EŞREF DOĞAN

(AĞU İÇEN OCAĞI / CEM VAKFI MALATYA ŞUBE BAŞKANI)

 AYHAN AYDIN

 

Bugün Anadolu’da büyük bir sevgi ve saygı insanının, Anadolu Alevi/Bektaşi toplumunun çok değer verdiği ve Cumhuriyet dönemi Aleviliğinin önemli ismi Hüseyin Doğan Dede’nin yolunu sürdüren ve aynı zamanda onun oğlu olan Eşref Doğan Dede’yle birlikteyim.

 

Eşref Doğan Dede nasılsınız?

Teşekkür ederim. Böyle bir aileye, bana duyulan saygıya, layık isem ne mutlu bana. Sizin gibi güzel insanları, bu yolun takipçisi pozisyonunda görmek ayrıca gurur veren bir mesele.

 

Sayın Eşref Doğan’ı daha yakından tanımak istersek bize kendi yaşamı hakkında neler söyler?

İsterseniz 1945’e gidelim. 1 Şubat 1945 Kırlangıç Köyü’nde doğdum. Annem rahmetli, Elif Ana, Hüseyin Doğan Dede’nin ikinci eşi. Köken olarak Tunceli ilimizin Mazgirt ilçesi, eski ismi ile Muhundu yeni ismi ile Darıkent beldesinden, Şah Baba Mansur Ocağı’ndan Seyit Süleyman’ın kızı.

Dayılarım rahmetli, Seyit Süleyman, Seyit Battal, Seyit Mehmet. Onlar rahmetli oldular ama çocukları var.

1932’ler de rahmetli babam Elif Ana’yı getiriyor ikinci eş olarak.

Ben ikinci eşinin altıncı çocuğu olarak 1945’de dünyaya geliyorum.

İlkokula Malatya Gazi İlkokulu’nda okudum, ortaokulu ve liseyi Malatya Lisesi’nde okudum. Lise birinci sınıfta Amerikan bursu kazandım, fakat yaşım küçük olduğu için o bursu kullandırmadılar. 1961’de ihtilalin akabinde bursu ikinci kez tekrar kazandım ve son sınıfı Amerika’da okudum.

Amerika’da okuduğum dönemde de Robert Koleji’n Mühendislik Mektebi’ne girdim. 1967 yılında mühendis oldum. 1969’da yüksek mühendis mastır unvanı ile Robert Koleji’ni bitirdim. Robert Kolej, 1972 Boğaziçi Üniversitesi ismini aldı.

İnşaat mühendisi sıfatıyla çeşitli şantiyeler eskittik veya şantiyeler bizi eskitti bilemiyorum.

1983’e kadar evim İstanbul’daydı. Rahmetli babamla çok yakın oturuyorduk. 1983’de babamın vefatıyla, Karacaahmet’e defnedilmesi gereken bir cenaze, özellikle Malatya’lı dostlarımızın ve sevenlerimizin ısrarları ile mezarın, kabrin hazır olmasına ve cenaze namazının Karacaahmet’te kılınmasına rağmen buradan alınarak Malatya’ya götürüldü.

Bu durumda hanımım ve ailemle beraber kısa bir istişarede bulundum ve şu neticeye vardık; ölümüzü İstanbul’da bırakmayacağız. Ama aile içerisinde Malatya’da dirimizden kimse yoktur, ben bu şekilde akılcı bir karar aldığımı tahmin ediyorum, ve Malatya’da da bir parçamızın olması gerektiğine karar verdik. Eylül 1983’ün sonuna doğru ailemi Malatya’ya getirdim. Belki de bu çoklarına ters gelen bir şeydir. Ama biz boş olan bir yeri doldurmak, bir de halkın bize gösterdiği sevgiye layık olmak için, en azından babamın cenazesine gösterdikleri duyarlılığa bir karşılık vermek üzere, Malatya’ya yerleştik.

Halen CEM Vakfı Malatya Şube Başkanlığı’nı yürütüyorum.

Bunun yanı sıra, büyük bir zirai proje yürütüyorum, kısmen kendim ve ailem adına. Organik ve sertifikalı bir kayısı bahçesi var. Bu işin ticari amacından başka doğaya olan sevgimiz ve saygımızdan dolayı atıldığımız bir işte. Bizim bahçemizde yılan dahi hiçbir şey öldürülmez. Allah’ın bıraktığı doğayı, doğa kendi kendisini halletsin prensibi ile üretimimize o şekilde yaklaşıyoruz.

 

Nasıldı aile yaşamınız, ortam nasıldı? O günlere biraz dönelim.

Sevgili Ayhan, ailenin en küçük oğlu olmam dolayısıyla tahmin ediyorum ki biraz da gelenekten gelen, küçük çocuklara fazla şefkat göstermek geleneğinden dolayı bana ilgi oldukça fazlaydı. Rahmetli babamdan da o tür ilgiyi çok gördüm.

Hatta 1952’de birinci sınıfı bitirmiş ikiye geçmiştim, bir yaz sevinci idi, babam da o zaman milletvekili kimliği taşıyordu. Elazığ, Erzincan, Tunceli, Tercan’a kadar gittik, gittiği her yerde ben oldum, her sofrasında bulunma şansına nail oldum ve güzellikler gördüm. Halkın duygularına inebildim. Öyle tahmin ediyorum, halkın ruhunu benimsedim.

Öğrenmenin yaşı yoktur, ben ne kadar öğrendiğimi bilemiyorum ama öğrendiğim her şeyi hazmettiğime inanıyorum.

Alevilik açısından, sahip olduğumuz güzel felsefe açısından da olabilir. Yüksek mühendis olmam, yabancı dil bilmem bana bir ayrıcalık tanımasın ama kişilerin ruhuna, özüne inebildiğimi sanıyorum, kusursuz değilim, eksiğim de çok.

Yaşar Nuri Hoca’nın çok güzel bir tanımı var; “kimse kendini kusursuz veya tam eksiksiz kabul etmesin, çünkü öbürleri de Allah’a şirk koşmakla eşanlamlıdır”. Yani Tanrı kusursuzdur, bizler beşer olarak yaratıldıysak muhakkak ki bir şekilde eksiklerimiz vardır.

Hayatım boyunca şuna çok dikkat ettim; incitmemeye, gönül kırmamayı, gasp etmemeye. Babamın bize bir nasihati vardı; “zengin olmaya çalışmayın çünkü olamazsınız. Ama bizim zenginliğimiz gönül zenginliğidir, yiyecek ve yedirecek kadar, misafirinize ikram edecek kadar bir şeyleriniz varsa, kendinizi zengin ahdedin, çünkü soyunuzda zengin yoktur” demişti.

Fakat ben bunu meslek hayatında çok denedim.

Ben ilk defa 1969 Mersin’de bir fabrikada şantiye şefi sıfatıyla göreve başladığımda, Türkiye’nin en yüksek maaşlarından birini alıyordum. Ben bekar bir mühendistim, şirketin dayalı döşeli misafirhanesinde kalıyordum ve arabam vardı. Bugün zirai faaliyetlerde az veya çok kazanç elde etmeye çalışan bir kişi konumundayım. Bakıyorum değişen hiçbir şey yok. Yarın banka hesaplarımda milyarlarım olmuş, olsa yine bir şey değişeceğini sanmıyorum. Bu vesile ile babamın dediği çok değerli söz gerçeklik kazanıyor. Yani bizim zenginliğimiz eğer borcumuz yoksa, alnımız dikse, misafirimize ikramda bulunuyorsak biz iyiyiz.

1400 sene geriye gittiğimizde Hz. Ali’nin peş peşe 3 akşam su ile oruç açtığını biliyoruz. Hz. Fatma’nın bir parça kuru ekmekle oruç açarken birilerinin sadaka isteyip Allah rızası için, Hz. Ali’nin de o ekmeği verdiğini biliyoruz. Bu da bizi bir şekilde yoğurdu.

Şu hırsım olabilirdi; keşke olabilseydi, muhtaca biraz daha fazla yardımcı olabilseydim, keşke imkanım olsaydı da CEM Vakfı’nın faaliyetleri kapsamında vakfın bir takım problemlerini ben de Eşref Doğan olarak, şu anda olduğumdan çok daha fazlasına göğüs gerebilseydim.

Bu vesile ile ben maddiyata hiçbir zaman bir amaç olarak değil de, eğer varsa bir araç olarak kullanmak istedim. Ne kadar olursa olsun yaşamımızdan, kişiliğimizden bir şey değişmiyor.

 

Söyleyebildiğiniz ölçüde aile yapısını öğrenmek istiyorum. Muhundu’da kaldınız?

Ziyaret şeklinde. Çünkü biraz Malatya coğrafyasına ters düşen konumdaydı. 1984’le beraber, Doğu’da hepimizi üzen olaylardan dolayı, yasak bölge şekline geldi.

Geçenlerde Erzincan’da ziyaretimiz esnasında, bu olayı tekrar yaşadık. 4 yerde kimlik bırakmak durumunda kaldık, gerçi çok iyi muamele gördük, bizim güvenliğimiz için bunu söylediler ama bir vatandaş olarak, bir beşer olarak tedirgin olmamak mümkün değil. Bu vesile ile orası sanki bize yasak bir coğrafya gibi geldi, yani annemizin, dedemizin memleketi olmasına rağmen.

 

Elif Ana’nın güzelliğini, onun sıcaklığını anlatıyorlar. Nasıl bir ortamdı orada olan. Oraya gelen, giden insanlar, yaşam?

Elif Ana zamanın şartlarına göre okur/yazar, çok iyi yemek yapan ve Kırlangıç Köyü’ne Doğan Dede’ye gelin geldikten sonra sürekli olarak köylüyü yemek yapmada, sofra nizamında, aşiret kurallarını, dikiş/nakış öğreten bir kişiliği varmış. Annem vefat ettiğinde ben 2 yaşımdaydım. Çok fazlasını görmedim ama halk çok fazlasını söylüyor.

Halen de Elif Ana’nın ismi ve meziyetleri arkasından, adeta bir efsane şeklinde söyleniyor. Ben kendi çocukluk günümden itibaren, Doğan Dede’nin evinde 20 kat, 25 kat yatağın serildiğini çok iyi hatırlıyorum. Zaman zaman biz kardeşlerin de yan yana yattığını hatırlıyorum.

Yakın zamana kadar bir araziyi sulama imkanı olmadığı için, tahıl tarımı yapılıyor ama arazinin yarısını ekiyorsunuz, yarısını nadasa bırakıyorsunuz, ondan sonraki sene yer değiştiriyorsunuz ve çok iyi hatırlıyorum.

Harman zamanı, ben orak ve tırpan dönemini hatırlıyorum, bilahare biçerdöverler devreye girdi, daha teknik tarım araçları ile.

Kuzeyden rüzgar esmeye başlar millet buğdayı savurmaya başlar, tane bir tarafa saman bir tarafa, ve bölgenin fakir fukarası varsa Alevi ve Sünni tenkiti olmadan çünkü civarımızda çok saygı değer birkaç tane Sünni köyümüz vardı, annesiz hangi hayvandan ve kaç çuvalla gelmişse, dede talimat veriyordu adamlarına çuvalları doldurulur ve kişiler dedeye teşekkür eder, elini öperek o seneki hakkullahlarını dededen almış olarak köylerine geri dönerlerdi, biz bu düzeni gördük.

Sevgili Ayhan Bey kefenin cebi yok, bugün eğer Hüseyin Doğan Dede’nin talipleri, sevenleri İstanbul’da Karacaahmet’te Doğan Dede’yi bırakmadılar ise, Onun şahsında gördükleri bir takım meziyetlerinden, hasretlerinden kaynaklanan bir şeylerdi. Bu vesile ile şunu söyleyeyim ki; ben Hüseyin Doğan Dede’nin elbette ki oğlu olmaktan gurur duyuyorum, ama hiçbir zaman yalnız ve yalnız onun çocuğu ve onu babam gözü ile görmedim, o belli bir ocağın belli bir soyun belki de gerçek ölçülere göre son temsilcisi idi.

Biz kendimizde onun çocukları olarak çok büyük eksiklikler hissediyoruz. Eğer şunu yapabilsek ne mutlu bize, bu duvarı yükseltmekte var, bu duvardan iki tuğla eksiltmekte var.

Ben kendi nefsine başarmaya çalıştığımı acaba yükseltmeye muvaffak olabildim mi, iki sıra tuğlada ben ördüm mü bilemiyorum, ama hiç olmazsa yıkmamaya gayret ettim, çünkü şu sözünü hatırlıyorum; “Eşref oğlum! Eğer ismimi yıpratmazsanız, adımı, ismimi tahrip etmezseniz, adım 150 sene size sermaye olacaktır” ve ben bunu gördüm, Malatya’da görüyorum, gittiğim birçok yerde görüyorum, onun ötesinde Malatyalı kimliği ile iş yapma veya askerlik yapma, çok ilginç şeyler bize intikal ediyor. Askerde soruyor komutan, nerelisin Malatya’lıyım, Hüseyin Doğan Dede’yi tanıyor musun? Evet, yeğeniyim veya köylüsüyüm, halbuki bir kan bağı yok. Ama Hüseyin Doğan Dede’ye olan yakınlığını ve sevgisini göstermek açısından, bir beyan ve karşılığını da görüyor.

 

Türkiye’nin siyasal, politik yapısı içerisinde veya Alevilerin, Cumhuriyet dönemi içerisinde geçirmiş oldukları süreçler tarihçiler, siyaset bilimciler, toplumbilimciler tarafından daha sağlıklı

değerlendirilecektir.

Ama ben en azından şu kadarını söyleyebilirim, Hüseyin Doğan Dede’nin Demokrat Partili olması, Alevi kitlesinin daha çok Cumhuriyet Halk Parti, veyahut da sol/sosyalist bünye içerisinde bulunması, sanki bazı çelişkileri beraberinde getiriyor.

Alevilerin düşünsel, siyasal politik eğilimleri ne olursa olsun, gezdiğim yerlerde gördüğüm kadarıyla, söyleyebiliyorum ki, Doğan Dede’nin halk katında büyük bir sevgisi var. Bu partililiği, siyasal politik yapıyı çok aşan bir şey.

Bu çelişkiler her zaman yaşandı ve yaşanmaya da, spekülasyon davası olmaya devam ediyor?

Bugün Alevi camiasının büyük bir kısmı merkez solda kümelenmiş vaziyette, bu inancın da kilit hallerinden biri olan, mürşidi kamillik seviyesinde olan bir aile, niye acaba siyaseten ortanın solunda değil de, ortanın sağında durmak mecburiyetini hissetti?

Belli ki bunun bir sebebi olmalı, bunun bir açıklanması olmalı.

Daha evvel böyle bir soru ile radyo konuşmamda muhatap olmuştum ve ikinci kez bunu sizlere anlatmak durumunda oluyorum.

İnşallah bu vesile ile birçok kişi aydınlanmış olur, sözümüz iyi niyetlilere ama açıklama bizi seven, sayan, sevmeye devam eden kişileredir.

Benim evdeki arşivlerimin arasında 7 Mayıs Pazar 1950 tarihini taşıyan Cumhuriyet Gazetesi’nde bir kupür var.

O kupürde şöyle bir ifade var; “Cumhuriyet Halk Partisi dolayısıyla rahmetli İsmet Paşa’nın, Malatya’daki başarısı”, gazetede yanlış bir tabir olduğu için ben aynı tabiri kullanıyorum; “Alevi şeyhi Hüseyin Doğan Dede’nin CHP’den aday olmasınadır.” Bu bir şekilde de belgedir. Düşününüz ki 14 Mayıs seçimleri Demokrat Parti’nin ezici bir çoğunlukla iktidara geldiği, CHP’nin gurup kurmakla dahi zorlanmış olduğu, ve 27 senelik iktidarının sona erdiği seçimdir.

Bir noktayı daha belirtmekte fayda görüyorum; 1950 seçimlerinde siyasi parti liderleri bir şekilde de seçilme şanslarını çoğaltmak için iki vilayette de kendilerini aday gösterme hakları vardı, bu vesile ile İsmet Paşa parti genel başkanı olması sıfatıyla kendisini hem Malatya’dan, hem de Ankara’dan aday gösterdi.

Ve büyük İsmet Paşa ancak Malatya’dan seçildi, diğer yerlerde kaybetti. O zaman şu soruyu sormak lazım; 67 vilayetli bir Türkiye’nin Malatya’sının, diğer vilayetlerden ne farkı var ki, İsmet Paşa Ankara’dan kaybediyor da Malatya’dan seçiliyor?

İşte o işin dengesi de 7 Mayıs 1950 Pazar tarihli Cumhuriyet Gazetesi’ndeki yazıdır.

CHP ve İsmet Paşa Malatya’da seçilme şansını Alevi Şeyhi Hüseyin Doğan Dede’ye borçludur.

Bu şekilde hezimete uğrayan CHP, Malatya’dan İsmet Paşa’yı seçerek Ankara’ya gidiyor.

CHP’nin grup toplantılarında ne konuşuyorsan bir sonraki gün Demokrat Partili basının manşetlerinde. İlginçtir sevgili Ayhan Bey, Hüseyin Doğan Dede’den şüpheleniyorlar. O günkü CHP’nin kurmayları, rahmetli İsmet Paşa’nın etrafındaki kurmaylar, babama şu teklifi getiriyorlar; Dede sizin çok gelen gideniniz var, Türkiye’nin her tarafından ziyaretçi akınınız var, siz onlarla uğraşın, grup toplantılarına gelmeseniz de olur, alınan kararları biz daha sonra size açıklarız. Babam olayı çözecek kadar durumu muhakeme ediyor. Tamam, diyor ve girmiyor gurup toplantılarına. Doğan Dede grup toplantılarına girmiyor ama ertesi gün ne konuşmuşlarsa yine manşetlerde.

Meclisteki odasında İsmet Paşa’yı ziyarete gidiyor, Doğan Dede. Buyurun Doğan Dede hoş geldiniz, diyor İsmet İnönü. Doğan Dede gayet saygılı, ama çok kararlı, Paşam sizden ayrılacağımı haber vermeye geldim, diyor. İsmet Paşa da;  O ne demek Doğan Dede, diyor.

Sayın Paşa! Hangi şartlarda seçildiğinizi siz de biliyorsunuz, ben de biliyorum. Malatya olayı ve Ankara’dan seçilememe.

Benim gelip istifa edeceğimi size haber verme mecburiyetim ne? Siz de Türkiye Cumhuriyeti milletvekili sıfatını taşıyorsunuz ben de.

Ancak Doğan Dede’nin oğlu partimizden seçildi, bize kalleşlik etti, dedirtmemek için, bu konuşmayı yapmak mecburiyeti hissettim.Tekrar ediyorum Paşam, hangi şartlarda Malatya’dan seçildiğinizi en iyi bilen sizsiniz ve grubunuza diyemediniz ki hainlikle suçlaya suçlaya Doğan Dede’yi mi buldunuz? Benim hemşehrimi mi? buldunuz, diyemediniz. Kusura bakmayın sizden ayrılıyorum. Olur mu böyle şey Doğan Dede?, diyor ve o anda kapı açılıyor CHP’li birkaç tane milletvekili geliyor, Dede kapıdan ayrılırken İsmet Paşa yapma Doğan Dede, diyor. Ama yarım saat sonra Doğan Dede’nin istifası gidiyor.

Hüseyin Doğan Dede bırakınız parlamenter sıfatını, milletvekili sıfatını onurlu bir insanın yapması gerekeni yapmıştır. Ben bunu babamın ağzından aynen aktarıyorum, ne eksiği ne fazlası var. Çünkü başka şeylere de rast gelmiştir. CHP’li milletvekilleri demiş ki, bu Alevi dedesini nereden buldunuz, getirdiniz? Ama gerçeği budur; grupta konuşulanların dışarıya sızması ve bunu da babama mal etmeleri meselesidir, olay.

Babamdan sonraki kurban da değerli parlamenteriniz, diplomatınız Sayın Kamuran İnan’ın rahmetli babaları, Şeyh Selahattin İnan. Bu kez şüpheler ona gidiyor, aynı şekilde bir teklif te ona gidiyor. Şeyhim sizin geleniniz çok siz zahmet buyurmayın misafirlerinizle uğraşın grup toplantılarına katılmasanız da olur, deniyor Ona da.

Babam, Atatürk ilkelerine canı gönülden bağlı, Atatürk’ü rüyasında gördüğü zaman en sıkıntılı günlerinde kurtuluşa gidecek kadar kendisini rahat hisseden kişidir. Ve birkaç defa da Atatürk’ü, Hz. Ali durumunda gören bir kişidir.

Eğer bunu bir tepki olarak geçirebiliyorsanız bu tepki Atatürk’e, Atatürk’ün partisine değil, onun çizgisine uymayan zihniyete karşı olan bir tepki olarak yorumlamak gerekir. Halen bugün aile o kimliğinden, o çizgisinden de bir şey kaybetmiş değildir.

Ama biz Atatürk’ün partisini yönetiyoruz, diyenler de yine vücutlarını kaşısın da yine rahmetli dedenin “el vücudun kaşındığı yeri bilir”, sözünü hatırlasınlar, bunlar kendi kusurlarını kendilerinde arasınlar.

Doğan Dede ailesi olarak bizlerin bugün, dün olduğu gibi, Atatürk’e, ideallerine, ideolojisine olan saygımız ve sevgisiz sonsuzdur. Hiç kimsenin bundan kuşkusu olmasın.

 

Babanızın da yer almış olduğu köklü bir kurum, Alevilikte ocakzadelik ve dedelik kurumudur. Bunu uzun uzadıya söylemeye gerek yok, Aleviliğin inançsal yapısının bel kemiğini oluşturan sistemlerden bir bölümü; dedelik kurumudur, cem kurumudur, cemin içinde yer alan, cemin çevresinde dönen değerler silsilesidir; görgü, sorgu, musahiplik, 4 kapı 40 makamdır, kul hakkı yenmemesi gibi kurallardır.

Cem içerisinde Aleviliğin yaşayan boyutu, inançsal boyutu engin şekilde görülür. Fakat izninizle şuradan başlayayım; bir dede sadece güzel cem yapan insan demek değildir, bu yanlış yargıdan kurtulmak lazım. Şu dede iyi değil çünkü cem yapmıyor, ifadesi yanlıştır, sanırım. İyi bir dede olmak demek, sadece iyi bir cem yapan dede olmak demek değildir, sanırım. Dedeliğin vasıfları o kadar fazla ki cem onlardan sadece biridir. Hiç cem yapmayan çok fazla, çok değerli dedelerimiz de vardır.

 

Sizin fikirleriniz nedir bu konuda acaba?

Zakirlikle dedeliği karıştırıyorlar. Babam kendisine has bir üslupla saz çalardı, ama toplum içinde çalmazdı. Dede cem de yaptırmazdı, ama idare etmesi gereken cemler varsa orada da gelir mürşit postuna oturur cemi yürütenler yürütür.

Zakirin yapması gereken veya cemlerle ilgili bir işlev istenen babanın veya rehberin, Dersim kesiminde rayber veya rehber diye geçer, bizim Malatya aşiretlerinden baba, babalık kurumu olarak geçer, on iki hizmetten biri bu işi zakirle beraber yapar.

Ama dedenin orada bir ağırlığı vardır, ille de, dede söz söyleyen veya gülbank çeken, saz çalan kişi değildir.

Dede yolun gereğini şahsında kişiliği ile ortaya koyar, dede eline/diline/beline sahip olan kişidir.

Dede herkesin yaptığını yapmayan kişidir. Ben dedeyim, diyen kişi hayatını yaşayamaz, eğer biri diyorsa ki ben hayatımı yaşadım, bilin ki o dede değildir. Dünyanın geçici nimetleri ile ticari, vs. ile kıyaslama yaptığınız zaman gerçek bir dede olamazsınız.

 

Toplumsal öncü, toplumsal sorunları çözen bir önder pozisyonunda, ayrıca toplumla iç içe, kaynaşmış, büyüğünü, küçüğünü bilen, gören yani o yapı içerisinde kendi pozisyonunu ayarlayabilen, çözüm üretebilen insan tipi olan dedelik kurumundaki yozlaşma ve zayıflama biraz da dedelerden kaynaklandı diyorsunuz.

 

Alevilik sizce nedir? Siz nasıl tanımlıyorsunuz Aleviliği?

Benim bu konuya duyarlılığımı kısaca anlatmak istiyorum.

Robert Koleji mühendislik mektebi 3. sınıfta öğrenciydim, bir akademik unvanı olan biri geldi anket yapıyor, ama anket uluslar arası. Anket sorularından birisi de şu; idealleriniz nedir, ne olmak istiyorsunuz? Ben üç şey sıralamıştım, o tarihlerde folklor kulübü ile uğraşıyordum, isteklerim; folklor kulübünü başarıya götürmek, mühendislik okuyordum iyi bir inşaat mühendisi olmak ama Alevi kimliğini taşıyorum, gücümün yettiği yere kadar Alevilik meselesine eğilmek ve Aleviler’i onurlu bir şekilde hak ettikleri yere getirmek, bu üç madde benim 1965-66’daki ideallerimdi.

Alevilik nedir?, sorunun sözlük anlamı, Hz. Ali’nin yolunda olanlar veya Hz. Ali’nin soyundan olanlar her iki anlamda bağ var. Geniş anlamlı olarak, Hz. Ali’nin soyundan olanlar değil de, Hz. Ali’nin yolundan olanlar tabiri, ansiklopedik bilgi olarak ağır basıyor. Bana sorarsanız bu da kafi değil.

Alevilik odak noktasında, odağında Hz. Ali vardır. Ama gerçek Alevilik insanı tüm erdemleri yakalayabilmedir, yakalayabilene de ne mutlu. Erdemler arasında Allah’ın birliği ve bütünlüğü var. Hz. Peygamberimiz’in, Hz. Ali ile bütünleşmesi var. Biraz daha ileriye gidersek tüm insanları ve insanlığı kucaklamak var. Ama bunu engin bir sevgi ile taktir etmek gerek.

Son dönemlerde bir ucuz Alevilik çıktı ortaya, efendim Alevilik Hz. Ali’yi sevmekse ben de Aleviyim, diyorlar. Bunu diyenlerden bir tanesi de bugünkü siyasi liderlerimizden bir tanesi, hatta iki tanesi. Hz. Ali’yi sevdiğinizi söylüyorsunuz, Hz. Ali’nin bu vesile ile Hz. Peygamber’in soyunu katledenleri, hazret mertebesinde baş tacı ediyorsunuz, hak gasp ediyorsunuz, eğer iyi ile kötüyü temsil edemiyorsanız, iyiye iyi dediğiniz zaman, kötüye de kötü diyemiyorsanız, siz iyinin hakkını yemiş olursunuz, öyle ise bu nasıl Aleviliktir?

Hz. Ali’yi sevmek Alevilik ise ben de Aleviyim, demek yetmez.

Hz. Ali’yi sevdiğini söylüyorsun ama Muaviye’ye de, Hz. Muaviye diyorsun, bir tanesi televizyonda gözyaşları ile Hz. Ali’nin faziletlerinden bahsediyor, bir başka programında aynı kişinin Mısır Valisi Amr İbni As, biliyorsunuz Muaviye’nin sağ kolu, hakem olayının baş mimarı, yüzük olayının baş mimarı ve İslam’ın bölünmesindeki en önemli isimlerden birisi, aynı kişi onu da televizyonda bahsederken şükranla, minnetle anıyor ve ağlıyor.

Bu ne biçim Ali sevgisi, o hangi Ali sevgisi ki rahmanla şeytanı aynı odada barındırıyor, rahmanla şeytanı aynı gönülde barındırıyor. Öyle ise; Alevilik öyle olmalı ki, yani Hz. Ali’yi,

onun sevenlerini gönülde barındırdığın zaman, sevmeyenlerine de benim bir tepkimin elbette ki olması gerekiyor. Bugün birçok Sünni vatandaşlarımızın üzülerek söylüyorum, atladıkları nokta budur.

Ali’yi sevmenin Alevilik ile eşdeğer olduğunu belirtirler, diğer taraftan Doğu illerimizde yine üzülerek söylüyorum, 7 tane Alevi’yi öldürenin cennete gittiğine dair vaaz verirler. Ama o mezhebin imamı da Ali’yi sevmek Alevilik ise, melekler, yer, gök şahidim olsun ki ben Rafızi’yim, ben Aleviyim, der.

Ve bu şekilde bakarsanız ki alt kademeye de, siz gerçek Ali’yi sevmeyi, ve gerçek Alevilik’le intikal ettirememişsiniz.

Hz. Ali’yi hangi gözle görüyorlar? Hz. Ali, Allah’ın Resulü’nün amcasının oğludur, hasbel kader de damadıdır, bir şans eseri de halife seçilmiştir, böyle bir kişiye de biraz saygı gösterilir.

İşin Kuran boyutu var, Ehlibeyt’e sevgi ve saygı göstermek Kuran kaynaklıdır. Eğer İslami bir kimlik taşıyorsak, Kuran’a inanıyorsak, Ehlibeyt’i seveceğiz, bu Kuran’ın emridir.

Hz. Ali’yi bir tek Peygamberimizin amcasının oğlu olduğu için, Hz. Fatma’nın eşi olduğu için, 4. Halife olduğu için sevmeyelim. Maide Suresi 65’de buyuruyor ki; veliliğin sonu Allah’tır ve Resul de odur ki, rüku halinde parmağındaki yüzüğü zekat olarak veriyor, diyor. Öyle ise Hz. Ali’nin veliliği bir Kuran olayıdır, Kuran’ca tescil edilmiş bir olaydır.

Kuru kuruya benim annem Alevi, babam Alevi o zaman ben de Aleviyim, Alevi kimliğini taşıyorum sözü bugün artık kifayetsizdir. Öyle ise Alevilik, Ali’yi sevmenin çok ötesinde, Ehlibeyt’in ulviyetini, büyüklüğünü kabul etmektir. Hz. Ali’nin, Hz. Peygamberimiz’e olan gerek maddi, gerekse manevi ilişkisini dört dörtlük ortaya koymadan kimse demesin ki ben Aleviyim, kimse demesin ben Aleviliği biliyorum.

Alevilik kurallarla örülü bir yol, bir sistem, bir inanç, bir yaşam şekli, sadece yaşam şekli değil ama inanç eksenli ve kendisine bir yapı oluşturabilmiş bir bütün.

Gerçek bir Alevinin, Alevi denen insanın öyle aşamaları var ki, en üst aşama İnsan-ı Kamil mertebesine ulaşmaktır. Bu hiç de kolay değil. Çünkü hepimiz insanız zaaflarımız var.

Alevi olmak için sadece Alevi anne-babadan doğmuş olsak bile bu yetmiyor.

Bizim algıladığımız şekliyle bir kişinin gerçek bir Alevi olabilmesi için; gönül incitmeyen, sevgi ile, dostluk ile, muhabbetle dolu, 72 millete bir nazarla bakabilecek kadar alçak gönüllü olabilmesi ve bu insanın, belli aşamalardan geçmesine de bağlı.

Biraz da eğitim ve kültür meselesi, eğitim ve kültür okul okuyarak diploma alarak değil, hayatın içerisinde çeşitli aşamalar kaydedilerek elde edilebiliyor.

İşte Alevilik’te ocaklar sistemine bağlı dedelik kurumunun irşadı ile cemlerde pişme olayı var, bir nevi onun çok önemli etkisi var Aleviliğin yetişmesinde.

Biraz da kurumlardaki yozlaşmalar ve solmalar günümüzdeki sorunları yarattı diyebiliriz belki, sizinle aynı fikirde olduğumu sanıyorum. İnsan severliğin sınırı yok.

 

İyiliğin sınırı olur mu, insan sevmenin sınırı olur mu?

Alevi, Bektaşi ve Sayın Hocamız İzzettin Doğan’ın da Mevlevi olarak nitelendirdiği bir bölüm diyebiliriz, tümünü bu kapsam içine almak belki zor, tümü Hz. Ali’yi tanısalardı hepsini o kapsama alabilirdiniz, büyük kitlenin yol göstericisi Hz. Ali’dir.

Mevlana; “Cihan var olmadan evvel Ali vardı, cihan var oldukça Ali var olur.” Diyor. Mevlana çok büyük bir mutassavuf. Galata Mevlevi hanesi postnişini Hasan (Çıkar) Dede, bu gerçeği bilenlerden biri, çok saygı duyuyorum onun fikirlerine.

Alevilik konusu çok derindir, geniştir. Ne kadar dolarsa o kadar genişleyen bir kap misali, bir sistem varsa ne kadar doğruluk, güzellik, incelik, zarafet ve insana ait ne varsa, insan onu aldıkça Alevileşir, Bektaşileşir, Mevlevileşir.

Yunusları, Hacı Bektaşları, Pir Sultanları, Mevlanaları alması artı bir puan getiriyor, başka sistemden alması artı puan getiriyor ve böylece neredeyse ideal bir insana ulaşılmaya çalışıyor. Böylece doğru giden bir yapının alt basamakları oluşup gidiyor.

Çünkü biz bunu tarihte görmüşüz, inancı uğruna hayatını feda edebilme erdemliliği, Şah Hüseyin’den günümüze büyük bir mirastır Alevi toplumuna. Bütün bu değerler sistematiği içerisinde, günümüzde bir dağılma ve yozlaşma var. Tarihler boyunca yenilen darbelerin ötesinde, günümüz koşulları çok sancılı; Alevilik, Bektaşilik, Mevlevilik adına.

 

Siz çözüm üreten birisisiniz, bu kadar dağınıklığı, bu kadar çelişkiyi nasıl gidereceğiz, neler yapacağız, neler yapılabilir yine de soralım. Sizce Alevilerin önünde en ciddi problem nedir?

1924 Anayasasınca Din İşleri Teşkilatı kurulduğunda, herhalde kastedilen, hedeflenen şey bugünkü Diyanet İşleri Teşkilatı değildi.

Kişilerin dini olur, din kişi ile kayrılır, devletin dini olmaz, özellikle laik bir devletin. Bizde devletin hem dini var, hem de mezhebi var; Sünni, Hanefi. Bütün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşına hizmet vermesi gereken bir din işleri teşkilatı, esas Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesindedir, Sünni Hanefiliği Osmanlının mirası olarak kurumlaştırmıştır.

Aleviliğe ilk etapta ki, Cumhuriyet Halk Partisi dönemlerinde, fazla dokunulmamıştır, ama bir şey de verilmemiştir.

Ve şehirleşme ile beraber özellikle hem talibin, müridin yani Alevi kimliğini taşıyanlara dedelik görevini yüklenen ocakzadelerin, ekonomik sıkıntılara biraz da duçar olmaları ile ilk korkular başlamıştır.

Bizim aileden basit bir misal vereyim, babam derdi ki; “Doğan Dede ailesinin en cahili benim”. Niye baba derdim? “8 yaşında yetim kaldım, Malatya’ya geldikten sonra bana özel öğretmen tuttular, 6 ders aldıktan sonra Balkan Savaşı, ardından 1. Dünya Savaşı, onun arkasından İstiklal Savaşı başladı. Ben ne öğrendiysem halktan öğrendim veya diğer büyük dedelerden öğrendim”.

Doğan Dede ailesinin en cahiliyim, diyen Hüseyin Doğan Dede, İbrahim Ethem’in şiirlerini Farsça okurdu. İslam Tarihinde babam bir otorite idi, çok engin bir Divan Edebiyatı kültürü vardı babamda. Buradan kıyasla dedelerimden bahsederdi, senin dedelerin istisnasız Farsça’yı, Arapça’yı ana lisanı olarak bilirlerdi, istisnasız hepsi hafız-ı Kurandı, istisnasız İslam Tarihini bilirlerdi, İslam Hukuku’nu bilirlerdi, onun için ben kendimi kifayetsiz hissediyorum, derdi.

Doğan Dede ailesi bu şekilde bir eğitimden geçmiş de diğer büyük ocakzadeler, dedeler farklı mıydı? Elbette ki değildi.

Osmanlı’nın kurumlaştırmamasına rağmen bir iç kurumlaşma vardı. Dedeler, babalar da elbette derin bir bilgi birikimi vardı.

Bunu kimden aldı derseniz? Hiç mühim değil, tasavvuf ilmi, Kuran ilmi, bilgiler Arapça ve Farsça başta olmak üzere kuşaktan kuşağa gelmiş. Nereye kadar? Ekonomik sıkıntılar şehirleşme ile baş gösterip de herkes kendi can derdine düşene kadar. Bunu yine Malatya’dan misal vererek söylemek istiyorum, birkaç defa televizyonlarda ve radyolarda haykırdım, haykırmaya da devam edeceğim, Tunceli kökenli Kureyşan Ocağından Malatya’da hamallık yapan dede biliyorum.

Değerli Ayhan Bey ismi mühim değil, bu kişinin bu sevgili dedemizin taliplerine bir şey vermesini bekleyemezsiniz. Çünkü akşam eve giderken onun tek düşündüğü ailesidir. 8 nüfus var, 4-5 tane ekmek götürmek için 2 tane fazla ip sallama mecburiyetini hissediyor bu adam. Bu adamdan bir şey bekleyemezsiniz. 5 kitapta okuyup talibi irşat etmesini bekleyemezsiniz, çünkü evde ekmek bekleyenleri var.

Talip, mürit bir şekilde ekonomik sıkıntı içerisinde, çocuğunu okutacak, yüksek öğrenim kurumlarına götürecek.

Eskiden bir hakkullah müessesi vardı, bazıları bunu bir istismar müessesi olarak kabul ederler, ama eğer istismar müessesi olmuş olsaydı siz bana zengin dede derdiniz, Doğan Dede ailesi de dahil olmak üzere. Nesi var bugün mürşit kapısı olan Doğan Dede’nin? 1364 dönüm kıraç arazi.

14 çocuğuna dağıtımında da 86 dönümden 136 dönüme kadar her birisinin hissesine düşen kuru, susuz bir arazi.

Zengin dede kim? Zengin dede yok, olamaz.

Çünkü dede sanayileşmiş değildir, dede endüstri bilmez, bütün ilmini kitaplardan alır, atadan dededen getirdiği bilgilerden alır ve taliplerin eğitilmesine verir, bunun karşılığı da biçare talip de elini öper, eğer varsa 2 kuruş hakkullah verir, vermezse de dede yüzünü ekşitmez, eskiden kurum buymuş.

Bugün şehirleşme çok şey getirdi ama o kadar da götürdü. Dolayısıyla bugün bu kurum can çekişiyor.

Bir noktayı da söylemeden geçemeyeceğim; dedelik kurumundaki çözülme biraz da sistematik olarak, bir takım eller ve güçler tarafından yapıldı. Bunun sonucu olarak bu kurum yıkılmaya mahkumdu.

Değerli araştırmacı Ruşen Çakır’ın çok güzel bir tespiti var; “1970’lerde Aleviler solculaştırıldı”. Çok doğru bir tespit. Bu bir planın, programın lekesidir hiç şüpheniz olmasın.

Benim bir sol fikri benimsemem için Marks veya Lenin okumama gerek yok. Hatta benim paylaşım felsefemim yanında Marks’ın esamesi okunmaz, paylaşımcılığı, insan sevgisini, insanı istismar etmemeyi, emeği istismar etmemeyi ben Marks’tan öğrenmedim. Ola ki eğer Marks’ın Alevi dostu olduysa O belki Alevilikten nasiplenmiştir.

Sistematik bir şekilde 1967-68’lerle beraber Aleviler solculaştırıldı.

Bugün başka bir oyun oynanıyor, sol Alevileştiriliyor. DSP, CHP, Emek Partisi, İşçi Partisi, Sosyalist Parti, HADEP, ÖDP hepsi Aleviler üzerinde oynuyor, öyle ise Ruşen Çakır’ın tespitine katılmak lazım.

Eskiden Aleviler solculaştırılıyordu belli bir yere kadar da muvaffak olundu, Alevi eşittir solcu, o da eşittir devrimci, dendi. Neticeyi de gördük. Rahmetli Mehmet Durdu’nun çok güzel bir sözü var “deviren devirenedir”. Bizim devrimciler anasını, babasını, töresini devirdi.

Şimdi sol Alevileştiriliyor, bütün sol partiler hesabını, kitabını, bütün oy potansiyelini Aleviler üzerine yapıyor. Nihayetinde kendileri gibi Aleviliği de kırka böldüler. Bunun sonucu da korkunç bir inanç dejenerasyonu. Şimdi çocuk diyor ki, efendim benim annem Alevi, babam Alevi onun için ben Alevi kimliğini taşıyorum. Ama Alevilik bir inanç değildir, bir yaşam felsefesidir, diyor.

O yaşam felsefesinde Marksizm’in en sol köşesindeki uçuğunu kenarına kadar getirebilmeyi beceriyor.

Eğer devlet babalık görevini yerine getirip de, Türkiye Cumhuriyetinde Alevi vatandaşlarım var, bunların da inanç ve ibadet hürriyetlerinde hakları var, öyle ise daha fazla oynamayalım bu adamlarla deseydi, inanın ki bugün Aleviler paylaşımcı kimlikle, tam da siyasi yelpazenin ortasında dururlardı.

Bu Hz. Ali’nin de vasiyetidir. Demiştir ki; “en doğru yol orta yoldur”. Hz. Ali hiçbir zaman uç noktaları tavsiye etmemiştir.

 

CEM Vakfı bünyesinde inanç önderleriyle ilgili iki büyük toplantı yapıldı. İnşallah toplantılar devam edecek ama nihayetinde amaçlanan, hedeflenen dedeler ve babalarla ilgili ciddi, kalıcı, yapıcı bir kurumsal yapının oluşturulması.

Bu kadar dağınık kitle içerisinde bulunan dedelik ve babalık kurumu nasıl bir hiyerarşi içinde yeniden organize edilir? Bu sorunun yanıtı aranıyor.

Alevilik, Bektaşilik’teki; dedelik/babalık kurumu nasıl yeniden yapılandırılacak ve toplumun hizmetine sunulacak?, buna yanıt aranıyor. Aslında bu çok ciddi bir toplumsal proje.

Maddi ve manevi bu konuda çalışacak insan gücüne gereksinim var, fakat onlar bir tarafa, sizce felsefe yönünden bu nasıl olabilir? Dedelik kurumu nasıl yeniden yapılandırılabilir ve bundan ne çıkabilir?

 

Olayın iki boyutu var. Birincisi; Alevi/Bektaşi kimliğini taşıyan kişilerin kuruma sahip çıkarak, kurumu yaşatması. İkincisi; devletin vatandaşa olan mecburiyetleri kapsamında dedeliği kurumlaştırması.

Siz bugün Avrupa ile bütünleşme sürecine girdiğiniz yerde, Avrupa’nın karşısında ben silme Hanefiyim, bütün kurumlarım da bu içtihat üzerine kurulmuş derseniz, bir ihtimal belki bizi uzun seneler kapının önünde bekletirler.

İnsanların anayasal eşitliğine inanıyorsak, kanun önündeki eşitliğe inanıyorsak, kişi de inancını, ibadetini, itikatini icra etmekte hür ise bunun sallanması da, gerek maddi yönden, gerekse can güvenliği açısından, önce bu kurumlaşmaya devlet desin ki Türkiye’de bir Alevi ve Bektaşi gerçeği vardır.

Bu iç içe olan inanç kurumunun veya dedebabalık, halifelik veya babalık kurumu vardır, öyle ise gelin hep beraber bunu ayağa kaldıralım.

Neticede bu yola gönül veren kişilerin, bu kurumu ayağa kaldırma çabaları kişisel tanım, hiçbir zaman kafi gelmeyecektir.

Dünyanın artan ekonomik sıkıntılarından ve bu koşullarda, muhakkak ve muhakkak bu kurum devlet tarafından itibar görmeli, varlığı kabul edilmeli, ayakta kalması için de hangi bilimsel enstitülerle, hangi bilimsel kurumlarla da takviye edilmesi gerekiyorsa da bunun yapılması gerekir.

Bugün babamın geçmişteki bıraktığı güzel mirasından dolayı her sene anma törenlerinde binlerce kişiyi biz orada ağırlıyoruz. O kuşak gittiği zaman onlardan sonraki gelen kuşak acaba onu yapacak mı? Siz kurumlaştırırsanız aynı kuşak onu yapar, onu bir mükellefiyet kabul edelim aynen devam edecek, fakat kurumlaştıramazsınız zaman içerisinde bir asimilasyonun, bir çözülmenin olacağını ben tahmin ediyorum. Kurumlaşmayı önce cemaat olarak akabinde devlet olarak kabul edersek idari mekanizmanın formülünü bilahare masaya serebiliriz, önce temeli atmamız gerekiyor, temelin atılması da birilerinin diğerini kabulünden başlıyor, siz kabul görmeyen ve kabul edilmeyen daha doğrusu imar ruhsatı olmayan bir yere inşaat kurmak istiyorsunuz.

Gelelim ruhsata, nedir ruhsat? Dar anlamda Alevi, Bektaşi camiasının, geniş anlamda devletimizin, bizi yöneten kademelerin siyasi otoritenin, Türkiye’de böyle bir inanç grubu var, bu inanç grubu bugüne kadar böyle bir mekanizma ile geldi ama bugün belki şehirleşme, belki, dünya düzeni, belki ekonomik koşullar her ahvalde bir çözülmeye, böyle bir kurumun varlığını kabul edelim.

Bu kurum yasal itibar görmedikçe ayaklanamaz, Diyanet’te temsil hakkı demiyorum. Bugün Diyanet Teşkilatı 102 bin kişilik Diyanet ordusuyla, Türkiye’nin 70 milyonuna hizmet verdiğini tahmin ediyor, halbuki hizmet verdiği kitle sadece Sünni Hanefidir. Elbette ki vermesi gerek. Çünkü bu anayasal bir hüküm.

Ama Alevi, Bektaşi inancı ve kimliğini taşıyan insanların da hizmetini görecek kurumun bu vesile ile devlet tarafından yapılandırılması gerek.

Bilimsel kurumlarla, akademilerle takviye edilmesi kaydı şartı ile, bugün ben dedeyim diyen kişi, çağın gereği olan bir bilgisayar teknolojisini bilmeli, bir uzay teknolojisine vakıf olmalı, birkaç lisanı bilmeli, Arapça ve Farsça’yı ana lisanına yakın ölçüde bilmeli ki iyi hizmet edebilsin. Bu diller önemli çünkü edineceğimiz kaynakların büyük bir bölümü zaten bu tür kaynaklar. Malatya’da hamallık yapan filanca Kureyşanlı dedemizin imkanları ile bu mümkün olamaz.

 

Eğitim olmadan topluma hizmet vermemiz mümkün değil bu hali ile?

Mümkün değil, kesinlikle olanaksız. Bu güzel inançları bu kurum olmadan da kolay kolay bir sonraki kuşaklara aktaramayız. Alevilik bir inanç biçimi olmaktan çıkar, bir takım profesyonellerin de kışkırtması ile bir yaşam felsefi ama yanlış ve eksik bir yaşam felsefesi olarak bizden sonraki kuşaklara intikal eder.

 

Dedeler konusunda ciddi bir kurumda çalışacak insanlarda gerek sağlık, yaş, bilgi, ahlak, görgü çeşitli alt kıstaslar arayabiliriz. Fakat bunun yanı sıra böylesi bir kurum da çalışacak dedeleri seçerken de gözetilmesi gereken ana unsurlarından birisi de sadece ocaklar bazında insanları kıstas almamak, bilgiye önem vermek ve babalar gibi diğer inanç önderlerini de kapsam içine dahil etmektir sanırım?

Ocakzadeye sonsuz saygı göstermek bize bir emirdir. Biz bilime daha çok saygı gösteriyoruz. Bir şeye dikkatinizi çekerim; Hz. Peygamber’in günündeki İslam coğrafyası şu an kuzey de Şam’da bitiyordu.

Selman-ı Farisi aracılığı ile yavaş yavaş İran’a doğru gitmişti, belki yeniden vardı, öyle bir coğrafyada Hz. Peygamber bile emrediyor dikkat edin, diyor ki “ilim Çin’de de olsa arayınız.” İlim Şam’da olsa ara demiyor, o zaman ki Şam coğrafyası, İslam coğrafyasının kuzey kutbudur.

Hz. Peygamber’in bugün dahi Müslüman olmayan bir coğrafyayı ilim öğrenmek açısından bize işaret etmesi aslında bize verilen temel bir nasihattir. Elbette ki babalar da Bektaşiler ve Mevleviler, Nusayriler de bu işin içine dahil edilmelidir.

 

Çalışmalarınızda kolaylıklar diliyoruz.

Ben çok teşekkür ediyorum, biz sizlerle varız. Kapımız her zaman sizlere açık, insanları seviyoruz.

 

Söyleşi: 30. 07. 2002, MALATYA

 

Eşref Doğan

01.02.1945’te Malatya’nın Yeşilyurt ilçesine bağlı Kırlangıç köyünde doğmuştur. Ağuiçen Ocağındandır. 1950 yılına kadar Malatya Kırlangıç köyünden Malatya’ya yerleşmişlerdir. İlkokulu Gazi İlkokulunda, orta ve Liseyi Malatya Lisesi’nde okumuştur.
1960’ta kazandığı bir ABD bursunu yaşı tutmadığı kullanamamış, aynı bursu 1961’de tekrar kazanarak lise son sınıfı okumak üzere ABD’ye gitmiştir. ABD merkezi sistemden İstanbul Robert Koleji Yüksek Okulu Mühendislik Mektebi Sınavını kazanarak 1962’de Robert Kolejine başlamıştır. 1969 Ocak ayında aynı okulu İnşaat Yüksek Mühendisi olarak mezun olmuştur.

ABD’de bulunduğu dönemlerde altısı kilise gençlik grupları olmak üzere yirmiye yakın okul ve derneklerde, çeşitli yerel radyolarda Türkiye ile ilgili konuşmalar yapmış, ABD senatörü ile senatör binasında bir Tv. programına çıkmıştır. (1962)
Çeşitli inşaat ve şantiye faaliyetlerinden sonra 1983 yılında Hüseyin Doğan Dede’nin İstanbul’da Hakk’a yürümesi ve cenazesinin İstanbul’dan alınarak Malatya Kırlangıç köyü’ne defnedilmesinden sonra Malatya’ya yerleşme kararı almış ve ailesi ile 1983 sonlarına doğru Malatya’ya yerleşmiştir.
Cem Vakfı Malatya Şubesi Başkanlığı yapmanın yanı sıra proje ve sertifikalı olarak organik kayısı tarımı ile uğraşmaktadır. Evli ve iki çocuk babasıdır.