MEHMET YAMAN (I)

[DEDE (HIDIR ABDAL OCAĞI), İLAHİYATÇI, YAZAR]

 

AYHAN AYDIN

 

Aldığı eğitim yanında, kendisini de yetiştirip, Alevi dedeleri ve yazarları içinde müstesna bir yer edinen Mehmet Yaman, Erzincan Kemaliye Ocak Köyü’nden, Hıdır Abdal Sultan Evlatları’ndandır.

Yine köklü bir ocak ve dede ailesinden gelmesinin yanı sıra, kendi köyünün en önde gelen dedelerinin de cemlerinde bulunmuş, zamanın bilge insanlarının yanında yetişmiş olan Mehmet Yaman, Alevi dedeleri arasında en çok kitabı yayınlanan, yabancı dil bilen, yurt dışında birçok cemler yürütmesinin yanında uzun süre, insanları eğitme konusunda, ders verme konumunda da çok ayrıcalıklı bir yere sahiptir.

Hayat öyküsü yazdığı eserlerde mevcut olan ve kendisiyle yaptığım ve Alevilik Bektaşilik Söyleşileri  (Pencere Yayınları, 1997)

isimli kitabımın ilk cildindeki daha kapsamlı bir söyleşide kendisiyle ilgili daha detaylı bilgiler bulabileceğiniz Mehmet Yaman’la; Ali Naki Horasani ile Halk Ozanı Ali Ekber Gülbaş (Ekberi)’ın birlikte katıldıkları bir uzun söyleşiyi de, 1999’da Cem Radyo’da yapmıştım.

Bu söyleşide özellikle Muharrem ve Kerbela üzerinde dursak da Mehmet Yaman diğer konulardaki birikimlerini de hem bana, hem de geniş halk kitlelerine ulaştırmıştı.

Bu bağlamda bu kitapta yeniden düzenlediğim bu söyleşiyi değerlendirmeyi uygun buldum.

Aynı zamanda çok önemli bir kütüphanesinin bulunduğu kendi evinde dört saatlik bir kamera çekimiyle, özel sohbetimizde sazı ve sözüyle de, çok uzun yıllar bu yola hizmet etmiş ve etmeye devam eden Mehmet Yaman Dede’nin, Alevi toplumu için bir değer olduğunu tekrar belgeledik.

Son olarak CEM Vakfı’nda da önemli bir hizmet vererek, dar kapsamlı da olsa, yeteri duyuru yapılmadığı için az sayıda katılımcı olsa, daha doğrusu bazı dedelere yönelik kalsa da, “Eski Yazı” dersi vererek yine çok önemli bir görevi yerine getirmiştir.  Daha sonra ise İngiltere Londra Cemevi’nin davetlisi olarak oraya gitip gençlerin yetişmesi kosunuda emak sarf etmiştir.

Kitapta kendisiyle yaptığım ikinci söyleşim ise özellikle dedelik konusunu kapsayan, bu arada Aleviliğin çok önemli yazılı kaynaklarından Buyruklarla ilgili  önemli şeylerin söylendiği yine tarihi bir söyleşi olmuştur.

 

 

Kerbela’nın faciasın söylerken

Şah Hüseyin’e hasretimi yazsınlar

Şimdi sağım herhangi gün ölürken

Şah Hüseyin’e hasretimi yazsınlar

 

Varamadım o kervana vah bana

Cüda etme sen yarabbi bir yana

Öğütlerim sadık bir dost olana

Şah Hüseyin’e hasretimi yazsınlar

 

Kederlenir, dertli dertli yazarım

Bir divane oldum yanar gezerim

Efkarlanır hasretimle özlerim

Şah Hüseyin’e hasretimi yazsınlar

 

Bağrım yara akar gözlerim yaşı

Ah ile geçirdim baharı kışı

Dost canlara vasiyetim bu işi

Şah Hüseyin’e hasretimi yazsınlar

 

Düş ediben bir hüzünlük çekerim

Kederlenir kanlı yaşlar dökerim

Sadık olan cananlara söylerim

Şah Hüseyin’e hasretimi yazsınlar

 

Müslüm Seyrani geldim bu yaşıma

Neler geldi geçti garip başıma

Ben ölünce böyle mezar taşına

Şah Hüseyin’e hasretimi yazsınlar

 

(Müslüm Kumru (Aşık Müslüm Seyrani)

 

 

Mehmet Yaman’la Söyleşiler (I)

 

Yıllarca yurdun bir çok yerinde Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerini okuttunuz, fakat siz Alevî kökenliliğinizi, Alevîliğinizi, Hıdır Abdal Ocağı mensubu olduğunuzu çok güzel gösterdiniz.

Gittiğiniz her yörede Alevî’si, Sünni’si; Alevîliği-Bektaşiliği sizin dilinizden anladı, sizin dilinizden dinledi, sizin ağzınızdan çıkanlar onlar için birer rehber oldu.

O yüzden çok kısaca sizin yaşamınızı kendi ağzınızdan alalım diyorum, bize kendinizden kısaca bahseder misiniz?

 

Sağ ol Ayhan Can teşekkür ederim.

Ben Mehmet Yaman. 1940 yılında Erzincan’ın Kemaliye İlçesi’nin Ocak Köyü’nde doğdum.

İlkokulu bitirdikten sonra İstanbul’a geldim, burada kendi köyümüzden Abbas Erturan adlı canımız beni okutmak istedi.

Köyümüzde oldukça çok eski yazıyla yazılmış eser vardı.

Nerede onca eski yazıyı okuyacak insan?

Köyümüzde bu konuyla ilgilenen kimse yoktu. Fakat binlerce eser, binlerce cilt kitabımız da işe yaramaz halde duruyordu. Bunları okutmak için beni bilinçli olarak dini bir okula, Arapça öğreten bir okula yazdırdı ve ben öğrenimimi orada tamamladım.

Ama çok dedikodular oldu tabi bu konuda; Mehmet Yaman İmam Hatibe gidiyor, ilahiyata gidiyor ve orada Sünni’leşiyor, diye. Kimileri bilmediği için bu aleyhimde davrandılar, kimileri de artık başka türlü davrandılar bilmiyoruz neden olduğunu.

Ama ben yoluma devam ettim, ben okuluma devam ettiğim sürece de cemlerimize, cemaatlerimize ara vermedim.

Yine kendi köylerimiz Abbas Erturan’ın sayesinde, Aşık Daimi’ler olsun, Feyzullah Çınar’lar olsun,  Feyzullah Çınar’lar, Aşık Veysel’ler, Turan Engin’ler olsun devamlı biz cemlerimize, cemaatlerimize devam ediyorduk.

Ve böylece okulu bitirdim ve sonra Pertevniyal Lisesi’nde öğretmen oldum.

Ondan sonra Gerçekler Dergisi’ni çıkardım, gene mücadele verdim.

Okullarda Din Bilgisi öğretmeni olduğumu da dedikodu yapanlar oldu, anlamayanlar oldu haklı olarak.

Ya nasıl olur da Din Bilgisi dersi verir bir Alevî, bir Alevî’den Din dersi öğretmeni olur mu?,  diye sayısız laflar, dedikodular üretildi.

Fakat bunları da ben kulak ardı ettim.

Ben bildiğim gerçekleri Hüseyin-i Kerbela’nın, Hz. Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli’nin ve ceddimizin yolunu sürdürmeye devam ettim.

1994’te emekli olunca dünyanın ne bileyim, hemen her köşesinden Alevî Kültür Merkezleri beni davet ettiler, bizler de gücümüz oranında oralara gittik.

Bu fakir kardeşinize son davet şöyle oldu; Şahkulu Sultan’da bir kurs açmıştık, benim önerimle açılmıştı bu kurslar, çok da iyi, çok da güzel oldu.

Alevîlik, inanç, ibadet, kültür geleneklerini öğretmek için talebelerimiz devam ettiler, istekle devam ettiler.

Sonra Avrupa bunu duyunca Mannheim’e çağırdılar.

Mannheim’da, üç yıldır Mannheim Alevî Kültür Merkezi’nde bir Alevîlik kursum var benim. Ve orada her sene 40 öğrencim oluyor.

Pir, mürşid, rehber, musahip kapıları, cem, erkan, on iki hizmet ve cenaze hizmetleri dahil bunların eğitimini orada yapıyorum, onlar da öğrenim görüyorlar sonra bunların sertifikalarını veriyoruz.

Şimdi de tabi ismini söylemeyeyim üç yerden, üç büyük Alevî kültür merkezinden teklif var; Alevî kursları açalım, cenazelerimizi kendimiz kaldıralım, cemlerimizi kendimiz yapalım, dedelerin yerine dede, zakirlerin yerine zakir, on iki hizmetlinin yerine on hizmetle insanlarımız yetişsin, gençlerimiz eğitilsin, diye böyle bir okullaşma faaliyetlerine doğru gidiyoruz.

Kendimi bu yola adadım Ayhan Bey.

 

Muharremin anlamı nedir, Kerbela nedir, Şah Hüseyin kimdir?

 

Sağ olun Ayhan Bey, gönül ister ki saygı değer ve sevgili Cem Radyo’su dinleyicilerimiz Ehlibeyt muhipleri bana şu programımızda buradaki değerli canlarımızda sizin de güzel soru ve yanıtlarıyla Kerbela Olayını, Şah Hüseyin’i ve lanetli Yezid’in kim olduğunu öz olarak öğrensin istiyorum.

Yani bunu özet içinde sizlere sunmak istiyorum. Artık sonrası size kalmış.

Efendim işin özü şöyle başladı; İslam Dini ve İslam Devletleri Tarihinin en zalim ve hilekar hükümdarları Muaviye ile oğlu Yezid’tir.

Tabi bunların bu konuda yardımcıları da var; İbn-i Mülcem var, Şimir var, Mervan var, Süfyan var. Bunlar tarihte lanetle anılmıştır.

 

Muaviye ve Yezid

 

Erenler, çağdaş devletlerin en zalim hükümdarlarına, Avrupa tarihinin bütün kan dökücü ve haşin imparatorlarına taş çıkartacak kadar hırslı ve fenalığa düşkün bir baba oğuldu bunlar.

El ele vermiş ve tam bir bütünleşme içinde eski Doğu Uygarlığını yeniden kurmaya azmetmiş, milyonlarca insanların aralarına bölücülük ve düşmanlık sokmak suretiyle yalnız kendi kişisel çıkarlarını elde etmeye çalışan ve bu uğurda yüz binlerce masum insanın kanını döken bu zalim hükümdarlar, krallar İslam tarihlerinin daima lanetle anacakları ve şimdiye kadar anıp geldiği birer şahsiyettirler.

Bu Emevi soyunun, Süfyan soyunun, Ehlibeyt evladına yaptığı büyük fenalık dünya durdukça unutulmayacaktır.

Ve bu kadar müthiş bir facia ile başlamış ve yine korkunç ve kanlı bir olayla, faciayla devam edip gelmiştir.

Sivas’lara ve Kosova’lara kadar sürmüştür Kerbela Olayı.

Yalnız İslam Tarihi değil, genel tarihlerin, bütün dünya tarihinin bile en vahşi ve en kanlı bir tasvir ve tanımlamayla kaydettikleri Kerbela Olayı ile İslam alemine soktuğu ikilik ve bundan doğan mezhep çatışmaları yine bu insanlık düşmanı Emevi krallarının sahneye koyduğu en kanlı ve aşağılık örnekleridir.

İşte bunun içindir ki bunlardan başta lanetli Yezid’in adı bütün dillerde ve bütün ağızlarda fenalıkların, kötülüklerin bir sembolü olarak kalmıştır.

Hainliği, vahşiliği, fenalığı, ahlaksızlığı ile dikkati çeken bozguncu kimselere bugün bile “yezid” diye hitap edilmekte.

Bunu biz Alevîler de böyle söylemekte, Sünni yurttaşlarımız da Sünni Müslümanlar da aynı şekilde Yezid’i sevmemektedir.

Ama Yezid’i sevdiren hocalar vardır ve sevenler de vardır.

Biz tarihte sadece bir Yezid biliyoruz o da Muaviye’nin oğlu Yezid’dir.

İkinci olarak da şunları Yezid olarak hitap ediyoruz, aynen ahlakı, tutumu, kötülüğü, vahşiliği, haksızlığı Yezid’e benzeyen kim varsa, kim olursa olsun biz de onu Yezid’in arkadaşı, hempası olarak Yezid’e benzettiğimiz için hem Yezid’e hem de o tür insanlara lanet ediyoruz ben kendi şahsıma herkese karışmıyorum.

Evet özellikle İslam’lar arasında bu lanetli isim dünya durdukça duracak fakat bir hayır ile değil her an ve her zaman fenalığın, alçaklığın, iki yüzlülüğün, hilenin ve zulmün sembolü bütün çirkin ve aşağılık inançların timsali olacaktır.

Tarihlere yalnız fenalıkları, yalnız kötülükleriyle mal olan Yezid bu kanlı zalim bütün dudaklarda nefretle anılırken her fenaya, her alçağa ve her fesat ruhlu insana da daima nefretle haykıracaktır insanlık: Yezid, Yezid, diye.

 

Şimdi Tevfik Fikret’in güzel bir beyiti var;

 

Zulmün topu var, kalesi var, güllesi varsa,

Hakk’ın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır.

 

Çünkü Hüseyin-i Kerbela’nın çok güzel bir özdeyişi bizim kılavuzumuz olsun, diyoruz dinleyen canlara da hepimize de.

Buyuruyor ki Hz. İmam Hüseyin; “Hayat inanmak ve mücadele etmektir.”

İnanırsan, aklını kullanırsan, yapacağın o güzel işlerde Hakk-Muhammed-Ali yolunda insanlık sevgisiyle insanlığa hizmet için  eğer gerçekten inanıyorsan, samimiysen amacın gerçekten Hakk yoluysa sevgiyse o zaman aklını kullanacaksın ve işine gönlünü vereceksin ve var kuvvetinle bu yolda çalışacaksın.

İşte biz toplum olarak, Ehlibeyt muhibbanı olarak bu yola çıkmış durumdayız 1400 yıldır.

Fakat şimdi de artık devam ediyoruz, cem evlerimizle, radyolarımızla, basınımızla, efendim konferanslarımızla.

Hz. Hüseyin Yezid ordusunun karşısına vardığında atını durdurup onlara şöyle seslendi;

 

“Ey Şam’lılar, sizinle savaşa başlayan ilk ben değilim, fesadı ve kötülüğü siz çıkardınız.

Yakınlarımı ve çocuklarımı öldürdünüz, şimdi de askerlerinizin çokluğuna güvenerek Yezid’e uymamı, Yezid’e oy vermemi, Yezid’e biat etmemi istersiniz, benim için zilletle yaşamaktansa izzetle ölmek yeğdir, amacınıza eremeyeceksiniz.

 

 Hz. Resul’e, Muhammed Mustafa’ya zerre kadar saygınız varsa bu işlerin sonunun nereye varacağını düşünün.

 

Yaptığınız zulümlerden tövbe ve istiğfar edin, bana fırsat verin ki, Ehlibeyt kadınlarını ve çocuklarını gurbette ayakları altında bırakmayayım” .

 

Diye onlara bir konuşma yapmıştı Kerbela çöllerinde.

Bu sözler üzerine ordunun dağılacağını düşünen Yezid’in komutanları toplu hücum emrini verdiler.

Fakat yine de Hz. Hüseyin’in karşısına tek olarak kimse çıkmak istemiyordu.

Onu hep birlikte ok yağmuruna tuttular.

Hz. Hüseyin attan aşağı düşmüştü, mecalsiz bir çok yara almıştı, kan kaybından ve susuzluktan bitkindi.

Sinan bin Enes ve Şimir adında iki bedbaht, kumlar üzerinde yatmakta olan Şah Hüseyin’in üzerine atıldılar.

Ve…

Sonsuza dek insanlığın bağrında kanayacak olan yarayı açtılar.

Hz. Hüseyin’in şehit edilmesinden sonra Yezid ordusunun bir bölümü çadırlara saldırdılar.

Kerbela’da tarihte benzeri görülmedik bir vahşet ve acımasızlıkla Hz. Muhammed’in ve Hz. Ali’nin çocuklarını ve torunlarını meme emmekte olan masumlara varıncaya kadar şehit ettiler.

Kerbela Olayı; canlar öyle bir faciadır ki, Hz. Muhammed’in öpüp kokladığı bir başın acımasızca kesilip şehir şehir dolaştırılmasını, susuzluktan bunalmış meme emmekte olan bir masumun oklanıp şehit edilmesini, Hz. Muhammed’in torunlarından oluşan, kadınların ve şehit cesetlerinin üzerine vahşetle saldırılıp çiğnenmesini, talan ve yağma edilmesini anlatmaktan insanlık adına utanç duyuyoruz gerçekten.

Hz. Hüseyin vicdansız ve insanlıktan uzak Yezid’in bu zulmü yapacağını bile bile Kerbela’ya gitmişti.

Böylesine bir facianın ortasında Hz. Hüseyin inancının kutsallığını, gücünü Hakk’ın ve insanlığın zulme, batıla, ahlaksızlığa karşı olan zaferini cihana eşsiz bir biçimde göstermiştir.

Dedesinin ve babasının yoluna sahip çıkmıştır.

Hz. Hüseyin yanındakilerle birlikte insanoğluna, yücelme yolunda, insanlık ve Allah yolunda gerektiği zaman neler yapılabileceğini kimseye nasip olmayacak bir düzeyde bizlere öğretmiştir.

 

Serseri girme meydana

Aşık senden hal isterler

Kallaşlık ile urma dem

Tasdik ehli kal isterler

 

Uyan gafletin habından

İspat isterler batından

Her aşıka sohbetinden

Erkan ile yol isterler

 

Erenler oynar utulmaz

Bu yola hile katılmaz

Bundan harmühre satılmaz

Ya gevher ya lal isterler

 

Kılı kırk pare ederler

Birin yol tutup giderler

Dile itibar ederler

Hal içinde hal isterler

 

Pir Sultan Abdal’ım n’eylersin

Müşkül halledip söylersin

Arısın çiçek yaylarsın

Yarın senden bal isterler

 

İnsanların çıkar uğruna nerelere kadar düşebileceklerini, ne ölçüde insafsız ve vicdansız olabileceklerini de Yezid ve yandaşları Kerbela çöllerinde göstermiştir.

Biri insanları yüceltiyor alabildiğine, Hz. Hüseyin insanları yüceltiyor, uyarıcı, yol gösterici, sözüne sadık, dürüst ve cesur, öteki Yezid ise aşağılık, hilekar, yalancı, bencil ve tiksindirici, o da alçaltıyor.

Kerbela meydanı o gün insanların yüz yıllardan beri okuduğu ve sonsuza kadar da okumaya devam edeceği Tanrısal bir destana tanık oluyor.

Hz. Hüseyin iki şeyden birini yapabilirdi, zilletle, aşağılıkla yaşamak ya da yücelikle, izzetle ölmek.

Hz. Hüseyin ikincisini üstün buldu, savaşa girişti, dostları birer birer gözü önünde şehit oldular, kardeşinin, Abbas’ın kolları kesildi, Fırat kıyısına düştü, 19 yaşındaki oğlu param parça edildi, Ali Ekber.

Kardeşinin 11 yaşındaki oğlu gözü baka baka öldürüldü, şehit oldu.

6 aylık yavrusu Ali Asgar kucağında oklandı. Kardeşinin küçücük çocuğu bağrında can verdi.

Ayali Ehli, Ailesi esir oluyordu.

Susuzdu onlar gibi, fakat arslanlar gibi dövüştü ve inancına can verdi, inancına.

Başı kesildi, mızrağa dikildi, vücudu atların nallarıyla ezildi, hurda haş oldu şahadet şerbetini içti.

 

Saygı değer dinleyiciler, bu bir beylik davası değildi, bir hilafet davası, bir tahta geçme davası değildi.

Bu bir körü körüne tehlikeye atılış değildi, bu bir inanç davasıydı, bu bir anlayış örneği bu bir şeref savaşıydı.

Hz. Hüseyin (burası çok önemli değerli canlar) Hz. Hüseyin inandık diyen Yezidlerin inanmadıklarını, uyduk diyenlerin münafık olduğunu, insanız diyenlerin insanlıktan çok uzak bulunduklarını ispat eyledi.

Hüseyin biliyordu ki 30 bin kişilik bir orduya 100 kişiyle karşı durulmaz,

Hüseyin biliyordu ki kuvvete kuvvetle karşı konur,

Hüseyin biliyordu ki yaşayış ölümden çok tatlıdır ama gene biliyordu ki azlık bir an içindir ve yenilenler vardır ki zaman geçtikçe gelenleri alt ederler.

Kuvvet kuvveti yense bile gerçeği yenemez, bu çok gerçektir.

Bugün için de dünyada ve Türkiye’mizde bu çok önemli bir şeydir, kuvvet kuvveti yense bile gerçeği yenemez.

Ölüm acıdır ama şerefsiz yaşamak ölümden beterdir, zulme karşı durmazsa Hz. Hüseyin biliyordu ki gerçek bildiği dedesinin ve babasının, Muhammed Ali’nin yolu yok olacak, kutlu saydığından eser kalmayacak.

Yüceltmek istediği alçalıp ezilecek adı bile kalmayacak.

Böylece Hz. Hüseyin yalnız inanç şehidi olmadı, şeref, izzeti nefs ve insanlık şehidi oldu.

Zilletle yaşamayı kabul edenler aşağılık kişiler, anlamayanlar onun hareketini anlamsız bulur, onu gafil sanır, tabi bunlar mazurdur.

Fakat izzetle ölmeyi bilenler onun şehit oluşunu kutlar, onu en uyanık bir er, bir fedakarlık bayrağı sayar.

Hatta bazen bu konuda çok sözler söyleniyor ki Hz. Hüseyin’i tanımadıkları anlaşılıyor bazı canların Sünni olsun, Alevî olsun Hz. Hüseyin’i tanınmıyor.

Tanımıyor çünkü Hz. Muhammed’in iki emanetini tanımadılar Kerbela’da iki emaneti de yok etmeye çalıştılar, Kuran-ı ve Ehlibeyt’i yok etmeye çalıştılar.

Ama inandık diyorlardı o da ayrı bir mesele.

Değerli dinleyiciler Hz. Hüseyin bize mazlumluğuyla zulme karşı durmayı, izzeti nefsimizi korumayı, şerefli ölümüyle şerefle yaşamanın bir hak ve bir vazife olduğunu gösteriyor, bildiriyor.

Yalnız el verir ki bu anışlarda Hz. Hüseyin’in vermek istediği mesajı kavrayabilelim, bu konuda da çalışmalarımız vardır.

 

Günümüz halk ozanlarından Ali Ekber Gülbaş’ın da Alevi inancıyla ilgili çok güzel şiirleri var. Bir örnek verelim, dilerseniz?

 

Alevîlik nedir diye soranlar

Evveli Ademi Nebi’den gelir

Türlü şekillere mana yoranlar

Bu yol Hakk Muhammed Ali’den gelir

 

Hilafet tahtını kurduktan sonra

Haydarı Kerrarı vurduktan sonra

Hüseyin de şehit olduktan sonra

Ehlibeyt yolunu sürenden gelir

 

Muhammed Nebi’nin kurduğu yoldur

Hz. Ali’nin sürdüğü yoldur

İmamlar neslinden bir parça koldur

Hünkar Hacı Bektaş  Veli’den gelir

 

Muhammed soyuna kastedenlere

Ehlibeyt yolunu terk edenlere

Evladı Resul’e küfredenlere

Kılıç çeken Eba Müslüm’den gelir

 

Ekberi’yem söyler Hakk’ın sözüdür

Bu yolu görmeyen körün gözüdür

Alevlik mezhep değil özüdür

Muhammed Mustafa Nebi’den gelir.

 

Sevgili Mehmet Yaman; Kerbela, Muharremle ilgili sanırım başka açıklamalarınız,  mesajlarınız olacak, sözleriniz olacak bize o güzel fikirlerinizi aktarır mısınız?

 

Eyvallah erenler.

Bugün Batı alemi bile Hz. Hüseyin’i, Kerbela’yı muazzam işlemişlerdir.

Ali Naki Dede bir olay anlatmıştı. Bu gerçekten çok tarihi bir olay. Muharremde Papa’nın Vatikan’da Hıristiyan aleminin yas tutmasından bahsetti.

Şurayla bağlantı kurdum; İspanya’da bir dergi geçti elime; kilisede çıkarılmış, yayınlanmış o kadar güzel bir resim, altında yazıyor Fatıma diye.

Hz. Fatıma İslam Peygamberi Muhammed’in kızı Fatıma diye güzel bir dergi çıkarmışlar.

Yani bizi bizden daha çok iyi bilen yahutta Hz. Hüseyin’i bilmediği halde Müslüman’ım, diyen nice Müslümanlardan fersah fersah daha çok bilen Hıristiyan alemi de var, yok değil. Yazarlar var. Almanların ünlü bir şairi vardır Goethe biliyorsunuz, ünlü eser Faust’un yazarı, eserinde; örnek vererek anlatır. Örneğin insanlar kıra gezmeye giderler ve dönüşte eğlendiklerine tabi sevinirler.

Halbuki onlar gezinti sırasında ayaklarının altında sayısız karınca öldürmüşlerdir, böcekler öldürmüşlerdir, bunu hiç fark etmezler ve düşünmezler; gece karanlığında yürüyor adam, eserde bunlardan bahsediyor.

İşte on Muharrem günü Kerbela’da bu cinayetleri işleyenler bunun farkında değillerdi.

İnsan havsalasının alamayacağı, kavrayamayacağı, mantığın kabul edemeyeceği, akılları durduran bu cinayetleri onlar nasıl işlediler? İşlerler. Çünkü Emevioğulları ve kafir çocukları, müşrik çocukları bu işleri görürler.

Ancak inanmayan, vahşi olan, bilinçsiz olan, hayvani derecede olan mahluklar ancak Hz. Hüseyin’i şehit ederler ve çünkü onlar insandan başka bir yaratıklardı.

Bugün de aynı yaratıklar var.

Yıllarca önce hatırlarım ben bir ilmihal kitabında adını anmıyorum, burada bu mübarek günde, bu Cem Radyo’nun dinleyicileri bu adı duymasınlar, bu herif bu kitapta diyor ki; “sakın ha Muharrem, aşure günü yası matem tutmayın, aşure pişirmeyin, kimseye dağıtmayın, Kızılbaş olursunuz ha! Hüseyin için niye matem tutuyorsunuz?, Hüseyin haksızdı, Yezid bizim halifemizdir, efendimizdir. Hüseyin Yezid’e karşı geldi, gidip Yezid’e uysaydı, biat etseydi” diyordu.

Hak Halife Yezid efendimizindir, diyorlar. Ve bunu aynen yazıyor. Ve şu anda yanımda Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bu yılki  takvimi var. Daha eski yıllarda takvimi de araştırdım hepsini saklıyorum arşiv halinde.

Utanç verici bir durum, katiyen Muharrem’den bahsetmiyor. Katiyen On Muharremde Hz. Hüseyin’den bahsetmiyor.

Yazıklar olsun bunun müsebbibleri, bu işleri yapanlar Allah’tan korkmuyorlar bari kuldan utansınlar.

Kullar, inananlar ve dünya insanlığı bunların yaptığı hıyanetleri, asla affetmeyecektir. Tabi önce Yüce Allah affetmeyecek, Hz. Muhammed affetmeyecektir!

Hz. Hüseyin’den bahsetmiyorlar ama Yezid’den, ama Muaviye’den, ama Mervan’dan hepsinden bahsediyorlar.

Utanç verici bir olay!

Diyanet Dergisi’nde güya bekliyoruz ki Hz. Hüseyin’den, Muharrem ayından, Yası Matemden bahsetsinler, televizyonlarda Hz. Hüseyin ve Kerbela konusunda açıklama yapılsın, adam umursamıyor. 1991 yılında Diyanet’teki görüşmelerimde bunları söylemiştim ben.

Devlet bakanı da, Diyanet başkanı da, Diyanet’in baş müfettişi de tamam dediler, biz bundan sonra Hz. Hüseyin’i medyada, yani TRT’de yazarız, anarız. Asla sözlerinde durmuyorlar asla durmuyorlar. Çünkü maalesef Diyanet’in takvimi yanımda, hiç Kerbela’dan bahsetmiyor, diğer takvimlerde bahsetmiyor.

Güzelim erenler, şimdi bu anlattığım konulara bir canlı örnek vermek istiyorum, bir Sünni köyde görevliydim ben, eşimle birlikte beni bir Hacı arkadaş “Yav öğretmenim dedi, geldin bizim buralarda öğretmenlik yapıyorsun bir akşam gelin de işte bir çay içelim” dedi, gittik.

Bütün köylü geldi oraya  kadın, erkek, yediden yetmişe, çoluk-çocuk orada, ben öğretmenim ya, bir nahiyedir orası. Şimdi oturduk, bahis Kerbela’dan, Hz. Hüseyin’den açıldı. Yezid’in ve ordusunun Emeviler’in Ehlibeyt’e neler yaptığını, nasıl şehit ettiklerini, Ehlibeyt’in ne olduğunu hepsini anlattım, inanın kendilerinden, o köyden olan arkadaşlar şu anda dinleyenler varsa bilirler, isim vermiyorum bilirler. İnanır mısınız Allah’ın birliği hakkı için hepsi ağladı ve bir Sünni hanım çıktı, yaşlı bir hanım, “Hoca efendi ben dedi sana bir şey söyleyeyim mi?”, buyur bacı dedim falan “lanet olsun, dedi bize dedi bunu öğretmediler, bu hocalar bize öğretmediler, Hz. Hüseyin kimdir?, Hz. Ali kimdir?, On iki İmam kimdir?, Hz. Muhammed niçin gönderilmiş?, Hz. Muhammed’in görevi nedir?, bunu bize öğretmediler. Sen namazını kıl, beş vakit namazını kıl, Hacca git, Ramazan orucunu tut Müslümansın, dediler. Bize Ehlibeyt’i öğretmediler, dedi. “Çünkü ben onlara konuşmamın arasında bir şey söyledim”, şimdi dedim arkadaşlar bakın, camiden çıkan Müslümanlara sorun, ne yaptınız içerde namaz kıldık, dua ettik başka? Selavat getirdik”. Nasıl getirdiniz selavatı “Allahümme Salli Ala Seydina Muhammedin ve Al-i Ali Muhammed” getirdiniz, peki nedir bunun anlamı? Ve Al-i Ali Muhammed, “Vallahi bilmiyoruz dediler, anlamını bilmiyoruz”. İşte burada Ehlibeyt’e salat-ü selam getiriyorsunuz, niçin namaz kıldığınızı bile bilmiyorsunuz. Çünkü siz haklısınız ama size öğretmeyen, kasıtlı olarak öğretmeyen o hocalar, o Muaviye’nin avukatları, hepsini demiyorum, bütün hocaları katmıyorum burada, o hocalar suçludur burada, suçludur, dedim ve öyledir de.

Allah’a, Tanrı’ya, öbür cihanda yani bir gün mahşer meydanı gelirse sorgu suallerini veremeyeceklerdir güzelim.

Ben bunu anlatmak istedim.

 

Bir birlik kuralım sevgiden yana

Ayın etrafında bir hale gibi

El ele gönül gönüle can cana

Zulmün etrafında bir kale gibi

 

Aşılmaz güçleri birlik aşalım

Birlik eğlenelim birlik koşalım

Sevgi halkasıyla kucaklaşalım

Karanlık içinde bir şule gibi

 

Tüm benlikler kalksın tarafsız olsun

Ne vurguncu olsun ne hırsız olsun

Bir sevgi bağımız sınırsız olsun

Burcu göğe varan bir kule gibi

 

Ne bir içilendir ne de yenilen

Sevgiyle haklaşır kendini bilen

Bir kutsal duygudur sevgi denilen

Ekberi onunla bir köle gibi

 

Ali Ekber Gülbaş

 

Ben diyorum ki düşünüyorum, sesleniyorum Yezid’e, “Ey Yezid sen Fırat’ın yolunu kes, Peygamber ile Aliyyel Mürteza’nın ailesini susuz bırak, erkeklerini şehit et, kundaktaki Ali Asgarı boğazına nişan alarak okla şehit et, çadırları yak, Hüseyin’in göğsüne basarak başını kesip mızrağa tak, dudaklarına sopayla vur, şehitlerle aile efradının eşyalarını yağma et, Ehlibeyt’in kadınlarını çıplak develere bindirip Şam’a götür hakaretle, Ehlibeyt’in kanlı cesetlerine, mübarek cesetlerine basarak çık tahta otur (tahtına çıktı oturdu.) Sonra da kendini halife tanıt.”

Ben Peygamber vekiliyim, Müslüman’ım de, buna nasıl insanlar inanabilir?

Bu mudur Müslümanlık?

Bu mudur İslamiyet’te insaniyet, Allah’ın emirlerine itaat ve peygamberin yoluna riayet bu mudur?

O gün güneş battığı zaman gök de kızıldı, yer de kızıldı.

Gökte güneş kızıllığı, yerde Hakk yolunda, Allah yolunda öldürülen kefensiz çöl ortasında bırakılan ve atların ayakları altında çiğnetilen 83 şehidin haksız yere dökülen kanları, tüten çadırların yanık kokusu! İşte canlar Kerbela ve Aşura budur.

İşte İslam tarihinin bir türlü ommayan, dinmeyen ve kanayan yarası budur.

Bir Batı’lı yazar diyor ki; “Kerbela Gününün olayı ile Ali’nin oğullarını sevenlerin yüreklerinde daha parlak ve sıcak, daha kuvvetli bir ateş yarattı. En vahşiyane bir tarzda, işkence, azap ve susuzluktan sonra şehit edilen Peygamber torunun kanının dökülmesi, onların müthiş nefretlerine yol açtı” diyor.

Batılı bir yazar Alevîlerin diyor nefretlerini kapladı.

Evet şimdi burada demin anlattım, “Hz. Hüseyin için Muharrem’de oruç tutmayın, Aşure yapmayın, Alevîler gibi, Kızılbaşlar gibi yapmayın, bu günahtır. Yezid’e bağlanın” diyen bir yazar olduğu gibi, Osmanlı’ların önüne bir adam çıkmıştır, Mirat-ı Kainat kitabını yazmıştır.

O kitabın Mirat-ı Kainat sayfa 7 cilt, 2.’sinde diyor ki; Allah razı olsun  o eseri yazan adamdan, Yezid’i gerçek yönüyle anlatıyor. Fakat bugünkü bazı hocalar Yezid’i çok methediyor ama dünkü Osmanlı tarihçisi ne yazmış onu da ben anlatacağım kısaca 2. Bölümde şöyle diyor: “Muaviye’nin lanetli oğlu Yezid hakkındadır bu bölüm. İşi gücü zina ve kötülük olan ahlaksızın biriydi, peygamberin Ehlibeyt’ine, Mekke ve Medine halkına reva gördüğü çeşitli zulümler kıyamete kadar lanetle anılmasına sebep olmuştur. Ulu Tanrı’dan umulur ki aşağılıkların en aşağısında kafirler ve şeytanlarla birlikte olsun.”

Hz. Peygamber buyurdu ki; “Yolumu ilk bozan Emevioğulları’ndan Yezid adlı bir kafir olacaktır.”

Rivayet edilir ki Ömer Bin Abdülaziz’in yanında birisi Yezid’i “Müminlerin önderi Yezid” diye anınca, onu kınadı ve yirmi değnek vurdurdu. Ömer Bin Abdülaziz bile Yezid Müminlerin önderi olamaz, diyor.

En son sözüm de bu konuda şu olacak canlar çok önemli burası, şimdi Muharrem Orucumuz, Matem Yası Matem ve sonunda Kurban kesilmesi, Aşure pişirilmesi ve bunun yanı sıra bu Muharrem törenlerinin bir çeşit yani yastan başka, Yası matem olmasından başka, bir de sevinç anlamını taşıyan bir yönü de vardır, sevinçli de olabilir bir yandan ama neden böyle oluyor kısaca anlatıyorum.

Yezid Kerbela Olayının hemen ardından tellallar çağırtıyor, ilan ediyor ve diyor ki; “Ben Ehlibeyt’in, On iki İmam’ın, Evladı Resul’ün soyunu kestim, yok ettim.” Kendi Şam halkına bunu duyuruyor.

O zaman  Alevî toplumu matem tutar, yasa girer.

Bunu duyunca Alevîler diyorlar ki, Ehlibeyt’in soyu kesilmiş biz de mateme giriyoruz deniyor, temelde.

Fakat İmamı Zeynel Abidin Hazretleri esir olduğu zindandan Alevîlere, Ehlibeyt Muhiplerine şu haberi gönderiyor diyor ki, “Ey Ali’yi sevenler Yezid yalan söylüyor, babam Hz. Hüseyin şehit oldu ama ben varım, yaşıyorum. Adım İmam Zeynel’dir.

Yezid’in dediği gibi Ehlibeyt nesli tükenmiş olsaydı dünya karanlık olurdu.

Biz İmam evladıyız, Oniki İmam evladıyız, hiçbir güç bizim neslimizi kesemez.” İşte o zaman Alevîler oruç tutar, kurbanlar kesilir, aşureler pişirilir, Ehlibeyt soyunun kesilmemesinin, devam etmesinin bayramıdır bir yandan.

Hem yası matemdir, hem de sevinç günümüzdür.

Oruç ve kurban İmam Zeynel Abidin’in sağ salim kurtulmasının simgesidir, evet.

 

Bütün aşıkların bende acısı

Hangisiyle yanacağım bilemem

Ayrı ayrı bedenimde sancısı

Hangisiyle yanacağım bilemem

 

Bazen Kerem gibi Aslı peşinde

Bazen Karacaoğlan Elif düşünde

Bazen Mecnun olur çöl güneşinde

Hangisiyle yanacağım bilemem

 

Bazen Nesimi’yim yüzerler beni

Bazen Mansur gibi asarlar beni

Bazen Pir Sultan’ım taşlarlar beni

Hangisiyle yanacağım bilemem

 

Bazen Ferhat olur kaya kırarım

Bazen Cabir olur nara yanarım

Bazen zincirlenir hapse konarım

Hangisiyle yanacağım bilemem

 

Her aşıktan birer zerre bedende

Kırk ölürüm kırk doğarım bir günde

Dertlinin Ekberi oldum son demde

Hangisiyle yanacağım bilemem

 

Ali Ekber Gülbaş

 

Sayın Yaman, muharrem boyunca neler yenilir, neler yenilmez, içilmez, nelere uyulur, uyulması zorunlu kurallarımız nedir?

Bu ayda inanç bakımından oruç dışında neler yapılır, neler yapılmıyor, bu konudaki fikirlerinizi açıklar mısınız?

 

Bu uzun cevaplı bir sorudur, ama ben özetleyeyim.

Şimdi efendim oruç her şeyde olduğu gibi bir fikrin, bir düşüncenin, bir maddi bir de manevi yönü vardır.

Bunu bile anlatmak çok uzun sürecektir.

Şimdi oruç denilince bizler İslam toplumu olarak sabah gün doğumundan önce ve akşam gün batışına kadar hiçbir şey yememek, içmemek ağzını tutmak şeklinde anlıyoruz ve uyguluyoruz oruç olayını.

Efendim oruç zahiri manada budur, zahiri anlamda da oruç vardır.

Muharrem orucunun elbette bazı farklıları vardır.

Çünkü Hz. Hüseyin ve yanındakiler Ehlibeyt on gün Kerbela çöllerinde aç ve susuz kaldılar.

Biz de onların aşkına, onların hürmetine on gün oruç tutalım, iki gün de daha önceden başlayalım, masumlar aşkına, yani biz orucumuzu Oniki İmam aşkına on iki güne tamamlayalım, diyoruz.

Ama on beş gün tutan da var, karşılayanlar var, daha önce başlayanlar var, Fatma Ana aşkına, onun hürmetine, Hz. Hüseyin hürmetine iki üç önce tutanlar var, fakat iki gün önce tutuluyor.

On beş gün tutan da var, on iki gün tutan da var.

Efendim bu artık kendi içinden gelerek yapılan bir duygudur yani bunun bir kuralı yoktur.

Hz. Hüseyin ve Ehlibeyt Kerbela’da aç susuz kalmıştır, şehit olmuştur ben de onların aşkına yemek yemeyeceğim, su içmeyeceğim, eğlencede bulunmayacağım, her hangi bir gönül kırmayacağım, kimseye kötü davranmayacağım.

Efendim bıçakla, kesmeyle ilgili, hiçbir şey kullanmayacağım, soğan kesmek, domates kesmek, elma kesmek, bir ağacı kesmek, kavunu kesmek yani kesmek işlemi kalkıyor. Maddi, manevi olarak hiçbir kesmemek gerekiyor.

Efendim aynaya bakmamak, işte fazla süs yapmamak, fazla kendine efendim böyle zevkli işlerle eğlencelerle uğraşmamak hatta tabi köyümüzde kırsal kesimdeyken olan kuralların çoğunu şimdi biz uygulayamayız yani neden uygulayamayız?

Çünkü bugün Şahı Velayet gelse, Hz. Hüseyin gelse, bir öğretmen okula giderken on iki gün tıraş olmazsa saçıyla, sakalıyla öğrencilerinin karşısına çıkamaz. Müdür veya yasalar karşısında sorarlar, tabi derler ki niçin böyle saçınla sakalınla geliyorsun? Onun için Hz. Hüseyin olsa zannederim ki bize müsaade eder, efendim her gün saç, sakal tıraşınızı olun ve yıkanın, derdi. Çünkü bilirsiniz kırsalda bir yas geleneği olarak yıkanılmazdı. Çifte gidiyor, çubuğa gidiyor ama köyde ben hatırlıyorum inanın kesin olarak söylüyorum, o köyün kırsal kesimin temiz havalarında on gün kadar bir insan Hz. Hüseyin aşkına tıraş olmazsa, yıkanmazsa da oluyor idi. Ama bu devirde olmuyor, aynaları ters çevirirdik aynalara bakmayalım diye, şimdi kentlerde her nereye gitsek ayna var zaten.

Sazların akordunu bükerdik, akord gevşetilirdi ters çevrilirdi sazlar çalınmazdı on iki gün.

Ne bileyim buna benzer işte banyo yapılmazdı, yapılmıyordu ama şimdi bu halde yapanlar da var gene mesela tıraş olmayan yani gündüzleri saç sakal tıraşı olmayan canlarımız var.

İmam Hüseyin Hakk Muhammed Ali yardımcıları olsun, hizmetlerini kabul eylesin, gerçekten bir sürü canlarımızı görüyoruz tıraş olmamış hiç müzikle uğraşmayan, on iki gün hiç zevkle eğlenceyle uğraşmıyor Fuzuli’nin Hadikadus Süeda kitabını (Saadete Ermişlerin Bahçesini) okuyor, Kerbela Olaylarını okuyor, Kerbela’dan çıkardığı mesajları insanlara mesaj olarak veriyor.

Hz. Hüseyin bugün sadece ağlamamızı istemiyor evet ağlıyoruz, göz yaşı döküyoruz, ama onun ötesinde yani insanlık ve hayat çalışmak ve inanmaktır, diyor. Çalışın, kazanın diyor.

Bir de manevi yönü var bunun.

Evet Hz. Hüseyin aç kaldı, susuz kaldı, şehit oldu biz de onun aşkına oruç tutuyoruz diyor. Şimdi fakat bir de manevi yönü var bunun, o da oruç tutan her mühibbanın, her canımızın oruç tutmakla birlikte tüm kötü huylarını da bırakması lazımdır.

Muhammed Ali’nin yolundan, onun edep erkanından gitmesi şartıyla o orucu kabul olunabilir. Demek ki orucun bir anlamı da tüm kötülüklerden kendi nefsini arındırmaktır, kötülüklerden uzaklaşmaktır ikinci manası.

Şimdi diyorlar ki ya bu Muharrem orucu var mı, kutsal kitaplarda Muharrem orucu diye bir oruç var mı?

Tabi biz Kuran’ın yorumlarına baktık, eski yorumlarına, Fecir Suresi vardır, (Vel Fecri Veleyalin aşrin ve şefi vel vetri) diye ama Fecir Suresi’nin ikinci ayetinde “Hamd olsun o on geceye on geceye” diyor.

Sünni tefsirciler bile işte bu on gece Muharrem ayının ilk on günüdür demektedir.

Ama bize mesela bana kimse karışamaz, benim inancım Hak Muhammed Ali inancı, Pir Sultan’ların, Anadolu erenlerinin, gerçek erenlerin bize bütün yedi ulu ozanlarımız, Hünkar Hacı Bektaşı Veli’miz ve diğer ulularımız demiş ki, “Yası Matem vardır, Muharrem ayında oruç tutulur ve oruç da şöyle tutulur, Hz. Hüseyin aşkına tutulur” diye bize yol göstermişlerdir.

Biz orucumuzu böylece tutarız erenler.

 

Alevî-Sünni ayrımının Türk toplumuna verdiği zararlar nelerdir? Sevgili Mehmet Yaman bu konuda ne der?

Sizce Türkiye’de bu meselenin çözümü için neler yapılmalıdır, kimlere ne gibi görevler düşmektedir?

 

Eyvallah Ayhan can.

Ben de bu konuda bildiklerimi size anlatayım.

Efendim Alevî-Sünni ayrımı ve bu ayrımın zararları var tabi de bu ayrım neden? Niçin Alevî-Sünni ayrımı olmuş ve olmaktadır?

Burası önemli, bu ayrımı kimler yapıyor, bir toplumda ayrım ve bölücülük nasıl olur, niçin olur?, buradan başlamak lazım.

Efendim bir ülkede, bir toplumda eğer o toplumun, o nüfusun bütün fertleri eşit haklara sahip olmazsa, insan haklarına sahip olmazsa  sorunlar çıkıyor ortaya. Diyelim ki iki toplum var Türkiye’de de, bunların birisi tüm haklardan yararlanıyor, öbürü yararlanmıyor.

Ondan sonra da kalkıyoruz, efendim Alevîlik-Sünnilik arasında fark yoktur, Alevî-Sünni kardeştir, gelin barış içinde yaşayalım, birlik olalım, diye gözü kör olası bazı bu sözü söylemek zorunda kaldım, gözü kör olası ilgililer Alevî toplumuna da Sünni toplumuna da bunu yutturmaya çalışıyorlar.

Bir toplumda eşitlik, barış nasıl olur, nasıl birlik olur, Alevî-Sünni nasıl birlik olur? Bu kafalarla birlik olamaz, neden?

Birlik şöyle olur; birlik tamam Alevî, Alevî törelerine göre, Sünni yurttaşlarımız da Sünni törelerine göre birbirlerinin inançlarına, geleneklerine karışmamalı gene bir vatanın evlatları, bir yurttaş olarak, bir insan olarak bu toplumda birlikte yaşayabiliriz.

Fakat bir ülke ki o ülkede eşitlik yok, eşitlik yoksa eğer o ülkede barıştan söz edilemez. Bugün böyle bir durum var. Ama ne yazık ki bu Alevî-Sünni kavgasını asırlardır çıkaranlar ve bugün de bunun devamını yürütenler inanıyorum ki halkın yanında yüzleri kara olacak, hakkın yanında da utanacaklar ve sorgu suallerini veremeyeceklerdir.

Onlar düşünsün, isteseler bugün yaparlar Ayhan Bey bu birlik ve beraberliği, eğer isteseler bugün yaparlar. Nasıl ama şimdi onlar öyle düşünmüyor, eşitlik yapalım herkes inancında gitsin, demiyor.

O eşitliği nasıl sağlamak istiyorlar, Alevîleri Sünnileştirerek.

Ama Alevîler diyor ki asla biz inancımızdan (Hakk -  Muhammed -  Ali) yolundan zerre kadar ödün vermeyeceğiz.

Kimisi gerçi Alevîlerin kimisi gidiyor efendim Şii oluyor, kimisi efendim ne bileyim başka bir yola gidiyor, öbürü Sünni olabiliyor.

Ama bunlar ferdidir, fakat top yekün otuz milyonluk Alevî kitlesi bugün örgütlerimize sahip olmuşuzdur, bugün ne demektir bugün radyolarımızı kurup, cemevlerimizi, CEM Vakıflarımızı, Hacı Bektaş Derneklerini, Dergahlarımızı, kurup çalıştırıyoruz. Hep birlikte akın akın Abdal Musa’lara, Hacı Bektaş-ı Veli’lera, Hıdır Abdal’lara ve Keçeçi Baba’lara tüm siz benden daha iyi biliyorsunuz, on binlerce insan burala gidiyor, birlik ve dirlik içinde oluyoruz.

Bütün dergahlarımız hatta öyle ya Hakk – Muhammed – Ali yardımcımız olsun Naki Dedemiz (Ali Naki Horasani) de burada, yarın Kosova’lar, Balkanlar’daki tüm örgütlerimiz, Akyazılı’lar, Otman Baba’lar, Kızıldeli Sultan, Demir Babalar tüm dergahlar, tüm Alevî-Bektaşi örgütleri artık harekete geçmiştir, bildiğimiz hak yolda gideceğiz.

Burada zarar görmemek istiyorsak, Ayhan Bey zarar görmemek istiyorsak, dinleyenlerime hitap ediyorum, Alevî nasıl inanıyorsa, Alevî’nin ibadeti neyse onu yapsın, Sünni de onu yapsın.

Şimdi Sünni’nin camisi var, bizim cemevimiz var, Sünni de namaz var, beş vakit namaz var, bizde cem töreni, tevhid halkası var, zikir var akşamları.

Sünni’nin bir ay Ramazan orucu var, bizim Oniki İmam orucumuz var, Hızır Orucumuz var.

Şimdi biz bunları zorlarsak bir şey elde edemeyiz.
Ben kalksam desem ki, Ey Sünni kardeşler, yurttaşlar, namazı bırakın, gelin bizim cem evinde cem yapın.

Bu yanlışlık olur, ben hata etmiş olurum.

Hayır, herkes Allah kabul eylesin, kendi inancındadır, Sünni camisine gider, Hıristiyan kilisesine gider, Musevi Havrasına, Sinagoga gider, Alevî de cem evine gider.

Alevî’nin ne olduğunu bilmeyenler Alevi toplumu içine girmedikten sonra Alevîliği öğrenemezler, aykırı aykırı konuşurlar bir de günaha girerler.

Cemlere gelirler, görürler Allah inancını Muhammed sevgisine ne diyoruz biz, “rabbim Allah, Peygamberim Muhammed Mustafa, Rehberim Aliyel Mürteza”.

Ama öte yandan kalkıyor canım Alevîler Ali’ye tapıyor, Alevîler Peygamberi kabul etmiyor, Allah’ı kabul etmiyor, diye iftiralar atıyor.

Bu da tam Ebus Suud Efendi denilen (efendiler götürsün onu), adam zamanından kalmıştır.

Onun için bunu Diyanet eğer biraz şöyle samimi olsa, ben kendilerine söyledim, gerçekçi olsa, diyorum bakın Diyanet, herkes dinliyor bunu ben görüşüyorum kendileriyle, biraz şöyle Allah’tan korksa, der ki hayır, hayır bunu biz artık sosyolojik olarak, tarihsel olarak Alevîler Alevî gibi yaşayacak, Sünniler Sünni gibi yaşayacak, bitti. Herkesi olduğu gibi kabul edip, hizmetini tam yerine getirebilse her şey çözülür.

Benim diyeceğim bu erenler.

 

Sevgili Mehmet Yaman, hangi yabancı dilleri biliyorsunuz?

Bunları öğrenmeye nasıl yöneldiniz, bu çok önemli. En başında söyledik ki söyleşimizin, sizin bizim kültürümüze kazandırdığınız eserler var, lütfen bizi bu konuda bilgilendirir misiniz?

 

Sağ olun, eyvallah. Şimdi güzelim ben Arapça, Farsça, İngilizce biliyorum.

Bunların yanı sıra da çok lüzumlu olan bir dil vardır, ölü bir dildir ama şimdi ölü sayılmaz, çok ihtiyacımız var, bir de Osmanlıca biliyorum, bir de kendi dilim Türkçe’yi biliyorum.

Demek ki üç-dört dil işte biliyoruz az çok. Ne bileyim, tek tük Almanca bilsek de onu Almanca biliyoruz, sayamayız.

Benim bildiğim yabancı diller: Arapça, Farsça, İngilizce.

 

Evet bu dillerden hangi eserleri çevirdiniz? Bunlar özellikle herhalde Osmanlıca’dandı?

 

Şimdi efendim Osmanlıca’dan ilk çevirim benim, Seyid Nizamoğlu Hazretleri’nin divanıdır.

Şimdi bir de Osmanlıca’dan şu sıralar matbaaya verilecek olan Büyük Buyruk bizim buyruğumuz vardır, Büyük Buyruk şimdiye kadar çevrilmedi. Büyük Buyruğu bitirdim, matbaaya verilecektir. Diğerleri de kendi eserlerimdir yani.

 

Çevrilmeyi bekleyen çok önemli eserler olduğunu biliyoruz.

Şöyle ilk aklınıza gelen Osmanlıca’dan olsun, İngilizce’den, Fransızca’dan olsun, hangi temel eserler vardır ki, hâlâ çevrilmemiştir, Alevilerin, Aleviliğin hizmetine sunulmamıştır.

 

Peki ben özetle söyleyeyim Ayhan Bey.

Biraz daha bu konuda açıklama yapayım.

Şimdi eğer dedelerimiz ve gelecekteki nesillerimiz ve bu kuşaklarımızdan şöyle sayılı da olsa 5 kişi, 10 kişi veya 20 kişi Türkiye çapında 20 kişi şu Osmanlıca dilini öğrense ve kaynaklara varabilse ne güzel olur. Sorunlarınız biraz azalır. Ne kaynaklar çevrilir. Ne yenilikler doğar.

Milli Kütüphaneye gittim Ankara’da, devamlı Beyazıt Devlet Kütüphanesine gidiyorum, Başbakanlık Devlet Arşivi Araştırma kartım var, o özel olarak alınıyor herkese verilmiyor o kartımı aldım Başbakanlık Arşivine gidiyorum. Şu anda arşivde yüz bin belge var sırf Alevî-Bektaşilik üzerine, yüz bin belge. Aslında arşivde 30 milyon belge var, şu anda 600 yıllık Osmanlı döneminden 30 milyon belge kalmış. (Rakamda yanılmış olabilirim.)

Fakat bunun yüz bin tanesi Alevîlik ve Bektaşilik üzerine.

Bunlardan bir tanesini ben çıkarttırdım, 6 sayfadır bu, şu anda evimdedir, arşivimdedir. Bu şu konuyu içeriyor, İstiklal Harbi’nde Çelebilerden Ahmet Cemallettin Çelebi’nin Anadolu’ya gönderdiği bazı dailer vasıtasıyla bu erkan ve tarık olgusunu dile getiren, erkanla görülmez de tarıkla görülmez, pençeyle görülür diyen bir yazısı vardır, o yazıyı çok merak ediyordum arşivden onu buldum çıkardım.

Şimdi zaten İnternet’e Bilgisayara geçiyor arşivdekiler, yalnız 30 milyon belgeden 3 milyon kadarı henüz çevrildi, daha 27 milyon var ki, kim bilir daha neler var onların içinde.

Demek ki bir dede evladı, bir talib evladı, bir Alevî, muhakkak bir Alevî önderi, bir Alevî profesörü muhakkak ve muhakkak bir batı dili ve bir doğu dili bilecek.

Doğu ve Batı dillerinden ki çünkü bütün kaynaklarımız bizim orada. Bütün kaynaklarımız orada. Erdebil’i düşünün, işte Naki Dede (Naki Horasani) yanımızda, kendisi canlı şahidimiz Yakovası, Kosova’yı, Makendonya’yı, Balkanlar’ı düşünün, Bulgaristan’da Rusçuk’taki Ceferler Köyü’nü, kendileri biliyorlar, yüzlerce kitabımız var, onlar çevrilmeyi bekliyor.

Ama siz dediniz ki hangi kitaplar var şimdi çevrilecek, bir defa Büyük Buyruk çok önemliydi onu ben çevirdim erenler.

Bir de Fazlullahı Hurufi’nin Aşknamesi var, Esrarnamesi var, Sırlar Kitabı var onu bir defa çevirmek lazım.

Hurufilikle ilgili, ne bileyim Virani Baba’nın Risalesini ve Divanını muhakkak çevirmeliyiz. Virani Baba çok önemlidir, efendim bunlar vardır.

 

Bunun dışında tabi olabilen Batı dillerinden eserler var.

 

Tabi canım aklıma gelenleri söylemem lazım.

İşte Cavidan var, Miftahül Hayat var, Aşkname ya da Işıkname, Hutbetülbeyan, Cabbar Kulu çevrildi zaten, Miratül Mekasıt var, o da bundan 150 yıl önce yazılmıştır, çok ağır bir dili vardır.

Çokları ısrar etti bu Yugoslavya Kosova Bektaşilerinden, fakat fırsat bulup çeviremedim, ağır bir dildir.

Onu da çevirmek lazım çok bilgi var.

Hamzaname, Battal Gazi, Eba Müslim, Risaleyi Nokta var, Turabname, Bektaşilik Makalatı var Ali Ulvi Dedebaba’nın, o da çok güzeldir.

Camiyle cem evi arasındaki, namazla niyaz arasındaki farkları belirtir, çok güzeldir yani. Mesela der ki, “Camide amin amin denir, cem evinde Allah Allah denir, camide namaz vardır, cem evinde niyaz vardır” gibi baştan başa böyle karşılaştırma  vardır. Efendim işte bu Bektaşi Sırrı diye bir kitap vardır, A. Rıfkı’nın, onu çevirmek de lazım, Tarikat-ı Aliyye-i Bektaşiyye’yi çevirdiler.

Her halde Diyanet mi çevirdi ne, Süreyya Baba’nındır bu kitap.

Hızırname var ki bu çok önemli, Hızırname bir nüshadır. Şu anda İstanbul Darülfünun Kütüphanesindedir, 300 sayfaya yakındır ve burada bütün erenlerle olan görüşmelerini Muhiddin Çelebi çok güzel bir dille anlatır.

Tüm erenlerin de ismi geçer, güzel bir şiir, deyişler kitabıdır yani.

Hızırname var, işte Vahit Lütfü Salcı’nnı eserleri var, onları aslında çevirmek lazım.

Ahmet Cemallettin Çelebi’nin Müdafaası var, onu yalan yanlış çevirdiler, uydurdular, kimse bir şey anlamıyor, o sıradaydı çevirecektim çeviremedim.

Menakıbül Esrar, tabi o Büyük Buyruk hakkında var.

Bu Otman Baba’da çok önemli, Otman Baba hiç çevrilmedi.

Arkadaşımız, dostumuz profesör Ahmet Yaşar Ocak Bey bana bundan 4 yıl evvel biz onu çevirmeye başladık demişti ki bende fotokopisini gördüm, Milli kütüphaneden fotokopisini almıştım çevireyim diye, bu Balkan’larda, Kafkas’larda ve Anadolu’da Otman Baba’nın muazzam çalışmaları var, onu da henüz daha kazanamadık. (Rahmetli Şevki Koca bu çeviriyi yaptı daha sonra (2002))

Onu çevirseler de her halde bir canımız onu çevirdi ama yani özet olarak çevirdi.

Yabancı dilde olanlar var: Hasluck var, J. K. Birge’ün var, efendim Massignon’un var ve bunları çevirmek Alevîlik konusunda yeni bilgileri edinmemizi sağlayacaktır.

Ben Hollanda’da Leiden Kütüphanesi’ne gittim. Orada çok eskiden kalma, muazzam ölçüde yabancı dilde Alevîlik-Bektaşilik üzerine kitaplar gördüm, resimli hem de.

 

Dedelerimiz Alevi yolunu bugüne getirmişler fakat gençlerimizin merak ettiği bir çok aydınlatılmamış / aydınlatılamayan konular var. Bunların da yanıtlarının verilebilmesi gerekiyor.

Günümüzün dünyasında dedelerin halka gerçekten daha doğru ve doyurucu bir şeyler verebilmeleri için bir dedeler okulu kurulabilir mi, Alevilik/Bektaşilik konusunda çalışacak enstitüler neden açılamıyor, vakıf ve dernekler niçin yeteri kadar çalışmıyorlar, yazarlarımız neden olayların derinliğe inemiyorlar, yazdıkları kitaplarda.

Halk ozanlarımızın ciddi sorunları var, bunlara neden sahip çıkılmıyor?

Diyanet İşleri Teşkilatı’ndan, hükümetlerin ilgisizliğinden bahsettik ama genel olarak birilerine de suç yüklemek yetiyor mu?

Alevilerin/Bektaşilerin daha dikkatli, daha duyarlı olmaları gerekmiyor mu Sevgili Yaman?

Daha fazla halkın okuması, araştırması, soru sorması gerekmiyor mu? Yani herkes te bazı eksiklikler yok mu?

Herkes bu ortak sorunları paylaşmıyor mu? Herhalde paylaşıyor, herkeste bir şeyler var.

 

Elbette paylaşıyor, canım.

Şimdi hem sorular çok uzundu, çok güzeldi ama bu soruların yanıtları ciltleri doldurur. Fakat ben özetliyorum yani bir sütün kaymağını nasıl alacaksınız, şöyle elimden geldiği kadar o kaymağı size takdim edebilirsem, edeyim.

Özünü özetini söyleyeyim ama bu sorular çok güzel sorular, derdimiz orada zaten.

Biz Alevîler bundan 50-60 sene önce kentlerde değildik, köylerde idik.

Köylerde dedelerimiz vardı, dedelerimiz cemleri cem evlerinde yaparlardı.

Cem evlerinde Alevîliğin tüm kuralları, tüm ilkeleri, inanç, ibadet yasaları cem evlerinde pir, rehber, mürşid, dedelerimiz tarafından bütün o köydeki canlara öğretilirdi. Diğer köyde, diğer köyde öğrenirdi, öbür köyde, bütün köylerde bunlar az çok işlenirdi. Şehirde Alevî diye kimse yoktu. Şehirlerde Alevî yoktu.

Peki her köyde Alevî canlar dedelerinden nerede bilgi alırlardı? Cem evlerinde.

O zaman cem evleri ne sayılır?, bizim için okul sayılır, elbet okuldu.

İşte şimdi o okulumuz yok oldu bizim, dedeler talipler köylerden çıkıp şehirlere geldiler ve cemlerde bilgili dedelerimizin oturup okuduğu, Battalname, Eba Müslüm, Buyruk, Menakıb-ı Evliya, İmam Cafer Sadık Buyruğu gibi tümünün sayamıyorum isimlerini, onları okur, okur anlatırlardı. Yediden yetmişe bütün herkes bunu bu canlar özümserdi, öğrenirdi.

Her dede çocuğu ve talip çocuğu o dede kadar da neredeyse her şeyi bilirdi, bilgili olurdu.

Çerağ yakmasını (uyarmasını) bilir, efendim süpürge çalmasını bilir, faraşı bilir, sakkayı bilir, efendim edep erkanı bilir, görgü usulünü bilirdi, duaları bilirdi okulumuz muazzamdı o zaman.

Peki o zaman Sünni yurttaşların okulu neredeydi, onların okulu şehirlerdeydi, Padişahın kudretiyle mektepler, medreseler, fakülteler açılırdı. Onların zaten hocaları vardı, okutulurlardı.

Onlar Fıkıh okurdu, Sünni fıkıhını okurlardı, Alevîler de köylerde Alevî fıkhını okurdu.

Şimdi biz kentlere taşınınca erenler durum değişti.

Bakın köylerde cenazelerimiz gene kendi hocalarımız, dedelerimiz tarafından kaldırıldı, kentlere gelince tabi ki belediye imamları kaldırmaya başladı, niye?

Çünkü bizim okulumuz kalmadı artık, okul yok kentlere inince okulumuz yok.

Şimdi erenler okul açmak istiyoruz, beş yıl önce Şahkulun’da bir kurs açmayı düşündük ve bunu açtık.

Ama  sonradan bazı aymazlar bu kursu yedi bitirdiler, beş yılda her yıl 50 öğrenciden şu anda 250 tane öğrencimiz olacaktı. Her biri bir yandan bu kursu  yedi bitirdi.

Eller arkada geziyor adam, güzelim kursumuz devam ediyor, ne o Mehmet Yaman, dede mi yetiştirecekmiş, o çocuklardan dede mi yetişirmiş!

Mehmet Yaman ne bilir cemi!?, eğitimden ne anlar!?, biz yapalım, kitapları okur yaparız.

“Zaten Mehmet Yaman Sünnileşmiştir, Hıdır Abdal evladı olduğuna bakmayın, İlahiyatta okumuştur” diye bunu, bu güzel girişimi bitirdiler.

Ama biz ne yaptık?

Almanya’da Mannheim’da güzelce kurslarımızı açtık, orada güzelce öğrencilerimizi yetiştirdik.

O halde şimdi dedelerimizin bilgili olması için ne lazım?

Almanya’da bir şehir var, orada 80 tane dede var, o dedelerimiz ders çalışmıyorlar, bilgi edinmiyorlar ama bu Türkiye’den birisi gitse, bilgi vermeye kalksa, ya niye Türkiye’den dede transfer ettiniz, biz burada bostan korkuluğu muyuz, diyor.

Peki dernek başkanı da diyor ki, dede öyleyse gelecek hafta gel Muharremin biridir, Oniki İmam’ın hayatını anlatalım.

Birinci gün Hz. Ali’nin hayatı, ikinci gün Hz. Hasan, Hz. Hüseyin, İmam Zeynel böyle on iki gün okuyalım.

Adam diyor:  “Yok ya işin mi yok senin” diyor.

Böyle dedelik olur mu erenler?

Sonra bilmeden de bildim, demek olmaz. Bir şeyler okuyacaklar, okumazsak sonumuz neye varır?

Onun için ben bir okul açılmasına taraftarım, çünkü köylerde okulumuz vardı, orada cemlerde öğreniyorduk.

Şimdi Alevî çocukları nereden öğrenecek bunları. Ülkemizde 30 milyon Alevi nüfusu var.

Okul olmadan olmaz. Bak herkesin okulu var, Sünni’lerin okulları var, Süryaniler’in var, Rumlar’ın var, Museviler’in okulları var.

Ee, bu 30 milyon halkın da bir okulu olacak.

Bir Hacı Bektaş Lisesi, Hacı Bektaş Koleji açılsın. Burada dedelik, taliplik, rehberlik, mürşitlik, bir Alevî din adamı yetişsin, cenazelerimizi kaldırsın.

Köylerimizde cem evlerimiz var, köylerimizde cenazelerimiz oluyor oraya birer tane öğrenci atayalım. Yani orada birer mezun olmuş, okutulmuş, bilgili kişiler efendim orada yetişsin.

Yani biz de adam yetiştirmek zorundayız erenler.

 

Bizim Gayemiz Birlik

 

Yıkar dağları yol eder

Yeter bizde birlik olsun

Yakar denizi çöl eder

Yeter bizde birlik olsun

 

Arı birlik yapar balı

Kök sağlamsa uzar dalı

Güller açar kara çalı

Yeter bizde birlik olsun

 

Düşman ağlar dostun güler

Dize gelir birer birer

Düşmanın el aman diler

Yeter bizde birlik olsun

 

Ekberiyem tarih silmez

Varlığın hep yaşar ölmez

Sırtımız hiç yere gelmez

Yeter bizde birlik olsun

 

***

Şöyle biraz gel beriye

Görelim dertleri kardeş

Gayen dönmekse geriye

Bilelim dertleri kardeşim

 

Nasihatim çağrı değil

Ceddimiz bir gayrı değil

Anam babam ayrı değil

Serelim dertleri kardeş

 

Kapılmayalım yad ellere

Düşmeyelim adu dillere

Savrulup giden yerlere

Verelim dertleri kardeş

 

Allah birdir Hak Muhammed

Dost kalalım ilelebet

Kefil Kuran ve Ehlibeyt

Sürelim dertleri kardeşim

 

Ekberiyem der gel beri

Al getir kalem defteri

Şimdi bura hesap yeri

Derelim dertleri kardeşim

 

***

Bu yol sırlar ile dolu

Bilemedim bilemedim

Pir elinden gelir dolu

İçemedim içemedim

 

Bülbül gibi aşk narına

Muhammed nebi darına

Hazreti Ali sırrına

Eremedim eremedim

 

Açamadım can gözünü

Teslim etmedim özümü

Bir post ehline yüzümü

Süremedim süremedim

 

Ekberiyem yana yana

Aşk içmişim kana kana

Sen bir yana ben bir yana

Gelemedim gelemedim

 

***

Hakikati görmeyenin

Vay haline vay haline

Doğru yola gelmeyenin

Vay haline vay haline

 

Karanlığa gidenlerin

Dosta bühtan edenlerin

Yalan fetva verenlerin

Vay haline vay haline

 

İki yüzlü donlar giyen

Çekinmeden haram yiyen

Şu dünya da benim diyen

Vay haline vay haline

 

İnançlar yasaktır derse

Müslümanlık yoktur derse

Dört mezhebe haktır derse

Vay haline vay haline

 

Ekberiyem Kuran haktır

Gayri giden yol tuzaktır

Yolsuz derse yolum paktır

Vay haline vay haline.

 

Ali Ekber Gülbaş (Ekberi)

 

Söyleşi: 17/04/1999. Cem Radyo’da  Kosova’dan Naki Horasini Dede ve Ali Ekber Gülbaş (Ekberi)’nin de katıldıkları Muharrem Söyleşileri Programı.