi İstanbul’a, geniş bir yere girdik, birbirimizi tanımıyoruz. O zaman köylü birbirini tanıyordu. Dede gelince, köyün hepsini çağırıyordu.

Ben de aynı şeyi yapmışımdır; “Gelin bakalım, kimin kimden alıp vereceği var?” Ahmet kalkıyor, “Mehmet beni şöyle mağdur etti.” diyor. “Kapı komşu, siz ne diyorsunuz, doğru mudur?” “Doğrudur.” “Sen bu adamı mağdur ettin, değil mi? Helâllik al.” O, köylü arasında çözümlenir. Derken, hepsini barıştırıyor, sonra karşına dikiyorsun: “Buyurun ehli cemaat, bunlarda birinin hakkı kaldı mı?” “Kalmadı”, “Razı mısınız?”, “Razıyız.” Sonra uzun uzadıya beyitler, vaazlar söylenir, cem ayini görülür ve hepsi görgüden geçirilir. Görgü, sorgu sualini burada görmektir.

Cenab-ı Allah diyor ki, “Bana kul hakkıyla gelme.” Ben kul hakkıyla Tanrı’nın huzuruna çıkmazsam, niye beni cehenneme göndersin? Yok, namaz kılmamışım…ben bunu daima söylüyorum.

Eğer siz Hz. Musa, ben de çobansam, Musa çobana dedi ki, “Gel, benim gibi ibadet et.” Çoban bilemedi, Allah da dedi ki, “Git o çobana söyle, bildiği gibi yapsın. Yoksa seni peygamberlikten çıkarır, cehenneme atarım. Niye şaşırttın adamı?” Demek ki Tanrı, illa bir şekilde ona ibadet etmemizi istemiyor. Bu otların renkleri ayrıdır, ama kökleri topraktadır.

Dinlerin, inançların da kökü nedir? Doğruluktur.

Eğer kökü doğruluk ise, kurumaz. Fikir toprakta değilse, kurur.

 

Musahiplik nedir? Sizce ne gibi bir öneme sahiptir?

 

Musahiplik, Hz. Muhammet’ten önce de vardır. Hz. Muhammet Mekke’den Medine’ye gelince, bir Medine’liyi bir Mekke’liye musahip, yani kardeş etti. Bunlar, ahret kardeşidir. Biz diyoruz ki, “İslâmiyet, Hz. Adem ile başlamıştır.

Hz. Muhammet’ten önce de ahret kardeşliği, can kardeşliği, kan kardeşliği vardı. Mekkeliler muhacirdir. Arazileri, toprakları yok. Ne olmuş? Musahiplerin ikisi birden o toprakta çalışmış, kazançlarını birleştirmişler. Bu, bir sosyal ilişkiye dayanıyor. Musahipler, iyilik ve kötülükten dolayı da birbirinden sorumludur. Senin musahibin kötülük yapıyorsa, dersin ki, “Sen yanlış yaptın. Yarın görgü meydanına gidince, ben de senin yanında suçlu olacağım. Biz birbirimizden sorumluyuz.” Musahiplik makamı budur.

Yani insanların hem dünyevi, hem de uhrevi birbirine sahip olmasıdır. Musahipliğin de bir mürebbisi vardır.

 

Mürebbi kimdir?

 

Babalık, yani onlara yol gösteren kişidir. Bu adamın dede olması şart değildir. Yoldan, erkândan, haktan, hukuktan anlayan yaşlı bir adam, bunların mürebbisi, babalığı olur. Biri bir çelişki yaparsa, ilk olarak mürebbisine gider. Sonra da mürşide gelir.

Musahiplik, insanların birbirleriyle kaynaşmasına da sebep olur. İnsanlar, eskiden aşiret halinde yaşıyorlardı. Sen a aşiretinden, musahibin b aşiretinden ise, o aşiretler sizin birliğinizle, birbiriyle tanışıyor. İnsanları sevgi ve barış ortamına çağırıyor. Hz. Hüseyin’i çok zorlayınca, “Yeter, beni çok zorladınız, musahip tutacağım, herhangi bir aşiretten, size karşı geleceğim.” demiştir.

 

Pîr Sultan Abdal, Yunus Emre, Hatâyî gibi ozanlar niçin önemli? Niçin cemlerde bunların şiirleri, deyiş ve düvazları daha fazla okunuyor? Bunların özellikleri nelerdir?

 

Şiir yazan çok, belki yüzlerce var. Aleviler, şair olarak 7 kişiyi kabul etmişlerdir. Bu 7 ozan, On iki ilmi bilen kişilerdir. Yani tarihi, Kur’anı, fıkıhı, ilmi, kimyayı, simyayı, fiziki ilimleri bilen kişinin bestelediği, yan yana getirdiği sözcüklerde yanlışlık olmaz. Onun için bu 7 ozan, şiirleri, beyitleri veya duvazları hassasiyetle yapmışlardır. Bunların bir tarihi ve ulvi değeri var ve gerçeğe dayanarak yazmışlardır.

Bir tarihte Karacaahmet’e gittim, biri şiir okuyor, adamı kötüleyip, Dürzi, diye hitap ediyor. Sen şiir yazmışsın, ama halt ediyorsun. Dürzi ne demektir, bilir misin? Dürzi de Hacı Bektaş tarikatı gibi bir tarikattır. Sevmeyenler, “Dürziler pistir” demişler, nasıl ki sen birine “Pis Kızılbaş” dersin, öyledir. Halbuki Kızılbaş biziz, onlara da Dürzi demişler. Onların başındaki adam terziymiş, Dürzi, dikici demektir. Hem de terzilik kursu vermiştir. Müritlerini terzi yetiştirip, peştemalı önüne koyduktan sonra müritliğe alıyormuş.

Ahi Evren de sanatı olmayanı Ahilik tarikatına almıyordu, Dürziler de terziliği öğrettikten sonra, cemiyete alırlarmış.

 

Aleviler, kendilerine yapılan hakaretleri yererken, onların haksızlığını dile getirirken, bazen birilerine Dürzi diyor, alçaltıcı bir söz olarak kullanıyor. O yüzden kul hakkı yememek, insan-ı kâmil olmak, oldukça zor galiba.

Sevgili dedeciğim, cumhuriyetin ilânı, şehirden şehre, köyden köye; köyden şehre göçler var. Tabii bu arada inançların yapısında, uygulama tarzlarında da değişiklikler var. Eskiden ibadetini rahatlıkla, evinde yapan kişiler, şimdi şehirlerde inançlarının gereğini yerine getirmek istiyorlar, ama mekân bulamıyorlar. Bir kısmı tümüyle bıraktı, bir kısmı da dedeleri yetersiz görüyor.

Günümüz koşullarına göre daha farklı, daha değişik istekler var, bu konularda neler diyeceksiniz?

 

Doğrudur. Her dede yeterli değildir.

 

Bir dedenin yeterli olmasının kıstasları nelerdir?

 

Dedelik yapan kişi, tarihi bilgilere sahip olmalı, geçmişini iyi bilmeli, Kur’an-ı Kerim’den, hadislerden haberdar olmalıdır. Meselâ Ehlibeyt, Emeviler döneminde hangi zulümlere uğramış? Neler olmuş? Bunları iyi bilmelidir. Sevgiyi insanlara aşılamayı becermelidir.

Geçenlerde dediler ki, “Bir kitap hazırlıyoruz.” Dedim ki, “Aleviliğin soy kütüğünü çıkarmak için çok zaman, çok bilen lâzım.’’ En azından 80 tane Arapça, Farsça, İngilizce, Osmanlıca eski yazıları okuyacak, İbranice bilecek insan lâzım ki, arşivlere inilsin. Geçmişi neymiş, ne yapıyormuş? Neler olmuş? Bunu buldun mu, yan yana getirmeli ve bilimsel olarak bu parçalar birbirini tutmalıdır. Meselâ Hacı Bektaş Veli ‘’Vilâyetnamesini’’ okuyorum, bakıyorum ki her parça bir yana düşüyor, yan yana değil.

Dedeler içinde en belirgin ocak/dergah, Hacı Bektaş Veli ocağıdır/dergahıdır. Vilayetname’yi bir adam yazmış, biz de koyun gibi dinliyoruz. Söyleyince, karşımıza çıkıyorlar.

Tarihlerle ilgili yanlışlıklar var. Bilmem kim kimin oğluymuş, kim kimin atasıymış.

 

Yani dedelerin, tarihi bilgilere sahip olmaları şart, öyle mi?

 

Tabii.

 

Başka ne lâzım?

 

Meselâ, “Hacı Bektaş Veli, Hoca Ahmet Yesevi’nin talebesidir’’ diyorlar, bu da yanlış. Hoca Ahmet Yesevi ile Hacı Bektaş Veli arasında en az 100 sene fark var. Hoca Ahmet Yesevi dünyasını değiştirmiş, 100 sene sonra Hacı Bektaş Veli dünyaya gelmiş. Nasıl onun hocasıymış, haydi söyleyin?

Emevilerin, Abbasilerin, hatta Osmanlılar’ın döneminde, dedeleri kırsın diye, bazı insanların eline berat vermişler. “Bu da Seyittir, Hz. Ali’nin soyundandır” demişler ve o adam gelmiş, onların gücünü kırmış.

Kimi Şafi Mezhebi’ne doğru götürmüş, kimi Hanefi’ye doğru götürmüş, karışmış.

Beratım var.” diyen herkes bu soydan olamaz. Ben bunu, Kâmran İnan’ın bir adamına söyledim. Dedim ki, “Diyorsunuz ki biz Hüseyin’in soyundanız. Hz. Hüseyin soyundansanız İmam Cafer-i Sadık’ın mezhebinden olmanız gerek.’’

 

Yani ne yapmak lazım? Bir okul mu kuralım, ne yapalım?

 

Arşivlere inmek için, bize bir güç lâzım. Evvela gücümüzü birleştirelim. Türkiye’nin, İstanbul’un her yerinde bir çok Alevi dernek, ocak ve cem evi kurulmuş. Bunların bir araya toplanmaları lâzım.

Bir dedenin dedelik yapması için, bir okul olması lâzım. Burada hiç olmazsa 40 gün eğitim görsün; ceme nasıl başlayıp nasıl bitirecek, bize lâzım.

Bir de gücümüzü birleştirecek, birbirimize inanacağız.

Alevi gençlerimize bundan 20-30 sene evvel dediler ki, “Kimin sermayesi, parası varsa faşist, kimin dini inancı varsa, yobazdır.” O zaman gençtim, düşündüm ki, bir adamın maneviyatı ve maddiyatı yoksa, bu adam köledir. Bunlar bize köleliği teklif ediyorlar, köle olmayalım. Maddiyatım da, maneviyatım da olsun.

Şimdi maddiyatım yok, cem evi yapamıyorum, iyi mi? Param yoksa, evime gidemiyorum. Demek ki maddiyat kötü değildir. Çoluk çocuğumuza, gençliğimize bunu alıştırmışlar. Benim esas ısdırabım budur. Yoksa Allah’ına nasıl ibadet edersen et, zor değildir. Allah seni biliyor, yeter ki temiz insan ol. Bir cemiyetin ayakta durması için, sanayi lâzım.

Sadece cem evlerinde “Hu hu!” demeyelim.

Bu cem evlerinde a’dan, z’ye kadar; bilgisayardan ayakkabı boyası yapmaya kadar, gençlerimize sanat öğretelim. Kitap okuyalım, kültürlü, beyefendi olsun, maneviyatını, maddiyatını sağlamlaştırsın, bir sanatkâr olsun. Bu adam Asya’ya, Avrupa’ya, Arabistan’a da gitse, iş bulur. Çünkü yetişmiş bir elemandır. Evvelâ elemanlarımızı sağlam bir sanatkâr, sağlam bir maneviyatçı olarak yetiştirelim ki, bunlar kul hakkına değer versinler.

 

Sizin çizdiğiniz oldukça insani, bizlerin de, çağdaş, aklı selim herkesin kabul edeceği, etmesi gereken ve ettiği bu güzel model; inançlar, dinler arasında ayrım gözetmeyen, “insanın iyisi iyidir” diyen bir anlayış, Alevilerin bu insanları tanımladıkları bir kavram var; insan-ı kâmil olmak, yani kâmil insan mertebesine ulaşabilmek. Buna ulaşabilmek de zor.

Dört kapı-kırk makam denen çeşitli dar kapılardan geçmek var, kolay bir yol değil. Uzun, zor, ince bir yol. Derin bir felsefi birikim de var.

Peki, bu felsefi birikimden yorumlarsak, insan-ı kâmillik mertebesine ulaşmada Aleviliğin ön gördüğü şeyler nelerdir? İnsan neleri aşarak o güzel insana ulaşabilir? Aleviliğe göre yararlanacağı kaynaklar nelerdir? Diğer inançların yorumları farklı olabilir, ama Alevilik hangi kuralları koymuş? Hangi kaynakları, kitapları, inancı, örf ve adetleri var?

 

Aleviliğin birçok kitap ve yazıları var. Bunlar zamanında toplatılmış, yakılmış veya arşivlerde kalmış. Bunları toparlayıp bir araya getirmek biraz zor olur, ama kıssadan hisse şeklinde öteden beri aldığımız inancın, insanlarla ileriye giderek, gelişmesi lâzım.

Dört kapı-kırk makam, insanı yavaş yavaş olgunlaştırır, sonunda Allah’ın yörüngesine oturtur.

Biz diyoruz ki, “Beş çeşit ruh var dünyamızda. Bunlar; Ruh-i nebati, ruh-i hayvani, ruh-i cismâni, ruh-i insani ve ruh-i izafi”. Dört kapı-kırk makamdan geçen kişi, ruh-i izafiye varır. Ruh-i izafi kendi ilmini bilir. Artık onun için ölüm, bir elbise değiştirme anlamına gelir, yani ölse bile nerede olduğunu bilir.

Bu ruh-i izafiyeye ulaşmak için, dört kapı-dört makamdan geçmesi lâzım. Ama bu kırk makamın son makamı çok enteresandır. Aynen şöyle yazıyor: ‘’Bütün canlılar sende.” Sadece insanlar değil, bütün canlılar. Yani sen öyle bir hâl alacaksın ki kurt, kuzu, çıyan, her çeşit canlı senden korkmayacak artık.

Sinemalarda görmüşsünüzdür, Mecnun dağa gittiğinde, bütün hayvanlar onunla yan yana gelmişler, ondan kaçmamış, yardımcı olmuşlar, değil mİ? İşte o dereceye gelen kişiden korkmazlar, çünkü kötülük yapmıyor. Ama bu, binlerce insanın içinde bir tane oluyor. Ama bir gün bütün insanlar öyle olmalı.

Biz dünyamızı; Fethi Ahmet’e kadar şeriat devri görüntüsü vardır, ama içi karmakarışıktır, diyoruz.

Sonra tarikat devri başlayıp, bu zamanlara kadar sürüyor.

Şimdi de marifet devri vardır ki, atomdur. İnsanları havadan vuruyor. Buradan, dünyanın öteki tarafıyla konuşabiliyorsun. Bunun peşinden hakikat devri gelecek. İnsanlar telsiz, telefonsuz, uçaksız, beyninin içinde, arzu ettiği yere gidebilecek.

Cenab-ı Allah bize öyle bir hazine, öyle bir beyin vermiş ki, bunun % 5’ini çalıştıramıyoruz. Bu hazinemize vakıf değiliz.

Dünya malına, oraya buraya takılmışız, dedikodu derken, beynimizi çalıştırmamışız.

İsa Aleyh-is-selâm talebelerini toplamış demiş ki, “Bir rençber tarlaya tohum atıyor. Tohum çeşitli yerlere düşüyor. Biri tarlanın iyi toprağına, biri yolun kenarına, biri de taşın yanına, biri de çalı çırpının içine düşüyor.

Tabii ki taşın üzerindeki tohum çabuk büyüyor, ama güneşi görünce kuruyor. Yol kenarına düşen tohumları kuşlar yer, çalının içine düşen tohumlar da büyür, iyi olur, ama sonra çalı büyüyünce basar, onu altına alır, gelişmez.

Ama arazinin iyi yerine düşerse, bire otuz, kırk, bire altmış, bire yüz verebilir.

Ya İsa! Bu sözünde murat neydi? Bunu bize niye söyledin?

İnsanlar da böyledir. Gelir, öğüt dinlerler. Söylediğim kimi sözler, kuru bir yere düşüyor, sonradan onu unutuyor. Taşın üzerine düşen de kendisine öğreniyor, söylüyor, ama çabuk unutuyor. Çalının içine düşen kişi de kalkar, dünya malıyla, alışverişle, varlıkla, servetle uğraşırken, ilâhi öğretileri bırakır, zayıf kalır, tane de vermez. Ama dört dörtlük olan kişi aldığını unutmaz, çoğaltır ve derece derece ilerler, son makama kadar gider, verimli olur.” Gerçek bu, biz şimdi neredeyiz? Ben diyorum ki, “Ey genç insanlar, siz demokrasiye aşık mısınız? Herkesin diyalog içinde olmasını, birbirine saygılı olmasını istiyor musunuz? O zaman demokrasiyi evinize götürün evvelâ. Ben babamın veya Hz. Ali’nin resmini götürüp evime asıyorum, sokağa asmıyorum. Çünkü sokakta biri alıp, yırtacak, öyle değil mi? Sen demokrasiyi evvelâ evine götür. Annenle, babanla, kardeşinle diyalog kur, iç içe gir, güzel muhabbet et. Hem dünyevi, hem uhrevi, her işi birbirinize danışın. Bu, demokrasinin gereğidir. Bunu herkes sever, evine götürürse, bir bakarsın mahalle tamamen demokrat olmuştur. Bende var, ama kimse de yok. Çocuğumu ne kadar terbiye etsem, sokağa gitti mi ya yalnız kalacak, ya da onlara katılıp sokak eğitimi alacak. Sen insan haklarını seviyor musun? Seviyorsan, yılbaşı gecesi niye gidip kahvede kumar oynuyorsun? Evde ailen, çocuğun keyifsiz, tatsız dururken, sen yanında değilsin.

Bir aile birliğin yok. Üstelik onların hakkını götürüp kumara vermeye ne hakkın var? Evinin, ailenin haklarını yiyorsun, o da insan değil mi? Niye kumar oynuyor, rakı içiyorsun? Evinde ekmek yok. ‘Ben kazandım, yerim’ olmaz. Hani, beraber kazanıp, beraber yiyecektik? Sen bunu evinde yapamıyor, ama dünyadan istiyorsun, değil mi? Gücün neyse, al etini, hindini, evinde otur, iki üç kişi çağır, orada oyna, keyif et, ye iç, neşene oğlun da, kızın da, ailen de katılsın.

İnsanlara, “En kötü işkence nedir?” diye soruyorum, “Adamı dövüyorlar, kıskaca alıyorlar” diyorlar. Hayır, onların hepsi rahat. Benim çocuğum veya kardeşim, haberim olmadan, gittiği yer belli olmadan, dolaştığı arkadaş kimdir? Bilmezsem, ben o gün işkencedeyim.

Buna ruhi işkence diyorlar ki, en keskin işkence budur. Gençlerimiz, bize bunu yapıyor. Ben “gezmesinler” demiyorum, gezsin, plaja da, parka da gitsin, geziye de çıksın, ama kimle gezdiğini, arkadaşını kardeşi, annesi, babası bilmelidir ki rahat etsin, öyle değil mi? Bu işkence, Çin’de bile yok.

Ama her çocuğumuz, her insanımız bunu yapıyor. 8 sene önce geldim, yerleştim, bunu gördüm. Bu cem evi, eskiden kendi evimdi. Bana tehditler de geldi: “Seni çoluk çocuğunla havaya uçururuz” dediler. Uçurabilirler, ben inancım için ölürüm. Yahudilerin Sinagoguna bomba attılar, adamlar Sinagogdan vaz mı geçtiler? Ben de vazgeçmem. İşte uçur, ama niye uçuruyorsun? Benim sana ne zararım var? Adam açıkça söylemiyor, buraya gelirse, herhalde sokaktaki adam azalır.

Dedim ki, “Serbestsiniz, ben ölümden korkmam. İnancım için, insanlık, hak ve halk için ölürsem, gam çekmem. Allah beni başka şekilde, haksızlık için öldürmesin. Ben ibadet etmiş, kendime nasihat vermişim, uçuracaksanız uçurun.” Tabii o sözlerin hepsi yerinde kaldı, belki bana söyleyen doğru söylemedi, belki de öbür adam vazgeçti, bilmiyorum.

 

Yani siyasetten uzak durmak birinci vasıf.

 

İstanbul’a geldiğimde, bir düğüne gidiyorum. Adam başladı ilâhi söylemeye. Hemen kalkıp, iskemlemi çevirdim. Millet, “Ne yapıyorsun?” dedi. “Yahu ilâhi söylüyor. On iki İmam’ın, Muhammet-Ali’nin ismini söylüyor, saygı duymam lâzım.

Neyse, ilâhisini bitirdi, sonra ağıt söylemeye başladı. Benim de ağlamam geldi, ağladım. O da bitti, adam semah çalmaya başladı, kalktılar semaha gittiler. Allah Allah! Neyse, o da bitti, halay çektiler. Millet bana bakıyor, hepsine aynen uyuyorum.

Sonra biri çıktı, konuşmaya başladı: “Türkiye kötüdür, insan hakları yok.” Allah Allah! Onu da dinledim, o da bitti. “Lütfen mikrofonu beş dakika da bana verir misiniz?” dedim, verdiler: “Arkadaşlar, eğer ileri görüşlü insanlarsanız, dört şeyi birbirinden ayıralım. Siz burada karmakarışık bir iş yaptınız, bu ileri görüşlülük değildir. Siz kendinizi nasıl ifade ediyorsunuz? Semah mı ediyorsun, ilâhi mi söylüyorsun? Canın ibadet istiyorsa cem evine, namaz kılıyorsan camiye git. Hristiyan’san kilise var, git oraya. Adamın mı ölmüş? Cenazen mi var? Ağıt da söyle, ağla da, Kur’an, ayet oku. Ölüyü nasıl defnediyorsan, oranın insanları nasıl yapıyorsa, o işleri yerine getir. Cenazeni kaldırırsın, saygı duruşunda durursun. Düğün ediyorsan, halay çek, oyna, geline damada takı tak.

Canın siyaset mi istiyor? Siyaset meydanları var, oraya git. Burada siz dört şeyi birbirine karıştırdınız, bunu kimse yemez ki! Bakın size tarif edeyim; adam lokantaya gidiyor, buna dört çeşit yemek geliyor. Yemeğin biri turşu, biri etli fasulye, biri pilav, biri de diyelim ki tatlıdır. Bu dört yemeği bir kaba koy karıştır, deli bile yemez.

Bugün bize aynen bu oldu, bu yemek yenilmiyor arkadaş.” Dediler ki, “Cemaat siyasetsiz olmaz’’ “Doğrudur, cemaat siyasetsiz olmaz. Size tarif edeyim.

Nasıl adam olursa olsun, şöyle böyle ibadetini yapar.

Musa, peygamberliğiyle ibadetini yapmış, çoban da çobanlığıyla. Musa çobanın ibadetine karışmış, uyarılmış. ‘Benim çobanıma bir daha karışma’ demiş, Allah-u Teâla.

Bir insan çoban da, Musa da, peygamber de, köylü de, fakir de, zengin de olsa, Allah’ına ibadet etmeyi bilebilir.

Ölüye gelince, kimsenin cenazesi dışarıda kalmamış. Kapı komşu beraber, erkân neyse yaparlar.

Düğüne gelince, hiç kimse parasız, fakirdir diye bekâr kalmış mı? O da haline göre evlenir.

Ama herkes siyaset yapamaz. Siyaset, çok ağır bir iştir.’’ “Nasıl?” dediler, dedim ki; “Siyaseti, anlayacağınız şekilde anlatayım, yoksa başka şekilde anlayamazsınız. Burada bir kazan sütümüz var, sütü yoğurt yapmak bir siyasettir. Sütü evvela ısıtacaksın, niye? Canlıdan gelmiş, içinde mikrop falan varsa, ölsün. 60 veya daha yüksek bir dereceye kadar onu ısıtırsın. Sonra o sütü sakin bir yere indirirsin. Maya kıvamına gelince, maya yapan kişi kim ise 3 kaşık maya atıyorsa, sabah git ki kazandaki sütün hepsi yoğurt olmuş, öyle değil mi? Şimdi bu sütü kızdırdık, indirdik oraya. Kız gitti, maya attı. Evin oğlu da maya attı, gelin de attı, kadını, erkeği de attı, orada bir misafir var, o da attı. Sabaha kalkın bakın, bu süt müdür, yoğurt mudur?’’ Dediler ki, “Ne süt, ne yoğurttur.” “Ne oldu? Dünyanın en bilge adamı gelse, o sütü artık yoğurt yapamaz. Ne süttür, ne yoğurttur, nedir? Dökeceksin, artık kimse yemez, yenilmiyor, telef oldu,… işte siyaset budur.” dedim. Siz bu sütü yoğurt edemeyecek kadar cahilseniz, karışmayın, süt olarak kalsın. Belki biri gelir bunu yoğurt yapar, değil mi? Ama sen bu sütü bozarsan, onu bilen kişi de gelse, yoğurt yapamaz, çünkü bozmuşsun.

Bunu Cem Vakfı’nda da konuştum. Sakın siyasete soyunmasınlar, bilen yapsın. Siyaset bir sırdır. Sır parça olursa, o adam sütü yoğurt yapamaz, nasıl olur?

Size soruyorum, her Alevi’nin evi, aynen o benim tarif ettiğim süt gibi olmamış mı? Ne süttür, ne yoğurttur.

 

 

Söyleşi; 18.02.1998, İSTANBUL