METİN KÜÇÜK

(Pir Metin Küçük Es Seyyid Şeyh Mahmud´ül Kebir Derviş Beyaz Derviş Gevr evladı)

AYHAN AYDIN

 

TECEDDÜD (YENİLEŞME)

Ama herkes bilsin ki kökler hiçbir zaman kaybolmaz.

Bin kilometrelik bir yolculuk ilk adımla başlar, bizlerde bu üçüncü yazımızla bin kilometrelik bu yolculuğa üç adım atabilmek için yola çıkıyoruz. Bunun ne kadarını başarabiliriz onun yorumunu da size bırakıyorum.

Pek az insan başkalarının deneylerinden yararlanmayı bilecek kadar akıllıdır.

Gül yüzlü Dostum Ayhan Aydın beyefendi, sizlerle üçüncü kez yazışmanın mutluluğunu yaşıyorum. Bana ilettiğiniz bir çok sorunun cevabını İSTİNAF (Sözün başlangıcı) ve “Zayıflığımızdan çok, gücümüzün yükünü çekiyoruz” özdeyişinde kolayca bulabileceğinize inanıyorum. Bu bağlamda bazı sorularınızı, öz ve kısaltarak cevaplamaya çalıştım. Sizler isterseniz yine de ilk iki yazımdan yararlanarak (alıntı-yaparak) cevapları daha da olgunlaştırabilirsiniz, yani kısacası kendi enerjinizi bir sinerjiye dönüştürebilirsiniz. Yazmak istediğiniz

kitap içinde şimdiden başarılar diliyorum. İnşallah Alevi toplumuna hayırlara vesile olur.

Ceddim Hz. Ali söyle der; “İki tür insan vardir: Bilen ve dinleyen, diğerleri ise yaramaz çökeltilerdir. “

 

Yasamınız, çalışmalarınız, biraz da dünyaya, insanlığa, hayata bakışınız hakkında bizi bilgilendirir misiniz?
Bizim yaşam anlayışımız dünya insanlığına ve Alevi toplumuna hizmet etmektir. Yol mensubu olan Aleviler halka hizmeti Hakk’a hizmet olarak kabul ettikleri için, ve yaratılanı yaradandan dolayı sevdikleri ve saydıkları için hep Hakk yolunda yürümüşlerdir.

Kimsenin canına ve malına kast etmemişlerdir ve insanlığı ateşlerde yakmamışlardır. Ayrıca biz Aleviler dünya insanlığının savaşlardan uzak barışçıl bir evrende yaşamasını istiyoruz. Hayatın insanlığa daima güzellikler ve yeni umutlar getirmesini, üreten ve ürettiğini dünya insanlığı için kullanan bireyler istiyoruz. Gerek şahıs olarak gerek kurumsal yapılarda üstlendiğimiz görevler dahilinde hep Alevi toplumu için ses getirecek projelere imza attık.

Nisan 2002 yılında Berlin Cemevi Başkanı olarak, Berlin Eğitim Senatörlüğüne verdiğimiz müracaat yazımızla “Alevi İnanç ve Öğretisi” Berlin okullarında ders olarak okutulmaya başlandı.

Eğitim Senatörlüğü tarafından kabul edilen bu proje dünyada ve Almanya’da bir ilktir ve tarihe devrim olarak yazılmıştır.

Aleviler için bu proje bir Rönesanstır ve devamının gelmesi için ne gerekiyorsa ivedilikle yapılmalıdır.
Berlin’de yapılan ve Alevi toplumunun hizmetine sunulan Cemevi-Cenaze yeri de önemli bir diğer projemizdir. O dönemdeki Alevi Din Dersinin verilebilmesi için gerekli mevzuatı ve Almanya Anayasasında öngörülen şartların özetini Sizlere tarihi bir belge olarak aktarıyorum.

 

Almanya’da Alevilik ve Din Dersi

 

(Dipl. Ing. Metin KÜÇÜK) (Not: O dönemde kaleme aldığım açıklamadır)

Almanya’nın okul eğitiminde din dersi Anayasa’nın 7. Maddesinin 3. fıkrasına göre düzenlenmiştir. Buna göre Alman devleti, din dersinin düzenli ders programı çerçevesinde verilmesini öngörmektedir.

Dersin içeriğini de din dersini veren dini cemaat belirlemektedir ve o cemaat aynı zamanda ders programını hazırlamaktadır. Öğretmenler, Alman üniversitelerinde cemaate yönelik teoloji fakültelerinde yetiştirilmektedir. Almanya’da bir dini cemaat, Anayasa’nın öngördüğü çerçeveye uyabiliyor ve 140. Maddeye göre gerekli koşulları yerine getirebiliyorsa, dini cemaat statüsü almaya hak kazanabilmekte ve din dersi verebilmektedir.

Nitekim, bu bağlamda, bugüne değin Almanya’da Katolikler, Protestanlar, Ortodokslar ve Museviler bu statü çerçevesinde, dini birer cemaat olarak din dersi verebilmektedirler.

Din dersleri, Almanya’da iki eyalette, Berlin ve Bremen’de Anayasa’nın 141. Maddesine göre verilmektedir. Söz konusu eyaletlerde din dersleri, eyalet yönetimleri tarafından değil, dini cemaatler tarafından verilmektedir.

Aynı şekilde dini cemaatler, bu eyaletlerde ders planını ve müfredat programını hazırlayarak bu dersleri verecek öğretmenleri yetiştirmektedirler.

Bu eyaletlerin görevi, okulda ders vermek isteyen cemaate a) ışığı, b) ısıtması olan sınıf vermekle ve c) isteyen öğrencinin bu derse girebilmesini sağlamakla sınırlıdır. Ayrıca dersin içeriğinin ve ders programının Anayasa’yla (bu bağlamda da mutlak surette demokrasi, insan hakları deklarasyonuyla, kadın-erkek eşitliğinin sağlanmasıyla) örtüşmesi gerekmektedir.

Almanya’nın hiçbir eyaletinde bugüne kadar ne Anayasa’nın 7/3. Fıkrasına, ne de 141. Maddesine göre İslam din dersi, Berlin İslam Federasyonu (IFB) haricinde dini cemaat statüsü kazanmış bir cemaat olmadığından, verilmemektedir. Sadece IFB, 1998 ve 2000 yıllarındaki mahkeme kararlarıyla dini cemaat statüsünü kazanmıştır ve Berlin eyaleti okullarında 2001 yılından itibaren İslam din dersi vermektedir.

Ders programı sadece Sünni İslam öğretisini kapsadığı için, Almanya’da bulunan Sünni İslam’ın dışındaki diğer İslam cemaatleri de örneğin, Aleviler ve Şiiler, kendi cemaatlerinin inançlarına göre, din dersi vermek istemektedirler. Bu bağlamda, Kuzey Ren-Westfalya ve Berlin eyaletlerinde, Alevi cemaatleri Eyalet Eğitim Bakanlıklarına başvuruda bulunmuşlar ve kendi din derslerini içeren müfredat programlarını, adı geçen bakanlıklara sunmuşlardır. Bu müfredat programları, ilgili bakanlık tarafından incelenerek onaylanmıştır. Dolayısıyla Alevi inanç ve öğretisi ders olarak bu iki eyalette verilmektedir.

Alevileri, Sünnileri ve Şiileri içeren İslami cemaatlerin önündeki en büyük yasal engel, Alman Anayasa’sının 7/3. Fıkrasına göre kilise yapısı gibi dini çerçeveyi çizen, ruhban sınıfı yetiştiren ve dini öğretiyi bağlayıcı bir şekilde belirleyen dini kurumların olmamasıdır. Bu durum, dini cemaat olma statüsünü zorlaştırıcı bir durumdur. Öte yandan, eyaletlerde, İslami cemaatlerle bir araya gelip, ortak bir İslam din dersi çerçevesinde birleşilmesi önerildi, fakat birbirlerinden öğreti ve ibadet açısından temel farklılıkları olan Aleviler, Şiiler ve Sünniler için, bu önerinin gerçekleştirilmesi mümkün olmamıştır. Dolayısıyla her dini cemaat, kendi öğretisine göre din dersi vermeyi talep etmiştir ve yasal girişimlerde bulunmuştur.

F. Almanya’nın Berlin eyaletinde dünya ve Alevi tarihinde ilk kez Aleviliğin okullarda ders olarak okutulmasını sağlayan kurumun Başkanı olarak, 8 Eylül 2002’de Hüseyin Gazi Vakfı tarafından Ankara’da, Bilim Eğitim ödülüne layık görüldüm. Berlin’de Aleviler adına aldığımız Alevilik dersleri hakkı Türkiye’de ve diğer Avrupa ülkelerinde ciddi yankılar uyandırdı ve bu hak alım arayışı Almanya’da ki diğer eyaletlere örnek teşkil etti. Türkiye ve Avrupa basının da bu konuyla ilgili yüzlerce makale ve mülakat yayınlandı. Bu vesileyle Alevilik tarafımızdan Avrupa gündemine taşınmış oldu. Bundan da büyük onur ve gurur duymaktayız. Dedelik ille de kendi ocaklarına bağlı taliplere yönelik olarak yapılan çalışmalarla sınırlandırılmamalıdır. Dedeler toplumun var olan güncel sorunlarına eğilmeli ve çözüm üreten projeler ortaya koymalıdır. Hüseyin Gazi törenleri ile ilgili resimleri kullanmak isterseniz, siz değerli dostum Ayhan Aydın Bey´e gönderebilirim.

Ayrıca 11 Eylül 2001 saldırılarından sonra Dinlerarası diyalog çalışmalarına ağırlık verip bu konuda başta Berlin ayeleti başbakanı himayesinde düzenlenen ve bu saldırılar sonrası ortaya atılan anti İslam görüşlerine karşı bir cevap niteliğinde düzenlenen ve Berlin’deki bütün dini cemaatleri temsilen katılananların arasında dönemin Cemevi başkanı ve bir dede olarak İslam inancını temsilen katıldım ve Almanca (devlet erkanın hazır bulunduğu bu toplantıda) Gülbenk vererek dünya barışına, halkların kardeşçe bir arada yaşamasına, doğanın ve çevrenin korunmasına vurgu yaptım. Ayrıca dünyada var olan kaynakların insanlar arasında Hakça paylaşılmasının dünya barışına katkı sunacağını dile getirdim. Buna benzer bir çok toplantılarda Alevi İslam inancini temsil ettim.

Ayrıca Alevi inancı üzerine tez yazan bir çok üniversite ögrencisine de Alevi inancı ve öğretisinin temel kuralları hakkında bilgi verdim. Bu ögrenciler arasında özellikle; Hindistan, Amerika, Danimarka ve Türk kökenli ögrencileri sayabilirim.

 

Çok köklü bir Alevi Ocagı´na mensup bir dedesiniz. Gerçekten kimlerdir dedeler, bugüne kadar bu topluma neler vermişlerdir?

 

Dedeler Alevi toplumunun inanç önderleridir. Farklı ocaklara mensup Alevi dedeleri vardır ve hep

var olacaklardır.

Dedeler “Seyid-i saadet evladı Resul” soyundan gelen, kökleri “ONİKİ İMAMLAR`a” dayanan ve Alevi inanç ve öğretisini bin yıldır sözlü ve yazılı olarak taliplerine ulaştıran yol önderleridirler.

Alevi toplumunu aydınlatmaya, yol göstermeye ve onların inançsal gereksinimlerini gidermeye yönelik inkar edilemez üstün hizmetler sunmuşlardır. Gerek talipleri ziyaret ederek, gerekse onlarla CEM yaparak inancı ve öğretiyi hep özüne sadık kalarak yol ve erkandan ayrılmadan,

Alevi gelenek ve göreneklere uygun olarak sürdürmüşlerdir.

Yol ve Erkana bağlı olan Dedeler Alevi inanç ve öğretisinin deyim yerindeyse yazılı kaynaklarıdır. Dedelik makamı, insani kamil olmanın yolu, kişinin kendini ilim irfanla yetiştirip sırrı hakikate ulaşmasıdır.

Hamların has olduğu, çiğlerin piştiği, eğrilerin doğrulduğu, kalplerin turap olduğu, inkarın ikrara dönüştüğü, ruhu kirli olanların arındığı, karanlıkta kalanların aydınlandığı makamdır.

 

Cümle aleme sultan ben oldum

Saadet gevherine kan ben oldum

Ben ol bahr-i muhitem her gönüle

Veli bu suret-i insan ben oldum

Evet kısa ve öz olarak Dede, ahlaklı insan olabilendir diyorum.

 

Dervis Gevr Ocağı´yla (Dervis Beyaz Ocagi) ilgili bilgilenmemiz bizler için çok önemli. Çünkü zaman zaman bazı arkadaşlardan ben de kendi kulaklarimla duydum ki, böyle bir ocak yoktur, veya bu zatin kendisi de bir Ocakzade değil, bir yardımcıdır, bir taliptir, vs. söyleri ben de Anadolu gezilerinde duydum. Ama talipleri olan ve bu yola hizmet eden dedeleriyle yasayan bir yapiya ve bu ocagın kurucusuna söz söylemek, yolumuzun, insanlıgımızın kabul edemeyeceği şeylerdir. Derviş Gevr kimdir, nasıl bir yol önderidir?

 

Horasan ve Anadolu Evliyası  olarak bilinen bu büyük insani kamil Es Seyyid Şeyh Mahmud´ül Kebir yani Derviş Beyaz nami diğer adıyla bilinen Derviş Gevr, 17. Kuşaktan İmam Musa-i Kazım’ın oğlu İbrahim’e kavuşur.

İşte Derviş Gevr Ocağı da kökeni Ehl-i Beyt’e giden Yerleşik Büyük Ocaklardan biridir. Büyük nesebe mensub, şerefli, kıymetli, A’bib, Müdekkik, Fazil, Kamil, zaman ve asrının bir tanesi Es-Seyyid Şeyh MAHMUD’ÜL KEBIR, Gazi Sultan Murad han zamanında yaşayan sahih ve meşhur haberlere göre Kerameti zahir olan bir zattır.

Sultan MURAD, bazen bizzat, bazen başkasının vasıtası ile O’nun kerametlerini görmüştür.

Künyesi DERVİŞ BAYAZ’dır. Lakabı KERAMETTİR.

ŞAH  İSMAİL HATAYI: 1487 yılında Güney Azerbaycan’ın Erdebil kentinde doğmuştur. Anadolu Alevilerinin Cemlerinde nefesleri en çok yer alan ululardandır. Azeri asıllı Türkmen’dir. Babası  Şeyh Haydar, anası Akkoyunlu  hükümdarı Uzun Hasan’ın kızı Alem şah Halime Begüm  Sultan’dır.

Şah İsmail Hatayi, 1500 yılında Erzincan’ın  Sarıkaya Yaylasında  Seyyid ocakları mensubu dedeler ile Türkmen aşiret ve oba beylerinin katıldığı büyük Türkmen kurultayına başkanlık etmiştir. Bu Kurultay da Derviş Gevr / Derviş Beyaz Ocağı ve bu ocağa bağlı Seyyidler tarafından temsil edilmiştir.

Seceremizde Derviş Beyaz´ın Çocukları hakkında şöyle bir not düşülmüştür.

Büyük nesebe mensub, şerefli, kıymetli, A’bib, Müdekkik, Fazil, Kamil, zaman ve asrının bir tanesi Es-Seyyid Şeyh MAHMUD’ÜL KEBIR, Gazi Sultan Murad han zamanında yaşayan sahih ve meşhur haberlere göre Kerameti zahir olan bir zattır. Sultan MURAD, bazen bizzat, bazen başkasının vasıtası ile O’nun kerametlerini görmüştür. Künyesi DERVİŞ BAYAZ’dır. Lakabı KERAMETTİR. Dünya malına meyletmezdi. Kutubdan Seyyid Seyh MAHMUD-ÜL-KEBIR’e sofra gelmiştir. O’nun Seyyid ABDULLAH ve Seyyid HANİ adlarında iki oğlu vardır. Bu ana kadar mübarek secere Seyyid ABDULLAH’a ulaştırılıyordu, diye yazmaktadır.

 

Bugüne kadar özenle korunan bizdeki yani Derviş Gevr /Derviş Beyaz Evlatlarının elinde bulunan, özelikle taliplerimizin dertlerine şifa olan o meşhur TAS hakkındaki bilgiler şöyle aktarılmaktadır.

Hayır ve bereket için bu silsileye gayıp aleminden bir Tas geldi. Bu tasın, Kutb-un himmetiyle insanların ve hayvanların hastalığına şifa olması umulur. Onun menfaati sayılamayacak kadar çoktur. Tasın şekli, yukarısı küçük, alt tarafı büyük, üzerinde Gayp’tan bir yazı vardır. O yazıyı kimse okuyamıyor ve bu Tas halen elimizde bulunmaktadır.

M.1256-1258 yıllarında Orta Asya’da cereyan eden Moğol istilasından rahatsız olan Horasan erenleri, Anadolu’ya gelerek muhtelif yörelere yerleştiler. Bu Alp erenleri arasında Seyyid Derviş Gevr Hazretleri de vardı. Adıyaman’a ve daha sonradan da bugünkü Bingöl (Cabahcur) Abitahur’ü mekân tuttu ve Dergahında  binlerce Rûm ereni yetiştirdi.

Sultan Murat’ın ayrıca Derviş Beyaz evlatlarından Ali-yül kebir (Ali Uygun) adlı zata gösterdiği liyakatten dolayı kendisine Çapakçur (Bingöl) ovasını vakf ettiğini belirtmek isterim. (Sultan Murat’tan kastedilenin 4. Murat olabileceği sanılmaktadır.) Sultan 4. Murat, 1628 yılında Doğu seferine çıkmıştır.

 

Özetlersek:

Derviş Gevr’e (Gewr) aynı zamanda Derviş Beyaz da denilir.

Derviş Gevr ( Gewr)  Kalo Sipe (Ak Sakallı Dede) diye de bazı yörelerde anılıyor.

Derviş Gevr (Gewr) Asıl adı es Seyyid Seyh Mahmut´ül Kebir’dir.

Derviş Gevrin (Farsça veya ZaZaca dilindeki yazılışı GEWR’dir)

Derviş Gevr (Gewr) yolun Mürşidi ve  Piridir.

Derviş Gevr (Gewr) Horasan Piri ve Anadolu Evliyasıdır.

Derviş Gevr (Gewr) 7. İmam Musayi Kazımın oğlu İbrahim Sani’nin 17. kuşaktan bel evladıdır. Derviş Gevr (Gewr) Seyyid-i saadet Evladi Resül’dür. Yol önderidir.

 

Es Seyyid Seyh Mahmud´ül Kebir yani namı diğer adıyla  Seyyid Derviş Gevr / Seyyid Derviş Beyaz Evlatları kendi içlerinde birbirilerine ikrar vererek bağlanmışlardır. Bu bağlılık günümüze kadar süregelmiştir. Pirlerimiz Baba Mansur Ocağı’na bağlı Seyyidlerdir. Yine Baba Mansur Ocağına bağlı Seyyidlerin de aynı zamanda Rehberleriyiz. Kısacası burda El-ele, El-Hakk’a ilkesinin pratikteki uygulamasının güzel bir örneğini görmekteyiz. Es Seyyid Şeyh Mahmud´ül Kebir yani namı diğer adıyla  Seyyid Derviş Gevr / Seyyid Derviş Beyaz Ocağına bağlı Seyyidler kendileri mürşit ocağı olmalarına rağmen neden Baba Mansur Ocağını kendilerine Pir olarak aldıklarını ve buna benzer hassas konularda  görüşlerimi şimdilik yazmayacağım bu konuda beni maruz görün güzel dostum Ayhan Aydın bey.Yukarda sunduğum listenin tamamını daha önceki “Zayıflığımızdan çok, gücümüzün yükünü çekiyoruz” yazımda Sizlerle paylaşmıştım. Burdaki listeyi sadece Es Seyyid Şeyh Mahmud´ül Kebir yani nami diger adiyla  Seyyid Derviş Gevr / Seyyid Derviş Beyaz ve oğlu Abdullah´i-Kebire kadar yazmayı uygun gördüm.

 

Sizin ocağın yayılım alanı nasıldır? Hangi bölgeler ve yörelerde etkindir? Bağlantıda oldugunuz diğer dedeler kimlerdir?

Geçen sene 2007 Eylül de Çorum’a oradan da Orta köye ve Assar köylerinde Alevi canlarla bir araya geldim. Çok verimli geçen bu araştırma gezimizde Derviş Gevr Ocagı hakkında yeni bilgiler elde edebildim, yeni dostluklar edindik ve bir birimizi yakından tanıma fısratını yakalamış olduk ve görüşmemiz belkide bir ilke de vesile oldu. Şöyle ki o yöreyi tanımıyan ve Almanya’da yaşayan bir dedenin oralara kadar gitmesi orada yaşayan canlar tarafından memnunniyetle karşılandı. Bu yöredeki calışmalarım henüz bitmedi ve bu yörede ocağımızın Erenleri yaşamış mıdır? Bir çok ipuçlarına rağmen, kesin bir kanıya ulaşamadım. Bu alanda ki çalışma ve araştırmalarım devam edecektir.

 

Es Seyyid Seyh Mahmud´ül Kebir yani namı diğer adıyla  Seyyid Derviş Gevr / Seyyid Derviş Beyaz Ocağına bağlı Seyyid´ler Adıyaman Bingöl-Kıği ilçesine, Muş-Varto ilçesine, Hınıs Karamollaköyü, Kars-Göle ilçesine ve Diyarbakır, Urfa, Erzincan, Tunceli ve Mazgirt merkez, Mazgirt ilçesinin Gelincik, Mîraliyan (Mîralî dervêşan) köyü, Doludizgin Köyü (Tirkêl-Köyü), Goma Lotê, Dervêşan (Derviş Veli Mezrası) Elazığ, Malatya gibi illere yerleşmişlerdir. Bu alanlardan da bazı Seyyidlerimiz Hicret ederek Mersin, İzmit, İstanbul, Izmir, Antalya, Bursa, Çorum, Antakya  illerinde yaşamaktadırlar.

 

Sizin bu sorunuza benim doğup büyüdüğüm köyden örnekler vererek açıklamaya çalışayım. Değerli Dost sadece bizim köydeki dedelerin ve taliplerini yazarsam yeterli olur kanısındayım. Eger Derviş Gevr / Derviş Beyaz ocağına bağlı tüm köyleri ve talipleri verirsem bu yazımız o zaman başlı başına bir kitap haline gelir. Şimdilik sorularınıza kısa ve öz cevap vereyim. Bu bağlamda aşağıdaki bilgilerin sorunuza yanıt olacağını ümit ediyorum.

Derviş Beyaz Ocağına ait olan Aşiretler (Tirkel Köyü/Doludizgin köyünde) yaşıyan Es Seyyid Şeyh Mahmud´ül Kebir yani namı diğer adıyla  Seyyid Derviş Gevr / Seyyid Derviş Beyaz Evlatlarına bağlı talipleri:

Hiran (Xiran) Aşireti (Tunceli Bölgesi)

Suran Aşireti (Tunceli Bölgesi)

Lolan Aşireti ( Varto Bölgesi)

Serikan (Zerikan) Aşireti (Erzincan Refahiye)

Civan Aşireti (Kivre Hüseyin Ağa, Hüseyin Kalman) Tunceli

Hormekan Aşireti

Feran Aşireti

 

“Kureyşan Ocağının üç Aşireti (Şiho (Tunceli Merkez), Kudan (Nazimiye,Tunceli) ve Kaliyan à Tunceli Merkez ve Nazimiye Bölgesi Kureyşanların bu üç kolu ve Baba Mansur ocağına bağlı Mazgirt ve çevre köyleri Es Seyyid Seyh Mahmud´ül Kebir yani namı diğer adıyla  Seyyid Derviş Gevr / Seyyid Derviş Beyaz Evlatlarından Seyyid Derviş Veliye ikrar vermiş yani Seyyid Derviş Velinin talipleridirler.“

Yine Seyyid Dervis Veli nin kücük oglu Seyyid Mahmut merdani Varto’daki Taliplerinin de İsteği ile Varto’nun batısında bulunan Çalıdere Köyüne bağlı mezraya yerleşmiştir. Bu Mezra Pircan Aşiretin agasi olan Hüseyi aga tarafinda Seyyid Mahmut (Merdani) ye verilmiştir. Hüseyin aga ise O dönemde (Tatan köyünde yaşiyordu)

Hiran (Xiran) Aşiretinde olan Taliplerimiz ve Köyleri: Kale, Sindam, Bağin, Desta, bağin Suyun ötesi, Oruç, Basu ve Velişıh. Oruçta Şahanlar, Basuda Osman Hıdır Ağa. Bu köyler Mazgirt´te bağli köylerdir.

Suran Aşiretinde olan Taliplerimiz ve Köyleri: Hezirge, Çantur, Paha bağlı Kale ve Hago, merho ve Şordan (Sordo), Hasürek.

Seyyid Ali Dursun Korkmaz´in Talipleri: Kale Mezrası, Hezirge Köyü, Şordan, Basu, Varto

Seyyid Hasan Yılmazın Talipleri: Suran Pah Köyü, Şordan Varto

Seyyid Ali Çelik in Talipleri: Kale Köyü, Velişıh Köyleri, Varto Sindam Köyü

Seyyid Hüseyin Turhalın Talipleri: Pah ve Bağin Köyleri, Varto

Seyyid Kahraman ve Hüseyin Demirelin Talipleri: Kale köyü, Hasürek Varto

Seyyid Mehmet Sarıyıldız ın Talipleri: Elazığ’a bağlı Üsttepe Köyü, Sindam

Seyyid Şih Ali Küçük ve Seyyid İsmail küçük´ün Talipleri: Bağin, Oruç, Basu, Kale, Çantur, Merho, Pah (Köyün alti) Köyleri ve Varto

Not: Hiran (Xiran) ve Suran Aşiretine mensup olan herkes bizim Taliplerimizdir.

Seyyid Hasan oğlu Seyyid Henefi (Xorto Kej)

 

Seyit Henefi hakkında günümüze kadar ulaşan sözlü anlatımlardan yola çıkarak onun yaşam öyküsünü özet olarak akratmaya çalışacağım.

Babasının adı Seyyid Hasan’dır. Günümüze ulaşan sözlü anlatımlara göre; Seyyid Hasan, Dersim bölgesi olan bugünkü Tunceli’nin Nazmiye ilçesine bağlı Keskawar (Köyün yeni adı Ayranlı) köyünde yaşamıştır. Dedelik yani Seyyid´lik makamının önemi, görev ve sorumlulukları hakkında oğlu Seyyid Henefi’ye sürekli doğru ve kalıcı bilgiler aktaran Seyyid Hasan artık yaşlanmıştır. Yaşlılığın belki de artık son dönemlerini sürmektedir, fakat buna rağmen hayat dolu bir insandır. Oğluna sürekli sevginin, saygının ve talipleri arasında ki kalıcı barışın; sosyal adalet, eşitlikçi paylaşım, ekonomik dayanışma ve kul hakkı yememekten geçtiğini anlatır.

Oğluna her zaman Hz. Ali’nin adeletinden, Kerbela Şehidi Hz. Hüseyin’in zalime boyun eğmeyen ilkeli tavrından ve Hz. Hasan`ın türlü entrikalarla nasıl yanlız bırakıldığını ve 12 Ímamların o dönemde Muaviye ve Yezid’in ne tür baskı ve zulümüne maruz kalarak katledildiklerini anlatmıştır. Bu büyük Bilge Seyyid Hasan, Bilimin İnsan yaşamındaki önemini sürekli vurgulayarak, İlimden gidilmiyen yolun sonu karanlıktır, diyen Serçeşme Haci Bektaş Veli’yi anarak Hünkar’ ın da derviş Gevr gibi 7. İmam, İmam Musa-yı Kazım’ın soyundan geldiğini ve Hünkar’la, Seyyid Derviş Gevr / Derviş Beyaz evlatlarının kardeş olduklarını anlatmıştır.  Ayrıca iman ve itikat sahibi olan her evliyanin keramet sahibi olacağınıda belirtmiştir.

Mübarek Seyyid Hasan da keramet sahibi ulu bir evliyadır.

Hz. Ali nin ne kadar adeletli olduğunu hep şu cümlelerle ifade etmiştir.

Hz. Ali halife olduğu dönemde Malik-i Ejder`i Mısır’a Vali tayin eder ve ona şöyle seslenir. „Ey Malik-i Ejder Mısır’daki insanların ¾ sana dinen kardeştir, geri kalan kısmı ise hilkaten (yani doğuştan) kardeştir. Dolayısıyla oradaki halka adalet ve barış dağıtırken herkese eşit davran“. İşte Seyyid Hasan da ister talip olsun ister talip olmasın herkese böyle eşit davranmış ve bu davranışınıda oğlu Seyyid Hanefiye benimsetmiştir.

Seyyid Hasan oğlu Seyyid Henefi´ye der ki; ey oğul, Allah hiçbir varlıkta dile gelmedi, hiçbir varlık da Allah’ı dile getirmedi. Ne bu kandil (Şems) yani güneş, ne bu kamer yani ay, ne dağlar ne taşlar nede bahri ummanlar ancak ahlâk sahibi insanda dile geldi. Demek ki Cenabı Allah ahlâk sahibi insanda tecellisini gösteriyor. Ahlâk sahibi insan ancak insani kamil mertebesine erişebilir ve bu uzun yolda menzile yol kardeşliği ile varabilir. Alevilikte yol kardeşliği Musahiplik makamında vücüt bulur. Yol kardeşliği Hz. Peygamber Efendimizle, Hz. Ali-yül Murteza’nın musahipliğinde başlamıştır ve önemi çok büyüktür. Şöyleki Musahiplikte yol kardeşliği bel kardeşliğinden üstündür diye tavsiyelerde bulunur.

Bütün bu eğitici ve öğretici bilgilerin yanısıra oğluna bir de vasiyette bulunur. „Ey oğul şayet ben Hakk’a yürürsem bütün aile fertlerini yanına al ve Dersim toprakları içerisinde kalan Xıran bölgesine göç et der“. Bir gün beklenen o an gelir ve Seyyid Hasan Hakk’ın rahmetine kavuşur. Bu vesileyle oğlu Seyyid Henefi babasının vasiyeti üzerine bütün aile fertlerini toplar ve Hiran (Xıran) bölgesine doğru yola çıkarlar.

Bir kaç gün süren yolculuktan sonra bir yerde dinlenmek üzere mola verirler. „Xıran Bölgesi o dönemde Suran Aşiretinin“ elindedir. Seyyid Henefi ve aile fertleri ormanlık bir arazide çadır kurarlar. Dinlenmek ve diğer temel ihtiyaçlarını gidermek üzere ateş yakar ve yemek yaparlar. Aynı anda bu ormanlık arazide Suran Aşireti beyi ve beraberindeki 40 atlı ile avlanmaktadırlar. Ateşin dumanını görür ve konuşmaların olduğu yöne doğru hareket ederler.

Ateşin olduğu yere geldiklerinde genç bir delikanlı ve yaşlı bir anneyi bulurlar. Bu durumu hayretle izleyen bey yaşlı anneye ve delikanlıya kim olduklarını ve burada ne aradıklarını sorar. Delikanlı adını söyler ve Seyyid Hasan’ın oğlu olduğunu ve yanındaki yaşlı kadının annesi olduğunu belirtir. Babası Seyyid Hasan Hakk’a yürümüştür ve onun vasiyeti üzerine Hiran (Xıran) bölgesine göç ettiklerini söyler. Bunun üzerine Suran Aşiretinin beyi hemen atından iner ve yaşlı annenin elini öper ve Seyyid Henefi’ye döner ve Babası Seyyid Hasan’ın kendi Pirleri olduğunu söyler. Artık Hiran (Xıran) bölgesine göç etmelerine gerek kalmadığını ve bu topraklarda kalmalarını rica eder. Yaşlı anne ve oğlunun yanına iki sadık adamını verir. Pirim ve annesine yardımcı olacak ve onları koruyacaksınız der ve yaşlı annenin elini öperek oradan ayrılır. Seyyid Henefi ve Annesi bu iki adamla bu topraklarda yaşamaya başlarlar.Tabi aradan yıllar geçer ve Seyyid Henefi burada bir bayanla evlenir. Bu evliliklerinden bir erkek çocukları olur, adını Şah Ali koyarlar. Şah Ali’den de Üç Erkek Çocuğu olur.

1-Seyyid Hüseyin

2-Seyyid İsmail

3-Seyyid Hasan

Şah Ali, Çocuklarına çok önemli bilgileri aktarmaya devam eder Çocuklarının İnançsal boyutundaki eğitime öncelik ve ağırlık verir.

 

Özelikle Kırklar Meclisi ve Gadîru Hum olayının önemine vurgu yaparak olayı detaylı bir şekilde anlatır ve taliplerinin de bu bilgilerden nasiplenmeleri gerektiğini özelikle çocuklarına önerir. Hz. Muhammed, Veda Haccı dönüşünde (632) Gadîru Hum adlı yerde birlikte konakladığı müslümanlara dönerek şöyle seslenir; “Ey nas, biliniz ki, benim günlerim sayılıdır, ben Allah tarafından davet edildim, Size rehber olarak iki şey bırakıyorum: Bunlardan birincisi Kur’an-ı Kerim, ikincisi ise Ehl-i Beytim’dir.” buyurur.

Bu konuşmasında kendisinden sonra amcası oğlu ve damadı Hz. Ali’nin müslümanların önderi yani halifesi olacağını tayin eder. Müslümanlar bundan dolayı Hz. Ali’yi kutlamışlardır.

 

657 yılında vuku bulan Sıffın Savaşı hakkında Şah Ali özetle şu bilgileri verir. Hz. Ali’nin halife olmasına rağmen Hz. Ali’yi, Osman’ın ölümünden sorumlu tutan Şam Valisi Muaviye, Cemel Şavaşı’na yol açar ve Hz. Ali’ye biat etmez. Hz. Ali Şam Valisi olan ve kendisine biat etmeyi reddeden Muaviye ile olan sorunu çözmek ister. Fakat Hz. Ali’nin uyarıları sonuçsuz kalır ve böylelikle  Hz. Ali ve Muaviye orduları arasında Sıffin Savaşı (657) başlamış olur. Hz. Ali’nin ordusu savaşı kazanmak üzereyken, Muaviye’nin yakın adamı Amr İbn-ül As’ın, askerleri mızraklarının ucuna Kuran sayfalarını takarak, “Allah’ın kitabı sizinle bizim aramızda hakem olsun” diye bağırır. Bunun üzerine Hz. Ali’nin ordusu saldırıyı durdurur. Çünkü Allah’ın Kelamına saygı gösteren ve gerçek müslümanlar Ali taraftarlarıdır. Öte yandan hileye başvuran Amr hem yenilmekten hemde kendi taraftarlarından hakem seçtirmiştir. Bütün bu hilelere rağmen Sıffın savaşı sonuçlanamamıştır. Ve sonuçta Emevi hükümdarı Muaviye iktidara yönelik siyasal amaçlarına ne pahasına olursa olsun ulaşmaya çalışmıştır. Bu iki olayın iyi kavranmasını ve Taliplere nesiller boyunca aktarılmasının çok önemli olduğunu vasiyet eder.

Şah Ali Evliya olan babası Seyyid Henefinin bıraktığı o kutsal mirası çocuklarına aktarmak için çocuklarını Tirkel’deki (yeni adı Doludizgin Köyü) kendi dergahlarında sıkı bir eğitime tabi tutar ve bu eğitim sonucunda çocukları arasında görev dağılımı yapar. Büyük oğlu Seyyid Hüseyin´ne Dervişlik kolunu verir. İşte aşağıda sadece çok az bir kesintisini sunduğum Seyyid Kamer (Kendisi büyük bir Evliyadır) aynı zamanda Seyyid Kamer-i Kekso olarak da anılır. (Kekso lakabını dedesi Seyyid Kekil’den alan bu İnsani Kamil ve kerametlerini anlattığım Seyyid Mehmet Sarıyıldız yukarıda sözünü ettiğim Seyyid Hüsseyin´in evlatlarıdırlar. Seyyid Şah Alinin 2. Oğlu Seyyid İsmail Taliplere gitmek ve onların eğitimini üstlenmekle görevlendirilir.

3. Oğlu Seyyid Hasan´da Köyde kalarak tarımla bağ ve bahçe ile ilgilenmesi  görevi verilir. İşte günümüzde halen Tirkel Köyünde yaşayan Seyyidler bu sözünü ettiğim Seyyid Henefi yani Tirkel Evliyasının (Xorto Gej) oğlu olan Şah Ali´nin bu üç çocuğundan teşekkül etmektedir. Köyümüzde Şah Al’yi ZaZa ca anlatırken (Samali-Henefi) deriz yani Seyyid Henefi’nin oğlu Şah Ali anlamına gelir.

 

Seyyid Henefinin Kerameti

 

Seyyid Hanefi’nin oğlu Şah Ali büyüyor ve yıllar sonra genç bir delikanlı oluyor ve birgün ihtiyaçları olan bazı eşyaları ve erzak almak üzere Mazgirt’e gidiyor. Mazgirt’e giden yol çok çetin ve oldukça dağlık bir güzergahtadır.

Bu meşakatli yol bir okadar da güzeldir. Çünkü yaz bahar aylarında burcu burcu kekik kokar, bu yollarda çiğdemler çabuk açar, rüzgârlar ılgıt ılgıt eser, hele birde Kırklar Ziyaretgahı’na varınca insan bir başka ferahlar.

Tabiri cayizse bir başka dünyada bulu verir kendini, huzur nedir o mekenda yani Kırklar Ziyeretgahı’nda anlamaya başlar ve hafızalara kazınır o an. Nesiller boyu yapılmış olan duaları o mazlum sesizligin içinde duyar insan. Her seferinde kosarak bu mekana gelip kalmak ister. Anlatmaya çalıştığımız  Kırklar Ziyaretgahı Tirkel köyüne bağlı bir ziyaretgahtır.

O dönemde otomobil yada diğer motorlu araçlar olmadığı için bir yerden bir yere giderken at sırtında yada yürüyerek gidilirmiş. Şah Ali Mazgirt’te bir hafta kalıyor ve bütün ihtiyaçlarını temin ettikten sonra tekrar köyüne doğru yola çıkıyor. Köye dönerken bugünkü „Kırklar Ziyaretgahı’nın“ olduğu bölgede yolun yamacında Babası Seyyid Henefi’yi görüyor ve Bismillah diyerek niyaz ediyorlar. Hayırdır baba nereye gidiyorsun diye soruyor? Seyyid Hanefi oğluna benim postallarım eskimişti kendime postal, eve de bir kalıp şeker almak için Mazgirt’e gidiyorum, der. Şah Ali babasına dönerek neden bana söylemedin, ben gelirken sana hem postal hem de şeker alır getirirdim? Der. Babası Seyyid Henefi oğluna döner ve durma bir an evvel köye yaşlı annene git ve ona yardımcı ol, çünkü çevre köylerden ve bir çok aşirete mensup taliplerimiz dört bir taraftan köyümüze gelmişler ve evimize misafir olmuşlardır. Tanrı misafirine hizmet ve ikram gerekir, der ve Şah Ali ile tekrar niyaz olur ve yoluna devam eder.

Şah Ali köye yaklaşırken köyün girişinde yeni kazılmış bir mezar olduğunu fark ediyor ve köyde müthiş bir kalabalık görüyor. Hemen yaşlı annesi aklına geliyor ve kendi kendisine şöyle söyleniyor; biraz önce babamla karşılaştım ve sohbet ettik, babam yaşadığına göre olsa olsa annem Hakk’a yürümüştür. Bu düşünceyle köye ve evine yaklaşırken, köydeki büyük kalabalık Şah Ali’ye doğru yürür, genç yaşlı, çoluk çocuk herkes Şah Ali’nin elini öpmeye çalışır ve ona başın sağ olsun, derler. Bizim Pirimiz Seyyid Henefi Hakk’a yürüdü. Sen bir haftadır Mazgirt’te olduğun için sana vaktinde elçi gönderip haber veremedik, kusurumuza bakma, derler. Fakat gözün arkada kalmasın yaşlı annen ve biz talipler, Pirimiz Seyyid Henefi’yi inancımız gereği defnettik. Allah Pirimize rahmet eylesin, mekanı Cennet olsun, derler.

Şah Ali annesine doğru yürüyor ve eğilip elini öpüyor. Annesinin yaşadığına şükür ediyor ve seviniyor. Taliplerine dönüyor ve yanıldıklarını söylüyor. Çünkü Şah Ali, babası Seyyid Henefi’yi köye gelirken yolda Kırklar Ziyaretgahı’nın olduğu bölgede gördüğünü ve sohbet ettiğini söylüyor. Babam kendisine bir çift postal ve bir kalıp şeker almak için Mazgirt’e gitti, yakında tekrar köye geri gelecek, der. Bunun üzerine orada hazır bulunan kalabalık şaşkınlık içerisinde bir birine bakar ve Şah Ali’nin babasının ölümünü kabullenemediğini tahmin eder ve onu ikna etmeye çalışırlar. Fakat Şah Ali babasının ölmediğini ve bunu kanıtlayabileceğini söyler.

Eline kazma ve kürek alır mezara doğru yürür. „Talipler Şah Ali’ye engel olmaya çalışırlar, fakat Şah Ali kimseyi dinlemez ve babasının mezarını açar, tabutu mezardan çıkarır tabutun kapağını söker ve bakarlar ki tabutta bir çift Postal, bir kalıp Şeker ve katlanmış bir top kefen bezi vardır. Yani babası Seyyid Henefi tabutun içerisinde yoktur ve sır olmuştur“. Bu kerameti gören talipler ağlar, sızlar ve Hakk’a dualar ederek kurbanlar keserler ve mezarın başında günlerce bekler ve Cem yaparlar. Íşte o günden bugüne Seyyid Henefi’nin mezarı olarak bilinen yer bir Ziyaretgah olur ve günümüze kadar halen ziyaret edilir. Burayı ziyaret edenler kurbanlar keser, dualar eder, dilekler tutar ve hastalar şifa bulur, kısacası medet uman herkes bu ziyarete koşar. „Yukarıda kerametini anlatmaya çalıştığımız bu ziyaretin adı Xorto Kej dir ve Tirkel Köyü’nün evlıyasıdır“.

 

Tirkel Köyü’nün Dervişi Seyit Mehmet`in Kerameti

 

Bu soydan gelen Dedeler (Seyitler) keramet sahibidirler ve günümüze kadar bu geleneği yani keramet göstermeyi sürdürmüşlerdir. Tirkel köyünün dervişi olarak bilinen Seyit Mehmet bu soydan gelir (Seyyid HENIFI´nin Oglu SEYYID SAH ALI Üç Oğlu olur; Seyyid Hüseyin, Seyyid Ismail ve Seyyid Hasan) Derviş Seyyid Mehmet soyu Seyyid Hüseyin’e kavuşur. Bu konuda detaylı bilgi Tirkel Köyü Seceresinde bulabilirsiniz.) ve talipler bu Seyyid´in evini halen büyük bir itikat ve imanla ziyaret ederler.

Seyyid Mehmet’in oturduğu oda adeta ziyaretgah olarak kullanılıyor ve ona ait özel eşyaları (Sazı, Asası, Postu ve diğer kıymetli eşyalar) yine bu odada özenle korunuyor.

Bu odayı ziyaret eden talipler Dedenin özel eşyalarına dokunarak yardım diliyor ve orada manevi huzur buluyorlar. Yaşadığı dönemde kendisini bir çok talibinin ziyaret ettiği gibi şifa bekleyen hastalarda ziyaret etmiş ve çoğu şifa bulmuştur.

Bunların içerisinde „Sara yani epilepsi“ hastaları da vardır ve iyileşerek şifa bulmuşlardır.

Seyyid Mehmet, „Kuşburnu ağacından“ koparmış olduğu bir dal ile kendisini ziyarete gelen taliplerinin ve hastaların omuzuna ve sırtına sürer, Hakk’ın yardımı ile onlara şifa dağıtırmış.

Taliplerine tuz bakarmış ve baktığı tuzu suya, toprağa ve ateşe atarak bütün kötülüklere, nazara, hastalıklara ve kazalara karşı gelmesi için Cenab-ı Allah’a dua edermiş.

Birgün Istanbul dan, Tunceli`ye öğretmen olarak tayin edilen üç bayan yola çıkar ve görev yerleri olan Tunceli`ye gelirler. Bu üç öğretmen yol boyunca kendi aralarında sohbet eder ve neler yemek istediklerini hayal ederler. Bu arada köyde bir hazırlık başlar ve Seyyid Mehmet misafirlerinin geleceğini ev halkına söyler. Aslında ne Seyyid Mehmet`in ne de köydeki halkın öğretmenlerin gelişinden haberleri yoktur. Öğretmenler köyde Seyyid Mehmet`e konuk olurlar. Seyyid Mehmet hemen misafirlerini odaya buyur eder, yol yorgunu ve aç olan konuklarına yemek ve çay ikram eder. Öğretmenlerin önüne gelen yemekler yolda hayal ettikleri yemeklerdir. Bunu gören bu üç bayan şaşkınlıklarını gizleyemez ve birbirlerine bakarlar.

Bu bir mucize olmalı derler ve  ağlayarak Seyyid Mehmet`in ellerini öperler.

Seyyid Mehmet ise bunun bir mucize olmadığını, kendisinin Seyyid soyundan geldiğini bazı gerçeklerin Cenab-ı Allahın yardımıyla kendisine ayan olduğunu söyler.

Bunun gibi binlerce keramet gösteren Seyyid Mehmet uzun yıllar o yörede yaşar ve talipleri hergün kendisini ziyaret ederek yardım dilermiş. Seyyid Mehmet de Hakk’ın yardımı ile onlara dua eder dileklerinin kabul olmasını Hakk Taala’dan niyaz edermiş.

1990`larda Hakka yürüyen Seyyid Mehmet`in mezarı Tirkel Köyü’nde babası Seyit Hüseyin´in yanındadır. Seyyid Mehmet ve babası Seyyid Hüseyin`in mezarları her yıl düzenli olarak talipleri tarafından ziyaret edilir, orada kurbanlar kesilir, Hakk lokmaları dağıtılır, dilekler tutulur ve dualar edilir.

Tirkel / Doludizgin Köyü’nde yaşamış ve Hakk’a yürümüş olan Seyyid Kamer ve diğer Seyyidlerimizin kerametlerini bir başka yazımızda dile getirme dileğiyle, bir başka sorunuzun cevap verelim.

 

Derviş Gevr Ocağı  hakkında bilgilerinizi bize özetle anlatır mısınız?

Aleviliğin ilk evrelerinde yalnızca yol önderi vardı yani yolun Rehberi, örneğin ceddimiz Anadolu’ya 12 Oymakla birlikte geliyor, ceddimiz olan Es Seyyid Seyh Mahmud´ül Kebir yani Derviş Beyaz  halk arasındaki bilinen adıyla Derviş Gevr, bu 12 Oymağın Rehberi olarak geliyor. Rehber yol gösterici bugünkü anlamıyla Mürşit olarak geliyor. O dönemdeki Rehber yol gösteren (Mürşit) demektir.

Günümüzdeki Rehber ile aynı kefeye koymak  yanlış olur, günümüzdeki Rehberlik, Bektaşilikte sorumluluğunun başladığı kademedir. Bundan dolayıdır ki; bizler bugüne dek Hz. Ali`ye Yolumuzun Rehberidir, deriz yani önderidir, deriz. Gadir Hum olayında da belirtildiği gibi Hz. Muhammed Rehber olarak İslam alemine iki şey emanet olarak bırakıyor; birincisi Allah’ın kelamı olan Kuranı Kerim ikincisi ise Ehlibeyt’tir.

Derviş Gevr (Derviş Beyaz) şeceresinde Horasan’dan Hıns-ı Mansur’a yani Adıyaman’a, daha sonrada Adıyaman’dan da Dersim’e (Tunceli) ve Çapakçur (Bingöl) geldikleri belirtilen  12 aşiret ve bunların reisleri şunlardır:  (parantez içinde ek olarak tercümeyi de veriyorum)

Delisenler (Delsinler, Delihasanlar, lakabı Hurem began) kabilesinden Cafer (Edip Yavuz’un tercümesine göre: Hurrem beyler lakabı ile anılan Yüksekdağ Sülbüs ismini taşıyan Delisenler kabilesinden Cafer)

Alan kabilesinden Teymur

(Alan kabilesinden Burkent oymağı ve başları Teymur)

Ba-İlyas kabilesinden Hüseyin

(İlyas kabilesinden Han adıyla tanınan oymağın başı Hüseyin)

Milli kabilesinden Muhammet

(Milli kabilesinden Bozkır oymağının başı Muhammed)

İzol kabilesinden Abdullah (lakabı: İki Bölük)

(İzol kabilesinden Üç Ayak oymağı ve başları Abdullah)

Haydar kabilesinden Ali (lakabı: Karavel)

(Haydar kabilesinden Bedirhan oymağı ve başları Ali)

Karsan kabilesinden Mustafa (lakabı: Şaz)

(Karsan kabilesinden Hançer oymağının başı Mustafa)

Lal kabilesinden İbrahim (lakabı: Yürük Uzun)

(Lal kabilesinden Baykara oymağından İbrahim)

Çakır Tahir kabilesinden Mahmut

(Çakır Tahir kabilesi ve başı Mahmut)

Dada kabilesinden Muhammet

(Dada kabilesinden Börek Uzun oymağının başı Muhammed)

Zor Veliyan kabilesinden Yusuf

(Zor Veli kabilesinden Duvardelen oymağından Yusuf)

Merdis kabilesinden Abbas

(Merdis kabilesinden Dik Külah oymağının başı Abbas)

 

Derviş Beyaz Ocağı en köklü ve bir çok bölgeye yayılmış bir ocaktır.

Yine bu şecere sahibi es-Seyyid Şeyh Mahmudü’l-Kebir (Derviş Beyaz – Derviş Gevr) Evladı Seyh el-Hac Yusuf “südde-i sa’adete” elinde mensurla gelerek 11 Kasim 1721’de 3. Ahmed’in döneminde Secereyi,  onaylattırmıştir, deniliyor. Bu Secere, Seyyid Seyh Murad, Seyyid Seyh Mahmud ve Seyyid Seyh Ibrahim tarafIndan degisik tarihlerde kadilara ya da naiplere onaylatılmıştir, diye de ayrıca not edilmiştir.

Bu Secere-i mübareke, Seyyid Şeyh El-Hac YUSUF (K.S.) eliyle MEDINE-I MÜNEVVERE (Allah onu nurlandırsın) ve RAVZA-I MÜBAREKE’ye gelince, ondan sahit istedik. Ulema’dan me’zun Es-Seyyid MEHMED efendi, Me’zun ALI efendi, Me’zun HAMZA efendi ile Ravza-i mübarekenin mücavirleri olan Seyh HALIL-Seyh MAHMUD, Seyh HÜSEYIN ve diğer hazır olanlar, bu secerinin sıhhatine şahitlik ettiler. (MÜHÜR).

Bu mübarek secere, Seyyid Şeyh Haci YUSUF (K.S.) eliyle MEKKE-I MÜKERREME’(Allah onu tekrim eylesin) Harem-i Kabe’ye geldiğinde, biz O’ndan bu secerenin doğruluğuna şahit istedik. Diye de ayriyeten kayd edilmiştir.

Yukarıda okuduğunuz Secereden yaptığımız bu alıntıdan da rahatlıkla anlaşıldığı gibi Ceddimize ait olan bu Secereyi, Ceddimizin yani es-Seyyid Şeyh Mahmudü’l-Kebir (Derviş Beyaz – Derviş Gevr) Evladi Seyh el-Hac Yusuf Medine-i Münevvere ve Mekke-i Mükerreme götürerek şahitler huzurunda tastik ettirmiştir.

“Yüzü şemsi kamer, gözleri nur” dolu olan bilge dedemizin çalışmaları taktire şayandır. Asırlar geçsede yaptığı hizmetlerden dolayı dedemizi yani es-Seyyid Şeyh Mahmudü’l-Kebir (Derviş Beyaz – Derviş Gervr) Evladi Şeyh el-Hac Yusuf rahmetle anarken önünde saygı ile eğiliyoruz.

Anadolu’da DERVİŞ BEYAZ / DERVİŞ GEVR OCAĞI denilen Bu ocağın kökeni Hz. Muhammed’e dayanır. Alevi inancındaki “El ele, el hakka” ilkesi, Seyyidlik mertebesinde kendisini gösterir. Derviş Beyaz /Derviş Gevr Ocağı da bu ilkeyi günlük yaşamda hayata geçirmiş, bu bağlamda diğer ocaklar´la Pir, Rehber, Alevi inancı gereği ikrar verip ikrar almıştır ve özüne sadık kalmıştır.

 

Neden bu ocak ve kurucusu genel anlamda Mahmut Hayrani, ve Kureyşi Baba ve Ocağı´yla karıştırılıyor?

Alevîler arasında anlatılan bir horoz fıkrası vardır: “Sünnî bir hoca Alevî dedesine: “Dede Efendi horoz sizin mezhepten mi?” diye sorar. Dede cevaben: “Vaktinde ötüşüne bakarsan bizim mezhepten diyeceğim amma çöplükte eşindiğine bakarsan sizin mezhepten olsa gerek” demiş.

Evet bizlerde Es-Seyyid Şeyh Mahmudü’l-Kebir (Derviş Beyaz – Derviş Gevr) Evlatları olarak burda sizlere ve tüm okuyuculara bu meseleyle alakadar olan her kesime  soruyoruz; Neden Ellerinde hiç bir belge olmadan, zorla ve cebren bu ocak (Derviş Gevr / Derviş Beyaz Ocak´ğı) ve kurucusu genel anlamda Mahmut Hayrani, ve Kureyş Baba ve Ocağıyla karıştırıyorlar?

Aslında bu sorunuza, iddia makamında oturan Kureyşan Ocağına bağlıyım, diye kendilerini lanse edenlerin ispatlamaları gerekiyor, bunu yaparken de var olan belgelere sadık kalmaları gerekiyor. Belgeler üzerinde tahrifatlar yaparak, değiştirerek, eksik yazarak gerçekleri ters yüz edemezler.

 

Bizim bunlara söyleyeceğimiz en son söz şudur:

1. Hacı Kureyşi Ceddimiz Es-Seyyid Şeyh Mahmudü’l-Kebir (Derviş Beyaz – Derviş Gerv) ile karıştırmayın.

2. Hacı Kureyş bir lakap değildir.

3. Hacı Kureyş Es-Seyyid Şeyh Mahmudü’l-Kebirin yani Derviş Beyaz – Derviş Gevr oğlu da değildir. Seceremizde Es-Seyyid Şeyh Mahmudü’l-Kebirin (Derviş Beyaz – Derviş Gerv) Seyyid ABDULLAH ve Seyyid HANI adların da iki oğlu vardır. Bu ana kadar mübarek secere Seyyid ABDULLAH’a ulaştırılıyordu, diye yazılmaktadır.

4 Hacı Kureyş’in Mahmut Hayrani ile de hiç bir alakası yoktur.

5-Hacı Kureyş’in Zülfikar Kureyş dede oğlunun açıklamalarına göre ve elindeki bu belgenin Hicri 431 yılında düzenlenmiş olduğunu ve buna dayanılarak 1040 tarihinde de icazetname şeklinde çoğaltıldığını belirtiyor. Kureyşanlılara 1040 yılında verilen icazetnamenin Seyyid Şeyh Yusuf’un soyu Şeyh Fahr bin, Şeyh Ali bin, Şeyh Hüseyin bin, Hacı Kureyş bin, Şeyh İmadül bin, Şeyh Kureyşi Kera bin, İmadül bin, Şeyh Ali bin, Şeyh Saadel Kureyşi bin, Sultan Abdül Semin bin ve devamında Seyyid Süleyman ve İmam Caferi Sadık`a bağlanmaktadır.

6- Zülfikar Kureyş dede oğlunun sunduğu secerede her hangi bir keramet yazılmıyor diye mahçup olmalarına gerek yok. İlahi de her seyyid keramet göstermelidir, diye kimsenin Kureyşan ocağına herhangi bir dayatması da yok, o zaman Kureyşan Ocağı’na bağlı (bazı) seyyid´ler bizlerle uğraşacaklarına önce kendilerini eğitsinler ve sonradan kendi taliplerini doğru bilgilendirsinler.

7- Kureyşanların arasında homojen bir yapı yok, şöyle ki kimi Kureyşan’a Kürt der, Kimi Kureyşanlar 3 kardeşiz der, kimileri bu sayıyı 12’ye çıkarır, bir birlerine kardeşimizsiniz veya değilsiniz tartışmalarını yaparlar. Öte yandan da bazıları hiç bir ocağı tanımazlar. Varsa yoksa Kureyşan ocağıdır, diye kendi kendilerini met ederler. (ayrıntıları Alemdar Yalçın’a değişik Kureyşanlılar tarafında gönderilen değişik belgelere bakabilirsiniz bu konuda sizlerle paylaştığım ilk iki yazımdaki alıntılara bakabilirsiniz burada tekrar detaylarına girmek istemedim)

8- Diğer ocaklar kendi cedlerinin yaptıkları kerametleri her hangi bir vesileyle anlattıkları zaman, birde bakarsınız ki bir süre sonra Kureyşanlı biri kalkmış o kerameti kendi dedesi göstermiş gibi yazmaya veya anlatmaya başlar.

9- Eğer Sizler bugüne kadar bilerek veya bilmeyerek Kureyşan ocağına bağlı Seyyidler mişsiniz gibi belgelere değil söylentilere inanarak düşündüyseniz ve ortaya çıkan belgelere dayanarak gerçeklere yönelmek istiyorsanız o zaman bizler, sizlere yardımcı olalım ve sizleri aydınlatalım. Kafalarınızdaki çelişkilere bir son verelim. Buna hazır mısınız bilmem? Ancak açıkçası burada ilan ediyorum ve diyorum ki; Sizlerde bizim amcamız olan Seyyid Muhammet´in evlatlarısınız. Sizlerin Hacı Kureyş Ocağıyla bir alakanız yoktur. Bunu kabul ederseniz eyvallah, yoksa hem kendinizi Hacı Kureyş Ocağına bağlayıp öte yandan kendinizi Derviş Beyaz´a dolayısıyla da Derviş Gevr´e, yani Ceddimiz Es-Seyyid Şeyh Mahmudü’l-Kebir´e bağlıyamazsınız.

Benim burda kast ettiğim özelikle kendilerine İMAM MUSA KAZIM Ocağı’na bağlıyız, diyen Seyyidlerdir. Ahmet Karanfil dede bunların başında gelir ve büyük bir yanılgıya düşerek kendilerini götürüp Kureyşan Ocağı’na bağlamaya calışırlar.

Bunlardan bir kesim kendilerinin İmam Musa Kazım Ocağı’na bağlı olduğunu idda eder, bir diğer kesimi de kendilerini İmam Musa Kazım’ın Ocağındayız, der ve aynı zamanda Seyyid Derviş Beyazı da sahiplenirler, ama Seyyid Derviş Beyaz´ın Seyyid Dervis Gevr (Gewr) Hazretleri olduğunu bilmez veya kabul etmezler. İşte bütün çelişkiler buradan kaynaklanmaktadır.

Değerli Dostum Ayhan Aydin Bey, yukarıda belirttiklerimi nedenleriyle  açıklamak istiyorum.

 

  • Ceddimiz Es-Seyyid Şeyh Mahmudü’l-Kebir (Derviş Beyaz – Derviş Gevr) babadan bir anneden ayrı olan Seyyid Muhammet´in Evlatları kendilerini Seyyid Muhammet Ocağıyla anmamışlardır. Çünkü Ataları Seyyid Muhammet Abisi olan Es-Seyyid Şeyh Mahmudü’l-Kebir gibi keramet göstermemiştir. Bundan dolayı doğrudan kendilerini Atamız olan İmam Musa Ocağı olarak anmışlar ve günümüze kadar getirmişlerdir. Daha sonradan bunların bir kesimi Kureyşan aşiretinin yaşadığı yörelerde onlarla iç içe yaşamış ve bu uzun süreçle birlikte insanların elerindeki yazılı kaynaklar azalmış veya var olan baskılardan dolayı secereler her dönemde her kesime ulaştırılmamış ve bu secereler adeta kutsanmıştır. Ve böylelikle yazılı kaynakların yerini süreç içerisinde sözlü kaynaklar almıştır.
  • Bu sözlü kaynaklar dönemindede kelle sayısı önem kazanmış ve nitelikler arka plana atılarak, anlatılan bütün doğrular işlerine gelmediği için ters yüz edilerek çarpıtılmıştır. Tabiri cayizse siz bir anlatırsınız onlar gider öteki tarafta bin anlatır, böylelikle nitelik kaybolmuş insanlar niceliklere önem vermeye başlamış ve komşular arasındaki ilişkiler bozulmasın diye her zaman her yerde bu konular tartışılmamıştır. Fakat dönem dönem belgeler ortaya konulmuş karşılıklı ortak paydada buluşulmuştur. Son bir örnek verecek olursak Derviş Gevr Ocağına bağlı Seyyid Cefer, Annemin Amcasıdır, Annemin babası olan Seyyid Rıza da onun öz kardeşidir.
  • Vartolu Seyyid Cafer Seceremizi alır o günkü zor koşullara rağmen Tunceli’ye gelir ve Kureyşan Ocağı’nın büyüklerinden olan Ali Efendi’ye çağrıda bulunur. Secereyi getirdiğini, Aşiretlerin ve Taliplerin önünde  bir Hak hukuk toplantısı ile tartışmaya ve gerçekleri belgeleriyle ortaya koymak için yine kureyşanlı olan Taliplerini elçi olarak gönderir.  Var olan sunni gündemler çerçevesinde itikatın gün geçtikçe zayıfladığını el ele el Hakk’a ilkesinin hiçe sayıldığı, Seyyidlerin kendi ana görevlerinden uzaklaştığı ve bencillik hırkası giyerek benim ceddim daha üstündür furyasına kapılarak talipleri olumsuz etkiledikleri ortamın kimseye yarar getirmediğini, var olan sorun çözülmediği taktirde gelecekteki nesilleri daha karmaşık bir ortama sürükleyeceğini bundan da kimsenin karlı çıkamayacağını belirtmiştir. Fakat Seyyid caferin arzuladığı bu kurultay gerçekleşmez. Ancak konunun cidiyetini fark edemiyen Kuryeşanlı Seyyid Ali Efendi der ki; Seyyid Cafer, Dervis Gevr evladı yol ve erkanı çok iyi bilen bilge bir dostumuzdur, Vartodan zahmet etmiş gelmiştir, kendisinin doğru bildikleri ve söylediklerini aynen kabul ediyorum.

 

Seyyid Cafer, Goma Lotê, Mîraliyan (Mîralî dervêşan), Dervêşan (Derviş VeliMezrası) ve Tirkêl (Doludizgin) köylerindeki akrabalarıyla bir araya gelerek durum değerlendirmesi yapar ve birlikte getirdiği Secereyi akrabalarına göstererek secereyle ilgili detaylı bilgiler verir.

 

  • Başta rahmetli Ali Efendi ve itikat sahibi Kureyşan Ocağına bağlı Seyyidlerle bizim hiç bir sorunumuz olmamıştır ve olamazda. Onların kendi aralarında bir takım çelişkileri ve sorunları olabilir bu gayet doğaldır ve tabiyatıyla kendilerini ilgilendirir.
  • Değerli dostum gerçekleri bütün yalınlığıyla ve  belgelere dayanarak detaylı bir şekilde arz etmek isterim böylelikle de sorunuzun cevabı kendiliğinden ortaya çıkacaktır.
  • Seceremizdeki kaynaktan aktariyorum; Belge 1
  • Üzerinde 3. Ahmed’in tuğrası bulunan Secereyi, Şeyh el-Hac Yusuf “südde-i sa’adete” elinde mensurla gelerek 11 Kasım 1721’de onaylattırmıştır. Bu Secere, Seyyid Şeyh Murad, Seyyid Şeyh Mahmud ve Seyyid Şeyh İbrahim tarafından değişik tarihlerde Kadılara ya da Naiplere onaylatılmıştır. 1747 tarihli belgede ise Seyyid Şeyh Muhammed ismi gelmektedir, 1721´deki belgelerden anlaşıldığı üzere Seyyid Mahmudü’l-Kebir isimli kişi Derviş Beyaz’dir. Seyyid Şeyh Muhammed ise Seyyid Mahmudü’l-Kebir’in baba dan bir ana dan ayrı olan kardeşidir.

 

Bu durumda, 1721 tarihli belge Seyyid Mahmudü’l-Kebir’in, 1747 tarihli belge ise Seyyid Şeyh Muhammed’in secereleridir. Belgelerden anlaşıldığı üzere Seyyid Mahmudü’l-Kebir isimli kişi Derviş Beyaz’dir.

Sanırım konumuz şimdi da güzel anlaşılmıştır güzel Dost, bir şartımız var demiştik ve tekrarlıyorum:

Ellerindeki secerede Seyyid Muhammetin evlatları olduğunu ispatlayan ve buna rağmen bugüne kadar kendini şu veya bu ocak üzerinde gösteren Seyyid´lerin bütün kesimleri dahil bizim ocaktan sayılırlar, çünkü Seyyid Muhammet ceddimiz Seyyid Mahmudü’l-Kebir’in kardeşidir. Şartımız vardı demiştik gerçekleri görün kendinizi artık ne Hacı Kureyş nede başka bir Ocağa dayandırmayın buna gerek yoktur diyorum ve Hakkın huzurunda gerçekleri sizin gibi Güzel bir Dostumla paylaştığım içinde ayrıca mutluyum.

Secerenamede belirtildiği gibi her kim ki tarihi çarpıtırsa Allah’ın lanetine mahruz kalır.

Gülyüzlü Dostum Ayhan Aydın Bey biliyorum sorduklarınızın dışında ama müsade ederseniz var olan bir diğer yalnışı daha burada aktarmak istiyorum: Oniki Post ve Oniki Ocak meseleside hep yalnış anlatıla gelmiştir.

Örnek verecek olursak:

 

Oniki Post

 

Alevi / Bektaşilerin tek ibadet yeri olan cemevinde oniki post bulunmaktadır. Bunları  sırasıyla yazalım:

 

  1. Mürşid postu: Bu post, Ahmed – i Muhtar makamıdır.  Bazen da H.z. Muhammed postu olarak da bilinir.
  2. Pir postu: Buna Horasan postu da denir.
  3. Rehber postu: Hz. Ali makamıdır. Ali postu diye de anılır.
  4. Aşçı postu:  Şeyit Ali  Sultan makamıdır.
  5. Ekmekçi postu: Balım  Sultan makamıdır.
  6. Nakib postu: Kaygusuz Abdal makamıdır.
  7. Atacı postu: Kamber Ali Sultan makamıdır.
  8. Meydancı postu:  Sarı İsmail Sultan makamıdır.
  9. Türbedar postu: Karadonlu Can Baba makamıdır.
  10. Kurbanci postu: Hz. Ibrahim makamıdır.
  11. Ayakçı postu: Abdal  Sultan makamıdır.
  12. Mihmandar postu: Hızır aleyh Selam makamıdır.

 

Yıllardan beri bu oniki postu oniki ocağın postu gibi algılayanlar ve yalnış düşüncelere yönelenler olmuştur. Örnek vermek gerekirse  bazıları şu yanılgılardan yola çıkarak bizim ocağın postu Haci Bektaş dergahındadır diyebilmektedirler. Oysaki bu tamamen bir bilgi eksikliği ve cahilliktir. Sanırım sizlerede bu ve buna benzer yorumlara gittiginiz yörelerde şahit olmuşsunuzdur. Yine aynı şekilde Es Seyyid Şeyh Mahmut´ül kebiri yani Derviş Gevr / Derviş Beyaz´ı halen günümüzde olduğu gibi götürüp mahmut Hayrani ile karıştıranlar vardır. Osya ki bunun Cevabı çok kısa ve net olarak ortadadır. Şöyle ki; Es Seyyid Şeyh Mahmut´ül Kebir’in, yani Derviş Devr / Derviş Beyaz´in babasi Seyyid Mikayil’dir. Es Seyyid Şeyh Mahmut´ül kebiri yani Derviş Devr / Derviş Beyaz´in oglu ise Seyyid Abdullah kebirdir.

Bu bilgiler Es Seyyid Şeyh Mahmut´ül kebirin yani Derviş Gevr / Derviş Beyaz´in seceresinde mevcuttur.

Öte yandan Mahmut Hayrani’nin sandukasının üzerindeki yazılardan anlaşılacağı gibi Mahmut Hayrani’nin babası Mesut’tur. Bu konuda Alemdar Yalçın’ın açıklamalarına bakınız. ‘İbrahim Hakkı Konyalı’nın Akşehir Tarihi isimli eserinde Seyyid Mahmud Hayrani’nin bir soy Seceresinin çıkarıldığı görülmektedir, diyor. Buna göre Seyyid Mahmud Hayra­ni’nin babası Mesut, olarak kaydedilmiştir, diyor. (Not: Seyyid ve senedi Seyyid Mahmud bin Mesu’ud Rahmallehü aleyhe Rahmete vesate. Fi sene: Seba’a ve Sittiyn ve sitte mie el viciri).

Çevirisi: Velilerin kutbu mutlu şehid merhum ve mağfur senedim ve efendim Seyyid Mahmud bin Mesu’ud. H.667/M.1268 yilinda vefat etmistir. Allah’in rahmeti üzerine olsun. Bu kitabedeb ögrendigimize göre, Seyyid Mahmud Hayrani, 1268 yılında vefat etmiş ve babasının adı Mes’ud’dur. Selçuklu tahtında ise III. Giyaseddin Keyhüsrev vardı.)

Bazıları kendilerini çok uyanık zannedip kamuoyunu yanıltmak istiyorlar. Sanki Haci Kureyş gerçek bir isim değil de lakapmış gibi sunuyorlar ve bundan dolayı bunu ellerindeki bir kozmuş gibi istedikleri şekilde götürüp Haci Kureyşi bizim seceremizdeki atalarımızın adlarına monte ediveriyorlar, bazen Seceredeki İsim listelerini eksik yazip yeni bir isim listesiymiş gibi sunuyorlar, bazende hiç utanmadan bizim seceremizdeki dedelerimizin isim listesini alıp listedeki dedelerimizin adlarını degiştirmeden sanki Haci Kureyş bir lakapmışçasına atalarımızın adlarının karşısına Kureyş 1, Kureyş 2, Kureyş 7´ye kadar yazıyorlar. Bu yapılanlara kısaca tahrifat, denir. Buda  tarihe ve gerçeklere aykırı bir davranış biçimidir ayrıca Alevi inancına ve itikatına aykırıdır. Tarih yazanlar tarih yapanlara sadık kalmadıkça ona tarih demek doğru olmaz ve sonucuda felaketlere yol açar.

Peki Siz değerli araştırmacılara soruyorum? Hacı Kureyşin Mahmut Hayraniyle ne alakası var. Gerek Hayranin seceresinde ve gerekse Sandukasının üzerindeki notların hangisinde Kureyş geçiyor. Birileri son dönemde isimleri değiştirerek bir yerlere varacaklarını zannediyorlar. Bana orjinal kaynaktan Mahmut Hayraniyle Kureyşin bir arada yazıldığı tek bir cümle dahi gösteremezler, ama ben onlara onların seceresini sonuyorum. Adıyaman da varlığı mevcut olan belgelerde açıkça Hacı Kureyş adı geçiyor. Neden mevcut belgedeki isimlere sahip çıkmıyorsunuz?

Ortaya konulan bilgi ve belger ışığında Sizin gibi değerli ve tarafsız araştırmacıların ortaya koyacağı objektif yazılarla sorun dahada netleşecektir. Böylece var olan sorunun çözümüne katkı sunmuş olacaksınız.

Gerçek Muhiblerden olan Ceddimiz Seyyid Şeyh Mahmudü´l-Kebirin yani (Derviş Beyaz /Derviş Gevr) gösterdigi Keramet (Keramet Tanrı’nın izniyle erenin (evliyanın) göstermiş olduğu olağanüstü ancak, gerçek olaydır).

Bu Secere sahibi Ceddimiz Seyyid Şeyh Mahmudü’Ül-Kebir (Derviş Beyaz – Derviş Gevr), Sultan Murad Han’ın yanına gelmiş ve Sultan Murad da Secerenin Hz. Muhammed (S.a.v.)’in temiz neslinin Seceresi olduğunu kabul etmiştir ve bu olay, 15 Şevval 730 (8 Ağustos 1330) senesinde vuku bulmuştur. (Bizdeki bilgilere göre Seyyid Seyh Mahmudü´l-Kebir yani Derviş Beyaz / Derviş Gevr kerameti gösterdiğinde 78 yaşındaydı).

Sultan Murad Derviş Beyaz’ı huzuruna kabul eder ve kendisinden sahih bir keramet ister. Dağ gibi odunlar toplanır ve Derviş, bir çuhadar ile birlikte kor ateşin içine girer. Yedi gün sonra ateşten çıktıktan sonra Sultan Murad, ismi Mehmet olan bu kişiye ne gördüğünü sorar. Onun cevabı: “Benim sultanım, benim gördüğümü sen dahi görseydin vücudun eriyip mahf olurdu. Emma Derviş Gevr himmetiyle bana bir şey olmadı.

Ben dahi ol kadar bir od içinde bir yeşil çimenli yerdir. Göl yosun, reyhan ve akarsular ve bir yanda kar ile buz çoktu. Ve kendisi bir ala beyaz köşkün üstünde bir kuş gibi otururdu. Asla ateş namında bir şeyler görmedim” şeklindedir. Mehmet Ağa, sultandan rica ederek bir daha Derviş Beyaz´dan ayrılmadı. Derviş Gevr´in Bu kerametinden dolayı Sultan, Derviş Gevr-i “Beyaz” lakabıyla lakaplandırmıştır.

Seceremizde yine Derviş Beyaz´in çocukları hakkında söyle bir not düşmüştür. Sultan MURAD, bazen bizzat, bazen başkasının vasıtası ile O’nun kerametlerini görmüştür. Künyesi DERVİŞ BAYAZ’dır. Lakabı KERAMETTİR. Dünya malına meyletmezdi. Kutub dan Seyyid Şeyh MAHMUD-ÜL-KEBIR’e sofra gelmiştir. O’nun Seyyid ABDULLAH ve Seyyid HANİ adlarında iki oğlu vardır. Bu ana kadar mübarek Secere Seyyid ABDULLAH’a ulaştırılıyordu, diye yazılmaktadır.

Bu seceredeki anlatımlar, yaşananlar ve yaşıyanlar bu kadar açık bir şekilde yazılmış olmasına rağmen bilerek veya bilmiyerek bizim ceddimizi yani Seyyid Şeyh Mahmudü’Ül-Kebir i (Derviş Beyaz – Derviş Gevr´i) götürüp Mahmut Hayrani’yle karıştıranlar Günah işliyorlar.

Nietzsche’nin, “Adamın birine, ‘yanlış trene bindiniz’ demişler. Adam itiraz etmiş, ‘Hayır, makinist ters gidiyor’ demiş”.

Elinizi vicdanınıza koyun bu konuda çok detaylı bir şekilde sizlere muhterem Dostuma İSTİNAF (Sözün başlangıcı) ve “Zayıflığımızdan çok, gücümüzün yükünü çekiyoruz” yazılarımda örnekleriyle ortaya koyduğum bu görüşlerin ne kadar art niyetli ve cahiliye döneminden kalma olduğuna vurgu yapmıştım. Yer darlığından dolayi size bizim ve Kureyşan´ların Soynamelerinden birer örnek sunacağım.

 

Önce bizim Seceredeki, Hz Ali´den Derviş GEVR – Derviş BEYAZ  ve günümüze kadar gelen Soyumuz ve ATA´larımızın isimleri

 

  1. Hz. Ali
  2. Hz. Hüseyin
  3. Seyyid İmamül Hümam Zeynelabidin
  4. İmamül Hümam Muhammedü’l-Bakir
  5. İmamül Hümam Seyyid Caferü’s-Sadik
  6. İmamül Hümam Musa’l-Kazım
  7. 1    Seyyid Şeyh İbrahim
  8. 2    Seyyid Şeyh Musa
  9. 3    Seyyid Şeyh Muhammed
  10. 4    Seyyid Seyh-Ül Mesayih, Kutb-Ül Aktab
  11. 5    Seyyid Şeyh El-Hac Yunus
  12. 6    Seyyid Şeyh El-Hac İsmail
  13. 7    Seyyid Şeyh El-Hac Hüseyin
  14. 8    Seyyid Şeyh El-Hac Muhammed
  15. 9    Seyyid El-Hac Abdülkadir
  16. 10  Seyyid El-Hac Halil (Kardeşi: Seyyid Ali )
  17. 11  Seyyid Şeyh İbrahim
  18. 12  Seyyid Şeyh Cafer
  19. 13  Şeyh Subhan
  20. 14  Seyyid Şeyh Mustafa
  21. 15  Seyyid Şeyhü’l-Es-Şeyh Hasan
  22. 16  Seyyid Şeyh Mikail
  23. 17 Seyyid Mahmud´Ül-Kebir (Derviş-Gevr / Derviş-Beyaz) Kardeşi: S. Muhammed
  24. 18  Seyyid Şeyh Abdullahi’l-Kebir ( Kardeşi Seyyid Hani)
  25. 19  Seyyid Şeyh Hüseyin
  26. 20  Seyyid Şeyh Aliyül Kebir (Çabakçur Ab-Ul-Tor´Da Dergah Kuran Dedemiz= Lakabı Ali Uygun)
  27. 21  Seyyid Şeyh Hasan
  28. 22 Seyyid Şeyh Ali (Tunceli Yöresinde Bir Çok Keramet Göstermiş Ve Derviş Beyaz Lakabıyla Anılan Seyyid Ali´dir)
  29. 23  Seyyid Şeyh Mahmud
  30. 24  Seyyid Şeyh Muhammed
  31. 25  Seyyid Şeyh Veli
  32. 26  Seyyid  Şeyh Abdullah
  33. 27 Seyyid Şeyh El-Hac Yusuf (Osmanlı Sultani 3 Ahmet 1727 Yılında Şeceremizi Onaylatandır
  34. 28  Seyyid  Şeyh İbrahim Şeceremizi Götürüp Tasdik Ettirendir
  35. 29  Seyyid  Şeyh Murad Şeceremizi Götürüp Tasdik Ettirendir
  36. 30  Seyyid  Şeyh Semdin
  37. 31  Seyyid  Polad
  38. 32  Seyyid  Muhammed
  39. 33  Seyyid  Ahmed Şeceremizi Götürüp Tasdik Ettirendir
  40. 34   Seyyid  Derviş Mahmud (Dersim / Tunceli’ye Yerleşen – Deriş Veli Mezrası)
  41. 35 Seyyid Derviş Veli (Kardeşleri: Seyyid Derviş Ushan, S. Dervş Ahmed, S. Derviş Sirri Kayıp)
  42. 36 Seyyid Hasan (Kalhesen) Kalesereden Gelip Keskaware´Ye (Ayranlı-Nazimiye) Yerleşen
  43. 37 Seyyid Hanefi(Horto Gej) Olağanüstü Ve Keramet Sahibi (Tirkel Köyüne Yerleşen)
  44. 38   Seyyid  Sah Ali  ( Sam Ali )
  45. 39   Seyyid  Ismail (Kardesleri: Seyyid  Hüseyin Ve Seyyid Hasan)
  46. 40   Seyyid  Sah Hüseyin  (Sosen)
  47. 41   Seyyid   Seyid (Sosen) (Kardesleri: Seyyid Mahmud Ve Seyyid Musa)
  48. 42   Seyyid   Abbas   ( Seydevas)
  49. 43   Seyyid   Sihali ( Kardesi Seyyid Ismail)
  50. 44   Seyyid   Kamil Kücük (Kardesleri: Seyyid Süleyman Ve Seyyid Mehmet)

 

Ve Kureyşanların Alememdar Yalçın’a sundukları belgeyi size özet olarak sunuyorum.

Seyyit Mahmut Hayrani doğum tarihini kesin olarak bilemediğimiz Seyyit Mahmut Hayrani’nin Akşehir’de Sultan Dağı yakınlarındaki yatırında bulunan mezarı üzerinde 1268 miladi tarihi bulunmaktadır.

Bu sayıda okuyucularımıza sunduğumuz belgeler Seyyid Mahmud Hayrani  soyunun en son temsilcilerinden olan Paşa Doğan bey tarafından  araştırma merkezimize getirilmiştir, diyor ve devamında şu isim listesini veriyor.

 

SEYiT MAHMUD SOY SECERESi:

 

Seyitlere gelince İmam Musayi Kazım’ın diğer evlatları

  1. Imam Musayi Kazim
  2. Seyit Mehmet
  3. Seyit Ibrahim Murekemüt Mücap
  4. Seyit Hasan
  5. Seyit Mehmet Sani
  6. Seyit Mehdi
  7. Seyit Hüseyin
  8. Seyit Ibrahim Us Sani
  9. Seyit Mehmet Halis
  10. Seyit Isak
  11. Seyit Musayi Sani
  12. Seyit Ibrahimi Sani oglu Haci Bektaş Veli
  13. Seyit Mahmudi Hayrani
  14. Haci Kureyş
  15. Haydar Baka    Not: 19. SAYI – Guz 2001

Bakın her iki isim listesini karşılaştırın ve elinizi vicdanınıza koyarak cevap verin. İki ayrı liste ve iki ayrı belge ve iki ayrı ocak olmasına rağmen neden Ceddimizi yani Seyyid Şeyh Mahmudü’Ül-Kebir (Derviş Beyaz – Derviş Gevr´i) götürüp Mahmut Hayrani’yle karıştırıyorlar bunu anlamak mümkün değil. Kaldı ki; Kureyşanların Mahmut Hayrani’yle de hiç bir alakaları yoktur.

Bu konuda size gönderdiğim bir önceki yazımı ekinde Haci Kureyş seceresine bakabilirsiniz. O Secerenin tarihi olaya açıklık getiren bir belge olarak er veya geç anlaşılacağına inanıyorum. Kaldı ki yukarıda Paşa Doğanın, Alemdar Yalçın hocaya gönderdiği bu isim listesi tamamen düzmecedir. Gerek Mahmut Hayrani, gerekse Haci Kureyş bu listede yoktur. Bunlar Paşa Doğan’ın kendince yaptığı eklemelerdir.

Bu isimlerin Ceylan Dersine o dönemde yazılmış olması imkansızdır.

Peki buradan sizlerin aracılığınızla soruyorum?

a) Alemdar Yalçın bu belgelerin orjinal olduğunu ispatlayabilir mi?

b) Gerçekten bu isim listesi orijinal belgede mevcut mudur?

 

Evet güzel dost o kadar yanlış var ki bütün bunlara rağmen Es Seyyid Şeyh Mahmudü’Ül-Kebir (Derviş Beyaz – Derviş Gevrin) evladı olarak diyorum ki…

Güçlü olmak istedim…

Ve Tanrı beni güçlendirmek için zorluklar yolladı.

Cesaret istedim…

Ve Tanrı bana üstesinden gelmem gereken sorunlar verdi.

Sevgi istedim…

Ve Tanrı bana, yardımcı olmam için Sorunlu insanlar yolladı.

 

Evet güzel Dostum bu sorunlu insanlarla bir müddet daha uğraşmamız gerekiyor, ne zaman ki hak hukuk yerini buluncaya dek.

Taki Seyyid Şeyh Mahmudü’Ül-Kebir Derviş Beyaz – Derviş Gevr´i tanımayan bu ve benzeri inkarcı zihniyeti yok edinceye dek, Hakk  yolunda hizmete devam edeceğiz. Çünkü bizler İkrar verdik. (İkrar verip Nasip almak) (El alıp El tutmak): Aynı anlamda kullanılan deyimlerdir. Bunların, bizleri Es Seyyid Mahmut´Ül Kebir´i Dervis Gevr / Dervis Beyaz Ocağını inkar edenlerin yeniden biat merasimi ile tarikata girmeleri gerekiyor diyorum.

Not: İkrar vermeyi gerekli kılan ayetleri yazayım ki belki de bunlara günün birinde ihtiyaç duyulur.

Maide suresinin 35. ayeti, Mümtahine suresinin 12. ayeti, Fetih suresinin 10., 18. ve 19. ayetleri Mürşid’e bağlanma ve ikrar (biat) ayetleridir. Diğer bir deyimi le (El ele el Hakk’a)dır. İkrar merasiminde talibin eli Rayberin elindedir. Rayberin eli de  Mürşid’in elindedir ( yani yol önderinin elindedir). Mürşüd’in eli inabe yolu ile Hz. Pir’den geçerek Hz. Muhammad’e oradan da Allah’ ulaşır. Fetih suresinin 10. ayetinde (Allah’ın eli hepimizin elinin üstündedir.) buyrulmuştur.

Bütün bunlara rağmen halen bazı Kureyşanlar dönem dönem Hazreti Hünkarı bile inkar ediyorlar, yalnız bizim ocağı değil, diğer bir çok ocakları da inkar edip ve çeşitli haksız ve insafsızca yorumlar yapıyorlar. Bu yorumlar çok komik ve Aleviliğe sığmayan inancımızla bağdaşmayan tamamen feodal Aşiret yapısına dayanan yobaz zoraki bir anlayışın ürünüdür ve bu anlayış sahiplerine burdan hep birlikte karşı durmamız bir zaruriyettir, diyorum.

Hz. Muhammet derki, Bir kişi ne kadar bilgin olursa olsun, insanlara ve birlikte yaşadığı toplumuna zararlı fikirleri öğretirse, o benden değildir ve aynı zamanda ahlâk sahibi de değildir. Bizim dinimiz, güzel ahlâk ve sevgi üzerine kurulmuştur, kendisine Aleviyim diyen her kesimin anlaması ve günümüzde de uygulaması gereken en acil kural budur, diyoruz.

 

Almanya’daki Türklerin ve özellikle Alevilerin durumu nedir?
Burada yaşayan Türklerin ve Alevilerin temel sorunları (yabancı olma, kalifiye eleman olmamak ve işsizlikten etkilenme gibi konular da) ilk bakışta aynıdır, fakat Alevilerin inançsal ve toplumsal anlamda sorunları farklıdır.

Aleviler yıllardır gizledikleri kimliklerini burada daha özgürce yaşayabilmektedirler ama bunun için önce kendilerini ve ne olduklarını Alman ve Türk toplumuna anlatmaları gerekiyor.

Inanç yerleri olan Cemevleri`nin yasal statüye kavuşması için, ülkemizdeki zorunlu din derslerinin kaldırılması için, Alevi dedelerine, Cemevlerine, Alevi Vakıflarına ve Alevi Kurumlarına genel bütçeden para aktarılması için yoğun bir mücadele vermektedirler.

Laik bir ülkede olmaması gereken Diyanet işleri başkanlığı ya yeniden yapılandırılmalı, ya da tamamen kaldırılmalıdır.

Berlin gibi bir eyalette Sünnilere ait 90 Camii varken Alevilere ait henüz bir Cemevi vardır. Sünniler yüz yıllardır görsel ve yazınsal basına sahipken, Aleviler henüz bir kaç yıldır bu olanaklara sahip olmaya başladılar.

 

Sosyal, ekonomik ve kültürel manada ne durumdadır Aleviler?

 

Alevilerin yukarıda belirtilen alanlarda pekte iyi oldukları söylenemez. 2 Temmuz 93 Sivas katliamı Aleviler için bir kırılma noktası olmuştur. Aleviler yaşamın her alanında aktif olmaya kendilerini daha iyi ifade etmeye başlamışlardır. Fakat daha sonraları bu ivme hızını kaybetmiş ve Aleviler kurumlarındaki iç çekişmelere daha fazla zaman ve enerji harcamışlardır.

İşte Alevilerin handikabı burada başlamıştır. Oysaki 2000 li yıllarda ben Berlin AAKM-Cemevi başkanı iken F. Almanya Cumhurbaşkanı nezrinde hem kurum başkanı olarak hem de Alevi inanç önderi olarak kabul edildim.

Aleviler hakkında kendi çabalarımızla hazırladığımız ve sorunlarımızın hangi alanlarda yoğunlaştığını dile getiren bir dosyayı merhum Cumhurbaşkanı Johannes Rau’ya sundum.
Geleneksel Alevi Kültür haftalarını Alman kurum ve kuruluşlarıyla ortaklaşa ve Cumhurbaşkanının himayesinde gerçekleştirdik.

O dönemdeki Gazete haberlerinden bir yazıyı bilgilerinize arz ediyorum.

Milliyet, EURO HABER 09.01.2003, Neujahrsempfang des Bundespräsidenten im Schloss Bellevue 08. Januar 2003 Almanya Cumhurbaşkanı Johannes Rau’nun her yıl geleneksel olarak düzenlenen ve Bellevue Sarayı’nda gerçekleştirilen ‘yeni yıl resepsiyonuna’, Türklerin Alman toplumuna uyumu için çalışmalar yapan üç Türk de davet edildi; Berlin Anadolu Alevi Kültür merkezi Başkanı Metin Küçük, Almanya İslam Kültür Merkezleri Genel Sekreteri Erol Pürlü ve Duisburg Türkdanış görevlisi Osman Apaydın.

Berlin’e hükümet eden Belediye Başkanı Klaus Woweriet ve Eyalet Meclisi Başkanı Walter Momper’in ardından Cumhurbaşkanı Rau ve eşinin yeni yılını kutlayan Metin Küçük, Rau’ya Almanya’daki göçmen ve Türklerin çalışmalarına verdiği destekten dolayı teşekkür etti. ve “Sizi yeniden Cumhurbaşkanı olarak görmek istiyoruz” dedi.

Metin Küçük, resepsiyonda Cumhurbaşkanı Johannes Rau’ya Alevilerin sorunlarını anlattığını söyledi.

Rau’nun resepsiyonuna Türk toplumu adına davet edilen Türkler, duygularını şöyle anlattılar: Çalışmalarımız meyvelerini verdi:

Berlin Anadolu Alevi Kültür Merkezi Başkanı Metin Küçük: “Bu resepsiyona davet edilmemiz, çalışmalarımızın meyvesini verdiğini gösteriyor. Bundan birkaç yıl önce derneğimize bir parti meclisi üyesinin davet edilmesi bile büyük bir olaydı. Son üç yılda yaptığımız çalışmalar, Cumhurbaşkanı tarafından kabul görüyorsa ne mutlu bize.”

 

Almanya’daki Türk ve Alevi gençliğinin durumlari nasildir?

 

Türk ve Alevi gençleri karakteristik yapıları itibariyle farklı olsalarda aynı ülkede yaşadıkları için güncel sorunları aynıdır. Fakat Türk gençleri için daha fazla olanaklar vardır. Gerek Türk devletinin ve gereksede bazı Cemaatlerin (özellikle Fetullah Gülen Cemaati) bu gençlere yönelik sundukları olanaklar Alevi gençlerine sunulmamaktadır. Örneğin Fetullahçılar Berlin Spandau ilçesinde Lise açmışlardır ve geleceğin genç beyinlerini yetiştirmektedirler. Üstelik bu beyinler hem anti laik, hemde anti komunist (Önceleri Komünizme karşı iken günümüzde Demokrasiyi düşman bellemektedirler) yani tamamen radikal dinci olarak yetişiyorlar.

Alevi gençleri daha çok var olan ve kısıtlı olanaklardan yararlanmaya çalışıyorlar. Burada kusur gençlerin değil Alevi kurumlarında görev yapan yöneticilere aittir. Alevi gençlerine, Alevi Kültür Merkezleri yada Cemevleri yeterince sahip çıkmamaktadırlar ve onlara yönelik gençliği bilinçlendiren yada yönlendiren eğitim çalışmaları yada projeler sunamamaktadırlar.

“Bilgin ölü olsada diridir. Cahil diri olsada ölü. “Hz. Ali Sadece Alevi inanç ve öğretisini gençlerimize öğretsek bu çocukları sokaktan ve kötü işlerden korumuş ve onlara sahip çıkmış oluruz.

 

Sanırım Kürt ve Zaza bölgelerinde de bu inanç mensupları var? Bu doğru mudur, yanlış´sa doğrusunu sizler söyleyiniz? ‘Kürt ve

Zaza bölgelerinde Alevi inancina sahip insanlar Yaşamaktamıdır?’

İnsan ayrımı yapmayan bir inanca sahip insanlar olarak; Türkü, Kürdü ZaZa ve Ermeniyi insan olarak aynı nazarda görürüz.

İnancı, rengi, dili, ırkı ve cinsiyeti ne olursa olsun bizim için yaradanın kulları insandır ve insanlığa hizmet ettiği sürece bizim nazarımızda kutsal bir varlıktır. Anadolu coğrafyasında bir çok uygarlıklar yaşamış ve kalıcı bir yapının mozaik taşlarını günümüze

değin taşıyıp getirmişlerdir.

Türkler, Kürtler, Ermeniler, Zazalar, Aleviler ve daha nice toplumlar bu coğrafyanın Mozaik taşlarını oluştururlar.

Hiç kuşkusuz Kürt ve Zaza bölgelerinde Alevi inancina sahip topluluklar yaşadığı gibi diğer inanca mensup insanlar da yaşamıştır ve halen de o bölgelerde sözünü ettiğimiz insanlar birlikte yani bir arada yaşamlarını sürdürmektedirler.

İnancımız gereği insanları severiz, sayarız ve asla insanlığa zarar vermeyiz. Bize yapılmasını istemediğimiz hiç bir şeyi karşı tarafa yapmayız. Aynı saygıyı ve özeni karşı taraftan da bekleriz. İnancımızı diğer inanç mensuplarına asla dayatmayız. Kimseye kin ve kibirle bakmayız. Alevilerin içindeki Yaradan (Hak) sevgisi ‘görünenin diger yüzünü tanımamıza yardımcı olmaktadır.’

Yine Alevi inancina göre biliyoruz ki ‘Hoşgörü evrendeki güçlerin en büyügüdür.’

Hindistanin efsanevi lideri Mahatma Gandi şöyle diyor; ‘Allahım, eğer insanlara zarar verirsem, özür dileme gücü ver bana, ve eğer insanlar bana zarar verirse, affetme ve merhamet gücü ver bana.’ 13. yüzyılda Anadoluya gelen Pirimiz Hünkar Hacı Bektaşi Veli şöyle buyuruyor: ’72 Millete aynı nazarla bakınız’. Alevi inancının merkezinde insan vardır. Çünkü yüce Yaradan en kutsal varlık olarak insanı yaratmıştır.

Evet güzel dost, sorularnıza verdiğim yanıtlar sizleri ne denli hoşnut kılar bilemem, fakat şunu açık yüreklilikle söyleyebilirim ki; ben yaşamımı  korkusuzca yaşadım, zorlukların tümüne göğüs gerdim ve onların üstesinden gelebileceğimi düşünerek bu yola baş koydum. Bir yol önderi olarak ceddimiz Seyyid Şeyh Mahmut ´ül Kebir yani Derviş Gevr / Derviş Beyaz evladi olarak  sonsuza dek Hak´tan yana hakikat´tan yana ve itikatla sağlam adımlarla ceddimizin bize gösterdigi hedefe dogru ilerlemeye devam edecegiz.

 

Saygılarımla, Pir Metin Küçük, Berlin Sene 29. 12. 2008 Almanya / Berlin

 

Not: Size bugüne kadar dilimin döndüğünce kalemimin yazdığınca ilettiğim yazılarımın bir değerlendirmesini yapar ve herhangi bilimsel bir çalışmada kullanırsanız benim için onur vesilesi olur ve bu anlamda görüşlerinizi bildirirseniz sevinirim.

Çalışmalarınızda başarılar diler, yeni yılın size ve ailenize sağlık ve huzur getirmesini yüce Allah’tan niyaz ederim.