İBRAHİM GÜNEL

(SARIBAL OCAĞI – GÜMÜŞHANE, ŞİRAN)

 

(1931- 2 Mayıs 1999)

 

AYHAN AYDIN

 

Aynı zamanda benim de, Şiran yöresindeki kimi köylerdeki taliplerin de son post dedesi olan İbrahim Dede, coşkun sular gibi çağlayarak, küçük yaşta yetim kalmasına rağmen yolun sahibi olan rehberlerin kendisine verdiği ve ruhunun derinliklerinden getirdiği Ehlibeyt aşkıyla taşan, gönüller sultanı olmuş çok değerli bir inanç önderimizdi. Rumelihisarüstü’nde geleneği yaşatma konusunda öncü roller üstlenen ve cenazesine binlerce insanın katıldığı çağımızın emektar yol ulularından İbrahim Dedemi bu vesileyle bir kez daha yad ediyorum. Nur göllerinde yatsın, ışığı her daim üzerimizde bizi kutlu kılsın. Hizmetleri de Hakk katında kabul-u makbul olsun.

Şiran ve Şebinkarahisar’da yüzlerce talibi olan İbrahim Şıh Dede, Sarıbal evlâtlarından. Yüzlerce cem cemaat yapan, halen de bu hizmeti yürüten dedemizle Alevilik-Bektaşilik, Şiran, Şebinkarahisar yöresi cem erkânları, bunların tarihi kökleri, ayrıca Kırıntı, Yeniköy, Çal, Kayacık konularını görüştük.

 

Ayhan Bey merhaba, hoş geldin, sefa geldin, kadem kerem getirdin; yüz basa geldin canım.

 

Eyvallah Dedem. İbrahim Dede bize kendini nasıl tanıtır? Doğduğu yöreyi, ocağını, çocukluğundaki cemleri bize nasıl anlatır? 4 yaşında babamı kaybettim. Bizi annem yetiştirdi. Babamın adı Mehmet, anneminki Karakız. Erkek kardeşlerim 1. Cihan Harbi’nde öldüler. İki kız kardeşimi de kaybettim. Şimdi tek bacım var. 1931’de doğdum. 1945’de İstanbul’a geldim. Emprime’de, bir Rus’un yanında iki yıl çalıştım. Anneme mektup yazdım; “Hacı Bektaş’a gideceğim, babamdan kalan icazetnameyi bana gönder” dedim.

 

Atalarınızdan kalan soykütüğü, icazetname, silsilenâme, ferman vb. bir yazılı belgeniz var mı? Dedemin  şeceresi, babamın da icazetnameleri var. Dedem, İbrahim Şıh. Onunki halen Şiran’dadır, Eski Türkçe’yle yazılmıştır. Getirip çözdüreceğim. Hacı Bektaş-ı Veli’den bu yana, bizim ocağın şeceresi dedemdeydi. Onu getirtip, okutturacağım. Babam Mehmet Şıh, icazetnamesini Cemalettin Çelebi’den almış. Babamın, 1923 ve 1927 yıllarına ait iki icazetnamesi var. 6 Mayıs 1947’de  Rıza Ulusoy, Feyzullah Ulusoy ve akrabaları toplandılar, babamdan kalan eski Türkçe’yle yazılmış olan icazetnameyi, dayıları Ali ve Abbas Efendiler tekrar günümüz Türkçe’sine göre yenilediler. Rıza Efendi bunu bana vermedi.  Bir sakıncası olur diye, köye postayla gönderdi. İcazetname köye geldiğinde, kurban kestik, civar köylerdeki talipler geldi, cemaat yaptık. Sonra ben tekrar İstanbul’a döndüm. Burada bir rahatsızlık geçirip, köye döndüm. Annem artık İstanbul’a dönmeme izin vermedi. 1948’de, Kırıntı köyünde, talipler, muhtar, köyün ileri gelenleri bizi tarikata buyur ettiler. Benden önce tarikatı amcam Hüseyin Şıh yürütüyordu. O, Şebinkarahisar, Suboyu köyüne gitmişti. 1948’de Kırıntı, Yeniköy ve Çal köylerinde cemler yürüttüm.

 

Kimlerin, hangi dedelerin yanında yetiştiniz? Ben kimseden irşât almadım. Sadece Hacı Bektaş dergâhında efendilerden, ayrıca köyümüzdeki Vahit Bal, Ali Bal, İbrahim Öztürk, Hüseyin Çoşkun gibi, en az dedeler kadar bilgili, yaşlı, inançlı kişilerden yörenin ve yolumuzun inceliklerini, erkânlarını öğrendim. İlk tarikat kapısına gittiğimde, Hakk’tan üç dilek diledim; bu yolun hakikati ne ise, bana müyesser eyle; ikincisi, nefsimi ıslah eyle; üçüncüsü, son zamanda bana tamah verme, diye dua ederek tarikatı yürütmeye başladım.

 

Amcalarınızdan ve diğer dedelerden bir şeyler öğrenmediniz mi? Yol sürerken, amcalarımla beraber bulundum. Yukarıda söyledim, dedem İbrahim Şıh, babam Mehmet Şıh, amcam Muharrem Günel vardı. Muharrem Günel’in çocukları Hüseyin ve İsmail Günel, çok cem yürüttüler. Hüseyin Şıh’ın oğulları Kâmil, İsmail, Kadir (şimdi oğlu Ali var) Güneller,  Kâmil  Şıh’ın oğulları Kâzım ve Mustafa var. Hüseyin Şıh da cem yürütüyordu. İsmail Şıh da çok cem yürüttü. Onun oğulları Cemal, Celâl, Abidin, Rıza Günel var. İsmail Şıh’ın oğlu Kemal Günel Şıh şimdi yetişiyor. Babam dünyadan göçtükten sonra, cemleri Hüseyin Şıh yürüttü. Ben onun cemlerinde bulundum. Yukarıda saydığım yaşlı insanlardan çok şey öğrendim.

 

Cem yürüten Aşık Durmuş Günel’le akrabalık bağınız nedir? O da yakın akrabamızdır. Dedesi Süleyman Şıh, babası İsmail Şıh’tır.

 

Şiran yöresindeki dede-talip ilişkilerinin, diğer yörelerden farklı olduğunu biliyoruz. Nedir bu fark? Bizim talipler başka yöredeki taliplerden ayrılırlar. Talibin bir dede kadar bilgisi olması gerekir. Dede talip ilişkileri çok sıkıdır. Yolun ahkâmını bilmeyen talip, ceme giremez. Yolun kuralları dede tarafından talibe çok sıkı bir şekilde anlatılır, öğretilir. Bilgisi olmayan veya az olan talipler, mutlaka eğitilir. Bizim yörede her hafta değil, her gün cem yapılırdı. Bu cemler iki üç ay sürerdi. Buralarda tam bir yetişme olurdu. Yolun, Aleviliğin, cemlerin kuralları taliplere öğretilirdi. Buyruk-u Evliya’da da var zaten, talibin vasfı çok önemli, çok yücedir. Talip postu, Muhammed-Ali’nin postudur. İlk kapıyı onlar açmışlardır. İlkin onlar bu yola talip olmuşlardır. Talip kendini bilirse, rehberden de üstün olabilir.

 

Bu yol kalmasın, yürüsün, dediniz, cemleri yürüttünüz. Babanız adına olan icazetnameyi sizin üstünüze mi intikal ettirdiler? Evet. 1947’den 1970’e kadar hemen her yıl, Hacı Bektaş’a gidip, icazetnamemi yenilettim. 1970’de Ankara’da bir bühtana uğradım. 7 yıl Hacı Bektaş’a gitmeme rağmen, efendilere bunu açmadım, sonra Feyzullah Efendiye açtım. O da bu süre içinde Hacı Bektaş’a gelip gelmediğimi sordu. Ben de “geldim” dedim. “Fakat sevdiğim pîrim, mürşidim bana bu çileyi verdiyse, ben çileye razıyım” dedim. O da dedi ki; “Bilseydim, seni buraya alırdım.” Dedim ki “Yol mu evveli, ikrar mı evveli?” “İkrar evveli” dedi. Ben de, “İkrarımı güttüm. Ben sana, beni gör, sor, tarikata beni tekrar dahil et, etme demiyorum. Sadece halimi aktarıyorum” dedim. “İki gün bekleyelim” dedi, sonra tekrar yazdı icazetnameyi, verdi. 1996’da Kurban bayramının ikinci günü Hacı Bektaş’a gittim. Yine icazetname aldım. Rıza Efendi, Suşehri’nden başka talipleri de bana bağladı, ama ben kabul etmedim. Talipler istediler, ama ben gitmedim.

 

Alevilikte, dedelikte ocaklar çok önemli. Dedeler, belli ocaklara bağlı olarak hizmet yürütüyorlar. Sarıbal Ocağı için de farklı şeyler söyleniyor. Sarı Saltuk’un bir kolu, parçası olduğunu, Gözükızıl’la bir bağlantısı olduğunu söyleyenler var. Sizin Sarıbal ocağı hakkındaki bilgileriniz nelerdir? Sizin dışınızda bu ocağa bağlı dedeler var mı? Sarıbal, Hacı Bektaş’ın müritlerinden birisidir. 1947’de Rıza Ulusoy Karınca kitabında, Sülaleyi Nesil isimli eserde Sarıbal ile ilgili bilgiler olduğunu, onun Hacı Bektaş’ın müridi olduğunu bana söyledi ve gösterdi. Amcalarım anlatırdı. Hacı Bektaş, müritlerinden bal istemiş. Bizim Sarıbal, “Hünkâr beni kayırsın” deyip, başındaki keşkülü (başlığı) balla doldurup, getiriyor. O zaman Hacı Bektaş da “Sarıbalım’ı seveyim” diyor. Bizimki ayrı bir ocak, ayrı bir derviş var. Sarı Saltuk ve Gözükızıllarla bağımız yok.

 

Şiran’ın Kırıntı, Yeniköy, Çal köylerinin dışında, Giresun’un Kayacık ve Şebinkarahisar’ın Beye (Suboyu) köyleri de talip köyleriniz. Başka yörelerden de talipleriniz var mı? Şebinkarahisar’da Karaköy, Armutlu, Toklal, Leylek ve Aziz köylerinde taliplerim var. Ulusoylar, Şehner ve Hudi köylerine de gitmemi istediler, ama gitmedim. Onlar Sarı İsmailler’e bağlılar. Yıllarca oralarda cem yürüttüm.

 

Şiran  yöresi cem erkânları nasıl yürüyor? Muharremde, müsahiplikte farklı cemler var mı? Erkân yürütürken hangi kaynaklardan yararlanıyorsunuz? Cemlerde Kur’an’ın yeri nedir? Bizim yörede önce akşam duası, peşinden Kur’an okunur. Aşıklar bizim için önemlidir. Cemden önce, aşıklar halkı bilgilendiren konuşmalar yaparlar. Dede; talibi yetiştiren, bilgilendiren kişi olarak, her zaman başvurulan bir kaynak kişidir. Talip dedeye, dede mürşide bağlıdır. Talip dedeye bağlı olduğu için, onun çiğini dede pişirmelidir. Tarikatı, cemi, yolu, erkânı tam anlamıyla dede yürütmelidir.

 

Dede, cemin, Aleviliğin yolunu, kurallarını her zaman taliplere anlatıyor mu? Her zaman anlatmakla mükelleftir. Buyruk-u Evliya’da da anlatılıyor, talibi eğitmek, en önemli meseledir. Talip nasıl eğitilir, yetiştirilir, hasıl olur? Neyle yargılanır, nasıl oturur, kalkar? Allah’a neyle, nasıl yakın olabilir? Komşuluk hakkının, kul hakkının tam manâsı nedir? Komşunu incittiğinde, Tanrı’yı incitmiş olursun. Bunu talibe anlatmalısın. Bizim yörede talipler cemin bütün ahkâmını bilirler. Kur’an bilirler, duvaz bilirler. 12 hizmeti, onların dualarını bilmeyen talip, talip sayılmaz bizim yörede. Hele eskiden o kadar itikat vardı ki, inanca bağlılık o kadar kuvvetliydi ki kadınlar, erkeklerle aynı bilgiye sahipti. Çocuklar aynı şekilde yetişirdi.

 

Şiran’da ya da Şebinkarahisar’da haftada bir değil de, her gün cem yapıyor muşsuzun, aylar boyu. Doğru mu? Evet. Bir-iki ay hiç  ara vermeden, cemler her gün sürer. Köyden köye fark ediyor. Talip köylerde 6-7 ay boyunca cem yürürdü.

 

Cemler aynı evlerde mi yapılırdı? Evet. Büyük olan ev seçilirdi. Çünkü bizim yörede bir köydeki hemen herkes ceme gelir. Sadece hastalar ve düşkünler ceme giremez. Zakirler, aşıklar mutlaka olur. Önce meydan babası duayla postu serer meydana.  Asasını eline alır (bizde düz asa vardır), postu serer, duasını alır. Meclisten rızalık alır, kapıcıları dışarı çıkarır. 4 veya 7 kapıcı çıkarır. 10  kapıcı (gözcü) da olabilir duruma göre. Birisi dışarıda, bir kısmı kapıda, diğerleri de köyün içinde bulunurlar. Cemle köyün arasında ilişkiyi sağlarlar bu kapıcılar. Meydan babası, el suyu getirtip abdest almak için bir bacıyla, başka bir baba kaldırır. Onun da duası olur. Sonra dede hizmete başlar. Üç duvaz-ı imam sürer. Sonra cemiyetten Kur’an okumak isteyenlere izin verir. Bizde, cemiyetten insanlar Kur’an okur. Kur’an okunduktan sonra, hayır duaları okunur, sonra Gülbenk çekilip, bağlanır. Muhabbetler olur. Sorunlar dile gelir, konuşulur. Taliplere eğitici bilgiler verilir. Aşıklara sıra gelir ve münacaattan, irticalen, rüzgârlı giderler. Duvazlar okunur. Dede dua eder ve hizmetler başlar.

 

Hizmetlerin tümü, her cemde yürür müydü? Yürürdü. Meydan babası önce bir süpürgeci çağırır. Hizmet uzun sürdüğü için, bir ara “bacı, baba serbest” deriz, ihtiyacı olanlar çıkar. Bunu baba ayarlar. Bizde meydan babası çok önemlidir. Cemiyet babaya bağlıdır. Dededen müsaade alarak, insanlara izin verebilir. Bu nedenle, önce süpürgeci baba çağrılır. O da meydanı süpürür, duasını alır. El suyu gelir. (Cuma akşamıysa, meydanın tümü dolanılır.) Dedenin eline üç damla, bu arada ocağa da su dökülür. Deliller  yanar. Sonra üç bacı çağrılır. “ Hü bacılar marifete”, denir. Üç bacı, babanın yanına gelip, çöker. Bacıya sorar dede; “bir bizden nice berisiniz?” Babadan niyaz alır, üçü  birbirine niyaz verir. Ondan sonra dede sorar; “babalar, bacılar, yolda ırakta, suda, sulakta bu bacılardan razı mısınız?” “Razıyız” dedikleri zaman, dede bacıya sorar; “Pîrinin, rehberinin, mürşidinin adı ne? Kimin kızısınız?” Oradaki üç bacı, tüm bacıların temsilcisi olarak oraya geliyorlar. Bunlar birbirinden niyaz alıp verdiğinde, diğer bacıların da birbirinden niyaz alıp vermesi gerekir. Onlar gittikten sonra kurbancı, sonra çiğci bacı gelir. Eskiden sacayakları vardı, bacı onunla beraber gelirdi dua almaya. Sofracı, sonra saka gelir, (Cuma akşamıysa “Kerbelâ’ya uğrayalım / yana yana ağlayalım” mersiyesi okunur. Tarik duası okunur, hü çekilir), sonra peyik (köyü çağıran kişi, pîri Cebrail’dir), sonra da kırklar semahı (Cuma akşamları büyük taçlama okunur) yapılır. Kırklar semahı dönülürken, devamlı 12 İmamların ismi zikredilir. Peşinden dâra durulunca, bir duvaz-ı imam daha söylenir. Onun peşinden dua okunur. Üç bacıdan biri, tüm hizmetler boyunca ayakta, tek noktada durur. Kırklar semahından sonra, üç bacı ellerinde süpürgeyle, “Allah, Muhammet, ya  Ali, Pîrim Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli” diyerek süpürge çalarlar.  Başka dört bacı daha süpürge çalar meydanda. Sonra semah kapısı açılmış olur.

 

Semahta en az kaç kişi olur? Yer dar olduğunda, en az 3 kişi. Büyük evlerde sayı artar. Çocuklar dahi gelip öğrenmek isterlerdi. Semah yapmak serbesttir. Baba, hizmetler görülürken aldığı postu, duayla tekrar meydana serer. “Babalar, bacılar, edep-erkân” der, meydan babası. Bu sefer bacılar dâra kalkar, babalar diz çöker. Cuma akşamları aşıklar, “Bugün bize Pîr geldi”yi söylerler. Diğer günlerde Virânî’den, Hatâyî’den, Yemînî’den, Fuzûlî’den duvazlar okunur.

 

Sanırım, cemlerde Kur’an okuma sınırlıdır, değil mi? Kur’an başta okunur. Ama Hz. Muhammet ismi eksik olmaz. Her hizmetin peşinde, “Er cemali Muhammet, pîr cemali İmam Hasan, İmam Hüseyin, onun yolunu bir bilip, verelim Muhammed Mustafa’ya selâvat” denir. Kur’an’la duvazın bir farkı yoktur.

 

Miraçlamada neler okunur? Normalde her akşam cemlerde şu miraçlama okunurdu:

 

Hakk Teâla’nın nefesinden

Can güfere tutuş, dedi

Köpüğünden duydu dağlar

Tütününü  arşa kürş, dedi

 

Arifler örneğini alır

Hakk’ı kalbinde bilir

Ya Ali keramet göster

Kamber sofra ser, dedi

 

Kamber sofra serdi, lam buldu

Destur sundu derya oldu

Dolandı bir daha geldi

Sefilen kapıyı aç dedi.

 

Açtı kapıyı içeri girdi

Kırklara selam verdi

Birine neşter vurdu

Bağrından kan deş dedi

 

Kan deşildi, kan döküldü

Gizli bademler söküldü

Selman bir engür getirdi

Ez, Muhammed’e iç, dedi

 

Ezdi Muhammed, içti

Çoş verdi semah yürüdü… (denildiği zaman, Kırklar Semahı dönmek için kalkılır.)

Taç devletin seridir

Gül Muhammed’in teridir

Veyis hizmetin eridir

Yalan söyleme hiç dedi

Yalan her yerde mat olur

Ali’nin gülbü zat olur

Hacılar Kâbe’ye vardı

Arafat’ta koç dedi

Kurban koçu meledi

Hakikat tuzun yaladı

Arifler gönlü aradı

Hatâyî’m Hak buldu

Bu iş tamam, dedi

 

Cuma akşamları miraçlamada şu okunur.

 

Geldi Cebrail buyurdu

Hakk, Muhammed Mustafa

Hakk seni davet etti

Davete aldım Hüda

 

Evvel emanet budur ki

Pîr, rehber tutasın

Tarik-i mustakim hakkına

Muhammed şuule vardı

 

Yoktur senden azizim dedi

Şimdi senden el tutayım buyur Hakk beddua

Muhammed’im belim bağladı

Anda ahir Cebrail

 

İki Gönül bir eyledi, yürüdüler dergâha

Vardı dergâh kapısına, gördü bir arslan yatar

Aslan anda hamleyledi, başı koptu tufane

Buyurdu sırr-ı kâinat, korkmasın Habibim, dedi

 

Hatem ağzına versin, andan ister nişane

Muhammed hatemi aslanın ağzına koydu

Aslan pünhane gitti. Muhammed dabaha vardı

Yoktur senden azizim dedi.

 

Öyle bir şirrin varmış ki

Hayli bize cevreyledi.

Eğer eli bile olaydı

Dayanaydı ol şaha .

 

Buyurdu Sırr-ı Kâinat, “yoktur senden azizim” dedi. Doksan bin kelâm danıştı dostuna. Tevhid-i armağan aldı, yeryüzünde insana. Selman ol demde hazırdı, Şehidullah’ını diledi. Hakk Teâla bir üzüm tanesini Selman’ın keşküllahına koydu; “Al, bunu Hasan’la Hüseyin’ime götür” dedi. Selman onda pünhan oldu. Hz. Muhammed Efendimiz de destur aldı. Geldi Kırkların kapısına, “Açın kapıyı” dedi. Açtıramadı, gitti. Tekrar, dolandı geldi. “Sefilim kapıyı aç” dedi. Kapı açılınca, “kimsiniz siz?” dedi. “Kırklarız” dediler. “Siz otuz dokuzsunuz” dedi. “Selman Şehidüllah1a gitti, ondan eksik varımız.” Selman Şehidüllah’tan  geldi. Hüdeyben dâra durdu. Keşkülü ortaya koydu, hatırlar oldu sefa. Kudretten bir el geldi, ezdi, engür eyledi, ol şerbetten birisi içti, cümlesi oldu hayran. Muhammed çûşa geldi, “kalk başımdan taç” dedi. Taç 40 pâre bölündü. 40’ı bire bağladılar. Muhammed evine vardı. Ali, Hakk’ı tavaf etti. Hatemi parmakta gördü, “Saddaksın ya Ali! Evveli de sen, ahiri de sen. Hakk deyip de inandıramadım özü çürük ervaha” diyor.

 

Muharrem ayı nasıl geçerdi, neler yapılırdı? Muharrem ayı, kurban bayramından 18 gün sonra tutulur. 12 gün sürer, oruç. 12 günün öncesinde de 3 gün “Hür Şehit Orucu” mutlaka tutulur. Ayrıca Masum Orucu, masumlar aşkına da 3 gün oruç tutuluyor. Masum-u Pâk Orucu, ya muharremin başında ya da sonunda tutulur. Muharremde 7 gün bağlama çalınmaz. Sadece sözlü hizmetler yürür, 40’lar semahı yapılır, diğer semahlar yapılmaz.

 

Cemlerdeki diğer semahlar nelerdir? Kırklar semahı dört kişiyle yapılır. Bir de “yelleme” dediğimiz, serbest yapılan semah var. Kırklar Semahı hizmetin içindedir. Yani ibadetin parçasıdır. Muharremde su içilmez. Sarımsak, et, yumurta yenmez, ayran içilmez. Oruç, tuzla açılır. Bir zamanlar, 12. Gün oruç açılırdı. Fakat Rıza Ulusoy’a danıştıktan sonra, 12. Günün bitiminde, aşureyle iftar açılmaya başlandı. Halen böyle devam etmektedir.

 

Çiftleri nasıl müsahip yapıyorsunuz? Müsahiplik nedir? Bizde, müsahiplikte ayrıca cem yapılmaz. Aynı cemlerde insanlar müsahip olur. Yine akşam duası okunur. Kurban getirilir, okunur. Kurban, delildir. Aslında müsahip olanlar, kurban gibidir. Çünkü çok sıkı kuralları vardır müsahipliğin. Çok zor bir yoldur. Ölünceye kadar devam etmesi gerekir. Yedullah ayeti vardır, özel olarak orada okunur. 12 İmamların, 14 Masum-u Pâk’ın ismi zikredilir. Nadi Ali duası, Kulhuv-Allah-u Ahet duası, kurban ayeti okunur.  Müsahip olacakların mürebbisi vardır. Ceme gelince, cemaatten razılık almak zorundadır insanlar. “Esselâm-u aleykûm, ya şeriat erenleri, aleykûm selâm, ya  nur-u tarikat erenleri” diye önlerindeki mürebbi söyler. Bu canlar, şıhın silsilesine bağlanmak isterler, “Bunların hakkında ne buyurursunuz?” der. “Meheldir, münasiptir, Hakk mübarek eylesin, ottan topuz, demirden yay; demirden leblebi  ezip yiyebilirlerse, ateşten gömlek (köynek) giyebilirlerse işte yol, işte makam, çek gatarıyın (katarını), götür tembih et, iyi düşünsünler, birbirlerinden döneceklerse, cayacaklarsa şimdiden bu işe girmesinler…” der dede. Mürebbi üç defa gider, gelir. Kendisi de dedenin sağ eteğinden tutar. 4 kişinin üzerine bir çarşaf örtülür. O, onların kefeni sayılır. 4 kişinin baş parmakları bir araya getirilir, dede de kendi baş parmağını onların üzerine koyar. “yedullah ayeti”ni okur. Çarşafın altında kaşıkla şerbet verilir, müsahip olacaklara. Üç kaşık da kendisi alır, geri kalan da cemaata dağıtılır. Üzerlerinden çarşafı kaldırır. Böylece müsahipliğe adım atılır. Müsahiplik çok, ama çok önemlidir. Çok sıkı kuralları vardır.

 

Düşkünlüğün şartları, cezaları nelerdir? Meselâ ailesini (karısını) bırakan kişi, 12 sene boyunca ceme alınmaz, toplumdan dışlanır. Malı (hayvanları) köyün malına, davarına katılmaz. Düğüne, derneğe çağrılmaz. Bizde düşkünlerin durumu, Hacı Bektaş Dergâhı’ndan, Ulusoylar’dan sorulur. Oradan görgü icazeti alınmadan, düşkünlük kalkmaz. Biz talibi görmeyiz. Hacı Bektaş’ta postta oturanlardan bir kâğıdın gelmesi lâzım, düşkünlüğün kalkması için. Ama müsahipler arasında bir düşkünlük durumu olursa, onun cezası çok ağırdır. Hiçbir şeyle kıyaslanmaz. Zerdestesi var, gaziler hakkı var, pîr hakkı var, halife hakkı var, kara kazan hakkı var. Bunların hepsi talep edilir. Müşkül hallerde dede, bir hamik sıfatında oturur. Babaları, cemaate sorar. Verilecek ceza para veya maddi ise, onların oy çokluğuyla karar alınır.

 

Alevi-Bektaşi inancı, yolu hakkında neler söyleyeceksiniz? Bu yolu Muhammed ile Ali başlatmışlardır. Bizde tarikat evveldir. Muhammed ile Ali müsahip olduğu gece evvel olduğu için, Muhammed’e şeriat verildi. Şeriat, tarikat, marifet, hakikat. “Müslüman mısın?” sorusuna; “Elhamdülillah, Müslümanım” yanıtı verilir. “Nerede Müslüman oldun?” sorusuna da “Sıdret-ül Münta’da, Yeşil Kubbe’nin altında, Yeşil Seccade’nin üstünde Müslüman oldum, elhamdülillah Müslüman’ım” denir. “Ne zamandan beri Müslüman’sın?” deyince “Gal-û Beli’den beri Müslüman’ım.” “Gal-ü” ne, “Beli” ne? Galü, Allah; Beli Muhammed Mustafa’dır. Muhammed Mustafa ile Ali müsahip olduğu gece, o yeşil seccade geldi Kırklar Makamına, serildi. O seccadenin üzerinde müsahip oldular. Tarikat bâbında diyor ki, “Bir adem, mürşidi iman olduğu yerden başlayıp da, öldüğü güne kadar aynı seccadenin üzerinde ölürse; o Hakk’a yakındır.” Benim bütün irşâdım da hep budur. Hata yapmadan, Hakk’a yakın olmak.

 

O yöreden Yeniköy’den (benim köyüm)’den, Mehmet ve Pehlül Dedelerle anılarınız var mı? 1947’de Hacı Bektaş’a gidince, Hacı isminde yaşlı biriyle karşılaştım. 20 sene Cemalettin Efendi’ye, 20 yıl da Veliyettin Efendi’ye hizmet etmiş. Şiranlı Mehmet Dede’nin oğlu olduğumu söyledim. Hangi Mehmet’in oğlu olduğumu sordu. “Büyüğünün mü, küçüğünün mü?” dedi. Ben de, büyüğünün, dedim. (Yeniköylü Mehmet Dede’nin (Pehlül Dede’nin babası) boyu kısa olduğu için, Fındık Dede diyorlardı.) “Onların ikisini de tanıyorum. Fındık Dede başında yeşil sarıkla gelirdi“ dedi.  O, erkânları tam sürmüyormuş. Ama lâfı, konuşması iyiymiş. Bir gün rahmetli bacım Esma’dan dalgınlıkla muharremde su istemiş. Suyu içmiş. O da, “Ne yaptın? Suyu içtin ya, emmi” demiş. “Sus izansız koca deli. Sen sana bak, bana ne bakıyorsun? Ben tutsam da, tutmazsam da olur” demiş. Son zamanlarında gözleri görmedi.

 

Şiran’la Şebinkarahisar’daki cemlerde veya geleneklerde farklılıklar var mıdır? Hemen hemen yoktur. Fakat Kırıntı, Yeniköy ve Çal’daki bağlılık o kadar fazladır ki, kâinatın tüm varlığını verseler, oranın bağlılığını değişmem. O kadar itikatlıydılar ki, Hakk-Muhammed-Ali  dedikçe, cemlerde çatılar sallanıyordu. Göz yaşı dökmeyen kalmıyordu. İstisnasız herkes duvaz-ı imam biliyordu.

 

Kayacık köyünde de bulundunuz. Orada Abdallar var, Duran Abdal var. Bunların kökü nereye dayanıyor? Kayacık da Kırıntı köyünden kopmadır. Muhacirlikte oraya yerleşmişler. Kırıntı’da Abdallı mahallesi var. Abdal soy ismini değiştirmişler, ama kök aynı. Aydoğan var şimdi.

 

Suşehri’ndeki  Elye, Gelik, İskender Şıh köyleri de Alevi köyleri. Buradan Şiran’a dedeler geldiğini duydum,  doğru mudur? Bu yörelerin cemleri benzer mi? Oradan dedeler geldiği zaman, mutlaka bizden dedeler de cemlerde bulunurdu. Salih Efendi, İsmail Efendi (Kasım Efendi’nin oğlu. Onu çok severlerdi), Salih Efendi’nin kardeşi Hüseyin Efendi vardı, ben onunla tarikatta oturdum.

 

Sarıbal’ın türbesi, mekânı yok. Fakat Kırıntı-Yeniköy arasındaki Türbeliklerdeki Hasan Derviş’in makamı şimdi Şiran Yöresi’nin en ünlü ziyaret yeri olarak kabul görüyor. Farklı köylerden buraya kurban kesmek için onlarca insan geliyor. Hasan Derviş kimdir, bir bilginiz var mı?

Menâkıblar, anlatılar, söylenceler kültürümüzde oldukça yaygın. Bildiğiniz söylenceler var mı? Ne zaman ki Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli gelip de, 90 bin Rum eri, 80 bin Horasan pîri geldiğinde, bu Gözükızıl dediğim için, Hacı Bektaş-ı Veli’ye Kadıncık Ana diyor ki, “Üstünüzden er geçti, erenler.” Onlar da diyorlar ki “Ersedin. Biz duymadık da sen nasıl duydun?“ “Dünya boş değil. Çiftleyin, tekleyin“ diyor. Hakikaten de güvercin donunda bir erin geçmiş olduğunu anlıyorlar. Ama nerede? O zaman doğan şeklinde emrediyor: “Kalk, git, nerede görürsen çarp, getir buraya!” diyor. Varıyor, bir mermerin üzerinde oturuyor. Onu almak istiyor, sıkınca gözleri kızarıyor. “Er ere bu kadar kıyar mı?” diyor. O da, “Er ere bu kadar zulümle iner mi?” demiş. “Seni 90 bin Rum, 80 bin Horasan pîri çağırıyor, buyur” demiş. O da, “Onlar buraya gelsin” demiş. O zaman geri dönüp, “O sizi o yanına istiyor” diyor. Onlar da “Azlık çokluğa mı, çokluk azlığa mı tâbi” diyorlar. Geri dönüp bunu söyleyince, o da “Oradakilerin postları gelsin buraya” diyor. Herkesin postu altından kalkıp gidiyor. O postlar ve post sahipleri kendi üstünlüklerini bu güvercine karşı ispata çalışıyorlar. “Dâr-ı çeç üzerinde kim namaz kılarsa o uludur” diyorlar.  O da Hacı Bektaş-ı Veli oluyor.

Hacı Bektaş-ı Veli, Hacı Bektaş’taki Akpınar denen yere geliyor. “Ağustosta yarpuz (nane) biten bir su birikintisi yok mu?” diyor. “Yok” diyorlar. O da “Ak pınar, ak pınar” diyor. Ancak üçüncüde oradan su çıkıyor, orası Akpınar oluyor. Hacı Bektaş Veli, “Niçin ancak üçüncüde aktın?” diyor, o da “Erciyes Dağı önümü kestiği için, 7 defa dolandıktan sonra akabildim” diyor. Hacı Bektaş da Erciyes Dağı’na “Dumanın ve karın başından eksik olmasın” diyor. Daha sonra herkes abdest alıp, postunun yüceliğini tekrar gösterdiğinde, Hacı Bektaş postunu havaya atınca, postun dört köşesinden 4 feriştah (melek) tuttu. Cebrail, Mikâil, İsrafil, Azrail. Hacı Bektaş o zaman ululuğunu ispat eyledi.

 

Söyleşi: 7 Mart 1999, Rumelihisarüstü, İstanbul.

 

(İbrahim Günel Dede, 2 Mayıs 1999’da Rumelihisarüstü’nde vefat etti.)