LÜTFİ AYKURT

 (KIZILDELİ OCAĞI’NIN DEDESİ)

AYHAN AYDIN

 

Dünyadaki en eski ve en önemli Alevi/Bektaşi Dergahlarından (Ocaklarından) birisi olan Seyyid Ali Sultan (Kızıldeli) Dergahı, tarihte çok önemli roller üstlenmiş, Osmanlı’nın kuruluşu ve Alevi / Bektaşi inanç anlayışının temelleri konusunda da oldukça mühim  bir yere sahiptir.

Bugüne kadar ciddi bir çalışmanın yayınlanmadığı ve tarihiyle ilgili bilgilerimiz yanında yaklaşık altı yüz yıllık çok büyük bir geçmişe sahip olmasına rağmen yeteri kadar envantere sahip olmadığınız Kızıldeli Sultan Ocağı’nın cidden araştırılması gerekmektedir.

Gerek dergah, gerekse Kızıldeli Süreği, yani inanç yapısı hakkında aydınlatıcı çalışmalar, Alevi/Bektaşi tarihi için de önemli olacaktır.

Görebildiğimiz kadarıyla dedeleri de bu yolda çok önemli hizmetler yürütmüş ve kendisi de bu ocaktan, hem de ocak merkezi olan bölgeden olan Lütfi Aykurt Baba, bu ocağa mensup dedeler (babalar) içinde bilgi ve kültür yönünden en donanımlı şahıstır.

Bir inanç önderi olmasının yanında, hem kendi ocağını araştırıp, hem de Alevi/Bektaşi İslam anlayışı konusunda önemli görüşleri olan ve bunları bir kitapta toplamak isteyen Lütfi Aykurt’la yaptığım iki söyleşinin (birinin özetini verebildim) yararlı olacağını umuyorum.

 

 

Lütfi Aykurt’la Söyleşiler (I)

 

Kızıldeli Sultan Ocağı’nın Halife Baba’sı (Dedesi) pozisyonunda olan Lütfi Aykurt’u evinde, Fethi Erdoğan Dede ve Celal Arslan’la, ziyaret ettik.

Ziyarette Lütfi Aykurt’tan çok detaylı bilgiler derledim.

Ziyaretten oldukça mutlu olan Lütfi Aykurt bu konuda, Alevilik/Bektaşilik ve Kızıldeli Sultan hakkında yapılacak her türlü çalışmayı desteklediklerini söylüyor.

17 Nisan 1937’de Silivri Ortaköy’de doğduğunu söyleyen Lütfi Aykurt Baba, atalarının ve eşinin ailesinin Yunanistan’tan buraya göçtüğünü anlatıyor.

Mübadele döneminde çok sıkıntılar çekildiğini, insanların birbirlerinden koparıldıklarını anlatan Aykurt, Kızıldeli Sultan’ın da Balkanlar’ı İrşat eden bir pir olduğunu, ona bağlı olmaktan dolayı onur duyup, layıkıyla hizmetlerini yerine getirmeye çalıştıklarını belirtiyor.

 

Lütfi Aykurt’un söyleşi esnasında derleğim konuyla ilgili verdiği bilgiler şu şekildedir:

Bizler Aleviler, Bektaşiler olarak çok sıkıntılar çekmiş insanlarız.

Birçok kez düzenimiz bozulmuş.

Özellikle 1826’daki olaylarla Bektaşi Dergahları, Tekkeleri tarü mar edilmiş.

Kaynak kitaplar yakılmış. Doksan üç Harbi olmuş (1876-77). Daha sonra biliyorsunuz, Balkan Harbi var. Birinci Dünya Savaşı var. 1925’de tekke ve zaviyeler kapatılıyor.

Buna rağmen bizler hizmetlerimizi yerine getirmeye çalışmışız.

Biz bugünlere kolay gelmedik, nice badireler atlattık. O yüzden bugünün değerini de iyi bilmemiz gerekir. Ben nacizane bu yola hizmet etmeye çalışıyorum.

Bizlerin geldiği yerin ismi de Ortaköy’dür. Dedemlerin bağlı oldukları kaza.

O nedenle bizler de aynı ismi yaşatıyoruz. Biliyorsunuz, eskiden Müslümanlarla Hıristiyanlar içi içe bir yaşam sürüyorlarmış. Birbirlerini etkilemişler. İnançlar arası hoşgörü olmuş. Biz zaten hoşgörüden yanayız.

Kızıldeli Sultan’a bağlı 24 köy varmış. Vakıf arazileri varmış.

1370 tarihide Birinci Murat türbeyi yaptırmış.

Aslında bizlere Karagöz yörükleri de denirmiş. Kızıldeli’yle ilgili anlatıları biliyorsunuz.

Benim bilebildiğim kadarıyla Doç. Dr. Bedri Noyan’ın eski yazıdan çevirdiği bir kitap var.

Ayrıca Hüseyin Pehlivan Dede de bir elyazması vardı.

Bunun yanı sıra Hasan Özgüner (Kadir Hasan)’ın da Türklerin Rumeli’ni Fethi isimli bir kitabı vardır.

Bir de bende Faziletname var.

Kırcaali’de bir de Seyit Baba varmış.

Kızıldeli Sultan (Seyyid Ali Sultan) Yunanistan Dimetoko’da Gaziler Tepesi’ndedir. Temmuzun 27/28’nde Seçek Yaylası Şenliği olur. Aslında bir yayla etkinliği değildir bu. Burada bir yaylaya çıkma yoktur. Ama insanla bu şenlikte bir araya gelip, birlikte olurlar.

Benim duyduğuma göre o bölgede 10 Alevi / Bektaşi köyü kalmış.

Şu anda aynı kültür içinde olan ve Kızıldeli Sultan Ocağı’ndan Medeni Yağcı, İbrahim Manaf, Burhan Sütçan bana bağlı babalar.

Kızıldeli Sultan Ocağı’na bağlı olarak Bursa İsmetiye Köyü’nde Demirtaş’ta, İsmail Baba varmış. Bir de bana Orhangazi, Ortaköy’de oturan Erdoğan Baba hizmet yapıyor.

Bana yine bu yola hizmet veren Gürbüz Baba ve  İsmail Pastırmacı Babalar bağlı değiller.

Ben on yıldır babalık yapıp, görevlerimi yerine getiriyorum. Bana bağlı Nail Derviş ve Salih Dervişler var.

Bizde müsahiplik çok önemlidir. Ahret kardeşliği denen bu olay insanı tamamlayan, eksikliklerini gideren bir büyük inanç kurumudur. (Bizde müsahipsizlere yediler denir.)

Bir kişi yola girip, nasip alacaksa ilk önce mürebbisini bulur.

Daha sonra ahret anasını ve babasını bularak, kurban kesip yola girer.

Bizde 12 post vardır. Bu on iki postun, hizmetin sahipleri çok önemlidir. Bir nevi bakanlar kurulu gibi çalışırlar.

Bizler cemlerimizi kesinlikle aksatmadan hem de ödün vermeden devam ettiriyoruz.

Her cemde sizlerin görgüden geçme dediğiniz şeyleri bizler yaparız.

Cemin bir başlama ve bitme ayı, haftası yoktur. Her an canlar cem yapabilirler. Yalnız 12 gün Muharremde Matemde kapalıdır.

Kişi Almanya’dan gelmişse, babaya söyler, daha sonra canlara haber verilir ve cem yapılır.

O cemde de mutlaka tüm hizmetler yerine getirilir.

Bizim hiçbir cemimizde hizmetler aksamaz.

Gerçekten de sabahlara kadar sürer.

Biz bu sene de Kumrular da, Ortaköy’de aynı şekilde cemlerimizi yaptık.

Bizde aynı zamanda Sarı Çorba da önemlidir. Bu Aşuredir. Herkes orucunu tuttuktan sonra Sarı Çorbası’nı yapar.

Burada da bizlerde tarikten geçme olayı vardır.

Aynı zamanda Nevruzda da insanları pençeden geçiririz.

Eğer kişi yolu zarara uğratacak bir iş işlerse ona ceza verilir.

Hiç kimseye imtiyaz tanınmaz.

Bizde kişinin ceza alması ceme katılanların taktiriyle olur. İnsanlar babayı da düşkün yapabilirler, cemden düşürebilirler.

O kişi bir daha ceme giremez.

Nitekim bir baba taliplerinin isteğiyle babalıktan düşürüldü. Toplumdan dışlandı.

Sıkı kurallarımızla Hakk Muhammed Ali yoluna zarar gelmemesi için, canımızı bu yola feda ettik. By pass oldum, böbreklerimden ve diğer birçok yerimden şikayetim var ama yol daha ulu olduğu için hizmetleri yerine getirmeye devam ediyoruz.

Şu anda Ortaköy’de dört gölüm var.

(Göl: bölüm, bölük anlamındadır. Yani talip sayısı çok fazla olduğu için bunlar kısım kısım ayrılır. Hepsinin hizmeti de ayrı ayrı görülür. Buna bazen ocak, oğul, dergah vb. isimler de verilebiliyor. A. Aydın)

Bize bağlı köyler şunlardır:

Edirne’de  Lalapaşa’da Taşlımüsellim (yarı yarıya); Uzunköprü’de Yeniköy, Esköy (bir kısmı, İlçe merkezinde), Çobanpınar, Akıncılar  (Dravşan); Malkara’ya bağlı Pişman (Yenidibek), Teslim (Sarıpolat), Yaylagöne; Meriç’te Omurca (Medeni Yağcı Baba var.), Nasuhbey Köyü; Pınarhisar’a bağlı İslambey, Silivri Ortaköy, Firüzköy, Bursa Merkez; İsmetiye Köyü, Atıcılar Köyü.

(Bir önceki sene yine aynı bölgeye yaptığım uzun ve kapsamlı bir gezinin notları için bknz: Ayhan Aydın, Erenler Bahçesi, Aspaş Matbası, 2003, İstanbul.)

 

Söyleşi: Firüzköy, 26 Mart 2004

Serçeşme Dergisi, Sayı: 7, Şubat 2005

 

 Lütfi Aykurt’la Söyleşiler (II)

 

Siz 64 yaşındasınız. Şimdi bu yaş belli birikimler getiriyor, yaşama dair, insana dair bir şeyler getiriyor.

Ama yaşamın da bir felsefesi vardır sanırım?

 

Eyvallah.

Şimdi zaten yapılan bunca uğraşlar, emekler işte, meşgaleler gerek dünyevi, gerek uhrevi olsun, haliyle bunun maksadı ne?

Eğer ki bir yaradan varsa, bir yaradana da inanmışsak şimdi bu yaradan da muhakkak ki Yasin Suresi’nde dediği gibi, bir kan pıhtısından ufacık bir spermden, embriyodan meydana gelmişsek, bunda bir mana vardır.

Bu kainatta her türlü güzellikler var.

Baktığımız zaman meyveler, ağaçlar, yeşillikler, sular… yani senin için ben her şeyi meydana getiriyorum; Çünkü sen benim en sevgili varlığımsın, ben kainatı senin için yarattım, derken yüce yaratıcı, zaten sevgili Peygamberimize hitabı da bu kainatın sevgi üzerine kurulduğunu gösteriyor.

Yüce yaratıcı; Ya Muhammed, Ya Ali siz olmasaydınız ben bu kainatı yaratmazdım, demektedir.

Yaradan yaradılan böyle bir iç içe geçmişlik var.

Zaten kainata ne diyor? mikro cosmos küçük alem, insana da makro cosmos, büyük alem, diyor.

İnsan yarattığı kainattan da büyük bir alemdir yani.

 

Siz bir Bektaşi babasısınız, Alevilik, Bektaşilik, Mevlevilik, Sünnilik dediğimiz İslam dairesi içerisinde inanç gözeleri bunlar, tutulan yollar, uygulamalar. Öz İslam, Müslümanlıksa bütün Müslümanların paylaştığı ortak değerler olması gerekiyor.

Ama bu inanç gözelerinin belli ayrımları vardır. Bu inanç gözeleri hangi noktalarda farklılaşıyor?

 

Şimdi bir defa tabi ki dünü görmeden bugüne de teşhis koyamazsınız.

Muhakkak günümüze bakacağız.

Günümüze baktığımız zaman neyi görüyoruz?

Çünkü sevgili Peygamberimiz’e yine Kuran-ı Kerim’de emredilen yani Sünni’si için de, Alevi’si için de, Bektaşi’si için de geçerli.

Zaten şimdi şöyle bir şey var, biraz belki teferruata gireceğim ama geçen sene bir matbaacı var oraya takvim almaya gittim. Oradaki adam ben dedi Sünni’yim ama ben Alevi cemlerine falan giriyorum, dedi. Şimdi bana sorarsan, en iyi Sünni benim dedim, en iyi Alevi, en iyi Bektaşi benim, en iyi Mevlevi benim bana sorarsan.

Neden dedim yani? Çünkü Peygamber Efendimiz’in burada hadisleri var; beni seven Ali’yi sever, Ali’yi seven Allah’ı sever. Ben de Peygamber’in bu sünnetine sadık kalarak hem Ali’yi, hem Veli’yi, onun Ehlibeyt’ini zaten türab oluyorum. Benden iyi Sünni mi olur, dedim? Yani eğer sünnet buysa. Peygamber’in eğer emirleri, icraatları ise benden iyi Sünni mi olur yani?

Şimdi Ali’nin inanışına, buyruklarına, emirlerine, On İki İmamlar’a, Ehlibeyt’e inanmışsan, Alevi benim.

Şimdi Ali’nin felsefesini alıp Anadolu’nun çorak topraklarına getiren bir yönü varsa;  Ehlibeyt işte benim değil mi?

Şimdi baktığımız zaman bugün Mesnevi’yi ele alın teferruatlı.

Mesela Yunus’un çok güzel bir sözü var, Mevlana Hazretleri soruyor; “Yunus, Mesnevi’yi okudun mu?” diyor.

Ondan sonra “Okudum” diyor, Mevlana’ya çok güzel de çok uzun olmuş, diyor. Benim gibi yazsaydın diyor yani nasıldı? “Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm.”

Şimdi Yunus Emre’nin Divanı’nı alsan karşına Mesnevi çıkar, Hacı Bektaşi Veli’nin Makalat’ını alsan Mesnevi çıkar, Mesnevi’yi okuduğun zaman Hacı Bektaşi’nin Makalat’ı çıkar, Besmelesi çıkar, Fevaiti çıkar, Yunus’un Divanı çıkar.

Hangisini hangisinden ayıracaksın?

Şimdi ben onun için burada kişilere mesaj vermek istedim; dedeler toplantısında, son toplantıda yani.

Şimdi dedeyiz, babayız diye çıkıyoruz ama ben orada girişte şöyle dedim; şurada yazan Hace Ahmet şimdi Hoca Ahmet diyorlar ama Hoca değildir. Hace Ahmet Yesevi, Hacegan kolundan gelen olduğu için buraya da Hace Ahmet Yesevi Cem evi, diyoruz.

Burası bir dergahsa, burada erenler toplanmışsa, ben de ortaya bütün canlara aşkı niyazım var dedim, ortaya secdeye vardım.

Şimdi orada ben bütün dedelerden Allah Allah! Lafını beklerken bunun karşılğı şak şak alkış oldu.

Oradaki konuşmamda şunu belirttim, biz ne Aleviyiz, ne Bektaşi’yiz, ne Mevlevi’yiz, ne Kadiri’yiz ne Halvetti’yiz biz hiçbir şey değiliz. Biz Hakk Muhammed Ali’yiz.

Çünkü ana kaynak o. Orada hem Alevilik var, hem Bektaşilik var, hem Mevlevilik var, hem Halvetilik var, hepsi var. Şimdi tabi bu sefer belki millete, dedelere acayip geldi ilk anda biz ne Alevi’yiz, ne Bektaşi’yiz derken… ama oradaki mana o. Yani sen şimdi bırak teferruatı önce manaya in bakalım.

Şimdi düşün bir ağaçı; kök bir ama bu kökte  ağacın binlerce bütün dallarını, yaprağını besleyen bunda biz özsu var, o özsuya bakalım biz.

Biz o özsuya bakmıyoruz, o dalda iki tane elma, bu dalda üç tane, bu dalda beş tane. Bu elmalar nedir? Bu ana İslamiyet’in ana yapının dalları ama hepsinde o meyvenin, o elmanın lezzetini alıyorsun bu daldan. Ama almak istersen.

Düşün şimdi bir ana nehir, şeriat zaten su yolu demek, bir yerde ana damar demek, ana yol, ana nehir demek. Bu Cenabı Hakk’ın şeri hükümleri.

Şimdi kaynağı analiz etmişim, demişim ki ben pirinç yetiştireceğim, pirinç tarlasına bir kol ayırmışım.

Siz demişsizin ki ben orada marul yetiştireceğim, bir kol oradan ayırmışsınız.

Belki ben pirinci yetiştiriyorum, siz marulu yetiştiriyoruz, diğeri de ne bileyim işte salatalığı yetiştiriyor.

Ama bunlar bir vücudun ihtiyacı olan şeyler, bunların beslendiği ne? Şu nehrin suyu, hepsini orada besleyen su yani.

 

Şeriat dedik, ana damar ana yol. İslamiyet’in kurallarının ana damarları, ona uyulacak ana kurallar. Ama bir de tasavvufumuz var.

Tasavvuf, İslamiyet içerisinde olsun, diğer dinler içerisinde olsun, mevcut kurallar içerisinde izlenen bir yol. Ama bu öyle bir yol ki, ibadet dediğimiz şekilsel şartların ötesinde daha fazla maneviyat katıyor inanca.

O şekilde görüneni zenginleştiriyor, içselleştiriyor içine doğru gidiyor.

Siz ne dersiniz İslam tasavvufu çünkü burada Enel Hakk var.

Siz, başka ne dersiniz şeriat, tarikat, marifet, hakikat için?

 

Şimdi bir yerde şeriat biliyorsunuz, tamam yani camide cemaatin toplandığı yer.

Tarikatı biz tarikat gibi ele alırsak, tarikata girmek, intisap ta öyle basit bir mesele değil zaten.

Şeriatta toplanıyor insanlar bir yere. Cami içerisinde katili var, hırsızı var, soysuzu var, tecavüzcüsü var, her şeyi var. Ama sen hırsızsın, uğursuzsun denilemiyor.

Orada bir ön arınma var eğer arınabiliyorsa. Zaten arınmışsa o, kendisi tarikatı arayacaktır. Arınmamışsa zaten mesele yok.

Yani bir yerde belki de aramamız, arınmamız için size o aşkı, o sevgiyi, o iştiyakı verecek. Neden?

Şimdi orada alınan birinci havuzda, birinci banyoyu yapan kişiler tarikatta artık tamamen iç bünyesini işte nefsi emmare dediğimiz yani Kuran-ı Kerim’de yedi nefis mertebelerini temizlemeye, temizlemeye derken Cenabı Allah’ın da orada çok güzel bir imtihanları var.

Şimdi tabi burada artık Sünniler’le yavaş yavaş ayrıldığımız noktaya geliyoruz, demin dediniz ya Sünnilik’le ayrıldığımız nokta ne?

Kuran-ı saptırmışlar, bilhassa Peygamberimizin de vefatından sonra tamamen Emevi düzeninde, Emevi saltanat düzeninde İslamiyet’i bırakmışlar, tamamen Emeviler’in yani kendi amellerine göre İslamiyet’i şekillendirmişler.

Burada bizim arındığımız ve ayrıldığımız nokta şu, tarikatta tamamen iç organlarını, nefsini yani ruhun nefsi hakimiyeti baş gösteriyor. Daha önce nefis ruha hakim, çünkü nefiste her türlü pislik var, her şey var ama orada ruhu nefis perdeliyor. Ama ne zaman ki artık belirli bir kamil olma yoluna doğru giriyorsun işte bunun da biz başlangıç noktalarına tarikat diyoruz. Orada artık insan temizlene temizlene nefisten, bu sefer ruh nefsi hakimiyeti altına almaya başlıyor. Almaya başladıkça bu tekamül ediyor.

İnsanda gayri ihtiyarı haller görülüyor iyiye doğru, ya bu adamda önce cimriydi bak ne güzel şimdi eli açık olmuş, daha önce her önüne geleni kırıyordu, şimdi bak ne sabırlı olmuş, gibi şeyler.

Şimdi bunlar tarikat içerisinde benimsenen almak isteyenler için tabi, olmak isteyenler için. Ondan sonra güzel haller bu hallerin yanında Cenabı Allah bir de imtihan vermiş.

O imtihan edici kim, yanımızdaki kadınlarımız.

Öbür tarafta Sünnilerin aman tokalaşırsam abdestim bozulur aman saçımın telini görmesinler. Nefsi Emmareleri.

Ama biz omuz omuza diz dize, göz göze tamamen artık orada Ayşe bacı, Erol abi falan yok orada artık herkes, Allah’ın huzurunda yaratmış olduğu eşrefi mahluk, bir yerde ruhlar meclisi olarak, ölmeden evvel ölünüz, durumuna geliyoruz.

 

Peki ölmeden evvel ölmek, felsefesinin işlendiği yer; bedenlerin et kemik yerine ruh olarak göründüğü yerler cemler.

 

İşte bu yüzden sen ayette geçen, iyice kavrayıp belleyecek kudret oldun.

Bunun da kaynağı Ebu Nayan Filliye’sinde yazılı.

Hz. Ali’ye bir gün soruyorlar “Rabbini gördün mü?” diye. Cevap veriyor “Görmediğim bir Allah’a ibadet etmem”. Bu kez “Peki onu nasıl gördün?” yine cevap veriyor; “Gözler, onu kafa gözü kudretiyle görmemiştir. Ancak onu kalpler iman hakikatiyle görmüştür.”

Bir başka gün Hz. Ali göğsüne vurmuş ve şöyle demiştir; “Şu göğsümde duran birçok ilim var, ah onları taşıyacak erler bulabilsem” ve ilave etmiştir “İstesem sırf Fatiha Suresi’nin tefsiriyle 70 beygiri yüklerim”.

Nihayet sevgili Peygamberimizin ve Ali’nin etrafında o erler az da olsa toplanmaya başlıyor.

Bu sufi düşünce ve inanç önderleri olan suffa ashabı için, Medine’de mescidin namaz kılınan kısmından biraz uzakta Suffa denilen bir bölüm yaptırıyor Peygamberimiz.

Bizzat Peygamberimiz ve Ali’nin nezaretinde çalışan bir eğitim ve ruhsal tecrübe merkeziydi o suffa bölümü.

Ayrıca, Ali’nin evi ve halaları Ümra’nın evinde kırklar dediğimiz bir rivayete göre 23 erkek, 17 kadından müteşekkil, öz ve çekirdek kadro bu suffa ashabının denetimcileri ve öğreticileri oluyorlardı.

Çağımızın en büyük din bilginlerinden Muhammed Hamidullah şöyle diyor; “Oldukça önemli sayıda bir grup Müslüman, burada yaşardı. Bu insanlar, zamanlarının bir kısmını insanlarla münasebetlere ayırdıkları gibi bir kısmını da Allah ile münasebete ayırırlardı. Bunlar, aynı zamanda birer parazit gibi başkalarının sırtından geçinmemek ve şuna buna yük olmamak için çalışırlardı. Geceleri ise bu insanlar, en ileri seviyede sufiler gibi ibadet, Teheccüt namazı, zikir ve tefekkürle geçirirlerdi”.

Demek ki ilk çekirdek orada atılıyor, ilk temel yani bir yerde.

Tarikatın diyelim tarikat ibadetinin, Aleviliğin temelleri böylece atıldı.

İki vazgeçilmez öğretmenin nezaretinde biri Muhammed, biri Ali.

Bu enstitüye tekke, hanka vs diyelim veya demeyelim şüphesiz olan bir şey var, suffa sakinleri maddesel temayüllerden önce ruhsal tecrübelere ve terbiyelere bağlıydılar.

Peygamberimizin ve Ali’nin bu ilk Müslüman mistiklere talim ettirdiği usuller detaylarıyla bilinmeyebilir.

Tabi bugün işte semahımız falan var ama o zaman ne şekilde olduğunu bilmeyebiliriz ama netice de o özün atılması orada.

Bu usuller şahsa ve zamana göre değişebilir.

Nitekim değişiyor işte zamanımıza göre ve Trakya’da başka oluyor, Anadolu’da başka oluyor, ne bileyim Ege yöresinde başka oluyor.

Fakat bunların teferruatıyla bilinmemesinin ne önemi vardır? Gaye bellidir ve açıktır. Vasıtaları seçmek içinse yeteri hürriyet zaten sağlanmıştır, o hürriyet insana verilmiştir, o vasıtaları insan kendisi seçiyor zamanına, zeminine göre.

Peygamberimizin şu sözünü hatırlamamız yeter, “hikmet müminin kaybolmuş malıdır. Onu nerede ve ne zaman bulursa hemen alıverir.”

Eğer sen müminsen zaten Anadolu’da Sivas’ta böyle olmuş bu cem, Trakya’da şöyle olmuş falan, demezsin.

Zaten onu aradığınız zaman hemen orayı bozarsın sen. Ayrımları iyi yorumlamak lazım. Farklılıkları iyi yorumlamak olumlu bakmayı bilmek lazım. Yoksa orada ikilik görürsen, sen ikicilik yapmış olursun. Bırak herkes kendi cemini yapıp, semahını dönsün.

Şimdi Peygamberimiz’in ve Ali’nin delaletiyle atılan bu İslam tasavvufu temelleri, artık hacmini zorlamaya başlayınca buradan üç şube doğuyor.

Birinci şube Selmani Farisi’nin yönetiminde açık zikir esası.

İkinci şube Cabirel Ensari tarafından sürdürülen gizli zikir esası.

Üçüncü şube Kümeyil Bin İyat tarafından yürütülen Cardirbiye veya zikre erre adı verilen bu zikre bıçkı veya testere sesi çıkardığı için bıçkı zikri denilmiştir.

Bu zikir en çok Yesevi tarikatında ve ondan kaynaklanan bazı tarikatlarda yapılmaktadır.

Peygamberimiz’in vefatı, hilafet kavgaları, nihayet o menfur Kerbela olayı, Emevi saltanatının kitleleri ezme politikası, halkta ve bazı yörelerde bu Emevi zulmüne baş kaldırma, bunların İslam’ı kendi emellerine göre uygulamaları, Horasan tarafında Müslümanlığı yeni yeni kabul eden başta Karluk Türkleri olmak üzere diğer Türk boyları İslamiyet’in batını yönüne yönelik hoş görüye dayalı, kendi karakter yapılarına uygun olan bu dini misyonu kabullenip içlerinde hemen yeşerttiler.

Hz. Hüseyin’den sonra en büyük İslam şehidi olan Hallacı Mansur’un, yaşadığı yıllar miladi 858-921 İslam dünyasının bütün yaratıcı aktiviteleri de en ileri olduğu devirdir.

Tasavvufa gelince, denebilir ki tasavvuf dendiğinde akla Hallac’ın yaşadığı devir gelir.

Bir çok ünlü Hakk dostu mutasavvıf bu devirde boy göstermiştir. Burada Emevi saltanatının Eba Müslim Horasani tarafından yıkılıp, umut olarak kurulan Abbasi Devleti’nin de Emeviler’den aşağı kalmadığını da görmek gerekir.

O devirde bu zulümlere baş kaldıran, Zenç Karmal İsyanları’dır. Afrika’nın çeşitli yörelerinden devşirilip, El Cezire ve Basra havalisinde köle işçi olarak çalıştırılan zencilerden oluşmuştur.

İnsanlık dışı şartlarda çalışan bu işçiler, miladi 869’da tarihe Sahibü Zenç diye geçen Ali Bin Muhammed liderliğinde ayaklandılar.

Hilafet makamında El Muhtedi bulunuyordu, miladi 883’de idam edildi.

Bu tarihlerde İslam tarihine sadece bir siyasal hareket olarak değil bir düşünce ekolü olarak da damga vurmuş bulunan Karmatilik tarikatı ve düşünce ekolü çıktı.

Hala bir çok yönü gizli kalan Karmatilik, Alevi ve Bektaşilerin başına gelen iftiralara Sünni çevrelerce maruz kaldı. Hatta ne ilginçtir ki bu insaf dışı saldırılarda, Gazali gibi sufi tarzı esas almış bir düşünür de vardır, ölümü 1111.

O Gazali, bir yandan Karmatileri İslam ümmetinin mecusileri diye anarak Sünni saraya avukatlık yapan, öte yandan en esaslı fikirlerini tarihe bırakırken kullandığı termanolojiyi Karmatiler’den alır.

Sünni saraya avukatlık yapan öte yandan en esaslı fikirlerini tarihe bırakırken kullandığı terminolojiyi Karmatiler’den alır.

Günümüzde yapılmış akademik çalışmalar Gazali ve benzeri Sünni yazarların Karmatiliği suçlarken düştükleri fikirsel düzeysizlik ve çelişkileri ortaya koymuştur.

Hareket adını, kurucusu lider, Hanedenü Ün Eşasel Karmat’tan alır.

Abbasi devletini yüzyıl rahatsız eden bu hareket gizli, mistik, sosyalist düşünce olup, İslam’i bir adalet ve eşitlik düzeni istemektir.

Mansur da bu düşünceden ötürü kendini feda etti, bütün gücünü Ali ve evladının sevgisine, aşkına bağlayan, gizliliği hedef alan halen kurucularının gerçek adlarına kuşku ile bakılan, çıkardıkları İhvan-ı Safa Risaleleri bir abideyi felsefe olan ve bunları yaratan kişiler adlarını bile deşifre etmemişler.

Tarihin bilinmezleri arasında kalmayı yeğlemişlerdi.

Şimdi Türk mistik şuurunun tekerrüründe ilk büyük tesiri icra eden kurum, Yesevilik’tir.

Yeseviliğin etkisinin büyüklüğünü ondan kaynaklanan Bektaşilik ve Nakşiliğin etkilerini de göz önünde tutarak değerlendirmek gerekir. Ahmet Yesevi, büyük mutasavvıf Yusuf Hamedan’ın ilim ve irfanından feyizlenerek yetişti.

Şimdi benim burada kısaca bilgim dahilinde aktartardığım, bakın şimdi şurada ki bu bir bilimsel felsefe.

Dedeler toplantısında (CEM Vakfı Anadolu İnanç Önderleri Toplantısı) üzüntüyle gördüğüm; kendilerine dede, baba diyen bazı insanların ortaya çıkıp; “Efendim Peygamber Efendimiz bir hurma verdi, Yusuf Hamedanı dört yüz sene yaşadı, hurmayı dilinin altında sakladı, getirdi Ahmet Yesevi’ye verdi.”  gibi laflar söylemeleridir.

Yusuf Hamedanı dört yüz sene nerede yaşamış?

Şimdi işe hep böyle masallarla baktığımız için bugün istediğimiz yerde değiliz. Biz Alevisiyle, Sünnisiyle, Bektaşisiyle, Mevelevisiyle insanlara doğru, bilimsel, doyurucu bilgiler vermek zorundayız. Tarihle, akıl ve mantıkla çelişen bilgileri insanlara vermek aslında bize büyük zarar verir. Gençlere, insanlarımıza bilim adamlarımızın yetiştirdikleri şekliyle, bilimsel kitaplardaki yazılanlar doğrultusunda bilgi verilmeli. Dede ve babalarımız da muhakkak eğitilmelidir. Bu haliyle biz bir yere gidemeyiz. Bu çağda özellikle eğitim şarttır.

 

Cemin manası nedir, anlamı nedir? Cemin önemi nedir Alevilik/Bektaşilik’te?

 

Cem biliyorsun, cem olmak, cemaatın cem olduğu yani toplandığı yer manasındadır.

Şimdi cem olmazsa zaten cemaat te olmaz. O zaman ferdi ibadetler olur. Bir defa cemi kaldırdığımız zaman, toplu ibadet demek bir yerde cem, bu topluluğu da kaldırmış olursunuz. Şimdi tabi cem bu.

Bunun ışığı altında da ne var, günümüze kadar gelen çeşitlilikler var. Şimdi burada ne Alevilerin başka bir biçimde, Bektaşilerin ben bunu hiç zaten dilim de varmıyor Alevi Bektaşi’nin Alevi’nin başka Bektaşi’nin başka demesine. Alevi/Bektaşiler’de diyelim (bu zaten zamanında birmiş) ne zaman ki Balım Sultan gidiyor, tekkeyi teslim alıyor, Hacı Bektaş’tan her şeyi zapt altına alıyor ondan sonra bir sistem koyuyor ve diyor ki cem düzeni bu.

Ama aradan geçen yani 15-16. asırdan bu zamana kadar geçen seneler zarfında ne oluyor? Her dede kendi yöresine, kendi konumuna göre yani bulunduğu konuma göre bir sistem uyguluyor.

Siz otuyorsunuz postta kendinize göre şunu şöyle yapalım diyorsunuz.

Senden sonra gelen bir başkası bu sefer çeşitlilikler ortaya koyuyor.

Ama bu ana temayı bozmuyor yani.

 

Bektaşilik’te kurallar var, kaideler var, sistem var, derviş var, baba var, halife baba var, dikme baba var?

 

Bektaşiliğin de kolları ayrı. Bektaşi dediğimiz zaman mesela şimdi bir Kızıldeli koluyla bir Otman Baba, Demir Baba kolu tamamen farklıdır.

Bir Bedri Noyan’a bağlı kollar vardır mesela ondan önce ki zaten onların silsileyi getirdi mücerret kolu olarak bir yapısı. Bunlar çok detaylı konular onun da tabi şimdi zaman yok, tarihin derinliklerine de girmeye vakit yok.

İşte Veladet Çelebi’den başlayıp orada ki babalara kiler babası, şu babası, bu babasına, işte cem yetkisi cem yürütme yetkileri verildikten sonra mücerret musahipsiz kol olarak geliyorlar.

Ama şimdi, Bulgaristan’da işte Demir Baba, Otman Baba, Ali Koç Baba kolları var, bir kısmı musahipsiz, bir kısmında musahiplik var.

Fakat şimdi bizim tamamen Kızıldeli Ocağı’nın erkanları değişiktir. Onu ben şimdi burada size tamamen izah ederim de dediğim gibi şimdi öyle bir şey ki izah etmekle de olmuyor.

 

Siz Kızıldeli Ocağı’na bağlısınız?

 

Biz Kızıldeli’ye bağlıyız direk.

Yani şimdi atalarımız geçmiş işte orada biz kol olarak, Karagöz Yörükleri olarak orayı geçmiş atalarımız.

Şimdi bu Yörükler zaten biliyorsunuz yani bunu anlatmaya gerek yok.

Şimdi Türkler ilk Müslümanlığı kabul ettikleri zaman Türkmen denmiş.

Ondan sonra oradan Moğol istilalarıyla zorlamalarıyla Anadolu’ya göç ettikçe, yürüdükçe bunlar obalar halinde Yörük denmiş bunlara.

Anadolu’da şu aşiretti, bu aşiretti der gibi işte Naldöken Yörükleri, bilmem Kocacık Yörükleri, Karagöz Yörükleri diye de böyle bir isim almışlar. Her kabile bir isim almış.

Orada tabi yerleşmişler yerleşik düzende ne yapmışlar? İşte şimdi işin efsanesine baktığımız zaman efendim kırk kişi gelmiş Bursa’ya da kırk kişi değil tarihe baktığımız zaman esas ordunun başında I. Murat var kardeşi Süleyman Paşa var diğer kumandanlar Ervenos Bey olsun, Timurtaş Paşa olsun bu kırk iki bin kişilik bir orduyla geçiyor Murat Bey Rumeli’ne.

Ama ne zaman geçiyor?

Önce Alperenler dediğimiz işte Sarı Saltıklar, diğerleri orada bir teşkilat kuruyor. O teşkilat kurulduktan sonra geçiyorlar. Mesela Gelibolu’ya geçiyorlar. Gelibolu’da ne oluyor? Ondan önce olan vaka var nedir? Mesela Bizans imparatoru Kanta Kuzen’in oğlu Bulgarlar’a esir düşüyor. O zaman Umur Bey’den rica ediyor, Trakya’da mesela Umur Bey nüfuslu bir bey, gidiyor Bulgarlar’dan oğlunu kurtarınca bu sefer hediye olarak Osmanlı’ya Çimpe Kalesi’ni Gelibolu’daki kaleyi veriyor yani hediye olarak oğlunu kurtardı diye.

Zaten teşkilat hazırlanıyor yani.

Ve o işte Kızıldeli Sultan, I. Murat’ın ordusuyla bunlarda birer görevli olarak yani bugünün diyelim tabur kumandanı, alay kumandanı, bölük kumandanı hüviyetiyle geçiyorlar ve orayı geçtikten sonra gösterdikleri yararlılık neticesinde tutuyor I. Murat bunlara araziler veriyor. O zaman otlaklar, meralar boş Balkanlar’da. Çoğu diyor ki işte burası senin, buranın işletme yetkisi senin diyor. Çünkü o zamana kadar bir yerleşik düzeni yok orada. Anadolu’dan geçen, Orta Asya’dan geçen insan toplulukları hep böyle göçer halindeler.

Atasözü işte Türk gurbette doğar, göçte ölür, diyor veyahut da göçte doğar gurbette ölür, diyor.

Dünyada 54 ana tekke vardır. Bunlardan bazıları ve önemlileri şunlardır; Hacı Bektaş, Kızıldeli, Mısır’da Kaygusuz, Elmalı’da Abdal Musa.

Belirli tarihten sonra Kalender Çelebi, orayı ele geçiren Nakşibendilere verilince Kızıldeli ana tekke konumuna geliyor.

Bütün icazetler oradan alınmaya başlıyor.

Demek ki Kızıldeli tekke olunca diğer ufak tekkeler Kızıldeli’ye bağlanmış olmalı.

Osmanlı’nın Rumeli politikası sonucunda Alperenler, erenler, atalar, dedeler, babalar işte hep Balkanlar’a doğru yönelmişler. Osmanlı Devleti kurulurken bu insanlardan çok yararlanmış ve göçebe olan Türkmen boylarını da Balkanlar’a doğru göndermiş.

Gerçekte Balkanlar’ı fetheden, Türkleştirip, İslamlaştıran güçler bugün Alevi/Bektaşi/Mevlevi dediğimiz inanç sisteminin önde gelen, ilk öncü isimleri olan erenlerdir.

Sarı Saltuk, Kızıldeli Sultan, Otman Baba, Akyazılı Sultan, Demir Baba, Musa Baba gibi isim daha binlerce eren, alperen Balkanlar’a gidip orada gerçek İslamiyet’i, tasavvufi İslam’ı orada yapmışlardır.

Seyyid Ali Sultan (Kızıldeli) Sultan Balkanlar’da ilk öncü büyük irşat edici, bir alp eren olarak oradaki topraların hem fethedilmesini, hem de gönül yoluyla yüzyıllar boyu elde edilmesini ve Alevi/Bektaşi inancının da orada yerleşmesini sağlamış temel bir isimdir.

Bizler de onlara layık olmak için çalışıyoruz. Allah onlardan razı olsun, Allah bu yolu sürenlerden razı olsun.

 

Söyleşi: İstanbul,  3. 4. 2001

 

(Daha sonra Lütfi Aykurt Baba’yla çok uzun, daha detaylı bilgiler aldığım söyleşilerim de oldu.

Bu söyleşilerde olayı biraz daha ileri götürüp bazı konu başlıklarını da daha ayrıntılarıyla açtığım gibi örneğin Kızıldeli Sultan hakkında daha detaylı bilgiler derlerken özellikle bu ocağın sürdürdüğü cem ve erkanın da teferuatlarına girmiş olduk.

Anladım ki, konuyu kökten kavrayan Lütfi Baba, belki de bu ocağın inanç boyutunu en iyi bileni.

Birçok dede ve babamızla olduğu gibi kendisiyle de ilgili bir belgeselin hazırlanması, rehberliğinde Yunanistan’a, halen kendilerine bağlı taliplerinin köylerine onunla birlikte seyahat edilmesi ve bizzat Dergahta canlarla ve Türkiye’deki diğer Kızıldeli köyleriyle ilgili sağlıklı bilgilerin onun rehberliğinde elde edilmesi çok tarihi bir görev olacaktır.)