MAHMUT DOĞANOĞLU

(ŞAH İBRAHİM YESEVİ OCAĞI/ TUNCELİ/  TUNCELİ CEMEVİ DEDESİ)

 AYHAN AYDIN

 

Gerek Tunceli’de, gerekse Almanya’da sürekli gençlerin yolu sürmesi konusunda yapıcı çalışmalar içinde olan halkın sevgisine mazhar olmuş inanç önderlerimizden birisi de Mahmut Doğaoğlu Dedemizdir.

 

Yüzlerce yıllık inancımızı, yolumuzu, kültürümüzü sizler bugünlere getirdiniz. O yüzden, bu yolun yolcusu olan sizi tanımak bizim için bir görev. Kısaca kendinizi tanıtır mısınız? Hangi ocaktansınız?

Çok sağ olun, efendim. Ben Tunceli-Hozat doğumluyum. Kütüğümde köyümün ismi Bormek yazılı. Şah Ahmet Yesevi evlâtlarındanım. İkâmetimiz; Elazığ-Baskil’e bağlı Şıh Hasan Köyü. Tunceli-Dersim mevkii, uzun zamandır baskı altındaydı. Zamanımızda, herşeyi kısıtlı yaşadık. Cenab-ı Hakk, sizin zamanınıza büyük bir varlık vermiş, şansınız kuvvetli. Fakat bizim zamanımız, Hallac-ı Mansur devri. Hallac-ı Mansur hakkında, 84 şeriatçı tarafından karar veriliyor. “Sözünden vazgeç, yoksa elini, kolunu keseriz.” Sözünden vazgeçmiyor. Bizim zamanımız öyleydi. Nesîmî gibi derimiz yüzülüyor, Mansur gibi darağacına gidiyorduk, yine ikrarımız ikrardı. Yola devam ederdik. Allah’tan başka kimsenin görmediği derelerin içerisinde, köylerde ayin-i cemimizi yürütüyorduk. Fakat dört kapı-kırk makam üzerine 12 hizmet yürüttüğümüzde, “Sırrı sır edene, gidene, durana gayrı erenlerin vasıtasıyla” doğruluk üzerine bu söz söylenirdi. Çünkü 32 diş arasından çıkan bir kelime yayılırdı: “Aleviler, bugün filan yerde bir cem ayin töreni yürütmüşler.” O zaman da Nesîmî gibi derimiz yüzülüyordu. Ama bugünkü durum için Allah’a şükür edeceğiz. Önümüzde Cem Vakfı, Avrupa Alevi Birlikleri Federasyonu var, dernekler kurulmuş. Biz, Hz. Ali Keremullah, Hz. Mehdi Ali Resul gelir diye bekliyorduk. Şimdi gelmiştir. Ehlibeytin yüzü suyu hürmetine, bize bir kapı açılmıştır. 7’den 70’e herkes, Kur’an-ı Azimşan’ın verdiği bilgi, varlık ve doğruluk üzerine nasıl hareket edeceğine dair bir fikre sahiptir.

Hangi ocağa mensup olduğumu sordunuz. Şah Ahmet Yesevi evlâtlarındanım. Babamdan, dedemden kalan bu birlik ve beraberliğe devam ettim. Sülâlece Hozat’a bağlı Düzpelit’liyiz.

Dedem Seyit Süleyman ve Seyit Mahmut’tur. Seyit Mahmut’tan sonra, baba tarafından dedem Mehmet Ali’dir. Ondan sonra, babam Seyit Keko geliyor. Seyit Keko’dan sonra da biz iki kardeş; Seyit Süleyman ve ben Mahmut Doğanay dünyaya geldik. Amcalarım Seyit İbrahimoğlu, Seyit Ali, Seyit Mehmet var. Onların da çocukları var.

Ben, 1969’dan itibaren Almanya’da işçi olarak çalışmaktayım. 1980’lerden sonra, 1989-90’lara kadar, gittiğimiz yerde cem ayinlerimize devam ettik. 90’dan sonra bir yol açıldı ve resmi bir şeklide cem yürütmeye başladık. Avrupa Alevi Dernekleri Federasyonu’na bağlı bir derneğin üyesiyim.

1993’te Dedeler Kurumu kuruldu ve bana bir görev verildi. İkinci başkan olarak, 1998’e kadar görevdeydim. Sonra orada bir doğruluk bulamadığım için, hiç kimseye küsmeden, vicdanıma, fikrime dayanarak, yanlışlara meydan verilmemesi için, Dedeler Kurumuna istifamı verdim ve ayrıldım. Bu andan itibaren, Avrupa’da; Cenevre, Bassel, Zürih, Hollanda, Avusturya, Almanya’da Allah’ın izni, 12 İmam’ın şefaati ile, derneklerin çağırması üzerine gidip, cem yürüteceğim.

Hz. Hüseyin Efendimiz’in matem gününde, bir çok derneğe söz verdim. Hz. Hüseyin’in matemini onlarla beraber tutacağım. Sonuna kadar dostlar, dernekler arasında kalmaya ikrar verdim. Başımız, Kur’an-ı Kerim’e bağlıdır. Kur’an bize neyi gösterirse, onu söylememiz gerekir.

Bir Sünni vatandaş bize komşu ise, Kur’an-ı Kerim’de ne gerekirse, onu ona söylemek gerekir. Alevi inancının doğrusunu, Alevilerin ne şekilde davranması, nasıl bir hizmet getirmesi lâzım, söylemek gerekir. Bize düşen görev, ecdadımızdan kalmıştır. Irk, dil, din, mezhep, renk ayırmadan, tüm insanları sevgiyle kucaklamalıyız. Mevlâna; “Her kim olursan ol, kapım açıktır” der. Pîr Hünkâr Hacı Bektaşi Veli, “İlk önce sevgiyle dol, ikrar, iman eyle, eline, beline, diline sahip ol.” diyor.

Dört kapı-kırk makam da bunu gösteriyor. İki cihanın serveri Muhammet Mustafa’yı, Sıdret’ül Munta’dan dönünce, “Özünü yedirmeden kırklar içeriye almadılar.” İki defa varınca, Cebrail vasıtasıyla; “Ya Resulullah! Cenab-ı Hakk’ın size selâmı var. Bu makama varmanız gerekiyor” Tekrar dönünce, “Fukarayım, yetimim, yoksulun çobanıyım, açım. Hakk rızası için sizinle muhabbet edelim.” diyor ve kapı açılıyor; “Sefa geldin, ya Resulullah! Biz senden bunu beklerdik.” Yer gösteriyorlar.

Hz. Muhammet Mustafa başa geçip oturunca, lisana geliyor; “Size kimler derler?” Kırklardan bir cevap geliyor: “Ya Resulullah! Niçin bu kadar soruyorsun? Bize kırklar derler.” “Hani, 39 kişisiniz…” “Sayıyla değil, varlığımız iledir. Birimiz kırk, kırkımız birdir. Birisine neşter vurulsa kırkından akar kanımız. Ya Resulullah! Selman-ı Pâk, Erdebil’de, Fars’tadır. Onunla tamamdır varımız.”

Hz. Resul, o zaman kendilerinden ihsan istiyor. Kırklardan biri elini uzatıyor, birisine neşter vurunca, Kırkların hepsinin eli kan revan oluyor. Hz. Resul bu durumu görünce, Selman-ı Pâk kapıdan içeri giriyor, bir tane üzüm getirip, Hz. Resulullah’ın önüne bırakıyor. Tefekküre dalınca, Cenab-ı Hakk Cebrail’e; “Cennetten bir nur tabak götür. Hz. Peygamber’in önüne bırak” diyor. Getirip bırakıyor. Yeşil bir el geliyor, Hz. Sefiyullah’ın eli olarak ve 124 bin Peygamberle. Cenab-ı Hakk, Ehlibeytin yüzü suyu hürmetine, sevgiyle, birlik ve beraberlikle gelmiştir.

Nur ikiye bölünüyor. Şeriat Hz. Peygamber’in, marifet, tarikat, sırrı hakikat Hz. Ali Keremullah’ın hakkındadır. Hz. Muhammet, Kırklara soruyor; “Sizin pîriniz, rehberiniz kimdir?” “Pîrimiz Şah-ı Ali El Murtaza, rehberimiz Cebrail Aleyh-is-selâm, mürşidimiz Muhammet Mustafa’dır.” Pîrlik, rehberlik makamı orada kuruluyor. Ensari ile Muhaciri birbirine musahip ederek, musahiplik makamını kuruyor. Herkesi ahret kardeşi yaptığı zaman Hz. Ali’ye; “Herkesi birbirine kardeş ettim, ben yalnız kaldım. (Arapça okuyor) Ya Ali, dünya ahret kardeşimsin. Etin etimden, kanın kanımdan” diyor.

Şimdi bir Cem Vakfı kuruldu. Bize önderlik yapan, saygıdeğer profesörümüz İzzetin Doğan, aynı zamanda pîrimizdir. Şıh Ahmet Dede evlâdı olarak, rehberlik hakkımız onlara bağlıdır. Kendisine, sizlere, beraber çalışan arkadaşlarına ulu Tanrı’dan üstün başarılar dilerim.

 

Daha önceden yürüttüğünüz cemleriniz nasıldı?

Ben naçizâne olarak, Ahmet Yesevi evlâtlarındanım. Avrupa’da her ay 3-4 ceme gidiyorum. Cemlerimiz güzel, detaylı bir şekilde yürüyor, 12 hizmet meydana geliyor. Buyruk, erkân neyi gösteriyorsa, o şekilde yürür. Bunun dışında hiçbir tavır yapılmaz. Bize önderlik yapan ilim sahipleri, güzel bir şekil getirmişler.

Cemde şekil yoktur, ama güzel bir tavır getirmişler. Türkiye’de herkes bu işin farkına varmıştır. Cem toplandığında, barış sağlanıyor. Cemimizde art niyetli, başkasının nikâhına, ırzına tecavüz eden, haksız bir davaya yeltenen, adam öldüren ve çeşitli nedenlerle yanlışlara yeltenen, bu işe gönülsüz biri varsa, cemden dışarı atılıyor ve almıyoruz. Amacımız, önce barışı sağlamak. Herkesin birlik ve beraberliğe varması gerekiyor.

12 İmam’ın yetkisi üzerine, pîrimiz Hünkâr Hacı Bektaşi Veli ve cetlerimizden gelen yol ne ise, onu tatbik ediyoruz. Hz. Ali Keremullah buyuruyor; “Şahsi davana hakaret eden birisini affedebilirsin, fakat yoluna, gidişatına, milletine ve devletine hıyanette bulunan bir insanı sakın affetme.”

Hz. Muhammet, “Beşikten mezara kadar ilme devam et.” der.

Hz. Hünkâr Hacı Bektaşi Veli, “İlimden gitmeyen yolun sonu karanlıktır” der. Bu hususa dayanarak, cemlerimiz titiz bir şekilde dört kapı-kırk makam, 12 hizmet olarak yürür.

Cemi saklayan gözcünün vazifesi, Karacaahmet Sultan’ındır. Kapıcı; İmam Hasan Mustafa’nındır. Sakalık görevi; Hz. Hüseyin efendimizden kalmadır. Süpürgecilik görevi; Selmani Farisi’nindir. Delil görevi Cebbari Ensari’nindir. Kurban görevi; Mahmut El Ensari’nindir. Semah görevi, Fatıma Bacı ile erinindir. Tezekar hizmetini biz şimdi cemde yürütüyoruz. Bu da Hz. Peygamber Efendimizden kalmıştır. Bir bacı, bir kardeşimiz, tarikat abdesti alarak cemde bulunur. Avrupa’da cemlerimiz, 700-800 kişiden az olmuyor. Bazı cemlerimiz 1000-1200 kişi oluyor.

Cemlerimiz sevgi, saygı, hürmet temelinde yürürdü. Bizler cemlerde bir ibadetin içindeydik ama bir cemiyetin de içindeydik. Burası bir toplanma, birleşme, kaynaşma yeriydi. Helalleşme, dertlere derman bulunan, hastaların sağaldığı yerlerdi cemler.

Cemler bir okuldu, eğitim yeriydi. Sazlar, sözler ilham vericiydi. Bizler Hallacların, Nesimilerin, Pir Sultanların yolunu cemlerde öğreniyor, öğretiyorduk. Bu halen de böyledir. Cem aydınlanma yeridir. Cem birlik, dirlik yeridir.

 

Söyleşi;  12. 4. 1999, İSTANBUL 

CEM DERGİSİ, EYLÜL 2001