GÜLLÜ ERTURAN ANA

Bacıyan-I Rum’un Temsilcisiydi…

Güllü Ana Hakk’a Yürüdü

 

AYHAN AYDIN

 

1903, Erzincan Kemaliye, Ocak köyü doğumlu, Anadolu’da Bacıyan-ı Rum’un gerçek temsilcilerinden birisi olan Güllü Ana’yı, Güllü Erturan’ı, 15 Mayıs Salı günü kaybettik.

Asırlık ömrünü hep sevgiyle, saygıyla, dostlukla, hizmetle, aşkla ördü. Herkesin yardımına koştu. Yapıcıydı, bilinçliydi…

Anadolu aydınlanmasında; ekininde/dikiminde, tüm hayat mücadelesinde, her türlü zorlukta erkeğiyle yan yana, omuz olan kadınlar…

Analarımız, bacılarımız, kadınlarımız, bizim kadınlarımız… Destansı yaşamlarıyla emek emek; ilmik ilmik; sevgi sevgi olan kadınlarımız…. Onların ışığı hiç tükenmemiş, hiç tükenmeyecek…

Dedeler, babalar, ozanlar, aşıklar… Bu Alevi/Bektaşi yolunu süren inanç öncüleri içinde analar, sultanlar, bacılar…

Eli kınalı, ömürleri çilelerle geçmiş güzel insanlar, elleri kutsaldır, elleri öpülür denilen insanlardan değildi sadece analar… bunların ayırt edici yönleri vardı. Bunlar inançlarını yaşamlarının içinde aksatmadan sürdüren insanlardı. Evet dergahlarda, cemlerde dedelerle, babalarla beraber hizmet yürüten ana sultanlar bu kutlu yolun sürülmesine de çok büyük emek vermişlerdir. Savaşta, barışta, cemde, cemaatte, erkekle yan yana omuz omuza olan Türk kadını bu ülkenin mayalarıdır.

Güllü Ana’yla, oğlu Ali Erturan’ın da katıldığı, 11 Nisan 1999’da bir söyleşi yapmıştım. O kadar sıcak o kadar sıcak bir sohbetti ki bu; Alevi tarihine götürdü bizi. O kadar güzeldi ki fikirleri; işte Anadolu kadını, işte Anadolu insanı bu, dedim. Çiçek koktu birden bire evin içi, güzellikler koktu, bir sandığı açtığımız zaman yarpuz kokuları, kurutulmuş elma kabuğu kokuları, ceviz yaprağı kokuları sarar ya… işte öyle. O sohbet ettikçe gözlerimizin önünden geçti eski cemler, semahlar… Karacaahmet Derneği’nin kurulup Dergaha sahip çıkılması… Her türlü bağnazlığa karşı o kara kazanların tekrar oralarda kaynaması, o aşurelerin dağıtılması, erkeğiyle omuz omuza mücadeleler… Dedeler, babalarla, ozanlarla içi içe geçen bir uzun ömür, bir onurlu yaşam….

Güllü Erturan’ın cenazesi 16 Mayıs Çarşamba günü Edirnekapı Camii’nde kılınan namazdan sonra Karacaahmet Dergahı’na, daha sonra da Erzincan Kemaliye Ocak Köyü’ne götürüldü.

Törene; Yaşar Tükek, Abbas Genç, Ali Rıza Uğurlu, Muharrem Ercan, Kamil Karaman, Adil Ali Atalay, Yaser Gökçe, Doç. Dr. Serdal Uğurlu gibi isimler katıldılar.

Bu ülke; Güllü Analar, Safiye Analar, Seher Analar… gibi kadınlarımızla, Bacıyan-ı Rum geleneğini sürdüren; yani erkeğiyle omuz omuza mücadele veren kadınlarımız sayesinde yurt olmuştur.

Anadolu’yu Türk yurdu yapan ana unsurlar atalar, dedeler, babalar, ozanlar, aşıklar, analar, bacılar, ana sultanlar, kadınlarımızdır. Soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen, kınalı elleri tezek kokan, sevgi çağlayanı kadınlarımızın, analarımızın büyük gözlerini umutsuzluk değil, umut ve sevgi kaplamalıdır. Onlar aydınlık Türkiye’nin gerçek kurucuları olacaklardır, gerekli duyarlılığı gösterirsek.

Adil Ali Atalay:

Ahmet Özdemir, Seyit Yılmazkaya… birçok kişiyle kurduğumuz Karacaahmet Derneği’nde, Güllü Ana bizimle çalıştı, çabaladı. Safiye Ana ile Güllü Ana ikiz gibi durmadan çalışırlardı. Kadriye Hanım ve eşim Emiş’le baraber Hacı Bektaşi Veli Anmaları’na katılıp yardımcı olurlardı. Şiranlı Yakup Çoşkun, İsmail Şıh, İbrahim Şıh, İbrahim Güz… ile birlikte Karacaahmet’e çok çaba harcadılar. 1970‘de Avni Dilligil’le Dört Kapı Kırk Makam Piyesi’nin hazırlıkları için 36 gün evini açtı bize Güllü Ana. Bütün oyuncular Onun evinde ağırlandı. Çünkü paramız yok. Birkaç ay önce gidip ziyaret etmiştik, kendisini. Çok çok üzgünüm, anamızı kaybettik.

Abbas Genç:

Güllü Ana gerçekten bir anaydı. Gönlü sevgi doluydu. Yardımlaşmanın, vefakarlığın, yola hizmet etmenin gerçek temsilcilerindendi. Sizin de çok güzel söylediğiniz gibi Bacıyan-ı Rumun temsilcilerindendi.

Aşık Ali Metin Dede:

Güllü Ana, Safiye Ana’yla bu yola çok hizmet etti. Yıllarca Hacı Bektaş Dergahı’na beraber gittik. Çok muhabbetlerimiz oldu. Hakk rahmet eylesin. Çok üzüldüm.

İbrahim Kamil Karaman:

Abbas Erturan’ın dernek başkanlığında olsun daha sonrasında olsun yüzlerce kişiyi ağırlayan, köyümüzün bugünlere gelmesinde büyük emeği olan, aynı zamanda Ocak Köyü Derneği’nin de gelişmesine çaba harcayan çok cefakar bir insandı. Yeri doldurulmaz bir değerimizdi.

Güllü Erturan: Karacaahmet’in bulunduğu yeri İmam Hatip mektebi yapıyorlardı, Abbas efendi beyninden vurulmuşa döndü “ceddimizin yerine nasıl İmam Hatip mektebi olur?” diye. Ne yapacağını şaşırdı. Müzeler müdürüne gitti, “ben”, demiş “buraya İmam Hatip mektebi yaptırmam”, müzeler müdürü, “sen uğraş, burayı tamir et, ben sana yeni bilgiler de getireceğim” demiş. O zaman maddi durumumuz iyiydi. Çok yıkık dökük olan binayı oturulacak hale getirdi, çatısını tamir ettirdi. 40 sene oldu Abbas Erturan Karacaahmet’i tamir ettireli (1959). Türbenin o günkü hali perişandı, kiremitler yok, türbenin üstü akıyor, ahşap binanın kat araları çatlak çatlak, su içmeye bardak bile yok.

İşte böyle bir yerde büyük zorluklar içinde ilk aşureler pişti. O zamanlar türbe kapalı, Atatürk kapatmış. İçindeki her şeyini Ankara’ya, müzeye götürmüşler. Bir tabağı, bir bardağı bile yok.

Güllü Erturan: O Hacı Bektaş gezisinde Adil de (Adil Ali Atalay) vardı. Aşık Veysel ile beraber çile haneye gittik, Mehmet Yaman orada resmimizi çekti, Veysel ondan sonra yine gitti yattı. 1972 de yayınlanan Gerçekler Dergisi’nde bu fotoğraf vardır. Ölümünden sonra ben Sivas’a, köyüne de gittim. O Aşık Veysel’in çoluğu çocuğu hepsi bir pırlanta! Hepsi güzel, kızları da oğulları da, 12 tane. Bir kız torunu da Mavi gözlü. Aşık Veysel’in evine gittik, hükümet badana etmiş. Sırtındaki pardösüsü, bir kat elbisesi onu öyle koymuş üstüne mühür basmışlar. Bütün kitapları mühürlemişler. Ufacık bir odası var. Orada 12 tane çocuk doğurmuş kadın. Bir parçada mutfak. O 12 tane çocuğu orada büyütmüş. Bir yorgan, bir döşek, bir yastık ona da mühür basmışlar, hükümet yapmış. Müze haline getirecekler de onun için. Şimdi müze oldu.

Güllü Erturan: Bir gün babam, annem, amcamın hanımı, dedem, babaannem ceme gidiyorlar, gelinleri götürmüyorlar. Gelinler ağlıyorlar bizi niye ceme götürmediler diye. Bizim babamgilin bir evi vardı, merdivenden inilince alt kat cem evi idi. Merdivenin başında camlı bir kapı vardı. Gelinlerden biri pencereden bakıyor ki, ne görsün: Cem evinde cem yapıyorlar! Diğer gelinleri de çağırıyor, o pencereden aşağıda cem edenleri ağlayarak seyretmeye başlıyorlar, çünkü cem edenler onlara göre Kırklar. Bir tanesi “susun” diyor “sesinizi çıkarmayın”, seyretmeye devam ediyorlar. O sırada kapı çalınıyor. Korkuyor kızlar. Gidip kapıyı açıyorlar. Dedem, amcam gelmiş. Gelenlerden sonra aşağıdaki cem kayboluyor. Dedem “bizi üşüttünüz kar, kış kıyamet, kapıyı niye açmadınız”? Amcamın gelini diyor ki: “Cem ediylerdi”. Dedem: “deli misiniz, biz yokken kim cem edebilir ki”. Dedem geliyor pencereden bakıyor ki cem için kullanılan post, dedelerin bulunduğu yerde serili durumda, 90 yaşındaki adam başlıyor ağlamaya “gelinleri ceme götürmedik de onun için gözlerine kırkların cemi gözüktü” diyor. Böyle adamlar vardı, böyle köylüler vardı.

Güllü Erturan: Hüseyin Doğan, Abbas Efendi’ye “Malatya’dan geçiyorsun, köyüne gidiyorsun, bize uğramıyorsun” diye devamlı sitem ediyordu. Malatya da, Akçadağ’da güzel bir evleri var gittik. Bir çocuk cenazesi var biz de mecburen mezarlığa doğru gittik, yanımda badem, pestil filan var mezarlıkta dağıttım. Bir çiftçi geliyor, Ona “kalmadı”, dedim, “kusura bakma sana kalmadı”. “Ver şu torbayı bana dedi”. Sen kırkları bilir misin”, dedi. “Biliyorum” dedim. “İşte bunlar onların artığı”, dedi. Adamın elinden torbayı aldım tekrar silkeleyerek Kırklardan artanları ben de yemeye başladım. Sonra eve geldik Hüseyin Doğan’la uzun sohbetler oldu: Hey gidi günler hey!

 

CEM DERGİSİ, HAZİRAN 2001