FETHİ ERDOĞAN

(DEDE (ŞAH ALİ ABBAS OCAĞI), GARİPDEDE CEMEVİ DEDESİ)

 AYHAN AYDIN

 

Sevgili dedemizle daha önce de bir çok kez konuştuk, sohbet ettik ama kayıtlarımızda, arşivlerimizde yer alması, yayınlanması açısından, bu söyleşi son derece önemli. Çünkü şu ana kadar üretmiş olduğu şiirleri, yazıları, makaleleri, denemeleri, konuşmaları, söyleşileri, kısacası tüm ürünleriyle toplumumuzun gözü, kulağı olmak misyonunu yüklenmiş; gençlerin bilgilenmesi, toplumun aydınlanması yönünde çabalar  harcamış sevgili Fethi ERDOĞAN dedemiz önemli bir isim.

Niye söyleşi?

Çünkü insanlar söyleştikçe, kafalarında biriktirmiş oldukları düşüncelerini aktarır, önerilerde, eleştirililerde bulunurlar. İnsanlar açık sözlü olup fikirlerini aktardıkları zaman, daha fazla yararlı olabilirler. İşte bu temel kaygılardan dolayı kendisiyle yeniden söyleşi yapma arzumuz doğdu. Önce Alevîlik, dedelik, Anadolu uygarlığı, yatırlar, ozanlar diyeceğiz, ama yıllarını bu işe vermiş değerli dedemizin geçmişini, çocukluğunu, yaşamını kendi ağzından dinlemek isteriz.

Belki bu konular kitaplarda ve başka yerlerde de var ama kendinden dinlemek isteriz.

(Şah Ali Abbas olarak geçen ocak adı, halk arasında Celal Abbas Ocağı olarak yaygın bilinir.)

 

Sevgili dede, her şeyden önce nerede doğdunuz? Çocukluğunuz hangi ortamda geçti? Köyünüzde, ilçenizde neler gördünüz? Küçüklüğünüzde nasıl bir sosyal hayat vardı? O dönemdeki töreler, örf ve âdetler ne idi? Bunların anlatılması, tarihe geçmesi çok önemli.

Dilerseniz, önce sizden bunları dinleyelim…

 

1934 yılının Mayıs ayında Elazığ’ın merkez köyü olan Mığı, yeni adıyla Sedeftepe Köyü’nde dünyaya geldim.

Çocukluk dönemimde, babam çiftçilikle geçimini sağlardı. Ben de bir köylü çocuğu olarak kuzu otlatmak işinden işe başladım. O dönemde, radyo, televizyon gibi yayın organları yoktu. Karagöz, Babacan ve Köylü gibi gazeteler pek az da olsa köyümüze ulaşır ve okunurdu. O günkü insanlarımız, bir araya geldiklerinde ekseriyetle inançtan ve güzel ahlâktan söz açıp sohbet ederlerdi. Siyaset ve ticaret çok söz konusu olmazdı. Felsefemizi ve inancımızı içeren kitaplar da herkesin elinde bulunmazdı. Zaten okur-yazar insanımız da parmakla gösterilecek kadar azdı. Sohbeti güzel olan, tarihten ve inançtan haberdar kişiler konuşur, diğerleri dinler ve konu üzerinde fikir sahibi olmaya çalışırlardı. Edebiyatımızın temelini teşkil eden deyişler çalınıp söylenirdi. Bu söylenen deyişler, arif kişiler tarafından genişletilerek derin mânaları dinleyenlere anlatılırdı.  Sözlü gelenek halindeki kültür ve felsefemiz böylece yaşamımız üzerinde etkin olurdu. Atalarımızın güzel öğüt ve nasihatleri, ozanlarımızın ve aşıklarımızın çalıp söyledikleri deyişler, biz yeni kuşakları tasavvuf felsefesine yöneltirdi.

Köyümüzde  okul olmadığı için kendi kendime öğrendiğim okur-yazarlıkla, hanemize mihman olan ozanlardan ve dedelerimizden deyişler yazarak ezberliyordum.

1946’da köyümüze gönderilen bir öğretmen, ahşap bir evde bizim kuşağımız olan çocukları okutmaya başladı. Ben de bu arada üç yıl okula gitmiş oldum. Sanata aşırı merakım, bu devrede beni okula gitmekten alıkoydu.

Diyarbakır’daki akrabalarımızın yanında iki yıl sıhhi su tesisatı zanaatına devam ettim. Askerlikten sonra da Elazığ’da mesleğimle ilgili dükkan açıp zanaatımı icra ederek geçimimi sağladım. İş faaliyetlerimin yanı sıra, sosyal faaliyetler içerisinde bulunarak mesleğime yakın sanatkâr arkadaşlarla  bir derneğin kurulmasına öncülük yaptım. On dört yıl gibi bir zaman boyunca bu zanaatkâr arkadaşlarıma hizmet verdim. Bu sosyal faaliyetlerim sırasında mezhep farkı gözetmeden Sünni kardeşlerimizle maddi-manevi yardımlaştık. Sevgi ve saygıda birbirilerimize karşı kusur işlemedik.

1960’lardan sonra ideolojik ve siyasi çatışmalar baş gösterince, bazı fanatik kişiler bu mutlu yaşamımızı karartan girişimlerde bulunarak, ayrılık tohumları ektiler.

1970-1980 yılları arasında, o günkü tatsız ortamdan rahatsız olan Alevî ve Sünni kökenli insanlarımız, bulundukları vilayetleri terk etmek mecburiyetinde kaldılar.

1979 yılında, ben de o günkü nalbur işimi Elazığ’dan Bursa’ya nakil ettim.

Halbuki yukarıda da anlattığım gibi; Elazığ’da, her mezhepten olan insanlarımız birbirilerine karşı sevgi ve saygı göstererek mutlu bir şekilde yaşamlarını sürdürürlerdi.

Eski adı Harput olan Elazığ’da bir çok “yatırlar” vardır. Alevî’siyle – Sünni’siyle bu yatırlara giderek kurbanlar keserdik. Fakirler doyurulup, muhtaç olanlar giydirilerek hayırlar yapılırdı. Bayramlarda ve sayılı günlerde birbirimizi ziyaret ederek gönüller kazanırdık. Birbirimizin çocuklarına kirve olup peygamber dostlukları kurardık.Özlemini duyduğumuz o mutlu günlerimizi bize haram edenler, siyasi ve ticari çıkar peşinde olan menfaatperest hain kişilerdi. Ortaya çıkardıkları mezhep ve ırkçılık polemikleri ve provokasyonları ile kardeş kavgası yarattılar. İşin en acı tarafı da, köylerden şehirlere  inen Alevî toplumunun kendisine has bir ibadet yeri bulamamış olmasıydı.

Alevî’nin kendisine has İslâmî yorumu, Sünni İslâmî yorumundan hayli farklı olduğu için, bu iki mezhebe mensup insanların birlikte ibadet etmeleri mümkün olmuyordu. Köylerdeki “cem evlerinde” sorunlarını kendi aralarında halledip “ahlâksal yaşam ve barışık düzen” yaşamını hayatlarına geçirip yaşayan Alevîler, şehirlerde bu erdemli yaşamlarını sürdüremedikleri için büyük bir boşlukta kaldılar. Bu boşlukta kalan  Anadolu Alevîleri, dinî vecibelerini yerine getirememeleri;  kara yobaz cahiller tarafından fırsat bilinerek, türlü isnat ve iftiralarla karalanıp dışlandılar.

Tekke ve zaviyeleri yasaklayan kanunun azizliğine uğrayan ve şehirlerde ibadethane yapamayan Alevîlerin yeni yetişen genç kuşakları bu boşluk içerisinde; örfünü, âdetini, inancını ve ibadetini öğrenme fırsatı bulamadığından, dinî ve felsefi konularda tamamen bilgisiz kalmış oldu.

Aslında; eline-diline-beline sahip, eşine ve işine sadık bir toplum olan Alevîler, ibadete yönelmeden evvel yaşamlarının hesabını vererek “kul hakkından” arınırlardı. Küsülü olan barışırdı. Kul hakkı yemiş olan öderdi. Gönül inciten, incittiği gönlü kazanırdı…

Tüm bu erdemli davranışlar tamamlandıktan sonra ibadet yapılabilirdi. Böylece devletin güvenlikle ilgili makamları da meşgul edilmeden, “ahlâksal bir yaşam ve barışık bir düzen” içerisinde yaşanmış olunurdu.

“Müminlerden iki zümre çarpışırlarsa, onların aralarında hemen barışı kurun! Eğer onlardan biri öteki aleyhine sınır tanımazlık edip saldırırsa, azgınlık edenle, Allah’ın emrine dönünceye kadar mücadele edin. Eğer vazgeçerse, yine ikisi arasında  adalet ve dürüstlükle sulh edin. Kuşkusuz, Allah adalette titiz davrananları sever.” (Hucurat Suresi/9)

 

Hangi “ocağa” mensupsunuz?

 

Kabul edilirsem, Şah Ali Abbas (Celal Abbas) Ocağı’na mensubum. Soy atalarımın, bugünkü iskân yerleri olan Elazığ’ın Sedeftepe (Mığı) köyüne gelişleri soy şeceremizde özet olarak şöyle geçiyor:

Şah Ali Abbas’ın merkâdi Kerbelâ Çölü’nde, Bingazi şehrindedir. Şah Ali Abbas Hazretleri’nin birinci evladı Koç Haydar oğlu Şah Cüneyd, (Esseyyid Ali kökünden) Kerbela Çölü’nden sökün edip Horasan’a, oradan da Buhara, Erdebil, Kars, Ardahan ve Durnik üzerinden Pertek-Coravan Köyü’ne uğrayarak Harput’un Mığı köyüne yerleşmişlerdir.

Kerbelâ’dan çıkış ile Horasan üzerinden adı geçen vilayet ve kasabalardan geçerek, Mığı Köyü’ne gelen soy atalarımın on sekizinci kuşağı olan Seyyid İbrahim ismindeki zât Mığı’ya gelmiştir. Bundan dolayıdır ki, soyadı kanunu çıkıncaya kadar (1934) Mığı köyünde ve devlet dairelerinde kabilemizin sanı, “Seyyid İbrahimler”  olarak geçmekteydi.

Tarihi belge niteliği taşıyan soy şeceremizi, Latin harfleri ile günümüzün Türkçe’sine çevirebilmek için uzun yıllar uğraştım. Değerli dostum Mehmet YAMAN ile bir kısmını çevirmiş olduk ama bu yeterli değildi. 2000 yılının Ocak ayında tanıştığım değerli ilim adamı sayın Prof. Dr. Alemdâr YALÇIN, bahsi geçen şeceremizin çeviri işini Ankara Gazi Üniversitesi’ndeki ekibi ile birlikte yaptılar ve yayınladıkları HACI BEKTAŞ VELİ Araştırma Dergisi’nin Eylül-2001 sayısında (Sf.17) yayınladılar. Bu değerli ilim adamlarımızın, tarihimize, kültürümüze ve felsefemize dair yaptıkları büyük hizmetlerden ötürü, minnet ve şükranlarımı buradan iletmeyi bir borç bilirim.

Bir “ocakzâde” olarak; günümüz Alevîleri’nin yetmiş iki milletten farklı olan erdemli yaşamımıza ilgisiz davranışlarına da üzülüyorum.

Bugüne kadar, biz Alevîleri asimile etmek için köklü tedbirler alıp yoğun çaba sarf eden devletin ilgili makamları, bugün soy şeceremizi toplayıp değerlendiriyor ve inancımızı, ibadetimizi yaşamamız için gayret gösteriyor. Bu sevindirici ortamı kuşku ile karşılayan bazı sorumsuz insanlarımız, erdemli yaşamımızı kazanmamıza engel olacak şekilde tavır takınıyorlar. Bu cahilane gaflet ve delâlet, tarihi bir hata olduğu gibi Alevî felsefesine de büyük bir ihanettir.

 

Galiba daha da kötüye gidiyoruz?

 

Ağacın “kurdu” içinden olmazsa, dışındaki haşarat öldürücü zarar veremez!.. Günümüzdeki Alevî hareketinin “kurdu” içerisindedir. Muhammedî İslâm uğrunda malını ve canını feda edip inancından ödün vermeyen insanlık timsali zâtların soyundan olan yozlaşmış ve onursuz kişiler, maddi çıkarları uğruna vermedikleri ödün ve yapmadıkları hata yok.

Muhammedî İslam, Mekkeli müşriklere zor geldiği gibi, Alevîliğin “eline – diline – beline sahip, eşine ve işine sadık olmak” şartları da bugünün Alevî kökenli yozlaşmış riyakârlarına zor geliyor.

İnsanlığın temel unsuru olan bu ölümsüz şartlar; Emevîler gibi saltanat ve sömürü düşkünü olan Alevî kökenli riyakârlara bayağı zor geliyor ki, yarım asırdan beri Alevîliğin temel şartlarını ortadan kaldırmak maksadıyla; “ikrârsız  – imansız, edepsiz – erkânsız, pirsiz – rehbersiz, vicdansız – merhametsiz, ilimsiz – irfansız ve secdesiz – sücutsuz” bir yol peşinde koştular. Hz.   Ali Murteza’nın dahi fethedemediği birer “inkâr” kalesi olup yolumuzun önünü tıkadılar.

Bugüne kadar yol sürmemize engel olan iki sebep vardı. Biri nefs-i emaremiz diğeri de Emevî’nin kara yobazları idi. Günümüzde ise yol sürmemize en büyük engel, yukarıda bahsettiğimiz Alevî kökenli olup sonradan yozlaşan riyakârlardır. Bundan dolayıdır ki, “Alevî hareketinin kurdu içerisinden”dir dedik.

 

Yol sürmemize üçüncü bir engel olarak gördüğünüz bu yozlaşmış kişilerin engelini nasıl aşacağız?

 

İkrârından çözülen bu yozlaşmış kuşak, 1960’dan bu yana üçüncü kuşağını da yetiştirdi. Yani, dinsizden imansız türedi. Böylece itiraf edelim ki işimiz bir hayli zor. Bu yozlaşmanın sorumlusu  önce, iktidar olan hükümetlerdir.

Sonra da tüm Alevî toplumu bu tarihi hatanın sorumlusudur.

Toplum olarak, bu hüzün verici “yozlaşma” felaketine seyirci kalındı.

Müdahale edenler de yalnız bırakıldı.

Halen daha bu “seyirci kalış” durumu devam ediyor ve her geçen gün biraz daha kan kaybediyoruz.

Alevî toplumunu yozlaştırma fırtınası tek yönlü esmiyor. Çok yönlü esen felaket rüzgârı, koca çınarı kökünden  sarstığı halde, seyirci durumundaki taban bir türlü harekete geçmiyor. Çünkü toplumun “inançlı” tabanı bu konuda bilinçli değil. Felaketin farkında ama üzerine düşen görevlerden habersiz ve acizdir. Örfünü, âdetini, geleneğini ve inancını halen daha muhafaza eden bu tabanı bilinçlendirip seyircilikten kurtararak  harekete geçirmeden, yozlaşmanın önünü kesmek mümkün değildir!.. Tabanı bilinçlendirip harekete geçirmenin yolları ise:

1. İşin bilincinde olanlar, seyirci durumunda olanları uyarmak için rahatını düşünmeden, çaba sarf edip bu insanların cem evlerine gelmelerini ve bilinçlenmelerini sağlamalıdırlar.

2. Cem evlerimize gelen insanlarımıza çağdaş ve gerçek bilgiler verilip devam eden yozlaşmaya karşı, koruyucu bilgiler öğretilmelidir.

3. Muhammedî İslâm ve diğer inançlar arasındaki farklılıklar, ilmî bir şekilde insanlarımızın kafasına sokulmalıdır.

4. “Alevîyim” diyen her kişiye, “ikrâr” verip sorumlu olduğu “ocağı” tanıması için yardımcı olunmalı. Her “yol kardeşine” de musahip tutturulup maddi-manevi yardımlaşma sağlanmalıdır.

Aksi halde, yol ve erkândan habersiz yaşayan insanlarımızın yetiştireceği yeni nesillerin, Muhammedî İslâm’ın bilgisinden mahrum olarak yetişip asimile olmaları kaçınılmaz bir musibet olacaktır.

Sevgili peygamberimiz Hz. Muhammed ve ona inanan müminler; “karanlık çağ”ın imansız ve ahlâksız müşrikleriyle on yıl Mekke’de, on yıl da Medine’de savaşıp yakınlarını ve yoldaşlarını “Ahlaksal yaşam ve barışık bir düzen” uğrunda şehit verip ağır bedeller ödediler. Ağır bedeller ödendi ama, Allah yolunda O’nun elçiliği vasıtası ile de mümin-müslümanlar, Tanrı’nın ilahî emirlerine mazhar olup kendi özlerini öğrenmiş oldular. Hz. Peygamberimiz, bu kutsal hizmetinden ötürü ümmetinden bir karşılık beklemedi. “İyilik ve güzellikten yana olup Ehlibeyt’imi sevin. Ben sizden başka bir şey istemiyorum!” dedi (Bkz. Şûra Suresi/23). Fakat ümmetinin riyakâr olanları, Hz. Peygamberimizin bu özverili vasiyetine aldırmadan O’nun vefatını müteâkip İslâm evveli “karanlık çağ”da ki yaşamlarını yeniden hayata geçirerek yaşamaya başladılar.

İslâm’ın temel ilkelerine aykırı olan bu irtica (geriye dönüş), Ehlibeyt (Ehlibeyt:  Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin) tarafından tepki ile karşılandı ve riyakârlarca müslümanlığı kabul edenlerle Ehlibeyt arasında (sonsuza kadar sürecek olan) “Hakk ve bâtıl”ın kavgası yeniden alevlenmiş oldu.

İblis gibi ikrârına sadık kalmayan, Mekkeli müşriklerin lideri Ebu Süfyan ve taifesinin, Ehlibeyt’e yaptığı zulüm ve katliamın dünyada eşi görülmemiştir. (Bkz.: Fuzuli, “Saadete Ermişlerin Bahçesi”  ve  Ziya ŞAKİR, “Kerbelâ Vakası ve Kerbelâ’nın İntikamı” İstanbul Maarif Kitaphanesi- Cilt 1-2)

Ehlibeyt’e mülâki olup Muhammedî İslam’ı yaşamak isteyen nice Hakk dostu mümin-müslümanların da Süfyanî irticacıların zulmüne uğrayarak  Hakk yolunda ağır bedeller ödedikleri tarihi bir gerçektir. Böylesi ağır bedeller ödeyerek, Hakk’ı ve adaleti ayakta tutmaya çalışan bir soyun evlatlarının ise bugün iğreti, sefil ve aldatıcı bir yararlanma (Bkz.: Âli İmrân Suresi / 185; Yunus Suresi / 23) uğruna, Hakk ve adalet yolunu terk ederek, haksız, adaletsiz, merhametsiz ve zulümkâr bir güruhun yanında yer alması, insan onuru ile bağdaşan bir şey değildir. Böylesi kötü bir gidişe karşı önlem almadan seyirci kalmak da haksız ve adaletsiz gidişe destek olmak demektir!..

 

Asırlar boyu baskı ve zulüm görmesine rağmen,  inancından ve felsefesinden ödün vermeyen bir toplum, ne oldu da yarım asır gibi bir zaman diliminde inancını, ibadetini ve erdemli âdetlerini terk edip bile bile soyunun asimile olmasına, göz yumup kulak tıkayarak buna razı oluyor?

 

Yukarıda da değindiğimiz gibi insanın mayasında saltanatlı yaşama karşı aşırı bir heves vardır. Bu hevesin insan bünyesindeki üretici unsurunun adı “nefs-i emmâre”dir.

Yemin olsun ki, insanı biz yarattık. Nefisinin ona neler fısıldadığını da biliriz. Biz, ona şah damarından daha yakınız.”

(Kaf Suresi / 16)

İyilik ve güzellikten sana her ne ererse Allah’tandır. Kötülük ve çirkinlikten sana ulaşan şeyse kendi nefsindendir. Biz seni insanlara bir resul olarak gönderdik. Tanık olarak Allah yeter.”    (Nisa Suresi / 79)

İlahî emirlerde de görüldüğü gibi; iyilik ve güzellikle ilgili ne varsa Allah’tan, kötülük ve çirkinlikle ilgili yaramazlıklar ise kişinin kendi nefsinin aşırı isteklerindendir. O halde kişi, nefsinin arzularını dizginleyerek, iradesine sahip olmalı ve yapacağı her işi, konuşacağı her sözü vicdanına danışmalıdır. Aklı ile gönlünü, iradesine hakim kılan kişi merhametli olur ve mazluma yardım eder. Kötülük ve çirkinliğe karşı da tavır koyar.

Kullar ki sabredenlerdir, özü-sözü doğru olanlardır, Hakk huzurunda duranlardır, nimet ve imkânlardan başkalarını yararlandıranlardır; seherlerde bağışlanmak için yakaranlardır.” (Âli İmran Suresi / 17)

İşte Muhammedî İslâm’ın temelinde yatan felsefe budur.

Ne yazık ki, Müslüman olduklarını söyleyen bir çok riyakârlar, Hz.Peygamberin vefatından itibaren bu felsefeyi terk ettiler.

Hal bu ki,Yüce Allah, aşağıdaki ilahî emirlerle insanları uyarmıştı:

İçinizden hayra çağıran, doğruluk ve güzelliği belirlenmiş olanı emreden, kötülük ve çirkinliği belirlenmiş olandan alıkoyan bir topluluk olsun. Kurtuluş ve zafere eren işte onlardır.

Kendilerine açık seçik kanıtlar geldikten sonra, çekişmeye girip fırkalar halinde parçalananlar gibi olmayın. Böyle olanlar için çok büyük bir azap vardır.

“Gün gelir bazı yüzler ağarır, bazı yüzler kararır. Yüzleri kararanlara şöyle denir: İmanınızdan sonra küfre mi düştünüz? Hadi, saptığınız küfür yüzünden tadın azabı.”

Yüzleri ağaranlara gelince, onlar, Allah’ın rahmeti içindedirler. Sürekli ondadırlar onlar.”  (Âli İmran Suresi / 104-105-106-107)

Bu ilahî emirlerde önerilen yaşamın tam tersini, Müslümanların hayatına zorla geçiren Emevî iktidarları, İslâm’ın en taze çağında, kendi örf ve âdetlerini Muhammedî İslâm’mış gibi hayata geçirdiler. İslâm dini ile âdeta eğlendiler.

Yüce Allah, daha önce bu gibi münâfık güruhları uyarmasına rağmen, saltanat ve sömürü hırsları ağır basan gönlü kör, kalbi taş olan müşrik güruh bir türlü ıslah olmadı. (Bkz: Y.Nuri Öztürk, Kur’an’ı Anlamaya Doğru, Yeniboyut, İst.1998, Syf: 39-40)

 

“Bu durumun sebebi şudur: Onlar iman ettiler, sonra küfre saptılar da kalpleri üzerine mühür basıldı. Artık onlar incelikleri   anlamazlar.”                                           (Münafikûn Süresi / 3)

Dinlerini oyun ve eğlence haline getirmiş, dünya hayatı kendilerini aldatmış olanları bırak da o Kur’an ile şunu hatırlat: Bir kişi, kendi elinin üretip kazandığına teslim edilirse onun, Allah dışında ne bir dostu kalır ne de şefaatçisi. Her türlü fidyeyi verse de ondan kabul edilmez. İşte  bunlar, kazandıklarına teslim edilmişlerdir. Nankörlük ettiklerinden ötürü onlar için kaynar sudan bir içki ve korkunç bir azap vardır.”    (En’âm Suresi / 70)

 

Muhammedî İslâm diyorsunuz? Bu tanımlamayı biraz açıklar mısınız?

 

Daha önce de söylediğim gibi, Hz. Muhammed, Allah elçisi olarak, kendisinden önce gelen elçilerin/resullerin, insanoğluna önerdikleri “Ahlaksal Yaşam ve Barışık Düzen”i gündeme getirmişti… Tüm insanların kardeşçe yaşamalarını, zenginlerin fakirleri “köle” olarak alıp-satmamalarını, kadınların “cariye” adı altında zenginlerin haremlerinde metres hayatına mahkum edilmemelerini, kız çocuklarının diri diri kuma gömülmek suretiyle öldürülmemelerini, siyahın beyaza, beyazın siyaha; Arap’ın Arap olmayana; Arap olmayanın Arap’a üstün olmamasını ve kan davalarının son bulmasını istiyordu.

“Şu bir gerçek ki, müminler sadece kardeştirler. O halde kardeşleriniz arasında barışı sağlayın ve Allah’tan korkun ki, size merhamet edilebilsin.”  

“Ey inanlar! Bir topluluk başka bir toplulukla alay etmesin. Olabilir ki, alay ettikleri topluluk kendilerinden hayırlıdır. Kadınlar da başka kadınlarla alay etmesinler. Alay ettikleri, kendilerinden hayırlı olabilir. Öz benliklerinizi ayıplamayın/kendi nefislerinizde ayıplar aramayın; birbirinize kötü lakaplar yakıştırmayın. İmandan sonra fâsıklıkla adlanmak ne kötü şeydir. Kim ki tövbe etmez, işte böyleleri zalimlerdir.”

“Ey iman edenler! Zandan çok sakının! Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Sinsi casuslar gibi ayıp aramayın! Gıybet ederek biriniz ötekini arkasından çekiştirmesin! Sizden biri, ölmüş kardeşinin etini yemek ister mi? Bakın bundan iğrendiniz. Allah’tan korkun!. Hiç kuşkusuz, Allah tövbeleri çok çabuk kabul eden, rahmeti sonsuz olandır.”                                                     

“Ey insanlar! Biz sizi, bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve örfler yoluyla tanışıp kaynaşasınız diye sizi milletlere, boylara ayırdık. Hiç kuşkusuz, Allah katında en seçkininiz, kötülüklerden en çok korunanınızdır. Allah her şeyi bilir, her şeyden haberdardır.” (Hucurât Suresi /10-11-12-13)     

“Sûra üfürüldüğünde, aralarında artık soy-sop/şuna-buna mensup olmalar söz konusu edilemez. Birbirlerini soruşturamazlar da.                              . (Müminûn Suresi /101)

“Göklerin ve yerin yaratılmasıyla, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da O’nun ayetlerindendir. Bunda, ilim sahipleri için elbette ibretler vardır.” (Rûm Suresi /22)

 “Yoksulluk korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin. Onları da, sizi de biz rızıklandırıyoruz. Kuşkusuz, onları öldürmek büyük bir günahtır.”                                  (İsrâ Suresi /31)

“O diri diri gömülen kız çocuğuna sorulduğunda.” “Hangi günah yüzünden öldürüldü diye!”                                                                                               (Tekvir Suresi /8-9)

 

Bu erdemli yaşamı, sömürü ve saltanatlarına engel gören Mekke müşrikleri, Hz. Muhammed’e karşı savaş açtılar. Yirmi sene gibi uzun süren bir savaşın ardından Hz. Muhammed, Medinelilerin de desteğiyle Mekke’li müşrik taifesini mağlup ederek, Mekke’nin fethini sağladı…

Mekkeli müşrikler, mecburiyet karşısında Müslümanlığı kabul ettiler. Hz. Muhammed, bu zaferden iki yıl sonra vefat etti. Hz. Muhammed’in vefatından hemen sonra; Hz. Muhammed’in vasiyeti aksine, Ebu Bekir’i halife seçen Müslümanlar, Hz. Muhammed’in cenaze hizmetinde dahi bulunmadan, İslâm’ı kökten sarsacak kararlar aldılar. Adına irtica dediğimiz bu harekete karşı çıkan Hz. Peygamberin kızı Hz. Fatıma, hakarete uğradı. Ömer Hattab’ın darp etmesi sonucu kaburga kemikleri kırıldı ve çocuğunu zayetti. Bu zulmün acısına dayanamayan Hz. Fatıma, Hz. Peygamberimizin vefatından üç veya beş ay sonra vefat etmiş oldu. (Bkz. Abdulbaki Gölpınarlı; Sosyal Açıdan İslam Tarihi, Der Yayınları, Sf: 282

Yaşar Nuri Öztürk; HZ. FATMA, 6. Baskı, Yeni Boyut, Sf: 158-162)

 

İş bu kadarla da kalmayıp çeyrek asır sonra iktidarı tamamen ele geçiren Mekke müşrikleri, Emevi Devleti adı altında bir Saltanat kurarak, Hz. Peygamberin Ehlibeyt’inden intikam almaya devam ettiler.

Sırası ile; Hz. Ali kılıç darbesiyle, Hz. Hasan zehir ile şehit edildiler. Fakat İslâm’ın ezeli düşmanı olan Emevi zalimleri, illa da Hz. Muhammed’in ümmetine emanet ettiği  “Kur’an’ı Kerim’i ve Ehlibeyt” soyunu tamamen ortadan kaldırmak istiyorlardı. Çünkü bu iki emanet, Emevî düzeninin (sömürü ve saltanat üzerine kurulu) sistemine engel oluyordu. Bu maksatla, tertiplenen entrika sonucu, Medine’den Kûfe’ye davet edilip Kerbelâ denilen yerde önü kesilen Hz. Hüseyin ve yetmiş iki kişilik kâfilesi, otuz bin kişilik müşrik ordusu tarafından muhasaraya alındılar. On gün susuz bırakılmak suretiyle, Hz. Zeynel Abidin’in haricinde (erkek soy bırakılmadan) tüm Ehlibeyt ve sevenleri şehit edildiler. Geri kalan yirmi dört Ehlibeyt hatunu ve ağır hasta olan Zeynel Abidin Hazretleri, kızıl çöllerde önce Kufe’ye, oradan da Şam’a esir olarak götürüldüler. Mızrak uçlarına takılı şehit başlarını seyrederek Şam’a götürülen Ehlibeyt esirleri, nice zulümler görüp fazla yaşayamadılar…

Emevîlerden sonra iktidar olan “despot” yönetimler de Emevi irtica düzenini benimseyip sürdürünce, Hz. Muhammed’in yukarıda anlattığımız “Ahlaksal Yaşam ve Barışık Düzen”inin üstü örtülü kaldı. Ancak, adına Alevî denilen toplum, gözden uzak beldelerde ve zor şartlar altında Muhammedî İslâm’ın inancını ve felsefesini,Ehlibeyt Seyyidlerinin öncülüğünde sürdürdüler.

Gösterdiğimiz kaynak kitaplar okununca, bu feci zulüm daha da iyi anlaşılacaktır. İslâm’ın temelindeki bu üstü örtülü sorunu çözmeden de  “Muhammedî İslâm”ı tanımak ve kavramak mümkün değildir.

 

Alevî ve Sünni mezhep mensupları; “kardeşçe birlikte yaşadıkları halde, ibadet usullerinde hayli farklılık olduğu için birlikte ibadet edemiyorlardı.” demiştiniz. Bu ibadet usullerindeki farklılıklardan bahseder misiniz?

 

Alevi Müslümanlar ile Sünni Müslümanların ibadet usullerinin birbirinden hayli farklı oluşunun temel nedeni; Hz. Peygamberimizin vefatından sonra, yukarıda da kısaca değindiğimiz gibi İslâm’ı kerhen kabul etmiş olanların, yarattıkları irtica hareketi sonucunda, dine karıştırdıkları bidat/ hurafe âdetleri ve Ehlibeyt düşmanlığı olmuştur!..

 

Hz. Peygamber, Medine’ye hicret ettikten sekiz yıl sonra yanındaki üç-dört bin kişilik bir kâfile ile hâc etmek maksadıyla Mekke’ye hareket etti. Bunu haber alan Mekkeli müşrikler, Hz. Peygamberin bu ziyaretini engellemek maksadıyla, bir heyet gönderip anlaşmak istediler. Süheyl adında bir kişinin önderliğinde gelen bu heyet, Hudeybiye denilen yerde, Hz. Peygamberimizin kafilesiyle karşılaşmış oldu… Süheyl, Mekkeli müşriklerin anlaşma tekliflerini Hz. Muhammed’e anlattı. Hayli müzâkereden sonra o yıl planlanan umre ziyaretinden vazgeçildi. Hz. Peygamberin ileri sürdüğü şartlar da elçi Süheyl tarafından kabul edildi.

 

Hz. Peygamberin, bu anlaşmaya dair şartları şunlardı;

  • Bu yıl ertelenen Mekke ziyareti gelecek yıl yapılacak,
  • İki taraf birbirinin bölgesine rahatça girip çıkabilecek,
  • Taraflar, birbirlerinin canlarına ve mallarına zarar vermeyecekler,
  • Müslümanlığı kabul edenlere engel olunmayacak
  • Müslüman olmayanlara ise zor kullanılmayacak
  • Müslümanlar, Mekke ziyaretinde kılıçlarını kınlarından çıkarmayacaklar,
  • Tanrı’ya ortak koşulmayacak,
  • Irz ve iffete zarar verilmeyecek,
  • Kız evlatlar diri diri gömülmeyecek,
  • Kan davası güdülmeyecek.   vs…

 

(Bkz.: A. Gölpınarlı, a.g.e. Sf. 103 ve Lütfullah Ahmet Hz. Muhammed’ in Hayatı, Maarif Kitaphanesi, Sf.: 424)

 

 

Benzeri şartlar taraflarca imza altına alındı. Ömer Hattab ve bazı ashâbın bu anlaşmaya karşı çıkmasına rağmen, Hz. Peygamberin emri üzerine Hudeybiye’de kurbanlar kesilip bu kansız zafer kutlandı. Hz. Peygamber, ashabına dua etti ve onlardan; “İslam’ın ahlaksal yaşam ve barışık düzenini eksiksiz şekilde yaşayacakları hususunda ikrâr aldı.” Bu şekilde ikrar veren ashabını “el ele tutturan” Hz. Peygamberimiz, Mekkeli muhacirlerle Medineli ansarları birbirine musahip/kardeş yaptı. Hz. Ali’yi de o sırada kendisine musahip/kardeş edindi. (Bkz. A. Gölpınarlı, a.g.e., Sf. 78)

 

Bu sırada şu ayetler nâzil oldu:

O seninle el tutuşup sözleşenler var ya, onlar gerçekte Allah ile bey’atleşiyorlar. Allah’ın eli onların ellerinin üstündedir. Kim ahdi bozar, döneklik ederse kendi aleyhine döneklik etmiş olur. Ve kim Allah’a verdiği sözde vefalı davranırsa, Allah ona büyük bir ödül verecektir.

Andolsun, Allah müminlerden, o ağacın altında sana bey’at ettikleri sırada hoşnut olmuştur. Onların gönüllerindekini bilmiş, üzerilerine huzur ve sükun indirmiş ve kendilerine yakın bir fetih nasip etmiştir.”    (Fetih Suresi/10-18)  

Hudeybiye’de birbirleri ile kardeş olup İslam’ın ahlaksal yaşam ve barışık düzeni gereğince bir yaşamı kabul ederek, Allah’ın Resulü’ne ikrâr veren ashabın çoğunluğu, Hz. Peygamberimizin vefatı sırasında, dünya saltanatı sevdasına düşüp ikrârlarından döndüler. Çünkü, İslamî şartlar, kerhen Müslüman olanların saltanatını engelliyordu.

Hz. Muhammed, ilahî emirlere dayanarak, İslâm için “Dört Kapı Ve Kırk Makam” ilkesini tespit etmişti. Yani her Müslümana, yaşamı süresince dört kapıdan geçmesi ve her kapıda on şarttan imtihan olup mertebe kazanması öngörülmüştü. Aksi halde, her Müslümanın İslâm olması mümkün değildi…

Bedeviler: “İman ettik” dediler. De ki: “Siz iman etmediniz. Ancak ‘Müslüman’ olduk deyin. İman sizin kalplerinize girmemiştir. Eğer Allah’a ve Resulü’ne itaat ederseniz Allah, yapıp ettiklerinizden hiçbir şey eksiltmez. Çünkü Allah Gafûr’dur, Rahîm’dir.”   

Müminler ancak şu kimselerdir ki, Allah’a ve Resulü’ne iman ederler; sonra hiçbir kuşkuya düşmezler ve mallarıyla, canlarıyla Allah yolunda didinirler. İşte bunlardır, özü-sözü birbirine uyanlar.” (Hucurât Suresi /14-15)

İslam’ın temel ilkesi olarak kabul edilen bu “Dört Kapı ve Kırk Makam” düsturuna, beşeri bir mânada örnek verecek olursak, birçok mesleki dallar için oluşturulan, “ilk okul, orta okul, lise ve yüksek okul” gibi ilim ve bilim yapılan eğitim ve öğretim kademelerini gösterebiliriz. Bu okulların her kademesinde nasıl ki kişi, on ders civarında öğrenim görüyor ve gördüğü derslerden de imtihanını verip diplomasını alınca branşında söz sahibi oluyorsa, insanoğlunu da diğer mahlukatlardan üstün kılan ahlâki değerleri elde edip (yaratılan bu âleme) faydalı bir kâmil insan olabilmesi için, “şeriat-tarikat-marifet-hakikat” adları altında dört aşamalı bir eğitim sistemi oluşturulmuş ve bu kapıların her birine on şart koyulmuştur.

 

Müslüman olan her mümin kişi şeriat kapısının aşağıdaki on şartını yaşaması gerekir:

 

Allah’ın “bir”liğine inanıp ibadetini yapmak;

(Bakara Suresi/255; Mümin Suresi/60-65)

İlim ve irfan sahibi olmak;

(Nisâ Suresi/162; En’am Suresi/140)

İş veya meslek sahibi olmak;

(Bakara Suresi/16 ; Nûr Suresi/137)

Helal kazanç elde etmek;

(Bakara Suresi/286; Rahman Suresi/9)

Nikah kıyıp dünya evine girmek;

(Nahl Suresi/72; Rum Suresi/21)

Helal kazanç ile sofra sermek;

(Nahl Suresi 71; İnsan Suresi/8-9)

Cemaate uymak;

(Hücâdile Suresi /11; Enfâl Suresi/24)

Temiz giyinip, temiz yemek;

(Bakara Suresi/168-172)

Hoşgörülü ve şefkatli olmak;

(Bakara Suresi/109-263; Nûr/22; Ali imran/134; Araf/199)

Yaramaz işlerden sakınıp doğruya yönelmek;

(İsra Suresi/84; Nahl /123; Maide/105)

 

Şeriat kapısının bu şartlarını yaşayan ve yirmi yaşının üstüne çıkmış genç bir Müslüman, özünü tanıyıp tasavvuf felsefesine sevdalanmış olur. Yaratıcı Rabb’ini daha yakından tanıyabilmek için atasının ikrâr verdiği ocağın postnişi olan pîre / dedeye ikrâr verip tarikat  kapısına girer.

 

Bir mümin yol erinin tarikat kapısında yaşaması gereken on şart:

 

Yol-erkân üzere yaşayacağına dair pîrine ikrâr verip o güne kadar yaptığı hatalardan dolayı tövbekâr olmak;

(Bakara/160; İsra/25; Nisa/17-18)

Talip olup ikrârında durmak;

(Fetih Suresi/10; İsra/34; Araf/172)

Temiz ve edepli giyinmek;

(Ahzab/59; Araf /26; Nur/31)

İşini temiz ve güzel yapmak;

(Bakara Suresi/82)

Yol ehline hizmet etmek;

(Enfâl Suresi/72)

Hayf-u Rica içerisinde olmak (Yapılan hatadan dolayı pişmanlık duyup özür dilemek);

(Nasr Suresi/3)

Zorluk görünce Allah’tan ümit kesmemek;

(A’raf Suresi/56)

Takva Ehli olup hidayeti hedeflemek;

(Âli İmran Suresi/114)

İrfan ehlinin muhabbetinde bulunup öğüt almak;

(Kaf Suresi/37)

Hakk’a aşina olup Özü Sözü bir (Eline-Diline-Beline sahip, Eşine ve İşine sadık) olmak;

(Ahzab Suresi/35)

 

Zatını-sıfatını tanıyan ve hayrını-şerrini seçebilen yol eri, kötü huylardan arınıp kâmil bir insan olmanın yolunda, daha da ileri bir mertebeye erişebilmek için marifet kapısına girip bu kapının da  on şartını yaşar.

 

Marifet kapısının on şartı da şunlardır:

                                                                                             

Edebe aykırı olmayan ahlak üzeri olmak;

(Kalem Suresi/4)

Nefsin kötü işe teşvikinde Allah korkusu çekmek;

(Nisa Suresi/79;Yusuf/53)

Her türlü kötü iş için perhizkâr olmak;

(Â’la Suresi/14 Şems Suresi/9-10)

Sabırlı ve kanaatli olarak güzellik üretmek;

(Enfal Suresi/46; Yunus/109)

Yanlış iş yapmaktan kaçınıp güzellik üretmek;

(Nisa Suresi/85)

Elde edilen nimeti paylaşmakta cömert olmak;

(İsra Suresi/26; Bakara/261-273)

İlimli olup başkalarını da irşâd;

(Ali İmran/187; Maide/44)

Engin gönül sahibi olmak;

(Furkan Suresi/63)

Marifet Ehli olup güzel işler üretmek;

(Ankebût Suresi/58)

Kendi özünü bilmek ve geriden gelen kuşağa da bildirmek;

(Şuara/193-194-214)

 

Üç kapının otuz şartını başarı ile yerine getiren marifet ehli mümin kişi, kemaletin son mertebesi olan hakikat kapısına ulaşır ve bu kapının da aşağıdaki on şartını yaşar:

 

Hakikat kapısının on şartı;

 

Türap olup eksikliği özünde görmek;

(Araf/23; İsra Suresi/37)

Yetmiş iki milleti ayıplamamak;

(Ali İmran/84; Maide Suresi/48)

Elden gelen iyiliği esirgememek;

(Nisa Suresi/95)

Yaratılmış tüm âlemin itimadını kazanmak;

(Âli İmran Suresi/76)

Mülkün sahibine hoş gelen işleri yaparak O’nun rızasını kazanmak;

(Tevbe   Suresi//100; Teğabün 17; Maide/119; Beyyine/88; Fecr/27-28)

Sohbet edip Hakk sırrını söyleyerek gönülleri şâd etmek; (Mücadile Suresi/7-9)

Seyahat edip dost gönlü kazanmak;

(Hâc Suresi/46)

Dost sırrını saklamak;

(Ali İmran/118)

Münacât, kusurlardan dolayı Tanrı’dan af dileyip, verdiği nimetlere şükretmek;

(Bakara/58; Araf/61)

Müşahede, vahdet-i vücut felsefesi içerisinde Tanrı’yı edip yakın görmek;

(Kaf /16; Tekasür /7)

 

İslam dininin “Dört Kapı Kırk Makamı” şartları, Hz. Peygamberimizin vefatından sonra “beş şart”a bağlandı. Halen Müslüman âlemince İslam’ın şartı olarak yaşatılan bu beş şart, (savm-salât-hac-zekat ve kelime-i şahadet) kul ile Allah arasını ilgilendiren şartlardır. Kul ile kulun arasını ilgilendirmez. Ama bizce önemli olan, kul ile kulun arasını ilgilendiren şartlardır. Örneğin bir kişi; oruç tutar, namaz kılar, dua eder, hacca gider, zekat verir ve şahadet getirir ise hep bu yapılanlar o kişinin hayır defterine yazılan kazanımlardır. Aksi olur yapmaz ise o kişinin kaybı olur. Fakat bir kimse, kul ile kulun arasını ilgilendirecek diğer İslamî şartları yerine getirmezse, bir başka kişinin zarar görmesi kaçınılmaz olur.

Birkaç örnek:

Bir kimse;

Eline sahip olmaz” da hırsızlık yaparsa, tarttığını yanlış tartar, ölçtüğünü yanlış ölçerse, hırsına kapılıp adam döver veya öldürürse,

Diline sahip olmaz” da yalan söyler, iftira atar, küfür eder, kov-gaybetten dilini kesmez ise,

Beline sahip olmaz” da zina ile ahlakı bozar, soyu kirletirse,

Eşine sahip olmaz” da yuvasını yıkar, çocuklarını ata-ana sevgisine hasret bırakıp iki “hısım” tarafı birbirine “hasım” hale getirerek bir çok insanın huzursuz olmasına yol açarsa,

İşine sahip olmaz” da yaptığı işi sakat yapıp birilerini zarara sokarsa.

Kazancına haram katıp” da kamunun, yetimin, öksüzün ve mazlumun hakkını gasp ederse,

Edep nedir bilmeyip” de saygısızlık sergileyerek, insan-i vasfımızın temel dayanağı olan “saygı bağımıza” ve diğer ahlakî değerlerimize zarar verirse, hem devlet hem de millet bu gibi insanlardan zarar görür. Zarar görülen bir yerde razılık olmaz. Kul kuldan razı olmazsa Allah haksız olan kulundan razı olmaz.

Allah buyurdu: Özü-sözü doğru olanlara, doğruluklarının yarar sağlayacağı gün budur. Altlarından ırmaklar akan cennetler var onlar için. Sonsuza dek kalacaklardır orda”. Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. İşte budur büyük kurtuluş.”

)

Ey sükuna kavuşmuş benlik! Dön Rabb’ine, razı etmiş ve razı edilmiş olarak! Gir kullarımın arasına!gir cennetime!” (Fecr Suresi 27-28-29-30)

Demek ki evvela kul hakkından arınıp vebal kirinden temizlenmek gerekiyor. Çünkü, haram kazancın, fesada yol açan şeytani fiillerin ve edebe aykırı günahların kirini, su ve sabun temizleyemiyor!…Gönülleri ve ruhları karartan bu şeytani fiillerin temizliğindeki önemli perhizkârlığı, yukarıda saydığımız İslâm’ın “kırk şartı” içerisinde anlatmış olduk.

Ne yazık ki, Hz. Peygamberimizin vefatının hemen ardından, İslam’ın devamı ve de insanlığın mutluluğu için temel unsur olan bu önemli şartlar, Müslüman âleminin hayatından çıkarılmıştır.

* *

Arap Yarımadası’nda hayata geçirilemeyen bu erdemli yaşam, İmam Rıza Hazretleri (M. 765/818) tarafından Horasan’a taşınmış ve Horasan’da Muhammedî İslam hayata geçirilerek doksan bin Horasan Pîri yetiştirilmiştir.

Moğol istilasının zulmünden rahatsız olan bu “Alperen”ler, batıya göç edip Anadolu’yu yurt edinmişlerdir.

Alperen’lerle Anadolu’ya göç eden Türkmen aşiretleri, Hacı Bektaş Veli (M. 1241/1337) Hazretleri’nin önderliğinde Muhammedî İslam’ın temel ilkelerini bu kez Anadolu’da hayata geçirip yaşamaya başlamışlarıdır.

 

Horasan Pîrleri ve Rûm erleri öncülüğünde sürdürülen Muhammedî İslam’ın (Alevîliğin) inanç ve ibadetlerinden kısaca bahseder misiniz?

 

Yukarıda sıraladığımız İslam’ın “dört kapı ve kırk makam” temel şartları üzerine yol süreceğine ikrâr veren mümin-müslimler, her Perşembe gününü Cuma gününe bağlayan gece (eşleri ve varsa çocukları ile) cem evi dediğimiz mütevâzı mekânlarda toplanırlar.

Ellerinde kete, çörek veya kuruyemiş gibi yiyecekler (lokmalar) ile cem evlerine gelen cânlar, makamında oturan dedenin karşısında divân durarak lokma duası alırlar.

Dedenin desturu üzerine “gözcü” (Cemaate gelenlere yol gösteren) nün göstereceği yere otururlar. Cemaat hazır olunca, dede sohbete başlar. Gündemdeki sohbet sırasında cemaatten soru soran olursa, dede bu soruları da cevaplar.

Dede sohbetine son verdiğinde “zakir”e işaret verir. Zakir, sohbet konusu ile ilgili birkaç deyiş çalar ve söyler… ibadet faslı başladığında Dede,  cemaate hitaben, “edep-erkân, mümine nişan” der. Herkes diz üstü oturup sağında oturan kişi ile birbirine niyaz olurlar.

Dede, bu niyazlaşmanın sebebini şöyle açıklar:

Bizleri yaratan yüce Rabb’imizin meleklere hitaben:

Adem’e secde edin!” Emri ilahîsini yerine getirmiş ve  “Hakk’ın nûrunun Adem’de mevcudiyetini” kabul ve tasdik etmiş olduk. Birlikte bulunduğumuz cânlardan “razı olduğumuzun işareti olarak” niyazlaştık,Yüce Allah , katında kabul ve makbul etsin.

“Andolsun ki sizi yarattık, sonra sizi biçimlendirdik, sonra da meleklere; “Âdem’e secde edin dedik.” Onlar da secde ettiler. Ama iblis etmedi, secde edenlerden olmadı o.” (Bkz. Hicr Suresi/ 29; İsra Suresi/61)  (A’raf / 11)

Dede: Şimdi soruyorum cânlar! “Hep birbirinizden razı mısınız?” Cemaat hep bir ağızdan, “biz razıyız Hakk da razı olsun” derler. Dede de cemaate; “Allah cümlenizden razı olsun” der ve cem ibadetini başlatır.

Birbirinden razı olmayan olursa, gelip meydana niyaz eder ve dedenin karşısında divan durarak sorununu anlatır. Kimden razı değilse o kimse de davacının yanına alınır. Taraflar sorunlarını anlatırlar. (Bu meydanda, haklı çıkabilmek için yalan söylemek en büyük suç sayılacağından tarafların yalan söylemesine imkan yoktur.)

Dede ve cemaat anlatılanları dinledikten sonra dede, cemaatten durum hakkındaki görüşlerini sorar. Cemaatin görüşünü de değerlendiren dede, kararını taraflara bildirir. Taraflar dedenin kararına saygı göstererek birbirlerine niyaz olup barışırlar  ve dededen dua aldıktan sonra yerlerine otururlar.

Yani, Hz. Peygamberimizin mescidinde nasıl ki barışık olmayan insanlar barıştırılır ve sorunlar çözülene kadar mücadele edilirdi ise, Alevîlerin ibadet yerlerinde de bu güzellik uygulana gelmiştir. ( Bkz. Hucurat Suresi/9-10)

Böylece barış sağlandıktan sonra, Dede ve Cemaat hep birlikte salâvat getirerek ibadete başlanır. Kusurlardan dolayı affı-mağfiret dilenir. Tövbe deyişi okunur ve secde edilir. Secdede olan cemaata dede gülbang duası okur. Okunan duaya cemaat hep bir ağızdan, “Allah, Allah…” nidâları ile duaya katılırlar. Dedenin okuduğu gülbang duası bitince, secdeden doğrulan cemaata, zakir  sazı eşliğinde dûvazimam (12 İmamlar’ın isimleri geçen bir deyiş) söyler. Tekrar secdeye inen cemaata dede, gene bir gülbang duası okur. Bu secde üç sefer tekrar edilir… son olarak zakirin söylediği miraclama (Hz. Peygamberin Miraca çıkış olayını anlatan deyiş) ve semah faslı ile ibadet sona erer…(Bundan sonraki yapılan hizmet duaları ve diğer söylenen mersiyeler burada anlatılmamıştır.)

Her Perşembe gününü Cuma gününe bağlayan gece saat 20: 00 sıralarında yapılan bu normal ibadetin dışında bir de musahip kardeşlerin yılda bir defa Koç kurban keserek, görgü cemi adı altında bir yıllık yaşamının hesabı verilen Cem ibadeti düzenlenir. Bu yapılan cem ibadetinden sonra dede’nin tekbiri ile tığlanmış/ kesilmiş olan koç kurbanın aşı, (sofra duası) ile ibadetteki cemaata ikram edilir.

Bu ibadetlerde, kadın-erkek hep birlikte ibadete katılırlar. Her müminin, eşinden başkası onun  kardeşidir. Cinsiyet ayrımı gözetilmeden insana değer vardır. Örneğin:

“…Ben sizden, erkek-kadın hiçbir çalışanın ürettiğini boşa çıkarmayacağım.hep biri birinizdensiniz…”  (Ali İmran suresi/195)

 

Bundan sonraki yapılan  hizmet duaları ve diğer söylenen mersiyeler burada anlatılmamıştır.

 

Ancak,  Alevi Müslümanların islam-ı yorumu ile Sünni Müslümanların islam-ı yorumu arasında daha da  bir çok farklar vardır. Bazı önemli olan farklılıklardan birkaçını daha burada belirtmekte fayda var.

SÜNNİ  MÜSLÜMANLARIN İSLAM-I  YORUMUNA  GÖRE:

 

  • Kadın-erkek bir arada ibadet edemez,
  • Kadının eli erkek eline değince, abdestleri  bozulur,
  • Kadının saç teli görününce cehennemde yanar,
  • Bir erkek dört kadın ile evli olabilir,
  • Bir erkek, hanımına “benden boşsun!” Dediğinde, o kadın erkeğinden boşanmış olur. Pişmanlık duyulur ise, boş sayılan kadın bir başka erkeğe nikahlatılır ve o erkek de kadını boşar ise, pişmanlık duyan kadın-erkek tekrar nikahlanarak birlikte yaşarlar. (Bkn. İslam Ansiklopedisi (M.E.B.) C-11 Sf. 684)
  • (Bkz. İslam Ansiklopedisi (M.E.B.) C-11 Sf. 684)
  • Beş vakit namaz kılmayan kişi, kâfir sayılır,
  • Dört mezhep dışında kalan her kişi, Müslüman olduğunu söylese dahi, dinsiz ve münafıktır. Katli vaciptir. (Bkz: Şeyhülislam fetvaları)
  • Cumhuriyet  ve laik rejim kâfirlik yönetimidir.
  • İslam’ın şartı beştir. (Savm-salat-hac-zekat-kelime-i şahadet.)

 

ALEVΠ MÜSLÜMANLARA  GÖRE  İSE  İSLAMI  YORUM  ŞÖYLEDİR:

 

  • İslam’ın temel şartı “beş” olmayıp dört kapı kırk makamdan ibaret olarak bilinir.
  • İbadette, kadın-erkek  birlikte ibadet edilir. Cinsiyet ayrımı gözetilmez.
  • Tek kadın ile evlilik, çok önemli bir şarttır,
  • Zina suçu hariç, eşlerin boşanması “yol” düşkünlüğü sayılır.
  • Maddi, manevi şekilde “kul hakkı” üzerinde taşıyan kişi, pişmanlık duyarak tövbekâr olmadan ve  hatasını telafi  etmeden  ibadete  alınmaz,
  • Karşı cinsini tahrik etmeyecek şekilde,  giyim-kuşam  serbestliği  vardır,
  • Evliliğini gerçekleştiren her çift, sevip/ anlaşabilecekleri bir çift ile “musahip kardeş” olurlar ve ikrar vermiş oldukları  “ocak dedelerine”, ”yol” şartlarına  sadık  kalacaklarına  dair ikrar/söz  verirler. Böylece, kişiler,  her konuda yardımlaşarak  birbirlerini korurlar.
  • Hz. Peygamber Efendimizin “İKİ  EMANETİNE” sadık  kalarak,  Kur’an ve Ehlibeyt  yolunu izleyip  yol sürerler.
  • Yaratıcı yüce Allah’ı daima zikrettikleri gibi, ayrıca her haftanın Perşembe gününü Cuma gününe bağlayan  gece, toplu ibadet yaparak birbirlerinin gönlünü kazanıp “razılık” alırlar.
  • İbadeti, kendi dilleri ile anlayarak yaparlar,
  • Cumhuriyet ve laiklik rejiminin temel ilkelerine bağlı olarak, içtenlikle savunurlar.

 

Bu “ahlaksal yaşam ve barışık düzen” disiplini Alevîler dışında hiç bir din veya mezhep sahiplerinin yaşamlarında görülmemektedir.

İşin tuhaf tarafı, bazı hatalardan dolayı Alevî ibadethanesinden kovulan birçok insan; camilere gidip (gösteriş için) ibadete katıldıklarında, cami cemaati tarafından “Bak, falan kişi elhamdülillah Müslüman olmuş.” diyerek takdir ediliyor. Muhammedî İslam’ın ahlak ve fazilet düsturunu kökünden sarsan tavizler verilip (taraftar toplama amacına yönelik) yol sürmenin, Muhammedî İslam ile ilgisi olamayacağını söylemek durumundayız.

Ne yaparsan yap camiye gel!..” şeklindeki tavizkâr davet; “ahlaksal yaşama” telafisi mümkün olmayan zararlar vermiştir. İnsan hayatının dengesini bozup, yaşamını karartan; haksızlık, adaletsizlik, iffetsizlik, merhametsizlik, zulümkârlık, sömürücülük gibi “Ulu Yaratıcı Tanrı’nın ilahî buyruklarına ters olan” kötü huylara itibar eden kişilerin şahsiyeti ise dejenere olmuştur. Bu kötü huyların ıslahı için Yüce Allah, nebiler/peygamberler göndermiş ve bu elçilerinin vasıtası ile insanoğlunun mutlu yaşamını düzenleyen kutsal yasalar indirmiştir. Bu mutlu yaşam yolunun adına da “İslam Dini” denilmiştir. (İslam: Barış ve esenlik için Allah’a teslim olmak demektir. (Bkz. Y.Nuri ÖZTÜRK, “Kur’an’ın Temel                   Buyrukları”     Sf: 213)

 

“Allah katında din İslam’dır. Kitap verilmiş olanlar, kendilerine ilim geldikten sonra, aralarındaki azgınlık/ haset/hak tanımazlık yüzünden ihtilafa düştüler… Kim Allah’ın ayetlerine nankörlük ederse, Allah hesabı çabucak görecektir.”  Ayrıca bkz.  Şûra Suresi/14; Bakara Suresi/213; Câsiye Suresi/17) (Ali İmran suresi/ 19)   

Fakat, nefs-i emmâre peşinde koşan insanoğlu, kendi şahsi saltanatı uğruna, mutluluk yolunun temel prensiplerinden ödünler vermek suretiyle, Yüce Allah’ın emri İlahisi üzerine resullerinin kurduğu “Tarik-i Müstakim” yolunu tahrip etmiştir.

Bu benim dosdoğru yolumdur, onu izleyin, başka yolları izlemeyin ki, bu yollar sizi O’nun yolundan ayırıp parçalara bölmesin. Sakınıp korunasınız diye O bunu önermiştir size.” (En’am suresi/ 153)

 

Sayın dedem son bir cümleyle insanlarımıza nasıl bir öneride bulunmak istersiniz?

 

Alevî ve Sünni kardeşlerimize sağlıklı ve mutlu bir yaşam dilerken her konuda olduğu gibi bu konuda da hoşgörülü ve özverili olarak, Muhammedî İslam’ı doğru kaynaklardan okuyup öğrenmelerini ve gerçek İslam’ı yaşamalarını tavsiye ederim.

                   

NOT: Sevgili Dedemizle 17. 07. 1998 tarihinde İSTANBUL’da gerçekleştirilen ve gerekli düzeltmeleri dedemiz tarafından yapılan bu söyleşi metni, Eylül 2002 tarihinde de yine sayın Fethi Erdoğan’ın isteği üzerine kendisine iletilmiş ve birkaç yeni ilave daha yapılmıştır. Ayrıca dedemizle Cem Radyo’da Dosttan Dosta ve Alevilik Söyleşileri programlarında da dört kez bir araya gelerek dinleyicilerimize İslam’ın ve insanlığın güzelliklerini anlatmaya çalışmıştık. Son olarak 2005 yılında yaklaşık 7 saat süren görüntülü bir söyleşi daha yapılarak dedenin görüşleri geniş ölçüde derlenmeye çalışılmıştır.

 

HAKK – MUHAMMED – ALİ YOLUNDA

 

Yolumuz Hakk’ın yoludur

Hakk’a yeten elimiz var.

Gönlümüz aşkla doludur

İkrar veren dilimiz var

 

Rehberimiz önümüzde

Pîr buyruğu özümüzde

Sadık eşle evimizde

Soyu temiz belimiz var.

 

Mürşit darına yetmişiz

“Dört canımız” bir etmişiz

Ölmeden hesap vermişiz

Hakk  ceminde yerimiz var.

 

Sadık olduk eşimize

Hile girmez işimize

Cömert olduk aşımıza

Helal lokma verimiz var.

 

Enel-Hakk dedik de geldik

Hakk’ı “Hakel-yakîn” bildik

Hem vâhdet-i vücut olduk

Yol gösteren pirimiz var.

 

Senlik, benlik yolu bozar

Kibirliler yoldan azar

“Gönlü kör” yorulur gezer

Kör olmayan gönlümüz var

 

Riyakarlık ârdır bize

İkilik perdedir göze

Meftun olduk kâmil söze

İrfan ile ilmimiz var

 

Muhammed – Ali Ulumuz

Hacı Bektaş’tır Pîrimiz

Ehl-i beyt yolu yolumuz

Hakk’a teslim serimiz var

 

Süregeldik biz bu yolu

FETHİ bu kapının kulu

Âşık bilmez sağı, solu

Hakk’a giden izimiz var.

 

Fethi ERDOĞAN