MUSA KARAKAŞ

(SEYYİD GARİP MUSA OCAĞI – SİVAS)

 (1937 – 25 Ocak 2008)

AYHAN AYDIN

 

Benim için sırdaş bir dost, daraldığımda akıl danışacağım fikirdaş, emeğiyle, üretimleriyle, çabalarıyla bir önderimiz, herkese örnek büyüğümüz, çok değerli dedem Musa Karakaş’ın kaybı beni de çok üzen ölümlerden birisiydi. Hatıralarıyla, dost gülüşüyle, eserleriyle artık her daim bizlerle yaşayacaksa da, keşke daha çok bizlerle birlikte olabilseydi… Anısı önünde büyük bir saygıyla eğiliyorum.

 

Alevi yoluna önemli katkıları olduğuna inandığım değerli inanç önderimiz, dedemiz aynı zamanda halk ozanımız ve araştırmacı kimliğiyle de güzel ürünler veren, bunların üstünde de bir önemli kuruluşun başkanı olarak yönetici sıfatıyla da yararlı faaliyetlerde bulunan toplumun aydın simalarından birisiyle birlikteyiz. Musa Karakaş Dedemizle bir aradayız.

Çok uzun yıllardan beri sizi ilgiyle ve sevgiyle izliyoruz, nerede bir Alevilikle ilgili bir toplantı olsa, bir etkinlik olsa, bir panel olsa, şehirleri aşarak oralara gidiyorsunuz, katkıda bulunmaya çalışıyorsunuz. Sizin bu yolda emekleriniz çok, birikimleriniz çok, hizmetleriniz çok.

Şu an da Tuzluçayır Seyit Garip Musa Kültür ve Tanıtma Derneği’ndeyiz.

Sizin başkanı bulunduğunuz bir kurum burası. Ve gerçekten de önemli sayılacak çalışmalara imza attı bu kurum. Diğer Alevi-Bektaşi örgütlerine de örnek oldu.

 

Sizi daha yakından tanıma arzusu ile söyleşimize yaşamınızla başlayalım, diye düşünüyorum. Musa dedemiz ne zaman, nerede doğmuştur, araştırmacı yönünüz var ama her şeyden önce ocakzade dedelik yönünüz var. O yüzden dedelik ve ozanlık yönünüze sığınarak samimiyetle çocukluğunuzu anlatmanızı isteyeceğim? Hoş geldin. Bu güzel anlatımına, ayrıca size teşekkür ediyorum. İnşallah bu güzel düşüncelere, senin görüşüne layık olmuşuzdur. 1937 yılında Sivas/Kangal-Dışlık Köyü’nde doğdum. Dışlık Köyü deyince o tarihte Alevi camiası içerisinde edebi ile erkânı ile sazı ile sözü ile çok yönlü anılan bir köydü. Köyümüzün yetiştirdiği çok âlim ve dedeler var. Türkiye çapında bugün de ismi anılan Köse Hasan Efendi var. Köse Hasan Efendi Aleviliğin felsefesini çok iyi bilen, çevresi olan, tüm Alevi camiasına ışık tutan, Türkiye’yi karış karış gezen, Türkiye’nin neresine varsan orada nerelisin dedikleri zaman Sivas’lıyım dendiğinde de, Köse Hasan Efendiyi tanıyor musun? Derler. Bu kadar iz bırakan öyle bir alimin olduğu köyde yetiştiğim gibi, onun da sağlığında 15 yaşlarındaydım, kendisini de tanıyorum. Zaman zaman da büyüklerle konuşurken de sözünü, sohbetini dinleyenlerden biriyim. 1937’den çocukluğum geçtikten sonra, 1957’de askere gittim o tarihe kadar köyümüzde her sene koç katımından sonra cem olurdu. Yani birileri gibi sözlü ifadelerle öğrenmiş değiliz, biz Aleviliği yaşayarak öğrendik. Güz mevsiminde 1ay ya da 2 ay cem olurdu. Bu cemler bize edep, erkân, güzel ahlak, saygı ve sevgiyi öğretti. Ben çocukluğumda serbest ve iyi okurdum bu nedenle bu olayların daha çok içinde oldum. Kış mevsiminde bizim orada kar çok olurdu. Rahmetli babam akşam “oğlum Musa bugün Hasan Ağa’lara gideceğiz”, derdi. Anlardım ki bana kitap okutturacaklardı. Akşam giderdik oraya, 200–250 sayfalık kitap okuyup, bitirirdim, fazla ise ertesi güne bırakırdık. 1957’de askere gittim. 1959’da Ankara’ya, Tuzluçayır’a geldim. Çevre neredeyse biz de oraya geldik. Yol yok, su yok… Mağduriyeti çok olan bölge… İşe girdikten sonra çevre edindim. Bu çevre ile birlikte Ozanlar Derneği ile tanıştım. O zaman dernek başkanı Müslüm Dalkılıç, (yönetimde ?) Arabi Demir, Emini Düştü, rahmetli Feyzullah Çınar idi. Kısa dönem içerisinde yönetime girdim ve başkan yardımcılığına getirildim. Bu çalışmalarımız bize daha çok itici güç oldu. Bu nedenle 1976’da Ankara’da Bahçe Dergisi’nde çevrenin yokluğunu dile getiren “gecekondu” diye bir şiirle başladım, bu çalışmalara. Benden önce bu işe gönül vermiş insanlarla diyalog içerisinde ilişkilerime devam etti.

1990’dan itibaren Alevi örgütlerinde dernekleşme çoğaldı. Aleviliğin kırsal kesimde yapılmadığı bir yörede onları anımsayarak bu daha çok ilgimi çekmeye başladı. Alevi örgütleriyle ilişkilerimi devam ettirdim. Fakat ikisinde de aradığımı bulamadığımı ifade ediyorum.

Önce ozanlıkta niçin aradığımı bulamadım? Bizim geçmişimize baktığımız zaman 7 Ulu Ozan’ın Kuran’ı Türkçeleştirip deyişlerle duvaz imamlarla bize naklettikleri o güzel inanca baktığım zaman bugünkü ozanları destancı gibi görmeye başladım; Ahmet öldü şiir yaz, Mehmet öldü bir şiir yaz… Dördüncü gün kayboldu. Ozanlar Derneği’nde zaman zaman bunların tartışmasına girdi arkadaşlar. Alevilikten uzaklaşmazsa kırsal kesimde bunun tatbikatının olmamasından dolayı kırsal kesimde yetişenler bu inanç felsefesine çok eğilmediler. Aradan yüzyıllar geçmiş o ozanlarımızın deyişleri ile duvazlarıyla hem inanç ve ibadetimizi gerçekleştiriyoruz, hem onlarla yaşıyoruz, hem onlarla övünüyoruz ama destanlar hep kayboldu gitti. Daha sonraları güvendiğim arkadaşlarımda inanç yok, ilericiliği, devrimciliği inanç felsefesinin yerine koyarak onu yer değiştirmeye çalıştılar. Bir gün Ozanlar Derneği başkanı buraya geldi, diyor ki; Musa Dede ben hem Aleviyim, hem ateistim. Ateistlik inançsızlığın inancıdır, Alevilik ise bir felsefenin inancıdır, bunu karıştırmamak lazım. Çağdaşlığı, ilericiliği, insan sevgisini, hoşgörüyü biz Alevilikte gördük.

 

Halk ozanlığı ülkemizde halk kültürünün, Aleviliğin-Bektaşiliğin ve Türk kültürünün de temel dinamiklerinden birisi. Çağlar boyunca farklı tarzlarda, farklı alanlarda ölümsüz eserler ortaya konuldu ve gerçekten de birbirinden önemli ozanlar yetiştirdi Anadolu toprakları, Rumeli toprakları. Türklerin gittiği yerlerde muazzam eserler ortaya konuldu. Yedi ulu ozanlar vardı ve Aleviliğin öğretisini bu inanç sisteminin değerlerini şiirlerine aktaran ozanlar vardı, bunlar bunu cumhuriyete kadar getirdiler. Siz cumhuriyet dönemi kuşağından olduğunuz için geçmişi belki okuyarak biliyorsunuz. Fakat bizim dedelerimiz, bu inancın önderleri olan dedelerimiz, önemli bir kısmı zaten saz çalan insanlar ama saz çalmak dedeliğin olmazsa olmaz koşulu değil? Saz çalmak yöresel kültürümüz, geçmişimizde büyüklerimizden gördüğümüzü bize de taşıdık.

 

Âşıklar, zakirler var, halk ozanları âşık olarak da nitelendiriliyor ama zakir diyelim, ozanlar her konuda yazıyor, söylüyor ama zakirler daha çok usta malı eserleri söylüyorlar cemlerde. Dedelerin, zakirlerin cemlerde insanlara o kültürü aşılamasının bir yöntemi olan bu olay, yani cem olayı da biraz zayıfladığı için de ozanlıkta farklı bir yapıya doğru gidiş oldu diyebilir miyiz? Dedelik, taliplik, rehber, pir, mürşit ekolü farklı, âşıkların usta çırak konumu farklıdır. Zakir şiir yazan, saz çalan, kendi halk bütünlüğündeki yaşadığı kültürü geliştiren de farklı. Zakir bizim ibadetimizde on iki hizmeti eda ederken usta malı olan hatta bugünkü ozanlar ben duvaz imam yazdım, diyorlar, buna dahi fırsat vermiyorlar. Çünkü bizim geçmişteki ulu aşığın yazdıkları Kuran’ın Türkçeleştirilmişidir. Bizim söylediğimiz yüreğimizden gelen, doğaya, halka, sevgi ile bakan şiir dalıdır. Onun için cemlerimizde hep usta malı okunur. Halen de bunun için de titizlikle üzerinde duruyoruz. Usta malı okuyun çünkü sizin okuduğunuz o Kuran’daki ayetleri temsil etmiyor, temsil etmediği gibi usta malını da dışlamış oluyorsun ve onu da unutturuyorsun, onu unutmayalım, çünkü bize geçmişimizi onlar bugüne getirdi geleceği de onların taşıması lazım. Birisi ustanın yanına vardığı zaman onu hem kültürel, hem mesleki, hem ahlaki her şeyini ona aktarır, öğretirdi. Örneğin; bizim köylü Hıdır Abdal Ocağı’ndan Ahmet Başer, Müslüm Sümbül’ün hocasıdır, hem dedesi hem hocasıdır. Müslüm Sümbül’ün saz pençe oluşu Ahmet Başer’in pençe oluşudur. Bu da usta çırak ilişkisidir. Geçmişte usta çırak ilişkisi vardı. Alevi toplumu yerleşik düzende iken dedelik, pir, mürşit ekolü ve cem cemaat yaşıyordu.

Fakat 1950’lerde başlamıştır bu, 1950’den sonra köylerden kentlere göçler başlayınca biz de aynı şekilde 1959’da Ankara’ya geldik. Çevre edindik ama cemi rahat yapamıyorsun, kendi geçmişini burada rahat yaşatamıyorsun, çevrendekiler seni tanımıyor, burada kendimizi anlatmaktan çekiniyoruz. Çocuklarımız okula gittiğinde diyoruz ki, öğretmenine Alevi olduğunu söyleme, ders notunu kırar. Belki bu yanlıştı, başından söyleseydik birbirimizi daha çabuk tanımış olurduk. Karayollarında işe girdiğimde ilk gün söyledim Alevi olduğumu. O günden beri benim çalıştığım camiada Alevi olduğumu herkes bilir. Biz kırsal kesimden gelip buralarda bunları gerçekleştirmedik bize kendimizi, geçmişimizi, Aleviliğimizi unutturdular, unutturmak istediler. Çocuklarımıza bile bir şey veremedik.

1960’dan sonra ilericilik devrim ayağına gençlerimizin kimisi cezaevine gitti, kimisi işsiz kaldı, kimisi de tahsilini tamamlayamadı. Bu şekilde biz gençliğimize ve gençliğimizin geleceğine zarar verdik. Örgütlenmelerimizin bize yararı olduğu kadar, zararı da oldu. Örgütlenince kendimize, çocuklarımıza biz kedimizi anlatamadık, başkalarının düşüncelerini empoze ettik. O sıkıntılar bize çok zararlar verdi.

1990’dan sonra kurulan Alevi örgütleri bugün halen kısır çelişkiler, kuruluş amaçlarının sıkıntılarıdır. O devrim ayağına siyasi düşüncelerini Alevi örgütlerini kurarak başına geldiler. Bugün halen daha Alevi toplumlarının birlik ve beraberliğinin sağlanmadığının bir sıkıntısı o günkü örgütlerin başına gelen kişilerin oradan uzaklaştırılmamasıdır.

1990–1995 yılından beri sizi tanıyorum; çok kuruluşa gittiniz mücadele verdiniz, Avrupa’ya gittiniz, mücadele verdiniz, Türkiye’yi dolaştınız, birçok kaynaklar toparladınız. Bu işin icraatını yapan örgüt ortada olmadığı için pazarlamasını yapamadınız. Cem Vakfı’na yıllardır hizmet veriyorsunuz ama kendi düşüncelerinizi sağlıklı şekilde topluma yansıtamadınız, biz de aynısını yaşadık ve yaşıyoruz.

O örgütlerin başına gelenler kendi bencilliğinden, siyasal yapısından dolayı bu işe fırsat vermiyorlar, onları da oradan uzaklaştırma olasılığını bulamıyorsun ve bunu da değerlendiremiyorsun ve bugünkü sıkıntıları da bunun için yaşıyoruz.

1995’de baktım ki herkes örgütlenmiş Garip Musa gibi Türkiye’de yaygın olan bir ocağın örgütü yok. Niçin olmasın, diye Garip Musa Kültür Derneği’ni kurduk. O günden bugüne bağımsız çalıştığımız için bizim önümüzü kesecek kimse çıkmadığı için sizler de bunu artık görüyorsunuz, hiçbir Alevi örgütünün ekonomik sıkıntılar içerisinde yapamadığını kafamızda onun projesini gerçekleştirdik. Bir gün rahmetli Murteza Yalçın ile oturuyorduk dernekte; ben cumhurbaşkanına gideceğim, dedim. Garip Musa’ya gitmek için yol yok ondan destek isteyeceğim, dedim. Cumhurbaşkanına gittik ve dedim ki Sayın Cumhurbaşkanım ben Garip Musa Kültür Derneği’ni kurdum, Garip Musa tarihi bir yer ama yolu yok, dedim. Ne kadar dedi,10 km., dedim. Ne yapabilirim? Dedi. Sizin desteğinize ihtiyacımız var, devletin Köy Hizmetleri var, Karayolları var, birilerinden bana aracı olmanı istiyorum, dedim. Ve verdiğimiz dosyayı Köy Hizmetleri’ne göndermiş, bir hafta sonra belge geldi. O belge ile beraber o yıl içerisinde çalışmaları programa soktuk ve10 km. yolu 3–5 sene sonra diretmelerine rağmen önümüz açıldı. Oraya konaklama yeri yaptırdık, tescilini yaptırdık, restorasyonunu yaptırdık. Bu nedenle bu başarıyı gönül mücadelesi ile bugüne getirdik.

 

Çok güzel özetlediniz. Dedelik kurumu, ozanlık kurumu yani usta çırak ilişkisi zedelendi ama bu kurumun kurumsallaşma açısından ozanlara da değineceğim; neler oldu, kimler vardı, neden başarısız olundu? Bu konulara gireceğim. Her şeyden önce dedelik kurumunu ele alalım. Dedeler tarihte kimlerdi, neler yapmışlardı? Dedelik kurumu; Aleviliğin temelidir. Aleviliğin ön temeli İslamiyet’ten sonra Hz. Peygamberin Hakk’a yürümesinden sonra Hz. Ali’ye taraf olmalarından başlar. Birçok kurumlarımız Aleviliği din yapmaya çalışıyorlar. Alevilik din olursa bir kitap ister, bir peygamber ister; bugüne kadar gelen süreç içerisinde her inancın bir peygamberi var.

Hz. Ali’ye taraf olmanın ötesinde Hz. Ali’nin soyundan gelen Ehlibeyt sevgisi ile dedelik kurumu seyitlere intikal eder. Hünkâr Hacı Bektaş Veli’nin Anadolu’ya gelip ser çeşmeyi kurduktan sonra etrafına toplayan ocaklarını, dervişlerini yetiştirip Anadolu’yu bir bütün İslamlaştıran, Türkleştiren, Türklük kültürünü yayan kimselerdir, erenler, dedeler. Dedelik kurumu; gittiği yerlerde o kadar güzel ve önemli bağlantılar kurmuştur ki, taliplerle bölüşmüşler, Anadolu’ya bir ağ gibi yayılmış, irşat etmiş, insanlara güzel ahlakı, doğruluğu, insan sevgisini, hoşgörüyü öğreten bir kurum olmuştur. Dedeler bugüne kadar işlevlerini kırsal kesimden kentsel kesime dağılıncaya kadar bu yerleşik düzende çok güzel sistemli çalışmışlar.

1990’dan sonra kurulan derneklerle dedelik kurumu harekete geçti. Alevi toplumu ikiye bölünmüştür; Alevi-Bektaşi yaratılmıştır. Şu anda dedelik kurumunu yok etme çalışmaları var. Hacı Bektaş’a gidiyoruz, orada Veliyettin Efendi postnişin olarak saygımız var talibini getirip orada posta oturtturuyor herkes gelip ona niyaz ediyor, böyle bir şey olmaz. Bana göre dedelik kurumunun yok edilişinin ayağıdır. Alevilikte birkaç kural vardır, musahiplik diyoruz onu da bitirmeye yaklaştırıyorlar, musahiplik kalkarsa ortadan, dedelik kurumu kalkarsa, Aleviliği hangisinin yanına oturtturacağız. Bilgisiz bir insan halkı eğitemezse oturduğu yer kendini rahatsız eder. Peygamberimize sormuşlar, din nedir demişler? Din güzel ahlaktır, demiş. Bütün peygamberler insanlara güzel ahlakı öğretmek için gelmişlerdir ve insanlığın temeli güzel ahlaktır. Dedelik mürşid-i kâmille kendini bütünleştirmektir, Hakk ile birleşmek kendini kötülüklerden arındırmaktır.

Dede olarak bir cemi iyi yürütecek. On iki hizmeti icra edecek. Bir zakir cemde hizmet yapacaksa en az 15 tane duvaz imam bilecek, miraçlamayı bilecek, 3 tane duvaz imam kurban için, 3 tane delil için, 3 defa tevhit yapar. Dede öğretmendir, öğretmen okulda talebesini değiştirir, dede de cemaatte talebesini yetiştirir.

 

Seyit Garip Musa Ocağı’ndansınız, sizin kendi yörenizde ve taliplerin bulunduğu yörede uygulanan ceme yönelim biraz. Yörenizde bir dede dedeliğini nasıl icra etmeye başlardı,  bu nasıl olurdu? Kendi ocağınızın dedesi dışardan mı geliyordu ve dedeliği nasıl yürütüyordu? Bizim köyde Garip Musa Ocağı var, Hıdır Abdal Ocağı var. Bizde emanet deniliyor. Bizim köye dede gelmezmiş ama Hıdır Abdal’lara emanet etmişler. Mehmet Dede, Ali Rıza Dede, Cebrail Dede gibi köyümüzde bu işleri icra eden çok bilge dedeler vardı. Hasan Efendi çok posta oturmazdı. Onların amcazadesi vardı; Mehmet Dede derlerdi. Mehmet Dede bizim köyü görür ve sorardı. Güz geldiği zaman herkes rahatlayınca erkân yürüyordu. Babam da lokma postundaydı. Büyükler bir araya gelince bir Abdal Musa yapalım, derlerdi ve yaparlardı. Cemden önce Abdal Musa şarttı. Eksiklik, noksanlık tartışılır, küsler barıştırılır, sonra köylü kabile kabile görülmeye başlanırdı.

 

Abdal Musa’da ortak cem yapılıyor, kurbanlar nasıl oluyordu? Büyükler toplanıyor, Abdal Musa yapılacak hemen biri diyor ki, dede benden bir koyun, diğeri der ki dede benden 3 teneke bulgur… Her biri bir şey söyler ertesi gün hizmetler peyiklere görevler verilir, bunları gidip toplayın, denir. Malzemeler toplanır, kimin evi büyük ise o evde cem yapılırdı.

Abdal Musa Cem’inden sonra artık cemimizi yapalım, görülelim artık, derler. Garip Musa’nın dedesi Gürün’dedir, o da gelir, 90 haneli köyün hepsi birden yapılırdı. Bizim yöremizdeki cemde görülen canlar musahipli canlardır. Bir de yaşına gelmişse, 17-18 yaşına gelmişse, ikrar alacaksa, musahip bağlamamışsa, zaten görgü ceminde önce musahipliler görülür, bizde musahipsiz olmaz.

 

Musahiplilik ana kural mı? Aleviliğin ana kuralı musahipliktir.

 

Tarik dedenin evinde mi bulunur? Tarik bazı evlerde bulunurdu, bizde Hüseyin Dede, Garip Ağa öyle birkaç evde vardı. Nerede cem olursa o erkân saygı ile öpülür, niyaz edilir, yıkanılır, temizlenir, dedeye verilir.

 

Tarik çıkarılırken kurban kesiliyor muydu? Onu çok bilmiyorum ama bazı yörelerde kurban kesilmeden tarik çıkmaz, diyorlar. Şöyle ki; görgü olmadan tarik çıkmaz. Musahip bağlayacaklar diyor ki kurban kesecek durumum yok. Dede der ki Cebrail getir. Horoza Cebrail deniyor, amaç kan akıtmak.

 

Musahip çiftlerde büyük baş hayvan kesme zorunluluğu yok mu? Yok, amaç kan akıtmak ve Cebrail de (Cebrail kurbanı, horoz da) kesilir.

 

Tarik nedir? Tuba Ağacı’ndandır ve cennetten çıkma olduğu ifade edilir. Bu yolda tarik’e niyaz edilir, saygı duyulur, seccade gibi baş üstünde taşınır, yere indirilmez ve korunur.

 

Garip Musalılar geldi, görgü cemleri yapıldı, bu ne kadar sürerdi? Köyün kalabalıklığına, bir de kurbanın çokluğuna bağlıydı. Çünkü 3 gün cem olur, kelle paça cemi, lokma cemi, kurban cemi, gibi cemler olurdu.

 

Kelle paça cemi nasıl oluyor? Koyunları kesiyorsun onların kellesini ve paçasını atmazlar, cem yaparlardı ama bu cem gündüz olur.

 

Ne kadar sürer? İki ay sürer. 48 Cuma Hakk derler ama bizim orada 48 Cuma’yı çok yürüttüklerini görmedim.

 

Dede dedeliğini nasıl yapıyordu, cem yapar ama cemin dışında ne yaparlar? Güzden yaza kadar odalara toplanır sohbet eder, kitaplar okunurdu. Bizim orada kahve, kağıt yok. Bizim köyde keman çalan çoktur, cemlere keman da girerdi. Şu an da halen Daha Mehmet, diye bir arkadaşımız güzel keman çalar. Yerine göre iki saz bir keman olurdu, ya da bir saz bir keman olurdu.

 

Dedeler toplumu uyarıyor muydu, sohbetlerde hangi konulara ağırlık veriyorlardı? Daha çok Ehlibeyt ve Eba Müslüm’den bahsedilirdi. Bana kitap okuttururlardı, Kan Kalesi, o günkü cenk kitaplarını okuttururlardı.

 

Aleviliğin temel direklerinden birisi dedeler ise dedeler cem yapar. Dedelerin tümü cem yürütmez. Bizim köyümüzde Ali Gülağ, Mehmet Dede, Cebrail Dede vardı bunlar cem yaparlardı.

 

Bunlara kendi ocaklarınca görev mi veriliyordu? Her zaman büyükler otururdu. Mehmet Ağa varken o yapar,  ondan sonra oğlu Ali Rıza ya da Mehmet Ağa, bundan sonra oğlu Ali Rıza ya da Cebrail, hangisi varsa o cem yürütürdü. Taşra köylere Garip Musa’lılara Ali Gülağ giderdi, başka yerde Garip Musa Ocaklıları vardı. Bizim köyde talip olan o gelirdi yani çevre köylere bu şekilde gidilirdi. Cem nasıl yapılırdı? Köylü odalarda görüldü, soruldu. Yani cemevinde görülmezlerdi, cem yapılan yerlerde görülmezlerdi. Kabile kabile görülürdü. Bugün kim görülecek? Bizim kabile görülecek. Biz kaç eviz? 5–6 eviz. Bunlar birinin evine toplanırdı; dede görür ve sorardı. Görüldükten sonra akşam cemevinde toplanacaklar, saati gelince cemevine toplanır, herkes yerli yerinde, gözcü yaş farkına göre onları oturtturur, dedeler yukarıya taliplerin yaşlısı da dedelerin yanına oturur, biz karışık otururuz. Dede geleceği zaman gözcü haber verir, hü erenler dede geldi! Derdi. Herkes ayağa kalkar, dede gelir yerine niyaz eder, postuna duasını verir, yerine oturur. Sohbet açacaksa Ehlibeyt anlatılırdı. Ehlibeyt nedir, kimdir, cemden, ibadetten amaç nedir? Bunlar anlatılırdı. Vakit ilerliyorsa zakirlere destur verirdi; bir beste bağlayın, derdi. Bir beste bağlaması iki deyiş bir duvaz imam veya üç deyiş bir duvaz imamdır. Dede duasını verir, herkes yerine oturur, hizmet başlayacaksa lokmalar ne durumda? Diye sorar. Hazır mısınız, hizmeti ona göre başlatacağız, derdi. Sonra hizmet başlardı. Dede ceme dua eder ya da duvaz imam söyler, ne gerekiyorsa cem başlatılır sonra tevhitler çekilir, semahlar dönülür, on iki hizmet başladıktan sonra cemin yarısında haber gönderirlerdi, bulgurun ne zaman salınacağını. Cem biterdi; duran, oturan, kovsuz gıybetsiz evine vara, dedikten sonra lokmalar hazır olurdu. Herkes orada büyüklere oraya lokma getirirlerdi. Diğerlerini de herkes kap getirir, gider sıraya girer, lokmasını alır evine giderdi.

 

Bu içeriden bir bakış bir de dışarıya çıkalım. Sünni İslam inancında bir namaz var ve onun kuralları var, Alevilerde de cem var. Cem nedir, ibadet yapısı olarak neyi ifade ediyor? Cem Allah sevgisini, insanların birliğini beraberliğini, Ehlibeyt sevgisini ifade eden, Allah’ın varlığını ifade eden bir ibadet şeklidir.

 

12 hizmetler oluyor, dede oluyor, kurban oluyor… Bunlar neyi ifade ediyor? Yani değeri nedir, özü nedir, sistemi nedir? Bir inanç sistemi olarak yorumladığımız zaman bir insan için diyelim ki bir Sünni âlim gelip size soruyor; Kuran’da namaz var, yüzyıllardır namaz yapılıyor ama siz cem yapıyorsunuz, cemde murat nedir, amaç nedir, cem insana ne vermiştir, dese ne dersiniz? Allah’a olan inanç ve ibadetini, ona olan görevini yerine getirmektir, derim. Çünkü cem nedir? Cem bir araya gelmek, Ehlibeyt’in hamdüsenasını yapmak, Allah’a olan ibadetini yapmaktır. Nedir bunlar? Kuran’daki bize verilen ayetlerle onların hizmetlerini yerine getirir. Tövbe suresinin 10. ayeti gereği ikrar verir, onlara gereği rızalığını alır, barışını sağlar, hoşgörüsünü sağlar. Arkasından delili Şah-ı Merdanı yakar. Nur Suresinin 35 ve 36. ayeti gereği çerağ uyandırır. Çerağ Aleviliğin felsefesine göre Ehlibeyt’tir, aydınlıktır, yoldur, erkândır, ilimdir, hepsi vardır. 12 hizmet derken, her 12 hizmeti bir ayete uyarlayarak Allah’a karşı olan hizmetini eda etmiş olur.

 

Dedeler bir ocağa bağlı. Ocaklar önemli, ocak kavramından ne anlamamız gerekiyor. Nedir ocak? Ocak; bir toplumun bütünleşmesini bir yerde idare edilmesini sağlar. Anadolu’ya gelen insanlar geldiklerinde göçer haldeler, göçer insanlar bir biriyle ilişki kurmanın, birbirine destek vermenin, birlik beraberlik olmanın, ürettiklerini pazarlamanın yollarını ocaklar vasıtasıyla yapmışlardır. Ocaklar bir yerde inançtır, bir yerde kültürdür. Bugün Garip Musa Ocağı bu kadar yaygınlaşmış ki, o tarihte bu kadar yaygın değildi. Bu ocağı Ehlibeyt’in soyundan geldikleri için, ona ikrar verdikleri için, benim anlayabildiğim bağlantım onun etrafında toplanıp Cenab-ı Allah’a olan ve insanlığı olan, kültürel olan gelişimlerini bu ocağın etrafında gerçekleştirmişlerdir.

 

Önemli bir ocağa mensupsunuz, bir ocakzadesiniz, Seyit Garip Musa Ocağı’na mensupsunuz. Kimdir Seyit Garip Musa, hangi devirde yaşamıştır? Seyit Garip Musa Sultan elimizdeki temin ettiğimiz belgelere göre Hünkar Hacı Bektaş’ın döneminde 1247’de babası vefat ettiğine göre 1300’lerin başlarında yaşamış. Anadolu’ya gelişi; Nişabur’dan kalkıp babası Hünkar Hacı Bektaş Veli’nin kardeşi Mustafa Menteş ile beraber Anadolu’ya gelirler, Anadolu’da Sivas’ta Mustafa Menteş şehit oluyor, Baba İlyas olayları dolayları çerçevesi içerisinde. Şehit olduktan sonra Seyit Garip Musa Sultan biraz daha genç yaştaymış, alıp Hz. Hünkâr’ın dergâhına getiriyorlar. Hz. Hünkâr’ın dergâhında yetiştikten sonra Sivas’a, o yöreyi irşat etmeyle ilgili görev veriliyor. Sivas’a gidip dergâhını kuruyor. Dergâhını kurduğu yerde topluma kültür de getiriyorlar. Orada nasıl yaşanabileceğini, nasıl davar yetiştirebileceğini, nasıl tahıl, tarım elde edilebileceğini öğretiyor. Onlara hem inançta, hem yaşamda, hem kültürde önderlik yapıyor. Bilge bir insan olarak onları yetiştirip, eğitip topluma hazırlıyorlar, yaptıkları görevler bu. Garip Musa Sultan o tarihte yaşıyor ve de gözetleyici görevini kendisi yapıyor. Hepsi birbirine destek olacak şekilde yaşamlarını sürdürüyorlar. O bir tepenin başına dergâhını kuruyor. Kurduğu dergâha bu çağımızda yol yok gidemiyoruz. Onlar meşakkati nasıl çekiyor, nasıl gidiyor? Bunları iyi düşünmek lazım. İşte onlar o şekilde hizmetini veriyor, genişliyorlar.

Garip Musa’nın yaşadığı dönem; yaptığı irşatlar, verdiği hizmetler, tarihe geçecek şekildedir. İslamiyet’in yayıcıları aslında Anadolu’da yaşamıştır. Çünkü bir bakıyorsun ki Hünkâr Hacı Bektaş oraya geliyor, orası bir Rum diyarı, İslam yoktur. Kimseyi de öldürmemişler, kimseye de zulüm etmemişler ama o toplum orada duruyor. Bakıyorsun ki hepsi de İslamlaşmış; birbirini seven, sayan bir toplum olmuş. Kurdukları dergâhlarda o erenler, aynen bugünkü üniversiteler olduğu gibi o insanları eğitip, yetiştirip; hem kültürel açıdan, hem inanç açısından yetiştirip bugüne taşımışlar.

 

Sizin dedeniz, babanız cem yürütmüşler miydi? Bizim köyümüzde belki dedelerimiz yürütmüştür. Babamın gününde, babam 12 hizmette sofracı, lokmacı hizmeti vardı cemlerde, musahibi de delilciydi.

 

Cem yürütmese de ocakzade olarak hizmet sahibiydi? 12 hizmetten biriydi. Babam lokmacıydı, musahibi de delil yakardı. Herkes hizmet yürütmüyordu, köyde yetişmiş kimseler hizmet yapardı.

 

Bugünkü gibi yine aslında bugünü suçluyoruz ama geçmişte de herkes her hizmeti yapamıyordu, duasını veremiyordu? Yapamıyordu değil, zaten bir köyde bir büyük varsa o zaman öyle bir saygı vardı ki onun önüne geçip de sen posta oturamazdın, gelenek vardı.

 

Dedenizi gördünüz mü? Görmedim. Büyüklerimizi gördük amcazadelerimiz

 

Onlar geleneği, bilgiyi, Aleviliği sizlere ne şekilde anlatırlardı? Yaşayan bir Alevilik olduğu için biz cemlerde görürdük, onun dışında da ilkbahar geldi mi herkes işinde gücündeydi.

 

Davranış olarak? Biz gençler büyüklerin odasına giremezdik hiç. Ben girerdim, kitap okurdum. Çıktığım zaman ne yaptın? Derlerdi, bana emsallerim. Bu korkudan değil saygıdan, yanlarına kimse giremez, girenler de hizmet için girerdi. Düğünlerde eğlencelerde herkes emsalleriyle otururdu. Köyümüzün hangi büyüğü olursa olsun, biz yolda bir hata yaptığımız zaman kulağımızdan tutup tokadı atabilirlerdi, babamıza gidip söyleyemezdik. Zaten söylesek bir tokat ta baban atardı. Ahlak olarak büyüklerin hepsini sayardık; ille babamızı, dedemizi değil.

 

Anadolu’nun öncülerinden, gözcülerinden olan büyük eren binlerce talibi ile şu anda da yaşayan canlı bir yapıyı gösteriyor ve bu konuda yayınlar da var. Sizin güzel çalışmalarınız, Kutluay Erdoğan hocamızın güzel çalışmalarıyla birlikte gün yüzüne çıkan bir ocaktan bahsediyoruz. Seyit Garip Musa dediğimiz zaman gerçekten çok kısaca anlattınız, orada da o kutlu mekânda da hizmetler yapıldı, neler yapıldı? Derneği kurduktan sonra Garip Musa hakkında elimizde hiçbir belge yoktu. Sadece biz Garip Musa Ocaklısı olarak biz kendimizi biliyorduk yani Garip Musa hakkında Garip Musalılar çok geniş bilgiye sahip değildi. Bu sonuçta bir çalışmanın ürünü olarak bugüne çıktı, şu gördüğün (çerçeveli bir metin) ferman bizim büyüklerimizden Fahrettin Erdoğan’a aitti. Fahrettin Amca, Atatürk döneminin ilk milletvekili, ben de çocukluğumda duymuştum, büyüklerimizden de duyuyorduk, Garip Musa’nın böyle bir fermanı varmış, diye. Ama Fahrettin Erdoğan Bey’deymiş deniliyordu. Hasan Erdoğan Bey’e ulaştım, Kutluay Bey’in ağabeyi, bir telefonla, fermandan bahsettim, bilgin var mı dedim, bende dedi vereyim size, dedi. Belgeyi aldık, derneği kurduk. Sonra düşündük ne yapmalıyız, diye? Dosya düzenledik, Süleyman Demirel’e gittik. Sonra o yolu açmayı başardık. Sivas Müzeler Müdürlüğü’ne müracaat ettim; oradan iki tane arkeolog götürdük, oranın tarihini tespit ettik. Birinci derecede koruma altına alınmasına dair Kayseri Anıtlar Korunma Kurulu’ndan belge çıkarttık. Orayı sit alanı ilan ettik. Orada tadilat yapmak zorlaştı, Kayseri Anıtlar Kurulu ile ilişkiye geçerek onlarla fikir alışverişi yaptık; etüt yaptıracaksın, proje geliştireceksin, restorasyon projesi üreteceksin, dediler. Biz burada onaylayacağız, ona göre yapacaksın, yoksa orada bir taş oynatmaya hakkın yok, dediler. Mimar getirdik, etüt yaptırdık. Sonra restorasyon projesi yaptırdık. Daha sonra Kayseri Anıtlar Kuruluna götürdük. Orada kültür merkezinde projesine bir taslak hazırladık. Onu da onaylattık, projeyi gerçekleştireceğiz. Bizim her zaman imdadımıza yetişen hem üyemiz, hem de Garip Musa Ocaklılarından biri İsmet Ersoy, maliyetin büyük bölümünü karşıladı. Ben taşeronları buldum, anahtar teslim konuştuk, sözleşme yaptık işte o şekilde bu düzenlemeleri yaptık. Kurban kesim yeri gerekiyordu, tuvaletlerini yaptırdık restorasyonunu (yenilemesi) yaptırdık. Bunları bitirince dedik ki milletten temin ettiklerimizi belgelerle bilgilerle bir kitapta toplayalım dedik ve kitaplaştırdık.

 

Seyit Garip Musa Sultan Ocağı, Baki Yaşa Altınok ve Musa Karataş’ın ortaklaşa çıkardığı bir kitap oldu? Baki Bey’i buraya niye aldık? Garip Musa ile ilgili soy şeceresi belgesini Baki Bey’deydi. O belgeyi temin ettik, ben dedim ki siz geçmişi olan bir araştırmacı yazarsınız, sizin de isminizin bulunması bizi mutlu eder, o da kendisini bu konuda esirgemedi, bize yardımcı oldu. Kendisine de her zaman teşekkür ediyorum, bir Sünni imam olmasına rağmen, çok değerli bir arkadaşımız.

 

Eseriniz neyi içeriyor? Garip Musa’nın belgesiyle bilgisiyle Garip Musa hakkında ulu ozanlarımızdan, Pir Sultan, Şah Hatayi’nin söylediği derlemelerle Garip Musa hakkındaki derlediğimiz bilgi ve belgeleri içeriyor, ondan sonra da ocakları içeriyor. Türkiye’de Garip Musa Ocaklıları nerelerde var, ne kadar yaygınlar? Bütün il, ilçe ve köylerle birlikte Garip Musalıların yaşadıkları bölgeleri de kitaba dâhil ettik. Böyle bir eseri de ortaya çıkarmış olduk. Bugüne kadar yayınlamış olduğumuz çeşitli dergilerdeki belgeleri, bilgileri de bir kitapta toplamış olduk. Bu çalışmayla ilgili de şöyle düşünüyorum ki her Garip Musalı çocuğuna en büyük hediye edeceği bir kitap. Çünkü hem geçmişini öğrenip,  hem de gelecekte kimlerle irtibat kurulabileceğini bu kitapta bulacaklar.

 

Broşürünüz vardı, o da oldukça bol, her tarafa yayıldı. 4000 tane broşürle Garip Musa ile ilgili çalışmalarımızı tanıtım amacıyla yaptırdık. Eksiğimiz olabilir daha güzel şeyler yapılabilir. Bunların hepsi ekonomik imkâna bağlı. Buna rağmen Alevi örgütleri içinde iyi çalışma yaptığımız inancındayız. Alevi örgütlülüğü içerisinde bakıyoruz ki ismini aldıkları ulu önderlerden, ozanlardan o soydan, boydan gelen kimse bu kurumlarda yok. Bu bence eksiklik. Tümü olmasa da bu kurumların başına gelip buraları istismar etmektense bizim gibi soyağacına bağlı insanlar bir araya gelsin, soyuna hizmet etsinler, dedik. Bizim dernek üyelerimizin % 90’ı hem Garip Musa talibi ve Garip Musa Ocağı’ndan. Fakat herkese de kapımız açık. Buna rağmen biz ceddimize hizmet ediyoruz, diye bütün emeğimizi ona sahip çıkalım, düşüncesiyle hizmet ediyoruz. Diğerleri ulu zatların isimlerini kullanıyorlar arkasından siyaset yapıyorlar ve onu da merdiven olarak kullanıp siyasette de bir araya gelmeye çalışıyorlar.  Herkes milletvekilliğini hangi partilerle bölüşeceğini propagandasını yapıyorlar. Şimdi ben de buna kenardan bakıp gülüyorum.

 

HALK OZANLARI

Alevi örgütlülüğüne de girmiş olduk. Zaten ben de Alevi dernekleriyle, vakıflarıyla ilişkinizi soracaktım. Halk ozanlarına tekrar dönmek istiyorum, ozanlık geleneği çok önemli, gerçek halk ozanı kimdir, halk ozanı topluma ne vermiştir, ne vermesi gerekir? Bizim yedi ulu ozanımıza ve yedi ulu ozanın dışında da tarihteki birçok ozanlarımıza baktığımız zaman, aslında ozanlarımız da halkımıza öğretmenlik yapmıştır, aydınlatma yolunu seçmiştir. Ozanlarımız şiiriyle, sazıyla, sözüyle yoksulluğunu anlatmıştır, yazını anlatmıştır, kışını anlatmıştır, baharını anlatmıştır, bağını anlatmıştır, bahçesini anlatmıştır, onlar da kendi dalında öğretmenlerdir, onlar aslında halkın öğretmenidirler. Halk ozanı halkın sazlı, sözlü basınıdır. Çünkü diyar diyar gezmiştir; başka yerdeki kültürü, başka yerdeki töreyi, başka yerdeki sohbeti getirmiş buraya aktarmıştır, buradakini oraya götürmüştür. Halkın kültürünü birleştirme yolunda da çaba sarf etmiştir. Halk ozanı deyince çok basit geçilecek bir şey değil ama mesele gerçek halk ozanı olabilmekte. Bizim Halk Ozanları Derneği’ne bakıyorsun nasıl ticaret ederiz, diye bir saz kursu açtılar. Ozan Der’i o şekilde yürüttüler. Arkasından burada bizim yerimiz yok, diye başka açtılar. Sonra düşünceleri ve siyasi yapıları birleşmedi. Ozanlıkta siyaset yoktur, halkın ozanında sağ-sol olmaz, halk ozanı halkla bir bütün olur, halkın burada yaşayamadığını başka yere taşır; der ki, burada eksiklik var, siz bunu göremediniz. Halk ozanlarıyla dedelerin yaptığı hizmetler paraleldir. Çünkü ikisi de halkı yönlendiren; biri inançta diğeri kültürde yönlendiren öncülerdir. Dedeler hem inançta hem kültürde önderdirler. Diğeri de inançta olanı da var, kültür çalışması yapanı da var. Bunun için halk ozanları benim nazarımda çok değerli, önünde saygı ile eğildiğim insanlar. Ama bugün onlar yoktur.

 

Bugün yok ama bir dönem vardı? Bir dönem vardı ama hiç perdenin arkasına bakmadan, o güzel yüzünü görerekten anlatıyoruz, perdenin arkasına baktığımız zaman bakıyoruz ki geçmişteki ozanlar yoktur.

 

Cumhuriyet döneminde bu kültürü yaşatmak için mücadele verdiler bir bölümü de sosyalist sol harekette de yer aldı. Ama yine de kuvvetli eserler de ortaya koyabildiler, halkın sorunlarına da değinebildiler yine duygusal, inançsal temelde, kültürel temelde hizmetler verdiler. Alevi geleneğini vurgulayan şiirler yazdılar. Sazını bu uğurda çaldılar ve bir büyük yapı vardı. Ve bugün bu büyük yapı yok olma sürecinde şu anda. Görebildiğim kadarıyla şiir örgüsü olarak, saz gücü olarak, toplum önderliği olarak, bu işi yürüten kuşağın en son temsilcileri belki yaşıyor, ozanlar bitmez ama gelenek zayıflıyor? Umarım son temsilcisi olmaz, devam eder inşallah, yeri boş kalmaz. Fakat yenidünya bakış açısı, Avrupa düşüncesi, Türkiye’deki popçuluk ekonomiye dökülünce ozanlık gittikçe zayıflıyor. Bir ozan söz yazıyor veya gidip birine sığınıyor ki onu kasete çevirsin ya da bir görsel yayında göstersin. Yani ürettiklerinin pazarlamasını yapamıyor ama dışarıdan görüyorsun ithal edilen bir müzik türü gençliği alıp götürüyor. Biz onun için gençliğe bir şey kazandıramıyoruz.

 

Bu iki yönlü; devlet, sistem, gelişen çağ, Avrupa, günümüzün koşulları ozanlık geleneğini bastırıyor. Ozanlar da belli ölçüde ürünlerini ortaya koyamıyorlar, anlatamıyorlar. Ozanların da burada suçu var, kitlenin de suçu var. Fakat biraz da doğal bir süreç mi bu, bu doğal mı, yoksa bir bahane mi? Bahane değil de neme lazımcılık var şu anda. Şu anda yetişen ozanlarımızın birçoğunu tanıyoruz. Elimdeki liste de 200’ün üzerinde ozan var. Yıllardır Hüseyin Çırakman’dan tut Mahsuni’nin gençliğini bilirim. Mahmut Erdal,  sen temelden gelen bir kültür adamısın, bugün dedeliğe karşıdır, niye karşısın? O da senin gibi bir kültür, inanç yaygınlaştırıyor. Ozanlarımızın en büyük hatası birçoğunun inancı yok saymalarıdır. İnancın olmadığı yerde sevgi olmaz, sevginin olmadığı yerde üretim olmaz. Yazıcıoğlu (Muharrem) çok sayıp sevdiğim, ilmi derin olan yani dağarcığı boş olmayan biri.

 

Bu farklı yapılar? Bu farklı yapılarda bunu bitiriyor veya birbirimize kenetleşmeyi engelliyor, birbirimize kültür alış-verişini engelliyor.

 

Biraz da özgünlük var aslında. Hani ozanlar biraz da aykırıdırlar; sazıyla, sözüyle, fikirleriyle kendi kimliklerini farklı farklı ortaya koyarlar. O bir ölçüde doğal ama en azından ozan olarak, halk ozanı dediğimiz zaman bu geleneğin pınarı sayılan insanların bile kaynaşamaması toplumun beklentilerini yerine getirememesi veya toplumun bunları benimseyememesi sorun değil mi? Temel neden sevgisizlik. Dünyada sevginin yerini dolduracak hiçbir kelime yok. Şimdi toplum olarak biz birbirimizi sevmiyoruz. Hangi kuruluşa gidersek gidelim bencilleşti, toplum sadece merhaba, diyor. Bu sevgi tohumunu tekrar hayata geçirmenin yollarını aramamız gerekiyor. Birbirimizi gördüğümüzde selam versek, saygı duysak yapabildiğimiz şekilde ikramda bulunsak bir şey mi kaybederiz? Aslında kaybetmeyiz. O karşımızdaki kişiyi kazanırız, bunu yapamıyoruz. Ozanlık geleneğinin ben içindeyim. Bütün arkadaşlarımı tanıyorum, kimseyi eleştirmeye hakkım yoktur. Fakat toplumun geleceği için bazı serzenişlerde bulunuyorum.

 

Ozanlar bu konuda ne diyor? Bu kadar insanı tanıyorsunuz, niye kitapları okunmuyor, niye kasetleri dinlenmiyor, niye halka ulaşamıyorlar, niye konserlerde yer verilmiyor bu insanlara? Ozanlar halkı ve bazı kesimleri mi suçluyor? Hem halkı hem de bazı kesimleri az önce de söylediğim gibi ekonomik çıkara bağlandı. Yani ozanlar sesini çıkaramıyorsa; kasetleri az sattığı için çıkartmıyor. Ozanlar da sesini, sözünü başka türlü pazarlayamıyor, toplumun arasına da çok girmiyorlar. Ozanlarda sevgi azaldı. Ben her zaman şunu söyledim; bir gün dernekteyiz, dedim ki; ya arkadaşlar bizim ozanlık sevmeden kaynaklanan sözlerle ortaya gelir biz birbirimizi sevmiyoruz. Ozanların şu anda özü ile sözü birbirini tutmuyor, bu acı bir eleştiri ama ne yapayım ben de bunun içindeyim, biliyorum. Geçmişteki insanların tarihine bakıyoruz? O nereden kaynaklanıyor biliyor musun? Benim inandığım bir şey var; inançtan kaynaklanıyor inancı olmayanın başka türlü inancı da olmaz. Bizim ozanlarımız Aleviyiz, diyorlar da gösteriş olarak söylüyorlar hiçbiri özde Alevi değil.

 

Ozanlar göründüğü gibi o değerleri yaşamıyorlar mı? Yaşamıyorlar. Hiçbiri yazdığı sözlerin adamı değil.

 

Çok ağır konuşuyorsunuz? Gelsinler karşılıklı tartışalım. O yüreğinden gelen sözün tatbikatını yapsalar sevgisizlik olmaz ki o zaman.

 

Ben ozanları o kadar çok seviyorum ki! Ben de seviyorum, sevmesem aralarında olmazdım. Bugün topluma ozanlar olarak  geçmişteki sevgiyi veremiyoruz.

 

Toplumla bağlantı kuramıyorlar? Kuramıyoruz. Gençleri peşimize alamıyoruz. Ozanlar Derneği’ne gidiyoruz içinde üç tane genç ya var, ya yok. Halen bir aradayız cemevine gidiyoruz yine aynı. Eleştirirken kişileri eleştirmiyorum toplum olarak bir hatadayız. Cemevine de gidiyoruz, on beş kişi var. Ama altmış yaşın üstündedir. Bir gencimizi oraya çekemiyoruz.

 

Ozanlar Derneği ve vakıfları dedik biraz bunlardan bahsedelim? Beş tane ozanlar derneği var, burada bir başkan olacaksa bizde yanında yardımcı oluruz, niye bir değiliz.

 

Siz bir derneğin başkan yardımcısıydınız, bu dernek hangisiydi, ne zaman, nerede kurulmuştu? 1976 yıllarında Kurşunlu Ulus (Ulus’taki Kurşunlu Han’da kurulan (?)) Ozanlar Derneği’ydi. Şimdi Ozan Der oldu. Ali Kocaoğlu orada saz kursu veriyor. Murtaza Yalçın bizden sonra o dernekteydi, sonra Ali Kocaoğlu geldi, talebeleri üye yaptı, ozanları dışladılar. Tekrar Murtaza (Yalçın) Ozanlar Vakfı’nı kurdu. Ozanlar Vakfı devam ederken birkaç kişi bir araya geldi, Tüm Ozanlar Derneği’ni kurdular. 1976 Müslüm Dalkılıç başkandı, ben başkan yardımcısıydım, Arabi Demir başkan yardımcısıydı, Emini Düştü, rahmetli Feyzullah Çınar yönetim kurulu üyeleriydi.

 

O dönemde neler yapmaya çalıştınız? O dönemde biz bir çalışma yaptık. Dedik ki önce gelin ozanlar, başsız, ekonomisiz bu iş olmuyor, bir sendika kuralım, dedik. O zaman Süleyman Yağız daha talebeydi. Süleyman Yağız geldi bizimle görüştü bize bir tüzük hazırladı. Ondan sonra ben yönetimden ayrıldım, sonra onu gerçekleştiremediler. Aslında o gün çalışmalarımız vardı. Son Havadis Gazetesi’nde, Zafer Gazetesi’nde bizim genel sekreterimizde Selim Sabit Bülten aynı zamanda Günaydın Gazetesi’nin Ankara Temsilcisiydi. Bizler bir şeyler yapmaya çalışıyorduk ama yapamadık. Ozanlar bir türlü bir araya gelmediler.

 

O dönemdeki ozanların biraz kişilik ve karakterinden bahsetseniz. Çırakman’ından, Dalkılıç’ından, Arabi Demir’den? O zaman daha sevecen, birbirimize daha tutkunduk.

 

Konserler etkinlikler var mıydı? Atatürk Spor Salonu’nda gece düzenledik, dernek olarak.

 

Ne zaman? Tam tarihi aklımda değil ama Cem Karaca yurtdışına gitmeden, yasaklanmadan önceydi. Programda Cem Karaca da vardı. Mahzuni (Şerif) rahmetlik Murtaza (Yalçın) ile küsülüydü. Yine de ikisi de hastaydı ziyarete gittik. Murtaza’yla niye mahkemelikti? Murtaza onun bir şiirini kaset çıkartmış fakat Murtaza bana gösterdi o şiirini bir firmaya vermiş firmadan telif hakkını almıştı. Bana gösterdi ve mahkeme bitmeden ikisi de öldü.

 

O süreçlerden sonra şimdi beş tane dernek var. Ama herhalde ozanları temsil etme gücü yok. Ozanlar Vakfı da dağıldı? İlgisizlikten dağıldı. Ben defalarca arkadaşlara dedim ki; hazine elinizde, siz Türkiye’de her ilçede bir gece yapsanız sizin parasız olmanıza gerek yoktur, dedim. Ama yapamadılar ve kapattılar. Şunu belirtmek istiyorum; ozan arkadaşların aleyhinde değilim ama bu sevgisizlik beni üzüyor, daha birlik beraberlik olmalı, bir araya gelmeli bir lider seçmeli.

 

Ozanlar çok önemli. Sizin de belirttiğiniz gibi bu büyük sistemin ana damarlarından birisi, toplumu yüzyıllar boyunca bilinçlendirmiş, onlara moral vermiş, temel değerleri öğretmiş ve büyük kültür ve inancın bugünlere gelmesini sağlamış ana yapılardan birisi. Dedelik ve ozanlık kurumundaki zayıflamalar gözle görülüyor, kurumlardaki yozlaşmalarda eklenince endişe ediyoruz? Ozan sahneye çıkar binlerce kişiye kendi ızdırabının yanı sıra her şeyi anlatır. Bu görev niye yapılmıyor; kendi örgütlenmesinde bir araya gelemeyen halkı nasıl örgütleyecek? Önce buna bakalım. Halka ulaşmanın yolu birlik beraberlikten geçer. Ozanlar birleşmezse, Aleviler birleşmezse, dedeler birleşmezse bu gelenek nasıl hayata geçecek? Şunu samimiyetle söylüyorum bir Sünni’ye Aleviliği daha rahat anlatabiliyorum ama bir Aleviye anlatamıyorum. Adam diyor ki biz sizin bu yönünüzü bilmiyoruz, gerçekten haklısınız. Ozanlar derneğinde zaman zaman beyit söylüyorum, benim orada beyitlerim var; bir Alisiz Aleviliğin tartışması, Alisiz Alevilik olur mu? Ya sen katil Ali’den nasıl bahsediyorsun? Diyebiliyor. Bunu ozanımız da diyor, bunu Ehlibeyte talibim, diyenler de söylüyor. Söz orada bitiyor bu insana neyi anlatacaksın? Bugün 4-5 dernekler hiç bir araya gelemiyorlar, seslerini duyuramıyorlar, görsel yayında çok güzel şeyler yapamıyorlar. Ozan halkın basınıdır, sözlü basınıdır, sazlı basınıdır. Basın ne yapıyor? Dört tane yazı yazıyor, millete kendini anlatıyor. Ozan da sazıyla sözüyle ortaya çıktığı zaman inancını, felsefesini, tarihini, kültürünü anlatması gerekiyor.

 

Halk ozanı dediğimiz zaman bunda bir yaratıcılık vardır, şiirinde derinlik vardır ama genç ozanlardan da tanıdığınız simalar vardır, biraz umut olabiliyorlar? Bir kadro yaşlısıyla, genciyle bir arada olunca biliyorsun hep birbirimizden ahlak kaparız. Gençlerimize yön veren ozanlarımız inançlı, sevgili, saygılı, birlikten beraberlikten bahseden olursa, onlara örnek olur. Makam peşinden koşuyorsa, ben buraya geldim anlaşamadım, ayrı bir dernek kuruyorum, derse o gençte onu kaparsa yazık olur. Konuya başladığımızdan beri geçmişimizden, büyüklerimizden ne örnek aldık, bundan bahsediyoruz. Yeni yetişen gence örnek olurken, güzel örnek olmak gerekir. Eskileri biz örnek aldığımız gibi bugünkü insanlarımızın da öyle olması gerekiyor; onun için ümit kapısı olur o zaman.

 

Siz ozanların da, tabii ki Alevilerin de, yoğun olarak yaşadığı Mamak Tuzluçayır’dasınız. (Aynı zamanda benim de orta öğrenimimi aldığım, bir dönem yaşadığım yer, A. Aydın) Yani bu bölgedesiniz ve uzun yıllardan beri bu işin içindesiniz ve Sivaslıların da yoğun olarak bulunduğu bir yöredesiniz. Ozanlar olsun, dedeler olsun, 30–40 yıl içerisinde buralarda bu gelenek nasıl yaşadı? Nereden nereye savruldular? Biraz da somut olarak bu bölgeye dönelim. Burada Feyzullah Çınar’ın bir heykelini yapıp bir parkı açtı buradaki insanlar. Ama bu inancı, bu kültürü bu yöre nasıl yaşadı, burası şimdi ne hale geldi? Geçmişteki siyasal dönem içinde sol belediye başkanları devresinde bizimde aktif olan, mekânı cennet olsun, kendisini sevmediler ama bunlar hep Murtaza Yalçın’ın başarısı. Murtaza Yalçın’ı çok sevmediler ama ben onunla beraber çok kaldım, çok iyi niyetliydi. Ben kendisini çok sevmiştim, mücadelesinde de yardımda bulunuyordum. Âşık Veysel’i köşke de o taşıdı, kimse teşekkür etmedi ama ve Murtaza Yalçın o vakfı kasetlerinin geliriyle kurdu. Ama bugün ben bir vakıf kuramadım, o vakfı koruyamadılar, senlik benlik davasına o vakfı kapattılar.

Tuzluçayır’da artık ozanlık falan değil, çok farklı bir yaşam var. Hep serzenişte bulunuyorum ama Tuzluçayır halkı çok kozmopalitan’dan çıkıp kozmopolitik oldu, Tuzluçayır halkında sadece siyasallaşmanın dışında başka sevgi kalmadı, hep sol siyasetin peşindeler. Bizim Alevi toplumu Atatürkçüdür ama bazıları cumhuriyet yıkılsa sevinecekler. Hani Atatürkçüydün sen, Atatürk ilkelerine sahiptin, ilkelerini koruyordun? Şimdi başka siyasi yapılarda koşturuyorsun, o siyasi yapıların hepsi Atatürk ilkelerinin karşıtı olan siyasetler.

 

Ozanlık kurumunun dağınıklığı gibi dedelik kurumu da dağıldı? Dedeler cem cemaat yürütmediğinin ötesinde bir defa bizim sol fraksiyon yani inançsız ateizm dediğimiz o fraksiyonlar dedelik kurumundan rahatsızlar. Dedelik kurumunun yok edilmesinden yanalar. Bir de Bektaşilik adı altında bazıları da ayrımcılık yapıyorlar. Dede, baba ayrımı yapıyorlar. Hacı Bektaşi Veli’yi kim temsil ediyorsa, kim hak ediyorsa işi ona bıraksınlar. Hangimizin çocukları ben dedelik yapayım, diye uğraşıyor? Hiçbir. Asimilasyon kendiliğinden ortaya geliyor, konuya sahip çıkmayarak biz kendi kendimizi asimile yapıyoruz. Hiçbir Sünni bana şimdiye kadar camiye gel, namaz kıl, Sünni ol, demedi. Biz ne yaparsak kendi kendimize yapıyoruz.

 

Dedelerle ilgili toparlayıcı olarak ne yapılabilir? Alevi örgütlerinin başına inanç felsefesini hayata geçirebilecek insanlar gelirse olur işte önderimiz bir Cem Vakfı var. Yıllardır gönül verdiğimiz isim.  Ama cem yolu, erkânı biliyor dedik, şimdi göstermelik cem yapanlarla bu iş olmuyor, önce oradaki düzensizliği ortadan kaldıracaksın, yani orayı adres gösteriyoruz ama diğer Alevi örgütleri de aynı. Adamlar bana diyorlar ki sen niye uğraşıyorsun? Ben ceddim için uğraşıyorum.

 

Emekli oldunuz belli bir yaşam tarzınız var, alışkanlıklarınız var ama mütevazı bir yapıda küçük bir oda da bu kültüre hizmet vermeye çalışıyorsunuz. Özünüzle söyleyin sevgi var, aşk var, inanç var ama atalarınızdan gelen bir damar mı var, yoksa gençlikten çocuklukta içinizde böyle bir yapı var mıydı sizi bu işlere gerçekten çeken? Geçmişte bu yapı vardı. Fırsat verilirken hep şunu düşündüm, halen de düşünüyorum; bir insan olarak bir şey bırakmalıyız. 700 yıl sonra Garip Musa’yı arıyoruz; onun geçmişte bıraktığı sevgiyi, saygıyı, güzelliği, inancı, felsefeyi insanlara yansıtmaya çalışıyoruz. Allah herkese bu gücü vermiş, herkes kaderince bir şey yapsa daha güzelleri olur. Bir şey yapalım, diyorum başka hiçbir amacım yok.

 

Bir gününüz nasıl geçiyor? TÜRKSEV’in hem mütevelli heyetindeyim, hem denetimdeyim; Ankara Cemevleri Yaptırma Derneği’nin başkan yardımcısıyım, buranın başkanıyım, yeri geldikçe Alevi örgütleriyle veya bu kültüre hizmet edenlerle zaman zaman buluşup istişare ediyorum. İlahiyat fakültesinde Mehmet Bayraktar’a uğruyorum, DSP’de Süleyman Yağız’a uğruyorum, benim sekiz saatim dolu, hiç boş zamanım yok. Buraya gelip eksiklerimin getirilmesi gerekiyorsa onları yerine getiriyorum, kitap okuyorum. 1998 yılında Oniki Hizmet, kitabını yazmıştım, şimdi onu daha geniş şekilde ayetlerle donatarak bir hizmet aşkıyla yazmaya başladım sayılır.

 

Bu kurumların yıllardır içindesiniz, sanırım Ehlibeyt Vakfı kurulduğunda, onda da yer aldınız bir dönem, bir şeyler yapılsın, diye. Biraz da ondan bahsedelim? Basında ve televizyonlarda Ehlibeyt Vakfı’nın kurulacağı bahsedildi. Mehmet Öz, ben, Murtaza (Yalçın) her zaman bir aradaydık, telefon ettik, bu nedir? Diye. Ehlibeyt bizim temelimiz, ceddimiz, inancımız olan bir isim. Dediler ki biz Ehlibeyt Vakfı kuruyoruz. Üçümüz gittik çeşitli yerlerden kişiler gelmiş, Holliday Otel’de toplantı yapıldı. Kimseyi tanımıyoruz. Fermani Altun’u orada yeni tanıdık. Bazı konumlarda müdahale ettik, öyle değil böyle olması lazım, dedik. O zaman Çorum Milletvekili Cemal Şahin vardı, o da ordaydı. Onu tanımıyorum fakat oğlu Teoman’ın broşürleri geliyor Alevi derneklerine, bizlere. Bakıyoruz daha çok Sünnilikten bahsediliyor. Aleviliğin Sünnileşileceğini, Sünniliğin de Alevileşeceği gibi broşürü var. Cemal Şahin de kurucular kurulu üyeliğine giriyor. Fermani’yi de yeni tanıyoruz, Fermani’ye dedik ki, biraz konuşalım, tamam, dedi. Cemal Şahin’in oğlu bu broşürleri gönderiyor bu adam çiğ birisi, bunun Alevilikle, Ehlibeytle ne ilgisi var? Siz madem bizleri,  dedeleri buraya topladınız bu adam varsa biz burayı terk edeceğiz, dedik ve onu listeden çıkardılar. Toplantı oldu bir komisyon kuruldu, komisyona bazı kişiler yazıldı, biz Ankara’ya geldik. Kurucular kurulu arasına girmek için bizden evrak istediler, madem Ehlibeyt ile ilgili vakıf kuruluyor tamam dedik ve girdik. Birinci genel kurul iyi geçti, ikinci genel kurulda baktık ki Nizam Partisi’nin bütün kadroları orda. Fermani Bey, bunların ne işi var burada? Dedik. Ne yapayım davet ettim, diğerleri gelmedi, bunlar geldi. Biz de dedik ki bunlar söz sahibi burada, bunlarla bu iş olmaz, çevremize rencide olacağız. Kurucular kurulundan biri Halil Öztoprak’ın oğlu Murtaza, Mehmet, ben ve iki üç kişi kaldı, Ehlibeyt Vakfı o şekilde yürüyor. Tabii ki bizlerin onlarla bir ilişkisi yok şu anda.

 

Bu kurumlar içerisinde birçok farklı yapı var. Değişik derneklerde uzun yıllar bulundunuz, gözlemlediniz, toplantılarına gittiniz, eğriyi doğruyu seçtiniz ama böyle kalıcı olarak büyük sempozyumlar, toplantılar bazında veya projeler üretme bazında gözle görülür yararlı olanlar hangileriydi? Yaptığı hizmetlerle kendini hiç ortada göstermeyen TÜRKSEV vardır. Yaptığımız hizmetler, bıraktığımız kitaplar ortada. Bolu İzzet Baysal Üniversitesinde 15 Ekim’de kongremiz var, daha çok gönül verdiğim, destek çıktığım kurum Cem Vakfı’dır. Alevi İslam’ın (Din Hizmetleri Başkanlığı) kuruluşundan sonra biz de divana seçildik, sizin de orada öneriniz ve gayretiniz olduğunu biliyorum, fakat o günden bugüne ne bir hareket var, ne bir davranış var. Sadece görsel yayınlarda kendilerini gösteriyorlar. Tv. Kurdular Perşembe günü yapılan cemle Alevilik anlatılmaz. Aleviliğin ilkeleriyle, kavramlarıyla, düşünceleriyle, hoşgörüsüyle anlatılmalı.

 

En çok da önem verdiğiniz kurum da (G. Ü.) Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Araştırma Merkezi ve burada yayınlanan Dergi sanırım? Araştırma merkezine şöyle gönül verdim; orada kendi gözlemlerim içerisinde yanlış bir şey yaptıklarını görmedim. Hep şunu söyledim, her yerde olalım, konuşalım, tartışalım; bu konuda beni eleştirdiler, onlar faşist dediler. Ben onlardan siyaset ya da, faşistlik (!) görmedim. Bir belgeyi götürüyorum Türkçe’ye çeviriyorlar. Bunda bir hata varsa gelin birlikte gidelim. Her davet ettiklerinde aralarında bulunuyorum, onlar beni sayıyorlar, ben de onlara sevgi besliyorum. Prof. Dr. Alemdar Yalçın’ın Alevilikle ilgili olağanüstü çalışmalarını kim inkar edebilir?

 

Sık sık seyahat ettiğinize, panellere, etkinliklere katıldığınıza göre oraları biraz yorumlayın. Alevi törenleri; Hacı Bektaş, Abdal Musa bu etkinlikler neyi ifade ediyor? Etkinlikler Alevi toplumunun çekişmeleriyle geçmekten başka bir şey vermiyor. Hacı Bektaş’a gidiyorum; alternatif cem yapıyorlar, belediye başkanını eleştiriyorlar. Bugüne kadar siyaset yapıyordunuz, adam hiçbir siyasetçiye orada söz vermiyor, Hacı Bektaş’ı anlatıyor, siz daha ne istiyorsunuz? Eksiği, noksanı olabilir. Belki askerdir otorite kullanıyor, olabilir. Ama orada da yani ben geçmişi de biliyorum, program yapılırken de toplantılarına katıldım. Ben o günkü tartışmaları da biliyorum. Bir dernek beş kişiyle gelir bir kişi temsil edecekken, beş kişi gelir beşi parmak kaldırır bu senenin ödülünü şu derneğe verelim, derlerdi. Parmak usulüyse ödülü istediklerine verirlerdi. Gerçeğine bakarsan o ödülü verdiğin adam onu hak etmiş midir? Ne yapmıştır, buna bakılması gerekir. Bir gözlemci olarak vicdanen doğru konuşmam gerekir.

 

Kurumların panelleri? Siz benden daha çok tecrübelisiniz daha çok izliyorsunuz. Panelleri düzenleyenin kişisel siyaset yapısına göre hareket ediyor. Paneller topluma bir şey vermiyor.

 

Bir kitle var, ozanlar var dedeler var, dernekler var, yazarlar var böyle bir yapılar var. Edebiyatçılar yazarları kabul etmiyor, ozanlar dedeleri kabul etmiyor, dedeler hiç kimseyi kabul etmiyor, böyle gidiyor. Aramızda ilişkilerin kopukluğu var, birbirimize saygısızlık var, bencilliğimiz var. Toplumsal olarak yanlış kayığa binmiş gidiyoruz. Ama o kayık bizi nereye sürükleyecek bilmiyoruz.

 

Ozanlık dedik ama sizin de bir ozan olduğunuz gerçeğini ihmal ettik, şiirler yazıp güzel eserler ortaya koyan ve bunları da dergilerde yayınlayan birisiniz. Belki de bunları da kitap haline getirmek çok yararlı olacaktır. Şiirleriniz de genelde inançsal konularda. Evet. Daha çok inançsal hareket ettiğimden destancılık yapmak istemedim. Zaman zaman da dede sen halen hangi çağdasın, diyorlardı. Ama bir de bakıyorsun ki Pir Sultan söylediği zaman Pir Sultan’ın Allah’ı, Ehlibeyti, Ali’yi, Muhammedi zikretmediği hiçbir beytini göremiyorsun. Virani’ye bakıyorsun öyle, Turabi’ye bakıyorsun öyle, Harabi’ye bakıyorsun öyle, Şah İsmail’e bakıyorsun, Şah Hatayi’ye bakıyorsun, Gedai’ye bakıyorsun öyle. Baktığın zaman insan neyden bahseder? Sevdiğinden bahseder. Ben de onları çok seviyorum ve bahsediyorum.

 

Gelecek günler, gelecek yıllar, gelecek çağlar bu hengâme içerisinde, bu yapı bozukluğu içerisinde gençlerimiz nasıl bir Alevilik devralacaklar: Bence biraz onları masum görelim? Gençlerimizin suçu yoktur. Biz onlara neyi öğretirsek onu öğrenecekler. Şu an devletimizin suçu var, devlet devletlik görevini yapmıyor. Devlet görüyorsun nasıl ki Hz. Peygamber efendimizden sonra halifeler döneminde nasıl kendi çıkarlarına işler yapmışlarsa, devletimiz de şimdi tek mezhebe dayalı hareket ediyor.

Geçen sene ben Üçüncü Din Şurasına katıldım, Mehmet Bayraktar hoca beni yazmış, mektup gönderdiler oraya katıldım, izledim. Devletin dini inanç sükûnu yakaladığımız bir yer, üç gün tek mezhebe dayalı dört mezhep hak derken, üç mezhebe dayalı konuşmalar oldu, Avrupa Sürecinde Dinde Eğitim konusu vardı. Avrupa Sürecinde Dinde Eğitim; sanki Türkiye’de tek mezhebe dayalı bir grup varmış gibi hep onu tartıştılar. Üçüncü gün söz aldım, divana yazılı olmama rağmen söz verilmedi. Sonra müdahale ettim, dedim ki; Sayın divan usulsüzlük yapıyorsunuz, ben yazılı söz istedim, halen başkalarına söz veriyorsunuz, zaten en son sözü bana verdi. Dedim ki üç gündür sizi izliyorum, Avrupa Sürecinde Dinde Eğitim diyorsunuz; bütün konuşmalarınız tek mezhebe dayalı geçti ama bu ülkede Türkiye’nin 3/1 nüfusunu temsil eden Alevi Bektaşi toplumu var, bunlarla ilgili hiçbir kelime bahsetmediniz. Beyza Bilgin Hoca kısa bir bilgiyle iki sözcük kullandı, aslında bundan örnek almalıydınız, dedim. Bunun yanı sıra Alevilikle ilgili birkaç cümle ifade ettikten sonra, umarım bundan sonra bunu da dikkate alırsınız, dedim ve divana beş nüshalık öneri verdim. Sonuç bildirisinde Hacı Bektaş, Yunus Emre gibi kişilerin düşüncelerinin kitaba dönüştürmesi için o cümleyi kitaba almış. Konuşmamdan önce Garip Musa Kültür Derneği Başkanı olduğumu, Alevi olduğumu, bir ocağın temsilcisi olduğumu ifade edince herkes bana baktı, bu da nereden çıktı? Diye.

Devlet tek mezhebe dayalı din hizmetleri veriyor. Bu nedenle Alevi toplumunu görmüyorlar. Oradan çıkar çıkmaz Diyanet İşleri Başkanı ile karşı karşıya geldik, evet dede dedi ne isteklerin var, ne yapmak istiyorsun? Dedim ki; Sayın Başkan bizim cemevlerinin ibadet yeri olduğunu kabullenmenizi istiyorum, dedim. Sizin cemeviniz var mı? Dedi. Evet, dedim. Ben 70 yaşındayım çocukluğumdan beri cemevlerinde ibadet yaparak yaşadım, dedim. Peki, sizin Marksistleri ne yapacağız? Dedi. Sayın hocam, siz de Marksist yok mu, sadece biz de mi var? Dedim. O böyle bir cevap beklemiyordu hemen durdu. Bir hafta sonra Mehmet Bayraktar Hoca’ya söyledim randevu aldı. Yusuf (Dağ (?)) Bey ile birlikte Mehmet Bayraktar Hoca’nın makamına gittik. Oradan Diyanet İşleri Başkanı’nın yanına gittik. 45 dakika konuştuk. Aleviliği dilim döndüğünce anlattım. Bir talip nasıl dara durur, nasıl secdeye iner, nasıl niyaz eder, hangi ayetler bunu ikrar verir, yol kardeşliği Sebe Suresi 46, Nur Suresi 35-36 ayeti gereğidir, dedim. Çerağ uyandırmayı anlattım. Dedi ki sizin ki niyaz, dedi. Ben de dedim ki sizin ki de İsra suresi 78-79. ayetinde vakti beşe bölüp namaz kıldırıyorsunuz, o da niyazdır, secdeye siz de iniyorsunuz, biz de iniyoruz. Bana dedi ki, bir cemevini ziyaret etmek isterim ama basın olmasın, dedi. İşte ona söz veremem ben seni çağırırım arkandan da basın gelir beni suçlarsın, dedim. Oradan çıktık Mehmet Bayraktar Hoca dedi ki; dede dedi adamı iyi sıkıştırdın, ben olsam senin dediklerini hep kabul ederdim. Dedim ki o kabul edemez, çünkü o bir siyasetin emrinde duruyor, burada aslında bizim söylediklerimize haklısınız, diyorlar ama siyasi yapıları belli, bu devleti Sünni iktidarlar yönetiyor.

Suç bizimkilerde de var, bizim Alevi kuruluşlarımız Pir Sultan Derneği, Hacı Bektaş Vakfı, Alevi Bektaşi Federasyonu çıkıyor bizimkisi inanç değil, kültürdür, diyor. Kültürse git o zaman Kültür Bakanlığı’na, diyorlar. Elbette kültür vardır ama bizim Alevilik bir inançtır. Sen Aleviliğe kültür dersen, o da der ki git Kültür Bakanlığı’ndan hakkını al. Cem Vakfı bunu başarmaya çalıştı, o da yanlış yollardan yürüdü, o da bir şey yapmadı. Alevi örgütlerinin birliktelik sağlayacağına çok inanmıyorum.

 

Gençler çok mu dağınık, Alevilik tehlikede mi? Alevilik tehlikede. Alevilik bir defa devletin asimilasyon yapmasıyla tehlikededir. Geçen gün bir konu duydum, üzüldüm, adamı bulamadım. Çorum’un bir köyünde müftü falan da var, cemevini geziyorlar, müftü diyor ki; bu cemevi güzel de caminiz yok, buraya bir minare yapın masrafını biz karşılayalım, diyor. Birçok Alevi örgütü varken, Alevi örgütü Aleviliğe sahip değil, ismi Alevi örgütü. Bir yandan devlet asimile yaparken, bir yandan bizim insanlarımız ateizme yönelik, bir kısmı çıkara yönelik, Alevi kuruluşuyum, diye ortaya çıkarsa gençlerin bu konuda bir suçu yok ki! Biz gençlere bir şey öğretemedik. Gençler okula giderse bir şeyler öğreniyor, biz onları cemevine toplayıp, bir şey öğretmedik. Gençlerin kusuru yok, başıboş yetişiyorlar şu anda.

 

Devletin hem asimilasyonu var, hem eğitimde fırsat eşitliği yok. Hiçbir şey yok. TRT’nin bize yönelik yayınları yok. Şu anda üç tane televizyonumuz var ama neye yarar? Neye hizmet ediyorlar. Aleviliğin özünü, inancını anlatan programlar var mı? Bu televizyonlar neye hizmet ediyor? Alevi olarak Aleviliği anlatacaksan otursun dedeler güzelce anlatsınlar ama orada dedeler oturuyor; biri dağdan, biri bayırdan konuşuyor yoldan, erkândan, Ehlibeytten bahsettikleri yok. Ehlibeytten bahsettikleri zaman gerici oluyorsun, çağdaş olmuyorsun o zaman biz neyiz? Bugüne kadar Aleviliği nasıl taşıdık? Gençlerimiz, duvazlarımız, yedi ulu ozanlarımız neyi söylüyor bize? Bizim Alevi örgütlerinin yanında Kuran’ı ağzına aldırtmıyorlar, Kuran’dan bahsettiğin zaman sen yobazsın, diyorlar. Hangisi gerçek; bizim inandığımız mı, yoksa onların anlattığı mı?

 

Konuyla ilgilenenler için zorlu bir süreç var. Zorlu bir süreçten geçiyoruz. Yarın için şu doğru olur, şu güvenceli olur, diyemiyoruz ki. Bir özgürlüğümüz var her yerde, dilimizin döndüğünce Aleviliği anlatıyoruz; ama başarılı, ama başarısız oluyor, dile getirmekte bir başarıdır.

 

Geniş bir zamanınızı bize ayırdınız, anlattınız, biz de feyiz aldık, donanım sahibi olduk. Çok teşekkür ediyoruz, hizmetleriniz de Hakk katında kabul olsun. Daha geniş bir kitlenin sesi oluyorsunuz. Ben kurumumu temsil etmeye çalışıyorum, inancımı temsil etmeye çalışıyorum. Benim kurumumun geçmişini bugüne yansıtmaya çalışıyorum.

 

Çok teşekkür ederiz. Bu düşüncelerimizin eksiği olabilir ancak; dağarcığımda olanı ortaya koymaya çalıştım. Serzenişte bulunduklarım hiç gücenmesinler, çünkü sıkıntılar ortada. Önce bir noktada buluşmayı öneriyorum.

Sizin şahsınızda hem size, hem de sizin gibi çalışan herkese teşekkür ediyorum.

 

 

Söyleşi; 08.09.2006, Tuzluçayır, Mamak, Ankara

 

Kitap; Seyyid Garip Musa Sultan Ocağı, Baki Yaşa Altınok, Musa Karakaş, Özer Matbaası, Ankara, Haziran 2006

 

Musa Karakaş’tan Şiirler:

 

Yıllar yılı hasretinle

Yandım sana Garip Musa

En sonunda huzuruna

Geldim sana Garip Musa

 

Amaç ziyaret etmekti

Bir görüp geri gitmekti

Sana niyaz ne nimetti

Durdum dara Garip Musa

 

Türbeni perişan gördüm

Gönülden huzursuz oldum

Burada bir karara vardım

Düştüm zara Garip Musa

 

Adına bir dernek kurdum

Uğruna çok hizmet verdim

Nice sıkıntılar gördüm

Sokma zora Garip Musa

 

Âşık Musa benim adım

Kimse duymadı feryadım

Kırıldı kolum kanadım

Yaram sara Garip Musa

 

Musa Karakaş

 

Eyvallah

 

Varam Kırklar Meclisine

Girem eyvallah eyvallah

Mansur gibi hak darına

Duram eyvallah eyvallah

 

Gönlümü ol Hakk’a salam

Pirimden bir dua alam

Delil’e niyaz bend olam

Diyem eyvallah eyvallah

 

Ustadım İmam Cafer zakir

İlham aldım ondan çok şükür

Dilim her an Kuran okur

Söyler eyvallah eyvallah

 

Garip Musa’lıdır aslım

İmamlardan benim neslim

Yüce Hakk’a özüm teslim

Derim eyvallah eyvallah

 

Âşık Musa Karakaş’ım

Hakk yoluna koydum başım

Çıksın ruhum kalsın naşım

Ölem eyvallah eyvallah

 

Musa Karakaş

 

Turab Ol

 

Hakk ile Hakk olmak için

Turab ol gönül turab ol

Ol sireti görmek için

Turab ol gönül turab ol

 

Hizmet et Hakk’ı bulasın

Orada mekân kılasın

Hakk’ın sırrına eresin

Turab ol gönül turab ol

 

Sakın uyma namerdine

Düşme ilik derdine

Girersen Hakk’ın bezmine

Turab ol gönül turab ol

 

Kalma Musam sen şekilde

Her şey Hakk’dan gel şükür de

Dönelim yanlış fikirden

Turab ol gönül turab ol

 

Musa Karakaş

 

KERVANDA BİR YOLCU, MUSA KARAKAŞ…

 

MUZAFFER ERSOY

(SİVAS, MERKEZ, AKPINAR KÖYÜNDEN, GARİPMUSALI)

 

Sanki on dördüncü asırdan beri yaşıyor, Anadolu’ya ilk gelen atası Mustafa Menteş gibi. Musa Karakaş, Kangalın Dışlık köyünden çıkmıştı yola. Bir cümleyi kurmak için bir elemenin peşine km.lerce yol kat etti. Bir kağnının gidemediği bir hayvanın geçemediği bir kuşun uçamadığı aşılması zor olan o dağları aşarak atası Garip Musa’nın yaşadığı garip topraklara yüzünü sürdü. Edebiyatın anahtarını eline almış, kültürünü bedeninde hissetmiş, kayıpları bulmuş, unutulanları hatırlatmış, kalem olup yazmış, kağıt olup yazılmış, bir yol önderi Musa Karakaş. Yol boyunca geçmişine yoldaş oldu, onların türkülerini söyleyerek yürüdü. Ecdadının ıssız kalan yurdunda bazen koyun oldu meledi, bazen kuş oldu kuru dallarına konarak öttü, bazen ağaç oldu yeşerdi.

Köprüsüz ırmaklardan yalın ayak geçti, dağın yokuşuna dik demedi, düzün çakılına taş demedi, kurt demedi, kış demedi; il il, köy köy dolandı. Ecdadının adına bir kelime, bir sözcük bulmak için, nice kapılar çaldı. Bir yol önderi Musa Karakaş. Issızdı garipti atasının yaşadığı topraklar. Çünkü Atası da Garipti, Garip Musa’ydı. Ama o kararlıydı, Garip koymayacaktı Ata yurdunu. Kuşların uçamadığı, kervanın geçemediği, çetin dağların oymağında idi, Garip Musa’nın garip yurdu. Ama kendisi bir yol erinin sevdalısıydı bu yolun yolcusu Musa Karakaş.

Demiştik ya kervan geçmez, kuş konmaz o ıssız dağların koylarını bazen kazma oldu eşti, bazen kürek oldu savurdu toprakları. Yol gerekliydi, yoksa geçilir miydi? Buralardan, hayal bile edilemezdi ama önce küçük otomobiller kazma kürek izini takiben indiler Garip Musa’ya. Daha sonra koca koca otobüsler aşmıştı dağları, karışmıştı korna sesleri, türkü seslerine, Seyyit Garip Musa yurduna. Ama yine de yorulmamıştı bu yolun sevdalısı Musa Karakaş.

Duydum ki bugün yorgunum demiş, ama ben çantamı çoktan hazırladım.

Biliyorum, Haziranın ikinci haftasına daha çok var ama olsun fotoğraf makinemi aldım mı acaba, unutmayayım. Höbek’ten asfalt başlayacak demişti, Sivas’ta valiye. Divriği’de kaymakama, belediye başkanına arzuhal yazacaktı ve o yörenin yol şefine talimat götürecek. Çünkü daha çok işleri vardı. Bir yol önderi Musa Karakaş’ın.

Ama yüreğime bir ağırlık çökmüştü, bana yorgunum dediği günden beri, hergün telefonla konuşurduk, birbirimizin sesini duymak için, ama yüreğimdeki bu sıkıntı bu ağırlık bana telefon etmemi engelliyordu. Çünkü korkuyordum bir acı haber alırım, diye. Bu durumu Kutluay amcama da anlattım, ama aranın uzamasına dayanamamış, kendisi aradı beni; neredesin ne yapıyorsun? Her zamanki gibi sen aramayınca, sesini duyayım dedim, dedi. Sesi de çok iyi gelince sevindim. Nasılsın diye sorduğumda çok çok iyiyim, doktorlar iyi olduğum söylediler Muzaffer’ciğim, deyince sevindim, ellerimi kaldırdım, Musa amcamın sağlığı için bir kez daha dua ettim.

Yola çıkacaktım, seni görmeye geliyorum dedim, yok gelme kış günü, bir televizyon programı için ben geleceğim İstanbul’a o zaman görüşürüz, dedi. Umutlarım yeşermesine rağmen, yüreğimdeki ağırlık üstümden bir türlü gitmiyordu. Kaç kere söyledi bu yıl Garip Musa anma gecesine seni getirtmediğime pişmanım, çünkü sensiz kendimi çok yalnız hissettim, diyordu; bunu sık sık söylüyordu.

Tarih 23 Ocak 2008 Çarşamba öğleden sonra telefon ettim. Ne yazık ki telefon onundu ama cevap veren başkasıydı, oğlu Cemoydu. Zaten o hep Cemale Cemo, diyordu.  Muzaffer Amca ben Cemal, deyince zaten anlatmaya gerekte yoktu, anlamıştım; babam bu sefer iyi değil, diyordu. Yoğun bakımda sesi de titriyordu.

Musa amcam bana ilk defa doğru söylememişti, yorgunum demişti ama yola çıktım gidiyorum dememişti, yolcu etmeye koştuğumda hayli uzaklaşmış dağı aşmak üzereydi. Yetişemedim sadece arkasından bakabildim, Ankara’nın ortasında yapayalnızdım, ben şimdi nereye gidecektim, bedenimden gövdeme yakın büyük bir dalım kopmuştu. Koskoca şehirde yapayalnızdım, telefonumun kapağını açtım numarasını çevirdim hiç ses yoktu. Gariplik ne kötü şeydi. Beni garajlara getiren İsmet bey (İsmet Ersoy) Muzaffer Ağabey otobüs kalkana kadar yanında durayım, dedi. Gerek yok ben giderim, demiştim. Keşke demeseydim. Yanımda dursaydı keşke. Ben Ankara’nın bu kadar karanlık olduğunu bilmiyordum. Telefonumun kapağını kapattım, yanımdan gelip geçen yabancılara sordum, gidenler gelmez mi diye evet gelmez dediler, gideni gittiği yer senden daha çok seviyorsa o seveni bırakmaz dediler. Umudum kesilmişti ama anladım bu ayrılık ebediydi, şunu anladım bu bir gerçekti, bundan sonra Muzaffer için bu hayat Musa amcasız zor geçecekti.

Evet, bir hizmet erbabını, bir yol erenini, bir kervanın yolcusunu, bir Seyyit Garip Musa evladını, bir Ocağın Dedesini kaybetmiştik.  Garip Musa Ocağı Derneği’nin kurucusu ve o Derneğin başkanını, koskoca aileyi bir araya toplayan bir ozanı, bir yazarı, kısacası bir büyük emektarı yitirmiştik. Yüzlerce sevenini acılarla geride bırakarak, aramızdan 25 Ocak 2008 Cuma günü ayrılmıştır; Seyyid Garip Musa Sultan evlatlarından Kangal’ın Dışlık Köyü’nden Musa KARAKAŞ.

Her Pazar günkü gibi bugün de telefonum açık… Ne haber güzelim, nasılsın? Diye bir soranım olacak mı, yoksa bundan sonra hiç çalmayacak mı bu telefonum? Alışmak mı, sanmam çok zor olacak sensiz yaşam, Musa Amca.

 

27 OCAK 2008

MUSA  KARAKAŞ’I  ANLATMAK

Musa Karakaşı anlatmak, bir insanın sevdiği eski bir kitabı tekrar, tekrar okumaya benzer. Eskiden köylerimizde köy odalarında sıra türküleri olduğu gibi, sıra kitap okumaları da vardı. Hiçbir zaman sandığa sepete koymadığımız, her an okunmaya hazır, göz önünde bulundurulan, Eba Müslüm, Battalgazi, Pir Sultan Abdal, Karacaoğlan, Köroğlu gibi tadına doyulmayan işte o kitaplar gibi. Musa Karakaş’ı anlatmak aynı o kitaplar gibi, geçmişten geleceğimize giden yolda bir ay ışığının altında, yolcunun yoldaşına anlattığı bitmeyen anılara benzer. Musa Karakaş ta yukarıda sözünü ettiğim kitaplar gibi, yıllandıkça değeri daha çok anlaşılacak, hatta yıllandıkça da başka, başka tatlara büründüğü görülecektir. Benim bu değerlendirmemi belki de  abartılı olarak değerlendirenler olacak, ama görünen köy kılavuz istemez, derler. Gerçekten şöyle bir bakıldığında Musa Karakaş’ın kendi toplumuna yaptığı unutulması mümkün olmayan o değerli hizmetleri, sadece dünkü ve bugünkü kuşaklar değil, gelecek kuşaklar da, onun bu emeklerinin değerini yüreklerinde hissedeceklerini sanıyorum.

Musa Karakaş’ın kendi ocağının bulunduğu yöreye yani Anadolu’nun bozkırlarının çetin dağlarının arasında olan Garip Musa’ya yaptığı eserlerden onun emeklerinin ne denli büyük olduğu görülecektir.

Musa Karakaş Garip Musa adına kurduğu derneğin faaliyetine Garip Musa’dan çok uzaklarda, Ankara’da başladı. Ama hizmet öncülüğünü ise Garip Musa’nın Garip yurduna verdi. Musa Karakaş kurduğu derneğin bir avuç aile üyesinin üç kuruş aidat geliriyle yaptığı bu hizmetin diğerlerine bakıldığında sadece bir hizmetten ibaret olmadığı, bir eser olarak tanımlanması gerekliliğine inanıyorum. Çünkü Musa Karakaş aşılması güç olan büyük zorlukların üstesinden geldi. Garip Musa türbesinin olduğu Divriği Alan yazısına Höbek’ten km.lerce uzaklıktan yaptırdığı yol, Cem evi, kurban kesim yeri, modern tuvaletleri, çeşmeleri, ışıklandırma için jeneratör ve Cem evinin duvarlarında On iki İmamların resimleriyle kimsenin tahmin edemeyeceği bir büyük hizmeti o ıssız dağların arasında götürdü, bir düşü gerçekleştirdi. Aynı zamanda Ankara’da derneğin faaliyetini ilerletti. Dernek adına aldığı derneğe ait mülkiyet ve sayısız hizmetleriyle diğer derneklere örnek olacak bir şahsiyet olarak, Aleviliğe büyük hizmeti olanların arasında yerini almıştır ve alacaktır.

Musa Karakaş kendini kültürüne, törelerine, ecdadının yoluna adamış birisiydi. Musa Karakaş kızmazdı, darılmazdı ama etkiliydi. Kendisi için değil toplumunun yararına olan bir kapıyı defalarca çalmaktan usanmazdı. Her şeyin doğru ve gerçek olmasına çok özen gösterirdi. Bir belgenin doğruluğuna emin olmak için o belgeyi nereden temin etmişse, örneğin Eskişehir Kars veya Sivas bizzat oralara kadar giderdi. Musa Karakaş başladığı işi başarırdı, başardığı işlerden haz duyardı, en büyük özelliği ise paylaşmayı çok severdi.

Musa Karakaş dürüsttü sık, sık geldiği İstanbul’a onu yalnız bırakmamaya çalışırdım.

Musa Karakaş topladığı, elde ettiği belgeleri bir araya toplamak suretiyle, Garip Musa Ocağı’nın ve o ocağa bağlı Türkiye’nin her yerinde yaşayan tüm Garip Musalı ocaklılara belge niteliğinde yazdığı bu kitap aynı zamanda önemli bir eser olarak algılanması gerektiğine inanıyorum. Çünkü böyle bir kitabı sanıyorum ilk defa Musa Karakaş yayınladı. Bir örnek ve öncü olarak bu konuda faaliyet gösteren derneklerin bilgisine sunmasından dolayı nasıl bir kişiliğe sahip olduğu görülmektedir.

Yüzyıllarca toplumuna büyük hizmetler sunmuş, Ocaklarımız ve Dedelerimizin bu güne kadar yapmış oldukları hizmetleri, Musa Karakaş bugün, bu asırda yaptığı ve başardığı işlerle, bir Ocağın ve bir dedenin toplumdaki yerini gayet güzel tarif etmiştir.

Biz de onun bu yaptığı hizmetleri, toplumun içinde yozlaşmış, bu kültürden uzaklaşmış, hayatında cem cemaat görmemiş, hatta hatta dedelerimizi bir hakkullahçı olarak tanımlayıp biz onları zaten kovduk, diyenleri, utandıracak. Ve gözün gördüğü ispatla, kulağın duyduğu sesle, elle tutulur varlıkla, vermiş olduğu büyük emekle, ocaklarımızın ve o Ocaklardaki gelmiş geçmiş dedelerimizin adına onların suratında bir şamar olarak yankılatmıştır.

O bugün aramız da yok, çünkü onu bizden daha çok sevenleri aldı. O bugün Cemal Şener’in dediği gibi Ömer Hayam’ın yanında, o bugün Ehlibeyt kervanındaki yolcuların arasında ve o bugün çok sevdiği atası Garip Musa’nın yanında. Peki ya bizler neredeyiz? Bizler bunu çok iyi kavramalıyız. O da Musa Karakaş’ı anlatmaktan, anlamaktan geçer.

Musa Karakaş soy şeceremiz de on dördüncü yüz yıldan yirminci yüzyıla kadar, yani günümüze kadar kesitteki boşluktaki kayıp kuşaklarımız, unutulanlarımız ve unuttuklarımız, ailemizin yüreğine nasıl bir yara açtığını, bu duyguyu bu acıyı hissedenler yaşadı. İşte bu gidişata dur diyen Musa Karakaş ve onun yanında emeği geçenler, belki her şeyi veya hepsini değil ama, ailemize çığır açacak şekilde bulabildiği değerlerimizle, hiçbir topluma kolay, kolay nasip olmayacak bir olguyu Ocağımız Garip Musa ve onun ailesine yani bize gelecek nesillerimize hiçbir zaman maddi değerlerle ölçülemeyecek kadar, kıymetli bir emanet bıraktı.

Hele, hele bugün, bulunduğumuz asırda, medeniyet dediğimiz şu zamanda geleceğimizi bırakacağımız çocuklarımızın; kültürümüze, gelenek ve göreneklerimize, gördükleri eğitimleriyle bizlere, ne kadar yakın, ne kadar uzaklar? Endişesini taşırken, Musa Karakaş’ın Divriğ’in Güneş Köyü’nün sırtlarındaki ıssız dağların yamacındaki yaptığı bu yapının bir kültür evinden ve bir Cem evinden öte bir üniversite olduğunu, bundan sonraki zamanlarda daha iyi anlaşılacağı bir gerçektir.

İşte Musa Karakaş’ın dağ başına yaptığı bu üniversite, kayıp olmaya yüz tutmuş bir ocağın, bir ailenin bağlarını, kültürünü, toplumdaki saygın yerini, değerlerini kavrayan öğrenciler öğretmenler yetiştirecek. Senede bir gün de olsa, ziyarete gelen, genç kuşaklar Garip Musa’nın yaşadığı bu coğrafyadaki tarihin izlerini yüreğinde hissederek okuyarak, Musa Karakaş’ın anlatmak istediği bu efsanenin, bir masal olmadığını, gerçek bir hikâyenin romanı olduğunu algıladıklarında, Musa Karakaş’ı kendi dilleriyle anlatmış olacaklardır.

Şunu çok iyi bilmemiz gerekli, körebe oyununda ne aradığını bilmiyorsan, gözlerini açsan da hiçbir şey bulamazsın. Çünkü anılarımızın en değerli sakinlerinin kıymetlerini bilemedik, ne kadar acı.

İşte Musa Karakaş’ın bizim için şu dağ başına yaptığı kültür ve yüksek edebiyat okulu, bizim yaşadığımız pişmanlığı, çocuklarımızın yaşamasını engellemiştir.

Musa Karakaş kendisini, benim anladığım kadarıyla şu şekil anlatmıştır; özlediğin bir şey varsa, sevdiğin bir şey var, demektir. Sevdiğin bir şey, yoksa özlediğin bir şey yok, demektir.

 

30 MAYIS 2008

 

GARIP MUSA’M SENIN GARIP YURDUNA
BEN DE BIR MURATLA GELDIM SEVDIGIM
DIKTIGIN ARDICIN KURU DALINA
UÇTUM AMA KONAMADIM SEVDİĞİM

KARTAL OLSAM BEN SÜZÜLSEM AVIMA
BIR NASIP VER BENIM NACİZ GÖNLÜME
YUVA YAPSAM OL YILANLI DAGINA
GECE GÜNDÜZ SEYREYLESEM SEVDIGIM

SEYYID GARIP MUSA O BENIM ATAM
AKŞAMA GELEM TECERDE YATAM
ALTI YÜZYIL SONRA KİM DEMIŞ BULA
YÜREGIMDE BIR ELÇIN VAR SEVDIGIM

AKPINAR’DA GÖÇ YOLUNA ÇIKMIŞIM
IZINI BEN MAH GÖLÜNDE BULMUSUM
MUZAFFER’IM DIVANINA DURMUSUM
DIVANINDAN MAHRUM ETME SEVDIGIM

20-09-1999
Muzaffer ERSOY

 

Seyyid Garip Musa Sultan Soy Şeceresi