AZİZ GÜLER (AĞUİÇEN OCAĞI- SİVAS- HAFİK-YALINCAK KÖYÜ)

AZİZ GÜLER

 (AĞUİÇEN OCAĞI- SİVAS- HAFİK-YALINCAK KÖYÜ)

 

 

Alevilik ile, dedelerle ilgili bilgileri kimden, kimlerden öğrendiniz? Çocukluğunuz nasıl bir ortamda geçti, anlatır mısınız ?

 

Alevilik ve Dedelik ile bilgilerimi öncelikle babamdan, dedemden, toplumuzdaki büyüklerimizden, halkımızdan ve de kitaplardan aldım. Aslına bakarsanız Dedeliğe önceleri pek sıcak bakmıyordum. 1970’li yıllar ile 1983 yılları arasında ki geçen zamanlarda cehaletin verdiği olumsuzluklardan dolayı, o zamanlar Dede çocuğu olduğumu söylemekten çekiniyordum. Dede çocuğu olduğumu söylersem şayet o zaman ki arkadaşlarım arasında dışlanacağım korkusu var idi. Bu yüzden çekiniyordum. O dönemlerde dedeliği ve de dedeleri bir dilenci, bir sömürücü ve de çıkarcı olarak halka tanıtıyorlardı. Bizler de sömürü düzenine karşı mücadele verdiğimizden dolayı bu utançla yaşamak istemiyorduk. Benimde o zamanlar Dedeliğin vazife ve görevleri hakkında tam detaylı bir bilgiye sahip olmadığım ve de savunamadığım için bu gibi durumlarda çaresiz kalıyordum.

1974 senesinde Sivas’tan Maraş’a göç ettik. 1982 yılında da İstanbul’a yerleştim. O günden sonra başka dinden, ırktan mezheplerden arkadaşlarla ve kişiler ile tanıştım. Tanışma ve konuşmalarımızda nereli olduğumu hangi mezhepten olduğumu sormuşlardır. Ben de gururla Alevi olduğumu söyleyince, peşinde de hep bildiğimiz o soruları ve karalamaları sormuşlardır. Ben de bunlara cevap vermek için öğrenmenin ve de araştırmanın şart olduğunu anlayınca yukarıda da bahsettiğim gibi büyüklerimize, ulularımıza danıştım. Kitaplar okudum. Aleviliği bu şekilde öğrenmeye çalıştım.

Çocukluğumda her Anadolu çocuğu gibi ailemin yanında, gençlik yıllarım ise gurbette geçti.

 

Sizce Dedeler kimlerdir? Kendinizi bir Dede olarak nasıl tanımlıyorsunuz?

 

Hz. Peygamber son veda haccından dönerken, Cebrail (A.S) Vahiy getirdi. (Ya Muhammed, Allah’ın emri odur ki emanetlerini açıklayasın) Hz. Peygamberde Gadiri Hum denilen (Kuyu İsmi) mevkiiye gelince beraberindekileri bir araya topladı ve develerin semerlerinden bir minber yapıp üstüne çıkıp hutbe verdi. Konuşmaları genellikle öğüt-nasihat, birlik-beraberlik içindi. Zaten yaşamı da böyle geçmiştir. Konuşmaları esnasında şunu da belirtti (Ey Müslümanlar, ben hiçbir zaman kendi arzu ve isteğimle hareket etmedim. Oturup kalkmamı, konuşmamı, yiyip içmemi, dolaşmamı, nefes almamı, kısacası her şeyi Yüce Allah’ın emriyle yapmışımdır. Bu yüzden şimdi sizlere bırakacağım emanetlerimi de Yüce Allah’ın emriyle yaptığımı tekrarlayarak konuşmama başlıyorum. Kur’an’-ı Kerim ve İslamiyet’i, bir de Ehlibeytimi sizlere emanet olarak bırakıyorum)

O sırada sordular; ya Muhammed, Kur’an-ı Kerim’i ve İslamiyet’i anladıkta Ehlibeytini anlayamadık. Ehlibeyt dediğin kimlerdir?

Hz. Peygamber de, Kızı Fatimetül Zöhre’yi, damadı Hz. İmam Ali’yi, torunları Hz. İmam Hasan ve Hz. Hüseyin’i çağırarak abasının altına alıp, halka “Ey Müslümanlar işte benim Ehlibeytim bunlardır. Her kim ki onlara ilik yaparsa bana yapılan iyilik olur. Bana yapılan iyilik de Allah’a yapmış olur. Her kim ki Ehlibeytime kötülük yaparsa, bana yapmış olur. Bana yalan kötülükte Allah’a yapılmış olur.Mahşer günü şefaatimden mahrum kalırlar. Fedek hurmalığını da kızım Fatimetül Zöhre’ye bırakıyorum. Allah’ın Rahmetine kavuştuğum o an orada bulunup da cenazeme gelmeyenler de şefaatimden mahrum kalacaklardır. Benden sonra delalete düşmemeniz içinde vekilim ve vasisim olarak Ali’yi bırakıyorum. Bir Müslüman’ın kanı başka bir Müslümana haramdır. Sakın birbirinize kılıç çekmeyiniz.

 

Bunları yazmamdaki amaç şudur.

Hz. Peygamber’den sonra hilafetin gerçek sahibini ve de emanet bıraktığı Ehlibeytine yapılan bunca hakaret ve zulümlerin sonucunda, Mahşer günü Hz. Peygamber’in şefaatinden mahrum kalacaklarını bildikleri halde, dünya malı için, nefisleri için, fel ve amelleri için yaptıkları kötülükleri gözler önüne sermektedir. Bu konuyu uzun uzadıya yazmamıza gerek yoktur.

 

Örneğin: Hz. Peygamber’in kızı Fatimetül Zöhre’ye bıraktığı Fedek Hurmalıklarını elinden almaları yetmezmiş gibi babasına ağıt yapıp, güya komşularını rahatsız ediyormuş bahanesiyle kaburgalarını kırıyorlar. Hz. İmam Ali’yi, Hz. İmam Hasan’ı; Kerbela da Hz. İmam Hüseyin’i ve daha nicelerini şehit ettiler. Ehlibeytin isimlerini yerlere yazdırıp çiğnettiler, minberlerde hakaretler yağdırdılar. İşte, sözde İslamiyet’i kabul eden zümrenin yaptıkları hakaretler. Bu ve buna benzer hakaretler saymakla bitmez. Tarihim her döneminde bugün Alevilere, Ehlibeyt dostlarına, onları sevenlere hakaret ve de işkencelerle öldürmelere kadar varan insanlık dışı zulümlerini yine de yapmaya devam etmektedirler.

 

Eba Müslim’i Horasani gibi değerli bir zat Emevi hükümdarlığını yıkıp ta yerine Abbasi Devleti’ni kurup, yönetimini de Abbasoğullarına verdikten  sonra Piç Cafer denilen aşağılık  birinin elinde şehit düşmesi akla sığmayacak cahilane bir olaydır. Bir hayvan dahi kendisine ekmek veren eli ısırmazken bu zalim bu hakareti yapmıştır. Daha sonraları da nerede bir Ehlibeyt kanını taşıyan, sevgisini içinde bulunduran varsa, onları da katletmeye başladılar. Canlarının derdine düşen insanlar dağlara, çöllere, ovalara kaçmaya başladılar. Amaçları kendi canlarını ve de çocuklarının canlarını kurtarmaktı. Kimisi dağlarda mağaralarda yaşadılar, kimisi de çöllerde, bataklık yerlerde yaşamlarını sürdürmeye çalıştılar. Dağlara kaçan bu kişilerin aileleri bile dağıldı. Kim nereye gitti kim nerede bilemiyorlardı. Emevi hükümdarlığı olsun, Abbasi hükümdarlığı ve de onların fikir ve düşüncelerinden olan zalimler olsun, günümüzde bile hala yezitlik yapmaktadırlar.

Bu dönem de bile geçmişimizdeki yapılan zalimlikler içimize yerleşmiş bulunmaktadır. Bunlar Maraş katliamı, Sivas katliamı, Çorum  katliamı gibi nice katliamlar yaparak Alevilere zulmettedirler. Bu dönemlerde kalan korkularla şehirlerde bile caddelere, anayollara  ev yapmaktan korkar olmuşlardır. Abbasi ve Emevi dönemlerinden başlayan kaçışlardan sonra, Seyidi Saadet Evladı Resul Sulbünden gelen seyitler, o dönemlerde bile dağ-taş, ova ve çöllerde dolaşarak Hak-Muhammed Ali yolunu ve isimlerini unutturmadılar. Ehlibeyti-Kur’an-ı Kerim’i unutturmadılar.

Peki Seyyidlerin bu kişilerden ne gibi çıkarları vardı da onlara bunları öğretiyorlardı? Sadece ve sadece, yukarıda da bahsettiğimiz gibi Hak-Muhammed-Ali’nin yolunu devam ettirmektir. Sizin deyişinizle “Dedelik” yani Seyyidlik bu dönemlerde başladı. Bu zatlar Hazreti Peygamber’in torunlarıydı. Hazreti Ali’nin Hz. Fatma’nın ve Hz. Hüseyin’in torunlarıydı. Onların sulbünden geliyorlardı. O zulümlerin yapıldığı dönemlere baktığımızda ceddimizin verdiği mücadeleyi gözümüzün önüne getirince kendimizi Dede olarak nasıl görebiliriz. Gerçi bizim mücadelemizde hep aynı amaçlar doğrultusundadır ama, maalesef onlar gibi yapamıyoruz. Onlar kellerini koltuklarına alıp mücadele verdiler. Şimdikilerin canları çok kıymetli herhalde.

 

Dedelik nasıl ve ne zaman doğmuştur?

 

Dedeliğin yani Seyyidiliğin başlangıcını yukarıdan bahsetmiştik.

Oniki İmamlar’dan sonra halkın birlik-beraberliğini sağlayan, onları barış içinde geçindiren, onlara İslamiyet’i ve Hz. Peygamber’in Gadiri Hum’daki fetvasını unutturmayan hep, Seyidi Saadet Evladı Resuller olmuştur. Hünkar Hacı Bektaşi Veli Hazretlerinin Anadolu’ya gelmesiyle, Anadolu’da ki Müslümanları Alevileri bir çatı altında birleştirerek, Seyidi Saadet, Evladı Resul sulbünde  gelenlere dedelik görevlerini, bazı hak sahiplerine de babalık-dervişlik görevlerini verdi. Yani Hünkar Hacı Bektaşi Veli Hazretleri’nin dönemine kadar olan Seyidi Saadet Evladı Resul sulbünden gelenlere Seyyid, deniliyordu. O Seyyidlerin yapmış oldukları irşatlara göre de görevler verildi. Bunlara halk arasında Babalara da Dede deniliyorsa da gerçek Dedelerin Seyidi Saadet, Evladı Resul Sulbünden geldiğini, hiçbir zaman unutmamalıyız.

 

Bir de şunu soruyorsunuz. Diyorsunuz ki, kendinizi bir dede olarak nasıl tanımlıyorsunuz?İnsan aynaya baktığı zaman sırf aynaya yansıyan simasını, dış yüzünü görebilir. Dedeler için olsun, başka kişiler için olsun; bir insan kendisini tam göremez. Ama başkaları bizleri daha rahat ve daha net görebilirler. Bu sorduğunuz konuyu sizler Dedelere değil de, nasıl olsa elinizdeki belge ve bilgiler ile hangi ocağın ve hangi yöreler baktıklarını araştırarak taliplerine sormanız gerekir. Gerçi insan kendi kendini tanıyabilir ama açıkça ifade edemez. Bizim Bektaşi fıkralarını bilirsiniz, burada bir Bektaşinin başından geçen olaya değinmeden geçemiyeceğim. Bizim Bektaşi Baba bir gün Sünni kardeşlerimizin meclisinde oturup halk ile sohbet ediyormuş. Tabi ki burada o cemaate bağlı olan ve de o cemaatin gözünde bilgili ve alim bir kişi olarak da hocaları bulunuyormuş. Söz sohbet genişledikçe konuşulan mevzularda genişlemeye başlamış. Hoca efendinin sohbetlerinde daha da bilgili olduğunu gören ve halkın gözünde düşmeye başlayan bizim Bektaşi Baba kalkıp hocaya sorar: “Hocam affedersiniz, sizin kilonuz kaç? Kilonuzu öğrenebilir miyim?” diye sorunca hocada cüsseli olduğundan dolayı, sözünde nereye varacağını bilmeden cemaate dönerek kilosunu söyler. Bizim Bektaşi Baba da zaten orada böyle bir cevap beklermiş gibi hocaya dönüp “Hoca hoca ben sana leş kilonu değil, insanlık kilonu sormuştum” der.

Sevgili dostlar benim burada anlatmaya çalıştığım konuyu tabi ki anlamışsınızdır. İnsanları giyim kuşamlarıyla değil, çalıp söylemeyle veya aşırı derecede bilgili olmayla değil, kemalet derecesiyle tanımalıdır. Yani, benim düşüncem şudur ki, bizi bizlere değil de başkalarına sorun. Bize sorarsanız tabi ki kendimi kararlayacak ya da kötüleyecek bir duruma düşürmeyiz. CEM Vakfı olarak bunları araştırmak ve de bizleri de soyutlamak, siz değerli canların vazifesi olarak görüyorum. Mademki böylesine değerli bir kurumumuz var, o halde bizi bizlere değil de, taliplerimize sorunuz.

 

Sık duyduğumuz ve Alevilikte yeri olan “Dede”, “Mürşit”, “Pir”, “Rehber”, “Seyyid”, sözcükleri var. Sizce bu sözcükler nereye dayanır? Nerden kaynaklanır?

 

Aleviliğin ve de bütün İslam Aleminin bildiği gibi Hz. Peygamberin miraca gitmesi vardır. İşte o miraca gidip de Kırklar Meclisi’ne uğramasıyla, dört kapı, kırk makam, pir, mürşit, rehber, seyyid, talib olarak bilinen yolumuzun erkanı burada vücuda gelmiştir. Mürşitlik ve Pirlik Muhammed-Ali’den kalmıştır. Kırklar Meclisi’nde Rehber Cebrail (A.S.), Mürşit Haz. Muhammed, Pir ise Hz. Ali’dir. Kimi kaynaklarda Mürşit Haz. Muhammed, Rehber Cebrail (A.S.) Pir İmam Hüseyin, Talip ise Hz. Ali olarak geçiyor. Hz. İmam Hüseyin’in pirlik makamına gelmesi Kırklar Meclisi’nden yani Hz. Peygamber’in miraca gitmesinden sonra olmuştur. Bazı beyitlerde, deyişlerde, ilahilerde (Eyvallah Şahım Eyvallah, Ali Mürşit güzel Şah) diye geçer, fakat bizim inancımız şudur: Hz. Muhammed Mürşitlik makamına, Hz. Ali Pirlik makamına, Cebrail (A.S.)’da Rehberlik makamına oturmuşlardır. Yol babınca Alevilikte pirlik makamı Hünkar Hacı Bektaşi Veli Hazretleri’ne verilmiştir. Türklerin ve Anadolu’ya gelmesiyle ve de Hünkar’ın da Anadolu’ya gelmesiyle Anadolu’da ki Alevileri bir çatı altında toplamışlardır. Bu çatının altındaki birlik beraberliği Hünkar Hacı Bektaşi Veli sağlamıştır. İnançlarımıza göre Hz. Ali’nin bütün vasıfları Hünkar’da vardı. Pirlik vasfı da Hünkar’daydı. Onun içindir Pirimiz Üstadımız Hünkarı Hacı Bektaşi Veli, diye niyazda bulunur. Rehber yol gösteren anlamını taşıyor. Zaten Hz. Muhammed’in miraca gitmesine Cebrail (A.S.) yol göstermedi mi? Şimdiki yapılan erkanlarda da Rehber Dede’den sonra gelen, topluma ve taliplere yol gösteren bilgili ve kamil bir insandır. Seyitlikte, Hz. Ali’nin soyudur. Seyidi Saadet Evlatlarına torunlarına Seyit, günümüzde de Dede denilmektedir.

 

Soyunuzu gösteren bir secere (soy kütüğü) var mı?

 

Soyumuzu gösteren secere ve soy kütüğü mevcuttur. Daha açık yazacak olur isek, Sayın İzzettin Doğan Dede’nin bağlı bulunduğu Ağuiçen ocağına mensubum. Seceremiz  şu anda Almanya’nın Köln şehrinde ikamet eden Çorumlu Amcazademiz Niyazi Dede’nin evindedir. Secere, dedeler için bir hüviyet, nüfus cüzdanıdır. Ağuiçenli olarak da hepimizin seceresi birdir. Ebül Vefa’yı takip ederek İmam Zeynel Abidin, İmam Hüseyin, İmam Ali, oradan Hz Peygamber’e intikal ediyor. Ayrıca Ağuiçenle ilgili elimizde bazı belgelerimiz de vardır.

 

Elimizde beratımız da vardır. Lakin bunu sizlere sunamayacağım. Bu beratımız Adıyaman’ın Çelikhan kazasına bağlı Kurudere nahiyesinde (eski adı BULAM Köyü) Amcazademiz Güzel Dede’nin oğlu Abuzer Güzel Dede de bulunmaktadır. Ağuiçen adı altında derneğimiz vardır. Dernek adına Adıyaman’a bir hayat gönderdik maalesef beraatı da, suretini de, yani fotokopisini de alamadan geri döndüler.

 

Sevgili Canlar, bu konuyu buraya almamda kesinlikle herhangi bir art niyetim yoktur. Amacım şudur; bütün Alevilere, Dedelere, Babalara sesleniyorum. Geçmişten gelen bütün bilgileri ve yazılarınızı lütfen Vakfımıza bildiriniz, gönderdiğiniz belgeler, kitaplar sizin olsun bizim onların içinde bulunan hazinelere ihtiyacımız vardır. Bu hazineleri gün yüzüne çıkarmak istiyoruz. Sizlerden rica ediyorum.

Sevgili Canlar; bir Dedenin bağlı bulunduğu bir yer yok ise, o Dede’nin zaten halkın içine gitmesi de doğru değildir. Günümüzde öylesi durumlar oluyor ki, bazı kişilerin hiçbir dayanağı olmadan Alevilik ve Dedelik hakkında bilgi edinerek taliplerin içine Dede olarak gidiyorlarmış. Talipler de ne bilsin, gelen kişinin hiç utanmadan ben dedeyim demesiyle taliplerimizde imam ve itikatlarından dolayı bu kişilere saygı ve hürmet göstererek Dede olarak kabul ediyorlar. İşte bu ve buna benzer olaylarda suçu ben şahsen taliplerde görüyorum. Kimin kim olduğunu bilmeden, hatta böylesi kişilerin Alevi midir değimlidir? Müslüman mıdır, veya başka herhangi bir dine mi mensuptur, bunları bilmeden körü körüne bağlanıyorlar. Bu kişiler tabidir ki yanlış yapacaklardır. Ama bunu suçunu bütün Dedelerin sırtına yüklüyorsunuz. Kimisi de omzuna bir heybe atıp kapı-kapı dolaşarak ben Deydim deyip dilencilik yapıyor. Bununda suçunu bizlere yüklüyorsunuz. Burada suçlu Dedemidir, yoksam Dedesini-pirini tanımayan talip midir. Bununla beraber şunu da söylüyorum. Bildiğiniz- tanıdığınız kişi Dede olsa bile, Dedelik vasıflarına uymuyor ise, ne kadar alim olursa olsun ne kadar ilim-irfan sahibi olursa olsun kesinlikle kabul etmeyiniz. Böylesi kişilerin yolumuza yararları değil de, zararları olur.

 

Eskiden Dedelerin ellerinde secere veya beratları vardı. CEM Vakfı olarak sizlerde bu görevleri hak eden Dedelere birer belge vermekle, hem Dedeleri hemi de yolumuzun taliplerini hoşnut etmiş olursunuz. En azından talipler Dedeleri daha da iyi tanımış olurlar. Taliplerimizin ve akrabalarımızın yurtdışına ve büyük kentlere göç etmesiyle onlara ulaşmamız da zorlaşmış olduğunda, yarın benim çocuğumda onlarla karşılaşsa ne onlar benim çocuğumu, ne de benim çocuğum onları tanıyamaz. Yukarıda  da bahsettiğim gibi ellerinde birer belge olmuş olsalar böylesi sorunların asgariye indirileceğini tahmin ediyorum.

 

Dedelik görevini ne zaman, nerde ve nasıl yerine getirmeye başladınız?

 

Dede olarak değil de Dede evladı olarak, Babam Güzel Nihat Dede olsun, Dedem Ali Haydar Dede olsun, onlarla birlikte küçük yaşlardan başlayarak taliplerin içine gidiyorduk. Tabi ki taliplerin sorunlarını ve dini vazifelerini yerine getiriyorlardı. Bende Dede evladı olarak taliplerin içine gidiyorum.

 

Dede olabilmenin, en iyi bir Dede olabilmenin sizce koşulları nelerdir? Günümüzde geçmişten farklı olarak yeteneklerde gerekiyor mu Dede olmak için?

 

Hepinizin de bildiği gibi Dede olabilmek için  ilk başta Seyidi Sadet Evladı Resul Sulbünden gelmek şartı vardır. Yani Hz. Peygamberin kızı Fatimetül Zöhre’nin ve Hz Ali’nin soyundan gelmek şartı vardır. Burada önemli olan bir şey  vardır. O da Hz Peygamber’de Sit A.S. dan ve de Huri-Melek-Naciye soyundan gelmesidir.

 

Seyidi Saadet Evladı Resul olmakla da Dede olunmaz. Bir Dedenin Dede olabilmesi için hem bel evladı, hemi de yol evladı olması şartı vardır. Yani ben diyelim; kendimden örnek vereyim Seyidi Saadet Evladı Resul Neslinden geliyorsam, gidişatım-hal ve hareketlerin oturduğum posta yakışmıyorsa, yani insani kamillik sıfatlarını taşıyamıyorsam, benim yapmış olduğum Dedelik değil, resmen halkın duygularını sömüren bir sülükten başka bir şey değil, demektir. Kısacası; hem bel evladı, hemi de yol evladı olmalıyız ki Hak-Muhammed-Ali’den bizlere verilen bu kutsal görevi yerine getirebilmeliyiz. Bu konuları yazmakla bitiremeyiz. Önemli olan bu yola hor bakmamalıyız. Çıkar kapısı olarak görmemeliyiz.

 

Günümüzde de Dede olabilmenin farklılıkları vardır. Dede olan kişinin bilgili, alim en önemlisi her konudan da kendini yetiştirmiş olması gerekir. Gün gelir ki Dini meseleler üzerine konuşulur, gün gelir sosyal meseleler üzerine konuşulur. Taliplerinin sorunlarına hakimlik, avukatlık, doktorluk yapmalıdır. Hekim olup kanayan yaralara merhem sürmelidir. Bir an olsun doğru yoldan ayrılmadan eline zeytin dalı alıp halka barışı, kardeşliği, birlik-beraberliği götürebilmelidir. Halkın öğretmeni olabilmelidir. Halktan ve haktan olabilmelidir. Hak için olsun, insanlık için olsun bina kurmasını bilen bir mühendis-mimar olabilmelidir. Her şeyden önemlisi İNSANI KAMİL olmalıdır. Bizim dede olarak amacımız nedi? İNSANI KAMİL olmaktır. Günümüzde de geçmişte kalan farklı yetenekler tabi ki vardır. Yukarıda bahsettiğim konular gibi lakin şu da vardır. Ceddimiz ulu Ağuiçen, isminden de anlaşıldığı gibi zehir içip, o zehri bal eylemiştir. Biz evlatları günümüzde böylesi bir zehri içip bal edecek kudrete sahip değiliz. Ama günümüzdeki zehirleri içip bal etmeye çalışıyoruz. Günümüz zehirleri derken hepinizin de anladığı gibi bizlere sürülen lekeleri, iftiraları, yalan-dolanları sükunetle karşılayıp cevaplandırıyoruz. Eğer bizler bu sözlere onların diliyle cevap verirsek, bizim onlardan ne farkımız kalır, işte Dedeliğin koşulu İNSANI KAMİL olup kemalete ulaşabilmektir.

 

Atama veya seçim yoluyla Dede seçilenler olur muydu? Dikme Dedeler var mesela, bunlar hakkında neler söyleyeceksiniz?

 

Atama yoluyla Dede olunabilir ama, o kişinin Seyyidi Saadet Evladı Resul olması şartıyla bunu da o ocağa bağlı Dedeler-Pirler yapabilirler. Şayet daha önceden dedelik yapıyordu da dedelik vasıflarını yerine getiremiyordu ise, bu kişiler düşkün edilip dedelikten el çektiriyorlardı. Yolun hakkını bilen yapmalıdır. Adam çok alim ve bilgili olabilir ama dedelik vasıflarına sahip değilse zaten Dede olması imkansızdır. Dikme Dedeler bunlara kesinlikle karşıyım. Dedelik sonradan verilen bir unvan değildir. Onun ilk baştaki unvanı Seyyid olmalıdır. Yani Seyyid olmalıdır. Yani Seyidi Saadet Evladı Resul olmalıdır. Bunun belasını bu gün bile hala çekmekteyiz, böyle devam ederse de çekeceğiz de. Zamanla; Babalarımız-Dedelerimiz gidemedikleri yerlere, ulaşamadıkları köylere, herhangi bir sorun olursa, o sorunları halletmeleri için  yerlerine vekiller bırakıyorlarmış. O vekillere halk dilinde DİKME deniliyordu. Bu dikmelerin çocukları olsun, torunları olsun, bugün kalkmış Dedelik dava ediyorlar. Bizlerde Dedeyiz, diyorlar. Eğer Dedelik bu kadar kolay ve basitse; torunu olan herkeste Dede olabilir. Hatta her bilgin ve alim de Dede olabilirdi. Ama maalesef Avukat olabilirsin, hakim, doktor, Başbakan, Cumhurbaşkanı olabilirsin ama Dede olamazsın.

Günümüzde Dedelerin, Babaların sayısına baktığımızda şaşırıp kalıyoruz. Dedelerin-Babaların nüfus sayısı taliplerin nüfus sayısına denk geliyor. Bu konuya kendi kanaatimce bir iki örnek açıklamak istiyorum.

Osmanlı da dahil olmak şartıyla günümüze kadar gelen bütün hükümdarlıklar ve yönetimlerde hep zulüm ve katliamlara uğramışızdır. Osmanlı İmparatorluğu da Alevilerin ve Dedelerin gönlünü alabilmek için topladıkları vergilerden Dedelere de pay çıkardılar. Hatta Dedelerden vergi de almadılar. Amaçları Alevilerin ve Dedelerin gönüllerini kazanmaktı. İşte o dönemlerde bir yetkili veya bir komutan herhangi bir Alevi köyüne gelir, Dedelikle uzaktan-yakından bir bağı olmayan bazı kendini bilmezlerin en anlaşarak, bir sahtekarlık ortaklığı kurarlar. Nasıl mı? Adamın Dedelik ile ilgisi olmadığı halde komutan veya yetkili diyor ki, senin hakkından yukarıya yazı yazalım. Sana Dedelik vesikası alalım. Sizin köyden ve diğer Alevi köylerinden topladığımız vergilerden sana pay çıkaralım. Ve bu sana verilecek payı da beraber paylaşalım. O zatı muhteremde bunu kabul ediyor ve üst makamlara bildiriliyor. Tahmin ettiğiniz gibi bu kendilerini bilmez zatı muhteremlere padişah veya oraya bağlı yetkililerce kendilerine secere veya berat veriliyor. Olaydan kimsenin haberi olmuyor. O zatı muhteremlerin çocukları olsun torunları olsun padişahın veya yetkililerin mühürlerini görünce “BİZLERDE DEDEYİZ” deyip ortaya atıldılar. Hünkar Hacı Bektaşı Veli Hakk’ın rahmetine kavuştuktan sonra da, buna benzer bazı olaylar yaşanmıştır. Hünkar’ın ziyaretine gelen misafirlere, dervişlere, fakir fukaraya yemek veriliyordu. Yemeklerin malzemelerinde Hünkar tarafından vazifelendirilen dervişlerce köylerden – kasabalardan toplanıp getiriliyordu. Aşevindeki kazanlarda gelen bu erzaklarla kaynıyordu. Misafirler, Dervişler, ihtiyacı olanlar burada karınlarını doyuruyorlardı. Hünkar tarafından erzak devşirmeye giden dervişlerin çocukları da kalkıp şunu söylediler.

“Madem ki bizim babamız-Dedemiz falanca köylere falanca yerlere gidip geliyorlar ve o Aleviler de onlara çıraklık veriyorlarmış. Buralara gitmelerini de Hünkar Hacı Bektaş Veli’nin izni ve emriyle yapıyorlarmış. O halde bizlerde Dede ve Ocak sahibiyiz, deyip kendilerini Dede olarak görmeye başlamışlardır. İşte bunların yanıldıkları olay şudur. Dedelik Dilencilik-çıkarcılık değildir. Dedelik Hakk’a-Halka hizmet etmektir.

Bir konuya daha değineceğim. Hepimizin bildiği gibi Dedeler ve talipler arasında kız alıp vermeler başladı. Bir Dede kızı bir talibin oğluyla evleniyor; ondan doğan çocukta Dedelik yapmaya çalışıyor. Neymiş. “Benim annemin babası Dede olduğuna göre ben de Dedeyim, diyor.”

Sevgili Canlar kısacası bu gibi kişilerin sayesinde, Seyyidlik ve Dedelik makamına oturan kişilerin araştırılıp sorgulanmaları gerekmektedir. Bunu yapmak da CEM Vakfı’mızın bir görevidir. Bunların tek tek açıklanması ve ayıklanması gerekir. Vakfa verilen Dede-baba ocakların sayısı beklide üç yüzü geçmiştir. Bunların isim ve adresleri elinizdedir. Bu konuda yetkinizi kullanmanız gerekir. Bu dedelerin-babaların köylerine gidip araştırmanız gerekir. Bu araştırmalar uzun da sürebilir ama ileriye dönük olunca ne kadar faydalı olacağını sizler daha iyi fark ediyorsunuzdur.

 

Dedelerin toplumsal olarak  üstlendikleri görevler sizce nelerdir?

 

Dedeler ilk başta toplumun dini ve toplumsal ahlaki görevlerini yerine getirmekle mükelleftir. Cemlerini yapmalıdır. Tevellayı-Teberrayı öğretmelidir. Ehlibeyt hakkında gerek Kur’an-ı Kerim’den süre ve ayetlerle gerekse Hz. Peygamber’in hadislerinden bahsederek onlara Ehlibeyt sevgisini ve değerini açıklamalıdır. Kur’an-ı Kerim’in Hak Kelamı olduğunu anlatıp öğretmelidir. Halkın anlaşmazlıklarını ve sorunlarını cemaat kurup halletmelidir. Nişan-Düğün-Cenaze gibi işlerde üstüne düşen görevleri yapmalıdır. Ahlaki konularda, toplumun örf ve adetleri konusunda halkı bilinçlendirmelidir. Kısacası Dedeliğin ön görmüş olduğu vasıfları yerine getirip halkı kardeşliği birlik beraberliğe götürmelidir. Örnek bir kişilik sergileyip, topluma da örnek bir kişi olmalıdır. Sonuçta İNSANI KAMİL olmalıdır.

 

Dedelerin cemlerdeki işlevini anlatır mısınız, Dedesiz cem olur mu?

 

Delerin toplumsal olarak üstlendikleri görevleri cemlerde de üstlenmeleri gerekir; dede her yerde dede olabilme vasıfları taşımalıdır. Dedeleri cemlerde yapmış olduğu konuşmaları, oturup-kalkmaları her yerde devam etmelidir. Dede tabi ki cemi bağlıyacaktır. Dedelik ve pirlik döşeğine oturacaktır. Yanında rehberi, zakiri bulunacaktır. Kısacası cem nasıl bağlanıyorsa, dede cemin her yerinde de görevinin bilincinde olacaktır. Açıkçası Dedesiz Cem olmaz. Duyduğumuza göre bazı yörelerde dedesiz cem bağlanıyormuş. Günümüzde radyomuz, televizyonumuz, yayın organlarımız oldukça yaygın bir şekilde yayın yapıp halkı her konuda bilinçlendirmektedir. Eğer halk olarak cemlerimizin dedesiz-pirsiz yürütülmeyeceğini anlamamış ve idrak etmemiş isek, söyleyecek sözüm kalmamıştır. Şunu da eklemek istiyorum. Nasıl ki Cuma namazlarında olsun, bayramlarda olsun, Diyanet İşleri camilerde okunması gereken bildiri ve düşünceleri içeren konularda, hocalara fetva verdiriyorsa, CEM Vakfı’mız da cem evlerimize buna benzer düşünce ve fikirleri dedeler vasıtasıyla halka bildirebilir ve okutabilirler.

 

Dedelerin cem yürümelerinde yaşlarının bir önemi var mı? Her yaştan dede cem yürütebilir mi?

 

Dedelerin cem yürütmelerinde tabiki yaşlarının önemi vardır. Çocuk yaşta veya kundaktaki bir bebeğin cem  bağlamasını bekleyemezsiniz. Gerçi yaştan çok AKIL önemlidir. Atalarımız ne demişler? Akıl yaşta değil, Baştadır” şayet bir çocuğu dede olarak posta-döşeğe oturtup cem yürütmesini beklerseniz bu yanlıştır. Ancak ki o çocuğun haşa-haşa İmam Cafer-i Sadık Hazretleri gibi olması gerekmektedir, ki o da bu devirde, bu zamanda çok zor.

 

Rızalık kavramı var “KUL HAKKI” meselesi Aleviliğin  temel ahlak sembollerinden birisini ifade ediyor. Rızalık alınmadan hiçbir işe başlayamayız, Alevilikte dedeler rızalığa nasıl bakıyorlar. Rızalığın önemi nedir?

 

Cenabı Hak ne diyor? Ey insanlar, Ademoğulları, bana kesinlikle Kul Hakkı ile gelmeyin, Birbirinizden razı olmuş olarak bana dönün, diyor. Burada Musa A.S.’dan bir örnek vererek devam etmek istiyorum. Musa A.S. Hakk’a yürüyünce cenneti aladan kendisine bir makam veriliyor. Kendi makamının üstünde boş bir makam daha görüp seviniyor. Benden daha yukarıda makam da var, diye. Kendi makamının üstündeki makamın sahibini merak ve arzuyla beklemeye başlıyor. Zaman geçiyor, ne gelen var ne giden merak edip meleklere soruyor. “Bu makamın sahibi ne zaman gelecek” diye melaikelerde “Ya Musa o makam sizin makamınızdı” diyince Musa A.S.  “Peki, neden o maka beni almadınız” deyince melaikelerde “Hak edemediniz” derler. Musa A.S. düşünmeye başlar. Ben nerede ve nasıl bir yanlış yaptım da bu makamı hak edemedim. Amacı makam değil, nerde yanlış yaptığıydı. Dünyadaki yaşamını bir film şeridi gibi gözlerinin önünde geçiriyor, bulamıyor. Buna üzülüyor, tekrar melaikelere soruyor. “Ben suçumu-hatamı-yanlışımı bulamadım” der. Melaikeler de “Haşa ya Musa A.S. senin herhangi bir suçun ve günahım yoktur, sen ümmetine o kadar iyiliklerde bulundun ki, ümmetinden  bir kişi bile demedi ki ALLAH RAZI OLSUN. Gerçi Hz. Musa Allah’ın huzuruna kul hakkı ile gitmedi. Ama ümmetinden rızalık alamadı. Musa A.S.’nın onlara ne bir borcu vardı ne de alacağı. Rızalıksız başlanan bir işin veya cemimizin ne hayırı ne de faydası olur. Adam komşusuyla dargın, köylü veya toplum birbirinden hoşnut değil, alacak-verecek meselesi var. (vb) siz olsanız ne yaparsınız? Burada rehbere büyük vazife düşüyor. Bunları tesbit edip, dedeye bildirmesi gerekiyor. Dede olan zatında halkın sorunlarına eğilip bu konularda herkesin rızalığını alması gerekir. Rızalıksız lokmanın yenilemeyeceği gibi rızalıksız ne yola çıkılır, nede rızalıksız bir iş görülür.

 

Alevi Ahlakının kökleşip yayılmasında Alevi Dedelerin görevi ne olmuştur? Kimseyi incitmeme felsefesinin dedeler tarafından uygulanması nasıl etkilemiştir, Aleviliği?

 

AZİZ GÜLER DEDE:

 

Ey talib abdestsiz gelme bu ceme,

Önce benliğe abdestin aldır

Yalanla kibirle gelme yanıma

Var git imanına abdestin aldır

 

Atanı var edip kadrin bilesin

Amelin pak edip hakkı bulasın

Komşuna hor bakma darda kalırsın

Var git ameline abdestin aldır

 

Dört kitap dört kapı cümlesi haktır

İsa-Musa-Davud-Muhammed yektir

Allah’tan başka bir ilah yoktur

Var git imanına abdestin aldır

 

Allah’ı arama sana yakındır

Kendin bilir isen bu yol hakkındır

Aman kötülükten kendin sakın dur

Var git özün ile abdestin aldır

 

Fakiri hor görme akla-karaya bak

Fukarayı gözet olasın turab

Yetimin hakkına sahip ol evlat

Var dünya malına abdestin aldır

 

Hoş sefa geldiniz başım üstüne

Ehlibeyte zulm etme kime kastin ne

Uymayasın şeytan gibi nefsine

Var git sen nefsine abdesttin aldır

 

Azizi nalan sarfeyledi kelamı

Bende uymaz isem versin belamı

Bu yola koymuşum tacı serimi

Var gel pirine de abdestin aldır.

 

Alevi ahlakının kökleşip yayılmasında ilk başta seyitlerde cetleri olan Muhammed-Ali ve ehlibeyt’in yaşam biçimlerini ve ahlakını kendilerine örnek almışlardır. Onların yollarını takip etmişlerdir.

 

Hünkar Hacı Bektaşi Veli zamanında da Dedeler bu kutsal vazifeyi üstlenerek köy köy, kasaba kasaba, yani dağları, ovaları, çölleri, kısacası hiçbir engel tanımadan ve de hiçbir çıkar gözetmeden gezerek halka bildirmişlerdir. Osmanlı İmparatorluğu zamanında olsun, yakın geçmişten olsun, hatta bugünlerde olsun, dedelere ve Alevilere karşı yapılan zalimane hareketler karşısında bile yılmamış ve usanmamışlardır. Zaten Aleviliğin olsun, insanlığın olsun bir temel taşı, Anayasası vardır. ELİNE-BELİNE-DİLEİNE sahip ol kavramı. Bu kavramın iç yüzünü halkımıza açıklayabildiğimiz taktirde, bizlerden hiçbir kötülük ve fenalık gelmez ve de beklenemez. Bizler bütün insanları bir ve kardeş olarak görürüz. Her kim olursa olsun kendilerine en ufak bir zarar dahi gelmesini istemeyiz. Örneğin bir zamanlar Güney Afrika’da bir grup azınlık tarafından oranın yerlileri katlediliyorlardı. Bunlar ne bizim anamız, ne babamız, nede akrabamızdı. Kimdi bunlar? Bunlar birer insandı. Biz bunlara acıyor ve elimizden bir şey gelemediği içinde çok üzülüyorduk. İstediğimiz odur ki insanın insana zulmüne, insanların canlılara, hatta toprağa zulmüne karşıyız. Bunu sırf dedelerin değil, tüm insanlığın aynı şekilde davranması ve insanları hoşgörü ile karşılaması şarttır.

 

Ehlibeyt sevgisinin Alevilikteki ve Dedeler üzerindeki etkisi nedir?

 

Atasını sevmeyen ve tanımayan bir kişi Allah’ını da, ne sever ne de tanır. O halde Ehlibeyt hakkındaki sevgimizi ve değerini, bütün kainatı kağıt yapsak, deryaları, bulutları da mürekkep yapsak, onları anlatmamız yinede bir zerrecik kalır. Hz. Peygamber son veda hacında emanetlerini açıklarken dememişiydi ki “Ehlibeytimi seven beni sever, beni seven ALLAH’ı sever; Ehlibeytimi inciten beni incitir, beni inciten de ALLAH’ı incitir. Mahşer günü şefaatimden mahrum gider” bizim bu kadar dışlanmamız, ezilmemiz, zalimlerin zulmüne uğramamız hepsi Ehlibeyte bağlılığımızdan ve Ehlibeyti sevmemizden ileri geliyor mu? Bundan sonrada Kerbela vakaları olsa bile hiçbir güç bizleri Ehlibeyt sevgisinden geri bırakamaz, bırakamazlarda.

 

Hz. Ali Kimdir? Alevilik için önemi nedir? Siz bir dede olarak Hz. Ali’den nasıl etkilendiniz? Hz. Ali’yi Ali yapan özellikleri sizce nelerdir? Niçin o kutsal bir kişiliğin de ötesinde bir rehberdir?

 

Elif-Ha-Mim- Hz. Ali İslamiyet’in, Aleviliğin, insanlığın temel taşıdır. İslam aleminin ve insanlığın direğidir. İnancımıza göre dünya varolmadan evvel, Muhammed, Ali-Hasan-Hüseyin-Fatümetül Zehra nurlar alemi ve ruhlar aleminden mevcuttular. Cebrail A.S. kainattaki boşlukta gezerken, o yeşil kandilde bir nurdu. O Allah’ın aslanıdır. O, ilmin şehrinin kapısıdır. O Cenabı Hakkın sevgili kulları arasında seçilmişlerdendir. O, şehitlerin atasıdır. O, dedelerin ceddidir.

Burada anlatmak çok istediğim çok şeyler var ama gönül yazıyor da, kalem yazamıyor. Ne demek istediğimi Ehli kamillerin anladığına eminim. Konumuza kısaca şöyle devam edelim.

Hz. Peygamber miraçtan dönüp de evine geldiğinde, Hz. İmam Ali onu ziyaret edip aslana vermiş olduğu hatemi yani, peygamberlik nişanını kendisine teslim etti. Hz. Peygamber’de “Ya Ali, sana erdim amma sırrına eremedim, senim doğduğunu bilmeseydim…”

Hz. Muhammed’de peygamberlik ve Seyyidlik verildi; Hz. Ali’ye ise Seyitlik, Vasilik ve imamlık verildi. Hz. Ali, Hz. Peygamberin sağlında olsun, Hakk’a yürüyüşünden sonra olsun insanlara daima Hak yolunu, doğru yolu göstermiştir. Her konuda, her işte örnek bir kişilik sergileyip herkese örnek olmuştur. İmamların, seyitlerin dedelerin atasıdır. Hz. Ali İslamiyetin-Aleviliğin temel taşı olan fikir ve düşünceleri ışığında, sırf Alevileri değil, bütün evreni aydınlatmıştır. Hz. Ali’yi anlatmakla ya da yazmakla onun ululuğuna, kişiliğine eremeyiz. Ancak ki kalpten kalbe giden yolla ona ulaşabiliriz.

 

Dedeler görevlerini nasıl yerine getirlerdi?

 

Dedeler, dedelik görevlerini yapmak için köy köy, şehir şehir, kasaba kasaba dolaşarak ve de halktan bie çıkar gözetmeksizin sırf Hakk’a hizmet etmek için çalışırlardı. Bu görevlerini yerine getirirken belli bir mekanları yoktu. Her talibin evi onlar için birer mekan sayılırdı. O zamanki devirde bunu gerektiriyordu. Yakalandıkları yerde ya hakaretlere maruz kalıyorlardı, ya da hapse mahkum ediliyorlardı.

 

Bu vakalar dedem Ali Haydar Dedemin ve amcamız Muğtat Dede’nin başına gelmiştir. Onun içindir ki dedeler eskiden bir yerden başka bir yere gittiklerinde büyük bir gizlilik içerisinde gidiyorlardı. İbadetlerini gizli yapıyorlardı. Kendi evlerinde yakalanma korkusuyla cem yapamıyorlardı. Alevi yerleşim yerlerini dolaşarak ibadetlerini yapıyorlardı. Lakin bugün böyle sorunlar yaşamıyoruz. Sayın İzzettin DOĞAN Dede’nin sayesinde dini görevlerimizi şehirlerin göbeğinde bile yerine getiriyoruz. Allah böyle kişilerden razı olsun.

 

Dedelerin tümü saz çalabilirler miydi? Siz saz çalıyor musunuz? Cemlerde saz dışında başka bir alet kullanılıyor muydu?

 

Dedeler cemlerini saz çalarak bağlıyorlardı. Sazın cemlerimizdeki yerini hepimiz de biliyoruz. Günümüzdeki ise Dedeler zakirleri olmadan cem bağlıyamıyorlar.

Dedelerin mutlaka saz çalması ve öğrenmesi şarttır. Bırakalım köyden örnek vermeyi, şehirlerdeki cem evlerimizde görevli zakirler hastalansa yada başka bir şey başına gelse o dedenin hali ne olur. Halk toplanmış, lokmalarını getirmiş, Dede var zakir yok. Ne olacak o zaman* işte o zaman Dedenin kendisi saz çalıp Allah’ın kelamının olduğu deyişleri söyleyip cemi bağlanması gerekir. Kısacası Dedelerin hepsinin de saz çalması bence şarttır. Diyecekler ki efendim o zakir hastalanıp gelemedi ise başka bir zakir gelir orası kaza veya kasaba ise ve bir tane zakir varsa ise…..! Bende saz çalıyorum. Cemlerimizde sazdan başka nadir olarak kemani çalındığını da gördüm. Başka çalgı yoktur.

 

Dedeler hangi durumlarda taliplere düşkünlük cezası verirler, örnekler verebilir misiniz?

 

Dedeler genellikle zina, nikahlı birini alma, adam öldürme, yalan söyleme, iftira atma, başkasının malını, tarlasını gasp etme (vb) suçlarından talipleri düşkün ederlerdi. Nasıl ki Hak faalakatından da insanların bilerek veya bilmeyerek işledikleri suçlar ve günahlar vardır. “Günahı kebalir günahı sevahir” affedilecek suçlar, affedilmeyecek suçlar bilerek işlenen günahlar bilmeyerek işlenen günahlar. Kul kusur içindedir. Önemli olan, insanın yaptığı bir suçu ve kabahati bir daha yapmamasıdır. Dede talibe verilen düşkünlük cezasını da tek başına karar bağlayamaz. Cemaatin danışıklığı ile yapar. Örnekler istiyorsunuz. Mesela bir talip başka bir talibin nikahını, karısını alırsa, veya birisini öldürürse ne olur. Bunlar direkt olarak düşkün edilirler. Allah’ın verdiği canı Allah alır. Belki sinirlenip nefsine hakim olammaıştır, beklide davasında haklıdır ama yolumuzca haksızdır. Buna benzer örnekleri çoğaltabilirsiniz.

 

Her Dede oğlu Dedelik yapabilir mi? Buna nasıl karar verilir?

 

Daha önceki sorularınızda dedelik ile ilgili bir sual sormuştunuz. Dede oğlu olmakla dede olunamaz. Dedeliğin vasıfları vardır. Bu vasıfları yerine getirebilmelidir. Daha önce ne demiştik. Bir dedenin dede olabilmesi için ilk başta Seyidi Saadet Evladı Resul olması, hem bel evladı, hemi de yol evladı olması gerekir. Şayet bu ikisi de mevcut ise, mademki İnsanı Kamil olup da kemalete ermişse neden olmasın dedelik yapabilme kararını dedelik yapacak zatın kendini tanıyıp ilk başta kendisi karar vermelidir. Yani karar almalıdır. Ondan sonra yol gereğince pirinden, mürşidinden icazet alması gerekir. Taliplerin içindende bu dedenin, dedelik yapabileceği ve de Ehlibeyt yolunda gidebileceğini kararının da alınması gerekir. Ne demiştin Dede çocuğu olmakla, cemleri tam olarak bağlamakla, ilim sahibi olmakla dede olunmaz. İnsanı kamilde olacaksın .

 

Bir dedenin soyu yürümezse taliplerini durumu ne olur?

 

Bir dedenin soyu yürümezse talipleri o ocağın pirine görülürler kendisini tanıyan Dedeler, hangi Dedenin hangi yerlere ve taliplere gittiğini bilirler. Hangi Alevinin de hangi dedenin  talibi olduğunu iyi bilirler. Hiçbir dedenin soyu tükenmez. Amcası vardır. Amcazadesi vardır. Onlar mademki Ehlibeytin soyundan geliyorlar ise soyu da tükenmez.

 

Elbetteki bir akrabası çıkar. Çıkıncaya kadar da dediğim gibi geçici olarak o ocağa yakın bir dedeye görünebilirler. Bağlanamazlar, bizlerde deyimler ve rivayetler çoktur. Derler ki göl yerinde su eksik olmaz. Dünyada her şeyin nesli kesilse bile, yani Ehli Aba’nın nesli asla kesilmez, yani tükenmez. Eğer kesilse ve sona erseydi İmam Zeynel Abidin’de kesilirdi.

 

Dede hangi durumlarda dedelikten men edilir? Buna kim karar verebilir?

 

Dedeler, bağlı oldukları ocağa mensup diğer Dedeler ve kendi talipleri içersinde dedeliğin gerektirdiği vasıfları ve görevleri yerine getiremiyorlarsa, o ocağın uluları ve o ocağın talipleri tarafından dedelikten men edilirler. Gerçi talipler bunu pek yapmıyorlar.

 

Dedelik kurumunun geleceğine ilişkin düşünceleriniz nelerdir?

 

CEM Vakfımızın varolduğu müddetçe dedelik kurumunun daha da ilerleyeceğini umuyorum. Şu da var şayet CEM Vakfımızı bu işe el atmaz ise, Dedeliğin geleceğini pek de parlak göremiyorum. Bazı art niyetliler dedeliği bir çıkar kapısı olarak gördüklerinden dolayı yeni yeni dedeler, yeni yeni ocaklar çıkacaktır. Bunlar ortalığı kasıp kavuracaklardır. Onun içindir ki; CEM Vakfımızın bazı sorunlara el atacağını tahmin ederek umutluyum. Dedelik okulları açılmalıdır. Dedeliğin de talipliğinde vasıfları öğretilmelidir.

 

Kendi köyünüzde, yörenizde hala cem yapılıyor mu?

 

Köyümüz ve yöremizdeki insanların büyük şehirlere ve de dış ülkelere gitmesinden, o civarlarda kimsenin kalmamsından dolayı cem yapılmıyor. Lakin şehirlerdeki halkımız ve taliplerimiz kendi ararlarında bir dedenin hazır bulunmasıyla cem yapıyorlar.

 

Şu anda cem yapıyor musunuz? Yapıyorsanız nerde? Yapamıyorsanız nedenleri nelerdir? Cem yapmanızı engelleyen unsurlar sizce nelerdir?

 

Cem yapıyoruz, ama ancak kendi çevremizdeki komşular ile cemlerimizi evlerimizde yapıyoruz. Şu anda da cem evlerine gidiyoruz. Cem yapmamıza engel olacak unsurların başında halkın geçim derdine düşüp de , gece gündüz çalışması ve de çevre olayları. Bunun yanında inançların değişkenliği; toplum içindeki düzenler, kültürlerin yozlaştırılması v.b. gibi.

 

Cem içinde gördüğümüz “Rehber”likten biraz söz edebilir misniz? Dedelerin rehberlerin cem ve dedeler için önemini anlatır mısınız?

 

Alevilikte, Hz. Peygamberin miraca gidip de, dönüşünde Kırklar Meclisi’ne uğraması ve de o mecliste yapılan erkanın takipçileri olarak dedeler cem ibadetlerini yaparlar. Miraca gidiş gelişinde kendisine Cebrail A. S. Yol göstermiş ve darda kaldığı zamanda yardımcı olmuştur. Kısacası kırklar meclisinde rehberlik makamı Cebrail A.S.’a verildi. Yani rehberlik postuna oturan rehber, Cebrail A.S. temsil etmektedir. Rehberler talipler ve toplum hakkında Dedeye bilgi vermekle birlikte dedelerin olmadığı zamanlarda da bazı yörelerde oldu gibi toplumun  sorunlarına eğilmekle birlikte sorunları çözmekle de ilgilenirler. Cemlerimizde dedenin yanında yer alıp dedeye yardımcı olurlar. Görgü cemlerinde taliplerin yapacağı ve öğreneceği konularda yardımcı olurlar. Taliplere gerek görgülerinde gerekse dualarında kısacası her konuda yardımcı olurlar.

 

Cem içinde Kur’an’ın yeri nedir? Kur’an sizin için ne anlam ifade ediyor? Cemlerimizde Kur’an’ın yeri nedir.

 

Kur’an denildiği zaman Cenabı Allah aklımıza gelir. Çünkü Kur’an-ı Kerim Allah’ın kelamıdır. Bizler de Allah’a inanıyorsak, peygamberlerine, velilerine inanıyor isek bu demektir ki yaratana da inanıyoruz. Alevilikte önemli olan bir nokta var. Bu nokta Aleviliğin, İslamiyet’in ve bütün dünya devletlerinin anayasası sayılan “ELİNE-BELİNE-DİLİNE” sahip olma anayasasıdır. Kur’an-ı Kerim bu yasaların temelini taşımaktadır. Eline-beline-diline kavramını dar çerçeveden geniş çerçeveye çıkardığımız zaman, bütün anayasalarında bu şekilde düzenlendiğini görebiliriz. Anayasalarda suç ve cezalara baktığımızda el ile işlenen suçlar, dil ile işlenen suçlar, bel ile işlenen suçlar, diye üçe ayrıldıklarını görürüz. Birisi birisine hakaret edecek, ama kendisi değil de başkasına yaptırıyor. Yaptırdığı kişiye de maddi ve manevi destek oluyor. İşte bu da belinen işlenen suçlardandır. Bunu bir örnek olarak yazmamdaki amaç dünyadaki anayasalarında bu üç unsuru taşıdığı göstermektir. Hak kelamı olan Kur’an-ı Kerim de bizlere öğüt nasihatler verirken bunun üzerinde durmuyor mu. O halde anayasaların temelini teşkil eden kitap, Kur’an-ı Kerim’dir. Karşı düşünenler olabilir. Benim her türlü düşünce ve fikirlere hürmetim ve saygım vardır. Bazı insanların dediği gibi “iyilikte-kötülükte Allah’tan gelir” düşüncesine tamamen karşıyım.

 

Nasuhi Bilmen’in Türkçe’ye çevirdiği Kur’an-ı Kerim’in Elmalı Tesviri’nde bahsetmek istiyorum. Cin suresi 10. ayette şunu buyuruyor. “iyilik Allah’tandır, ama kötülük insanın kendi kötü fel-amelidir” yani kötülüğün insanın kendi ruhu ve bedeninden gelen pis nefistir. Ben her tülü kötülüğü yapacağım, ondan sonrada, Efendim Allah yaptırdı mı diyeceğim? Tövbe haşa, işte aramızda ki zihniyet farkında bir örnektir.

 

Kısacası bu bahsi şöyle bitireyim. CENABI Hak, bizleri iki irade üzerine yaratmıştır. İradeyi Cüziye iradeyi küllüye. Cenabı Hak diyorki” Ben sizi yaratırken on sekiz bin alemin içinden ayrıcaklı yarattım. Hiçbir canlıya vermediğimi size verdim. Bedenlerinizi kendi nurumla nurlandırdım. Sizlere akıl verdim, mantık verdim, göz verdim, izan verdim. Bunlarla beraber yaratmış olduğum on sekiz bin alemin benden sonraki sahipliğini verdim” diyor.

 

Bu dünyada ne yaparsanız yapın sizlere karışmıyorum ama bu dünyadaki yaşamınız sona erdiği zaman işte iradeyi külliye bana geçer o zaman sizlere gereken mükafat ve cezayı veririm. Neden ceza veriri.çünkü bizleri on sekiz bin alemin içerisinde ayrıcalıklı yarattığı halde biz bunun kıymetini bilmediğimiz içindir. O halde gördüğümüz cemlerimizdeki ve de toplumumuzdaki insanların ruhsuz bir beden taşıyamayacağını anlamamız gerekir. Ruhsuz bir beden olamayacağına göre, Kuransız bir cemde olamaz. Alevi İslam anlayışında Kuransız oturup kalkılmadığı gibi Kuransız sohbet yapılmadığı gibi bilmelidirler. Kur’an Allah’ın kelamıdır. Her güzel söz Kuran’dır. Sazımız, Kuran’dır, sözümüz Kuran’dır. “Kuranda ALLAH’tır”

 

Cemlerde gördüğümüz su dağıtma olayı var. Niçin Alevi cemlerinde su dağıtılır?

 

Cemlerimizdeki su dağıtma olayı İmam Hüseyin’in ve beraberlerindekilerin Kerbela’da çekmiş olduğu susuzluk ve ızdıraplara karşı yaptığımız bir görevdir. Su hayattır. Onlar susuz  bir şekilde şehit oldular, onlar susuzluktan yanıp kavruldular, onların aşkına, onların nurları aşkına Cemde bulunanların susuzluğunu gidermek ve de serinletmek içindir.

Diğer bir anlamı da temizliktir, su günahlardan arınmaktır. Birisine dua ederken su gibi ömrün olsun, su gibi aziz olasın deriz.

 

Zakir ve Dede birliktemi cem yürütürlerdi? Zakirin cemlerdeki önemi nedir?

 

Dede ve zakir beraber cem yürütürler ama bunu önemli noktaları da açıklamak gerekmektedir. Dedeler eskiden talipleri içine giderken, genellikle yalnız giderlerdi. Kendi canları tehlikede olsa bile başkasının hayatını tehlikeye atmamak için cem bağlamaya gittikleri yerlere büyük bir gizlilik içinde giderlerdi. Şayet gittikleri yerlerde saz çalmasını bilen yolu-yordamı bilen kamil insanlar var ise onlara cemlerinde yer verirlerdi. Cem bağlanmadan önce sohbetler edilir, halkın sorunları dile getirilip çözüm aranır. Cemde bulunan cemaat da sohbetlerin arasında zakir tarafından çalınan sazlar ile öğüt-nasihatler verirdi. Kısacası zakirin cemdeki önemi, deyiş ve beyitler söyleyerek dedeye yardımcı olmasıdır. Eğer dede cemde rahatsızlanırsa, saz çalamayacak duruma gelirse, dedenin de izniyle zakir cem bağlanmasına yardımcı olurdu. Cemde dedenin duası ve nefesi şarttır.

 

Sizin ocağın cemlerini özetle anlatır mısınız? Kaç tür cem vardır?

 

Sizin ocağın  cemleri-bizim ocağın cemleri… Bu konu çok önemlidir. Neden senin benim, cemim neden bizim cemlerimiz değil? Bundan birkaç sene önce Garip Dede Türbesi’nin cem evinde kendi aramızda dedeler toplantısı yaptık. Vakıftan da katılmalarını istedikse de katılmadılar. Buradaki amacımız şu idi; cemlerde birlik-beraberlik, bir Hıristiyan olsun Musevi olsun, Amerika’da nasıl ki ibadet ediyorsa, aynı ibadet şeklini, Avrupa’da, Asya’da, Afrika’da, Antarktika’da kısacası her yerde yapıyor. Sünni olarak tabir ettiğimiz diğer Müslümanlar da her yerde aynı ibadet şekillerini yerine getirmektedirler. Pekala, ya biz Aleviler? Bizlerin cemleri ayrı-ayrı, örf adetlerimiz ayrı-ayrı mademki cem demek toplanmak ve birlik olmak demektir. Nerde birlik beraberliğimiz işte o Garip Dede cem evindeki almış olduğumuz karar şudur; bütün cemevlerini dolaşarak, en sonunda da aldığımız notlar ile bütün Alevi cemlerini aynı şekilde yapalım, dedik. O zamanki dedeler birliği bu konuda biraz yol alınca, her nedense bazı kişiler, bizim bu birlikteliğimizi bozmak için elinden geleni yaptılar. En son toplantımızı da Gazi Cemevi’nde yaptık. Ve bu birlikteliğimizi bozmada bazı kişiler başarıya ulaştılar. İsterim ki Dedeler, Babalar, Talipler hep kaynaşıp birlik olsunlar. Mademki yolumuz Hak-Muhammed-Ali yoludur, nedir bu ayrı gayrılar, “GELİN CANLAR BİR OLALIM”

 

Bu sorunuz hakkında kısaca yine cevap vereyim; bizde devamlı bağlanan cem ayini ile birlikte bazı belli günlerde de bağlanan görgü cemi vardır. Belki daha önceki büyüklerimiz zamanında başka cemlerde yapılıyordu. Ama ben kendimi bildim-bileli bizlerde iki türkü cem yapılıyordu. Bazı yerlerde cemlerin isimlerini değiştirip sayılarını arttırmış olabirler. Alevilik te önemliolan kırklar meclisindeki tarikatı yürütmektedir.

 

Musahipliği anlatır mısınız? Koşulları nelerdir? Herkes musahip olabilir mi? Musahipsiz cemlere girilmediğini birçok dedem duyduk. Sizin yörede durum nasıldır? Siz musahipsiz çiftleri ceme alıyor musunuz? Yada almıyor musunuz, bunun nedeni nelerdir?

 

Musahipsiz Alevilik olamaz. Musahibi olmayan bir Alevinin, Aleviliğinden de şüphe duyarım. Musahiplik kardeşten de ileridir. Musahip olan kişilerin çocukları da birbiriyle ahiret kardeşidirler. Bir musahibin oğlu bir musahibin kızını kesinlikle alamaz. Muhasibinin yakın akrabası ile de evlenemez.

 

Herkes musahip olamaz. Musahip olan kişilerin fikir ve düşünceleri, yaşam biçimleri, örf ve adetleri bir olmalıdır. Nasıl ki yaşlı bir kişiyle genç bir kişi arkadaşlık kuramaz, herkeste bu şartla benzer konulardan dolayı musahip olamaz. Günümüzde insanların çoğu değişik şehirlere, kentlere hatta devletlere gittiler. Bu çağda kardeşler, bacılar hayatın vermiş olduğu zorluklardan bir araya gelip birbirlerini soramaz duruma gelmişleridir. Musahip olan kişilerde bu hayat koşullarından dolayı birbirilerine uzak durmaktadırlar. Zaten cemevlerimize gelen canların kim oldukları, hırlımıdır-hırsızmıdır, tevellayı, teberrayı biliyormudur, Alevi midir, düşkün müdür? Ne oldukları bellisizdir. Çünkü kimse kimseyi tanımamamaktadır. Cem evlerimiz dolsun da diyoruz, nasıl dolarsa dolsun. Ama köylerde, kasabalarda herkes birbirini tanırdı. Düşkünlüğü kabul edenler zaten cemlere giremezlerdi. Şimdi tam tersi ama elden bir şey gelmez. Dede diyor (özünü dara çek) herkeste özünü dara çekerek ve kendi kendisini sorgulayarak ceme gelmelidir. Musahipliğin dedeler tarafından yayın ve basın yoluyla açıklanması gerekir. Vakfımızın bu önemli konuya eğileceğini umuyorum.

 

Cemlerimizde hangi semahlar yapılıyor? Sizin cemlerinizde özellikle dönülen semah hangisidir?

 

Semah denilince aklıma gelen ilk şey Hz Peygamber’in miraç dönüşünde Kırklar Meclisi’ne gelip de cem ayinine katılmasıdır. Ve orada Kırkların hep birlikte Hakk için döndükleri semahları, pervazları, aklıma geliyor. Maalesef günümüzde semahı bir halk oyunu olarak düğünlerde, törenlerde eğlence yerlerinde bir meze olarak kullanıyorlar. Semah ekipleri kurulmuş. Sanki bilmem nerenin halk oyunları ekibi gibi, el hareketleri değişik, ayak hareketleri değişik tövbe haşa, sanki halay çekiyorlar. O semah dönenlerden rica ediyorum. Yaptığınız semahı birde gözünüz kapalıyken yapınız. Kapatınız göz kapaklarınızı, kendinizi sanki kırklar meclisindeymişsiniz gibi görebiliyorsanız işte o semahtır. Yok böyle göremiyorsanız, siz bilirsiniz.

 

Sevgili canlar, bir de türküler söyleniyor, klipler yapılıyor,oraya da semah ekibi giriyor. Be kardeşim Allah’tan korkmaz mısınız? Kuldanda mı  utanmazsınız, canın halay çekmek istiyor ise oynak bir hava  koy kasetine istediğin kadar zıpla…

 

Şunu biliniz ki ibadetimin bir parçası olan semahı sizlere meze yapmamak için mücadeleme devam edeceğim. Düğünlerin mezesi davul zurnadır. İçkinin mezesi leblebi vs.dir. İbadetimin bir parçası olan semahımızı sizlere eğlence olsun diye meze yaptırmayacağım ve de yaptırmayacağız da, gelelim konumuza; gerçi çok semah vardır. Her yörede ve şehirlerde değişik semahlar vardır. Ama hepsin amacı aynıdır. Bizim cemlerimizde üç tane semah vardır. Maraş Semahı, adından da anlaşılacağı gibi Maraş yöresine gidilen semahtır. Ağbaba Semahı; Genellikle Pertek ve Hozat civarlarından gidilen bir semahtır. Kırklar  Semahı; Bu semahları bizim taliplerimiz hangi yörede olurlarsa olsunlar hepside bilirler.

 

Sayın CEM Vakfımız semahın ne olduğunu, ne için yapıldığını geniş halk kitlelerine anlatsanız iyi olur.

 

Cemlerinizde “Tarık” mı yoksa “PENÇE” mi kullanılır?

 

Bu konuda herhangi bir şey yazmak istemiyorum. Biz Ağuiçenliyiz. Biz PENÇEİ-ALİ-ABA kullanırız. Biz Muhammed-Ali’nin elini kullanırız. Biz Kırklar Meclisi’nde ki üzümü engür eden, hatemi parmağından taşıyan YEŞİL Pençe’yi kullanırız. BİZ AĞUİÇENLİYİZ…

 

Ocak ne demektir? Ocaklar nasıl ve ne zaman ortaya çıkmıştır? Ocakların manevi anlamını nasıl yorumluyorsunuz? Ocakların mutlaka bir kurucusu var mıdır?

 

Hz. Peygamberi’in damadı Hz. İmam Ali ve kızı Fatimetül Zehra’nın soyundan gelen Seyidi Saadet Evladı Resul olan Seyitlerin ve Dedelerin ileri gelenlerinin, yani ehli kişilerin temsil ettiği kuruma Ocak denir. İslamiyet’in Anadolu’da yayılmasıyla ve Hünkar Bektaş Veli’nin, Alevileri bir çatı altında toplansıyla ehli kamil seyitlere verilen vazife ve görevler doğrultusunda ocaklar oluşmuştur. Bu ocakların oluşmasında yukarıda da bahsettiğimiz gibi, Seyidi Saadet  Evladı Resul sulbünden gelen Seyitlerin kimisi kerametleriyle, kimisi de yaptığı irşadlar ile görev almışlardır. Ocakların manevi anlamı ehlibeyt’e bağlı olduklarından, yani onların evlatları olmaları ve yol evladı olmalarından  ileri geliyor. Her ocağında bir kurucusu ve piri vardır.

 

Ocak, eskiden köylerdeki yaşamlarımızda Ev Damı olarak bilinen evin mutfağı, kileri, deposu olarak bilinen, ekmek pişirilen, yemek yapılan, kısacası ateş yakılan yerdir. Eski dönemlerde ateşin kutsallığına inanan toplumlarda; ocak, kötü ruhların, cinlerin, insanlara zararı dokunan güçlerin yaşamadığı, korktuğu yerdir.

 

Siz kendi geldiğiniz ocak hakkında bilgi verebilir misiniz?

 

Ben Sivas ilinin Hafik ilçesine bağlı Yalıncak Köyü nüfusuna kayıtlıyım. Babam Güzel Nihat Dede, Dedem Ali Haydar Dede’dir. Kökenimiz (Tunceli) Dersim’lidir. Hozat kazasının Söğütlütepe Köyü’nden geliyoruz. Söğütlütepe Köyü’nün ismi bir zamanlar Bargini olarak, şimdi de Karabakır köyü olarak bilinip söyleniyor. Bizler Ağuiçenliyiz. Soyumuz İmam Hüseyin’in oğlu İmam Zeynel Abidin’den gelir. Büyük oğlu İbrahim Mükerrem, onun oğlu Haris, onun oğlu Zeyd-i Enver’den gelir. Oradan da Ebul Vefa-i Tasül Arifen’den gelir Ağuiçen’in büyük kardeşi olan Koca Seyyit’in soy seceresine baktığımızda yürmi dokuzuncu göbekte İmam Zeynel Abidin’e kavuşuyor. Burada da şöyle başlıyor; Seyit Zeyd İmamül Alemin ve Zeynül Müteggarabini ve Gudvetül Müminin el Mazlumatul Hazin, Emirül Müminin İmam Zeynel ağabeydin, diye devam etmektedir.

 

Sayın İzzettin Doğan Dede ile bizim aslımızda, nesilimzde, soyumuzda, kökümüzde birdir. Horasan’da Seyit Sultan’ın dört oğlu Anadolu’ya gelir.

 

Koca Seyitliler Adıyaman ilinin Çelikhan kazasına bağlı Kurudere (BULAM) nahiyesine yerleşirler. Türbesi Elazığ’ın SUN köyündedir. Mir Seyit Hüseyin Doğan Dedelerdir. Köse Seyit ise mücerettir. Seyit Mençek Urfani ise (AĞUİÇEN) Hozat kazasının Bargani Köyü’ne yerleşir. Seyit Mençek bizim ceddimizdir. Ağuiçen ocağının gerçek temsilcisi ve piridir. Türbesi Bargani köyündedir. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi tarih kitaplarında Söğütlütepe yada Teksögüt diye geçmektedir.

 

Sizce bütün ocaklar eşit statüde midir? Değilse sizce bunların nedenleri nelerdir?

 

Derlerdi ki “Eri Erden seçen kördür” benim şahsen gerçek erenlere bir diyeceğim yoktur, onlara sonsuz saygım ve hürmetim vardır. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi Seyidi Saadet Evladı Resul olmak için hem bel evladı hemi de yol evladı olmak şartı vardır. Dedeler, taliplerin gözünde çok değerli zatlar olduğu için, bende diyorum ki “eri erden seçemeyende kördür” Biz dedelerin gözünde taliplerimiz evlatlarımızdan da önce gelir, evlatlarımızdan da ileridir. Yani Dedeler için talipler öz evlatlarıdır. Kendisini bilen bir dede gidip de talibi ile evlenebilir mi? Yani bir insan öz evladıyla evlenebilir mi? Talibine vermiş oldu öğüt nasihatlere kendisinde uyması gerekmez mi? Yolumuzca yasaklara uyması gerekmez mi?

Bugün öylesi ocaklar ve dedeler çıkmış ki, sayıları bellisiz, kim oldukları kimin nesi, kimin fesi oldukları belli olmayan bu ocakların dedelerini, nasıl olurda gerçek ocak ve gerçek dedelerle bir tutarsınız?

Arıyı hepimiz bilir ve tanırız ama iki türlü arı vardır. Birisi bal yapar, diğer biriside sadece kuru çec yapar. Ama ikisi de arıdır. O halde hem görür gözümüzü, hemi de gönül gözümü iyi açalım ve görelim. Gerçeklerin peşinden gidelim bu sahte iki yüzlü, sahte arılar gibi, içimize, toplumumuza girmiş bulunan sahte dedeleri de içimizden atmamız gerekir. Bu görev ilk başta talibe sonra da dedelere ve de Alevi kurum ve kuruluşlarına düşer.

 

Ocağınıza bağlı taliplerin ve size bağlı taliplerin dağılımı nedir? Şu andaki durumları nerede oldukları “Köyde, şehirde, yurtdışında” konusunda bilgi sahibi misiniz?

 

Ocağımıza bağlı olan taliplerin basında KÜRMEŞ (KÜRMEŞAN) aşireti gelir, gerçi diğer aşiretlere de gidiyoruz, ama pir olarak. Taliplerimiz genellikle Tunceli, Elazığ, Malatya, Adıyaman, Maraş, Şarız, Sivas, Erzincan, Kelkit civarında ikamet ederlerdi. Bugün ise yaşam mücadelesinden dolayı büyük şehirlere ve de yurtdışına gitmiş bulunuyorlar. Bu saydığım şehirlere ben gitmedim.Babam, Dedem ve diğer büyüklerimiz gitmişlerdir. Ben gidemedim. Gidemememin sebebi de, daha öncede açıkladığım gibi halkın dedelere karşı almış olduğu tavırla ve dedelik hakkındaki sözlerdir. Ama bu gün taliplerimizin ve akrabalarımızın nerelere gittiklerini tam olmasa da biracık da olsa biliyor ve takip ediyoruz. Bilhassa Şah İsmail döneminden ve de 1938 katliamından kaçan ve sürgüne gönderilen akrabalarımızın da taliplerimizin de izlerini bulup, akrabalık ve taliplik-dedelik bağlarımızı perçinleştirmeye çalışıyoruz. Ben rahatsızlığım nedeniyle bir yere gidemiyorum. Amcalarımız, kardeşlerimiz, akrabalarımız taliplerimize gidip geliyorlar ve de onlarında bizleri unutmadıkları için, Ehlibeyti- Hak-Muhammed-Ali’yi unutmadıkları için seviniyorlar. İnşallah bu sevinçlerim dünya var oldukça devam edip gider.

 

Sizce Alevilik nedir? Aleviliği siz nasıl tanımlıyorsunuz?

 

Alevilik İslamiyet’in özüdür. Kuran’ın dilidir. Gerçeklerin aynasıdır. İnsanlığın temel taşıdır. Hz. Peygamber’e ve Ehlibeyt’e sadık kalan bir toplumdur.

İslamiyet’in Hz. Resul’den sonra mezheplere ayrılmasıyla, İslamiyet’e zarar vermemek için Kuran’ı Kerim de yer alan emirlere ve de Hz. Peygamber’in hadislerine hiç kuşku duymadan sıkı sıkıya sarılan bir topluluktur. (ALİ-EVİ) Hz. Ali’yi sevenler topluluğu ona bağlı olan ev, Ali’nin evi.

Aleviler, İmam Cafer-i Sadık Hazretleri’nin Buyruğu’ndaki (Eline – Beline – Diline) sahip ol kavramını da kendilerine bir anayasa olarak almış ve kabul etmişlerdir. Aleviler, hiçbir zaman insanın insana zulmüne, insanın canlılara zulmüne, hatta toprağa zulmüne razı olmamışlardır. Alevilik hakkında olsun, Ehlibeyt hakkında olsun sorduğunuz sualler hakkında olsun daha öncede yazdığımız gibi kainatı kağıt, sularında mürekkep yapsalar yinede bir hiç kalır. Ancak ki onun sevgisini içinde taşıyanlar bilirler.

Aleviliği öğrenmek için Alevi gibi yaşamak lazımdır. Günümüzde bazı şahısların konuşmalarına şahit oldum. O şahıslar kendilerini hem Alevi olarak tanıtıyorlar, hem de her türlü pis işleri yapmaktan geri kalmıyorlar. Alevi olan bir insan, insanlığın gerektirdiği bütün unsurları taşımalıdır. Arı ve Pak olmalıdır. Bir insan hem Hıristiyan hem Musevi hem de Müslüman olamaz. (Allah’a, Peygamberlerine, kitaplarına inanmak ayrı bir olay.) Bir insan hem dinli hem dinsiz olamaz. Alevilikte de dinsizlere, üçkağıtçılara, sahtekarlara vb. yer yoktur. Hem Alevi olacaksın hem de Ateist. Yok daha neler.

 

Aleviliğin ibadet anlayışı nasıldır? Alevilikte ramazan orucu var mıdır?

 

Alevilikte, ibadete karşı saygı, sevgi ve hoşgörü ile birlikte hürmette vardır. Herkes ibadet ve inancında serbesttir. Öyle bir çağa gelmişiz ki, insanlar ister taşa – toprağa, isterse Hakk’a yönelsin onu biz değil Cenabı Hak yargılar veya mükafatlandırır.

Bizim Aleviliğimizde camiye değil, cem evlerine gideriz. İbadetlerimizi orada yaparız. Camiye neden gitmediğimizi herkeste bilmektedir. Emevi ve Abbasiler döneminde Ceddimize yapılan hakaretlerden dolayı camilere gitmiyoruz. Bir insan Atasına, Dedesine hakaret yapılıyorsa ve de aynı zamanda Hz. Peygamber’in Gadir Hum’da yapmış olduğu konuşmalarda bizlere bırakılan emanetlere saygısızlık yapılıyor ise, orası camii değilde, Kabe olsa gitmem. Bizim ibadetlerimizde halka namazı vardır. On İki İmamlar aşkına en azından on iki kişi cemaatin ortasında halka oluşturarak oturur, diğer canlarda onların etrafına otururlar. Nasıl ki Hacca giden Müslümanlar Hac farzlarını yerine getirmek için kabede bulunan Hacerülesved taşının etrafında dönerlerse ve toplanırlarsa, bizde kırklar meclisinde gönül Kabesinin karşısında toplanıp ibadet ederiz. Secdemiz Allah’adır. Haşa ki art niyetlerin dediği gibi kula değildir. Biz Allah’ı özümüzde ararız. Cenabı Hak, mademki insanı yaratırken kendi nurundan nur vererek can verdi ben de o nura secde ederim. Hz. Adem’e Cenabı Hak kendi nurundan nur verip canda verince bütün melaikeler Hz. Adem’e secde ettiler. (Nalet olası iblis hariç.)

Peki ben diğer konularda meleklerden üstün müyüm? Onlar ki Allah’ın nuruna secde ediyor, ben de ederim. Adem baktı ki bütün melaikeler kendisine secde ediyor, o da döndü kendisini yaradan ve kendisine nurundan nur veren Yüce Allah’a secde etti. Secde, alnımızın toprağa değmesidir. Halı da topraktır, tahta da topraktır. Yeter ki gönül evimiz gibi temiz olsun. Şunu da belirteyim, Namazımızı-Niyazımızı gece yapmalıyız. Münzemil suresinde birinci ve yedinci ayetlere kadar okuduğumuzda, namazımızı, secdemizi gece yapıp gündüzleri rızık eşinde koşmalıyız. Belki burada şunu söyleyeceklerdir. “Gece de çalışılıyor.” Onu da Allah bilir. Allah her şeyi en iyi bilendir.

Bizi namaz niyaz bilmez sananlar oruç nedir? Zekat nedir? Hac nedir? Müslümanız deyip Hacca gidenler Kabedeki Haceül Esved Taş nedir?

 

Allah emreyledi putlar kırıldı

Cümle Alem Mühammed’e sarıldı

Hacerül esvede kıble denildi

Kıblenin manası nedir erenler.

 

Adem’i balçıktan yarattı ALLAH

Yoğurdu o taşta can verdi BİLLAH

Nurundan nur verdi dedi BEYTULLAH

Kıblenin manası budur erenler.

 

Halka namazı kılarken şuna dikkat ederiz. Eğer bir komşumuzun veya kardeşimizin, kalbini kırmışsak onun yüzüne bakıp ta utanmazmıyız. O anı yaşamak için hiç kimseyi kırmamaya ve incitmemeye çalışırız.

Gelelim ramazan orucuna.

Şimdi anlatacağım konu sırf kendi düşüncelerimden ibarettir. Eğer hata ve yanlış yaparsam bunu Dede -  Babalara değil de, bu hatayı bana yükleyiniz.

Oruç nedir?

Cenabı Hakk’ın bu dünyada çok sevdiği bazı kullarının çekmiş olduğu ızdıraplara istinaden, bizler de bu ızdıraplara ortağız, deyip te yaptığımız bir özümüzü bağlama ya da diyettir. Oruç bir yastır. Oruç, ağzımıza ya da midemize yiyecek almamakla olmaz. İnsan tüm yaşamı boyunca, etiyle, kemiğiyle, nefesiyle, kanıyla, canıyla oruç tutmalıdır. Ramazan ayında bazı kişiler benim oruç tutmadığımı görünce, nedenini sorarlar. Ben de onlara şunu soruyorum. Peki sen oruç tutuyor musun? Evet cevabını alınca da; pekala sen neden oruç tutuyorsun, diye sorunca da ne gibi cevap vereceklerini şaşırıyorlar. Efendim diyorlar, ramazanda Kuran’ı Kerim indirildiği için İslamiyet geldiği için, veya Hz. Muhammed’e Peygamberlik verildiği için derler. İyi güzelde, Oruç bir yastır. Eğer Kuran’ı Kerim indirildi ise, İslamiyet geldi ise bizlerin yani İslam Aleminin buna sevinmesi gerekirken ve de bu sevincini bir düğün – bayram havası içerisinden geçirmesi gerekmez mi? Çünkü oruç yastır. Bayram neşedir, sevinçtir, eğlenmektir.

Açıkçası benim fikrim şudur. Hz. Peygamber kırk yaşına geldiğinde Hira Dağı’ndaki mağarada Cebrail A.S. kendisine göründü. Gözünü açıyor o nur gözünün önünde duruyor, gözünü kapatıyor gine o nur gözlerinin önünde. Hz. Peygamber kaçıp evine gitti. Eşi Hatice Anamızdan üstünü kapatmasını istedi. Hz. Peygamberin üstüne yataklar, döşekler, kilimler attılar. Fakat Hz. Peygamberin titremesi -  korkması geçmiyordu. Gece oldu karanlıkta o nur gine görünüyordu. Bu durum üç gün üç gece devam etti. Üç günün sonunda Cebrail A.S. Allah’ın emrini dile getirince Hz. Peygamber o örtülerin altından kalktı ve huzura erdi. İşte ramazan ayında tuttuğumuz orucun açıklaması budur. Tabi ki benim fikrim ve düşüncem böyledir. Değişik fikir ve düşüncelere de saygım vardır. Yani Hz. Peygamberin üç gün üç gece çekmiş olduğu ızdıraba bende ortağım deyip te bizlerde üç gün oruç tutarız. Cebrail A.S.’ın Hz. Peygambere Allah’ın emrini vermesini ve de Peygamberimizin de buna sevinmesine bizlerde dördüncü gününden başlayarak bayram yaparız. Ailem ve çevremdeki taliplerim bu üç günü tutuyorlar.

 

Kerbela, matem, muharrem orucu’nu ne zaman tutuyorsunuz?

 

Kerbela, matem, yas-ı matem, muharrem oruçlarını adından da anlaşılacağı gibi Muharrem ayında tutuyoruz. Kurban bayramından yirmi (20) gün sonra yası matem orucuna başlarız. Aslında o gündür. Fakat biz Aleviler On İki İmamlar aşkına oniki gün tutarız. Bazıları masumları da tutarlar. Hz. Hüseyin Kerbela’da Muharrem ayının 10’nunda şehit edildi. Aşurelerimizde, eğer orucu on gün tutuyorsak onuncu gün yapıp orucumuzda aşureyle açabiliriz; şayet oniki gün tutuyor isek onikinci gün aşuremizi yapıp, onunla da orucumu açabiliriz. Bu dediğimiz oruç, midesini ve ağzını bağlama orucudur. Daha öncede de yazdığımız gibi, asıl oruç ömür boyu tutulan yaşam orucudur. Orucumuz tamam olu ta aşuremizi de yaptıktan sonra maddi durumları iyi olan canlarımız tarafından kurban kesilir. Kurban kesmekte bir bayramdır. Bazı ziyaretlere, türbelere adaklar-kurbanlar kesiyoruz. Neden? Diyoruz ki işte şu isim olursa, şu dileğim tutarsa falanca yere kurban keseceğim diyoruz. Bu neden ileri geliyor. Sevinçten, neşeden, bayramdan ileri geliyor. İşte bizlerde yası matem orucunun sonunda kurban kesip dağıtır veya yediririz. Kerbela’da Seyidi Saadet Evladı Resul evlatlarına yapılan katliamda İmam Zeynel ağabeydin Sağ Kurtuldu. İşte biz Alevilerde İmam Zeynel Abidin’in sağ kurtulmasına sevinip yastan sonra bayram yaparız.

 

Ömer Hayam diyor ki: “Uymazsa ayam bana, ben uyarım ayama” diyor. Yani toplum bana uymaya mecbur değildir, ben topluma uymaya mecburum. Ben bireyim, onlar ise toplumdur. Hicri Miladi takvimde, gün, ay hep aynı zamana gelir, hicri takvim de bu böyle değildir. Kesin olarak bilmemekle beraber, zannedersem on günlük bir fark vardır. Devamlı aynı zaman-güne denk gelmiyor. Bizler orucumuzu miladi takvime göre tutarsak isek, o halde Ramazan orucumuza ve bayramımızı da miladi takvime göre yapmalıyız. Kurban bayramımızı da miladi takvime göre yapalım. Lakin koskoca İslam alemi hicri takvime göre oruç tutup bayram yapıyor o halde bizlerde hicri takvime uyup ona göre davranalım geçmişimizden günümüze kadar devam eden ayrımcılığı ve bölücülüğü tekrarlayıp yaşamayalım. Bizler ayrım yapıta miladi takvime göre yassı matem orucu tutar iken, diğer İslam alemi de aynı gün ve tarihte kurban bayramımızı kutlat ise, bizim yani İslam aleminin hali ne olur. Gelin. Bu konuda bari birlikteliğimizi bozmayalım. Eğer hicri takvime göre oruç tutup bayram yapacaksak, dünyadaki diğer devletlerde yaşayan İslam alemiyle oturup anlaşmamız gerekir. Eğer bu konularda anlaşabileceğimize inanıyorsanız, bu atılımı hep birlikte yapalım, bu da benim şahsi düşünceme göre oldukça imkansızdır. İmkansızında ötesinde imkansızdır. Bizim diyanetten başka istek ve arzularımız var bunları birey olarak, toplum olarak diyanete bildirdik. Peki bize ne verdiler. Hiçbir şey!

 

Sevgili canlar, geçmişimizden yaşadığımız ve de günümüze kadar devam etmekte olan ayrımcılığa yeni bir kargaşa koyup ta ayrımcılığa yol açmayalım. O halde, “GELİN CANLAR BİR OLALIM” deyip bu bahsi kapatalım.

 

Cem evlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Her yerde Alevi cem evlerinin açılmasından tabi ki çok faydalar görülmüştür. En azından Osmanlılar döneminden bu ana kadar anlımıza sürülen bazı kara lekeler, iftiralar yok olmuştur. Bütün dünya Aleviliğin dini inancını, felsefesini, kültürünü, kısacası her yönüyle tanımış ve anlamış oldular. Gerek görsel yayınlar, gerek medya yoluyla hatta kendilerinin çıplak gözleriyle görerek anladılar ve tanıdırlar. İbadetlerimize de her türlü faydaları olmuştur. Bu açılan cem evlerimizin birer dini kurum olduğunu, kesinlikle bir siyasi amaç taşımadığını herkese ispat etmeliyiz. Cem evlerimizde görev alan şahısların, her kim olursa olsun bazı yerlere ulaşabilmek için, ne bizleri ne de cem evlerini birer basamak olarak kullanmalarına karşıyım. İnsanların siyasi görüşlerine karışmamalıyız. Laikliğin ne olduğunu unutmadan yola çıkmalıyız. Cem evlerimizde posta oturan dedelerin, gerçekten dedeliğe layık mıdır, değimlidir? Yani Evladı Resul’ümüdür? Bununla birlikte yol evladımıdırlar, bilmeliyiz.

 

Cem evlerimizden ve de CEM Vakfımızdan da çok istek ve dileklerimiz vardır. İlk baştaki dileğim şudur. Diyanette kadro almak. Ben şahsen buna karşıyım. Ben diyanetin kaldırılmasından tarafım. Türkiye’nin en başta gelen kamburlarındandır.

 

Nedir bu kanbur?

 

TBMM’nin almış olduğu bütçe dağılım raporlarına baktığınızda, bazı bakanlıklara verilen  bütçeden daha fazla pay aldığını göreceksiniz. Diyanet’e verilen bütçeden Alevi kurum ve kuruluşları da pay almak için uğraş vermektedirler. Boşu boşuna  uğraş veriyorlar. Bu düzenle, bu yapılanmayla hiçbir yere varamayız. Her taraftan başlı başına Alevi dernekleri, bağımsız Alevi federasyonları gibi yerler açılıyor. Bugün bir vilayet, bir ili düşünün.Başı TBMM’ne bağlı Valiler tarafından yönetiliyorlar. Onlara bağlı kazası nahiyesi köyleri vardır. Köydeki muhtarda, kazadaki kaymakamda Valiliğe bağlıdır. Valide İçişleri Bakanlığına bağlıdır. Bunların hepsi zincirin birer halkasını teşkil ediyor. Diyanete bağlı kurumlardan da aynı şeyleri görmekteyiz. Pekala, Alevi Derneklerinin bağlı olduğu bir kurum veya kuruluş var mıdır? Buna; maalesef derim. O halde, bu kadar dağınık bir toplumla nereye varabiliriz. Yağmurun bir damlası düştüğü yeri dahi ıslatamazken bin damlasını, on bin damlasını düşünün, kocaman bir sel olup akar.

 

Kısacası cem evlerimizin hepsi bir araya gelip görüşsünler. Bu kurum ve kuruluşları ya bir kenara itsinler yada birleşmişleri için tavır alsınlar. Eskiden olduğu gibi bizleri parçalamak için bu dernek ve kuruluşlar bunun için mi görev yapıyorlar? Nedir, senelerden beri çektiklerimiz?

 

Diyanet’ten kadro almayalım, dedim evet bu sözümün arkasındayım. Kadro aldığımız zaman Diyanet’ten maaş alacağız, ama Diyanet’in emirlerine de uyacağız. Uymaya da mecbur bırakılacağız. Biz dedelerin bugüne kadar devlet kuruluşlarından herhangi bir maaş aldığını duyan var mı? Taliplerimizin dini görevlerini yerine getirdiğimiz zaman, çıralık adı taşıyan Hak lokması veriliyor. Cem evlerimizde görevli dedeler de bu hak lokmasını almaktadırlar. Halkımız o kadar duyarlıdır ki, dedelere de, cem evlerimize de yardımlarını esirgememektedirler. Cem evlerimizde, hastane, dershane, market gibi hem hizmet amaçlı hemi de kar amaçlı yerler açabilir; bunların gelirleriyle de bünyesinde çalışan görevlilere maaş dağıtabilir. Elektrik, su, doğalgaz gibi giderleri de bu gibi yerlerden gelen gelirlerle karşılayabilirler. Biz kadro istemiyoruz. Bizi tanımalarını ve kabullenmelerini istiyoruz.

 

Devletimizde sırtındaki Diyanet kamburunu kaldırsın bir sürü cami yaptırıyorlar. Bu camiiler gerçekten doluyor mu, mademki doluyor diyecekler; o camiye gelen cemaatte, o camiinin giderlerini karşılayabilir. O zaman, anlayacaksınız Kim dinlidir? Kim dinsizdir? Kim İnançlıdır? Kim inançsızdır? Benim sırtımdan maaş alıp ta bana iftira atmaları bazıları tarafından yönlendirilmeleri kolaydır. Zaten bizleri dışlamazlar ise, bize çamur atmazlar ise bazıları tarafından dışlanırlar. Benim devletime ödediğim vergimle bana iftira ve küfür ediliyor ve de cem evlerimize cümbüş yerleri deniliyor ise, ben de Diyanet’in kaldırılmasını istemekle kendimi haklı görüyorum.

 

Söyleşi: Ayhan Aydın, 1998, İstanbul

 

NOT: Dedem Al Haydar’dan birkaç beyit yazıyorum.

 

DERSİM KATLİAMI

 

Kavni Süfyan sahibi levlake ikrar ettiniz

Zinneti dünya için ehti inkar ettiniz

Meclisi cahili cem edip kaste karar ettiniz

Nala kılım ehli iman oldu cihadı kebir

Emri hakla mukkeyit ellibeşte bu tedbir.

 

Cim ile iki sin iki gey mevcut-refik

Mim ile nun-kef zariyem hemde muhibbi sadık

He-te fehm edin sulbi imam bil takik

Dal-vav onikidir gerbelaya mutabık

Nala kılım ehli iman oldu cihadı kebir

Emri hakla mukkeyit ellibeşte bu tedbir

 

Ellibeşin alemetidir pek perişan halimiz

Münkire nimmer oluptur canımız hem malımız

Beyi yedi urufla erişe zevatlınız

Nala kılın ehli iman oldu cihadı kebir

Emri hakla mukkeyit ellibeşte bu tedbir

 

Ey münafık nara yaktın güldem nazik yarimi

Gülsüme nisbetmi ettin ol piri pikatımı

Bende narına yanayım felek duysun zarımı

Bir hafif rüzgarla nihan etme zarımı

Nala kılın ehli iman oldu cihadı kebir

Emri hakla mukkeyit ellibeşte bu tedbir

 

Dilden bir tahrikmi ettin macerayı haydari

Yurdu yaran oldu cihanda gez serseri

Nolaki destime geçe siiri ğudayı teberi

Narayi derbimle ol hefti takavayi ğabari

Nala kılın ehli iman oldu cihadı kebir

Emri hakla mukkeyit ellibeşte bu tedbir

 

Hep muhibbi mihri Kevser caburidir cümlesi

Zi hidayet mesleki hep haydaridir cümlesi

Cana minnet eylemezler ğurdemidir cümlesi

Nala kılın ehli iman oldu cihadı kebir

Emri hakla mukkeyit ellibeşte bu tedbir

 

Bir gün ola yevmülhaşre hak sizi davet ede

İntikamla teyezelden haşaki himmet ede

Emri hakla her mvekel mevkiler taksim ede

Şehide gülşen sezadır nari cehennem yezide

Nala kılın ehli iman oldu cihadı kebir

Emri hakla mukkeyit ellibeşte bu tedbir

 

*********

Dinleyin güftarı hakikat ehli

Sıtkile ikrarı verene bakın

Hazreti merdanın takik kelamı

Cabirun girdiği fırına bakın

 

Bu yolun binasının kurdu erenler

Serini bu yola verdi erenler

Evvel ikrar verip sonra geri dönenler

İste olmerdudi tuğyana bakın

 

Dil ile ikrarı verdi nicesi

Aşıklar elinden aşkın hecesi

Visali Leylanın kanı bahası

Şol Cemallullaha erene bakın

 

Edı-uların ehti-pimanı olmaz

Bin yıl ğızmet etse sırrına ermez

Cihan hep nur olsa zerresin görmez

Bir sırrı nihandır pünhana bakın

 

İkrar verdim şaha dönmezem billah

Görelim davayı hasbeta lillah

Hüseyn’i sevenler işte gerbela

Haydaridir şahı gubana bakın

 

*************

 

Eristi küsüme elveda ünü

Dökülsün gözyaşım barana sebep

Ayrılık hasreti vavela günü

Yürekten mevç vuran hicrana sebep

 

Zamana sitemi ğam-melalım

Cefay müsübet mührü-hilalım

Cefay müsübet mührü-hilalım

Sedakatla ehti-pimana sebep

 

Keşfi hal olmasın nadandan sakın

Aşkın ateşini nadandan sakın

Bu davasız derdin zarına bakın

Asirun-rahima sultana sebep

 

Bir bad esti dili sitem karıma

Bakın şu talihi ğun-ğavarıma

Alemde seyretsin ahuzarıma

Kibriki oğ kaşı kemana sebeb

 

Elveda eyledik dildari yaran

Dile mecruhumu ettiniz viran

Matemi merhem kıl haydari-nalan

Tahammül kıl çarği zamana sebeb

 

************

 

Tahtiri kasamla irad eyledi

Yazmış fermanım heran ağlasın

Yar hasrette bende ayrılık derdi

Gözlerim yaşından tufan ağlasın

 

Yükselt figanımı aşığı-nalan

Nameyi hicrinle gurbeti dolan

Hani görünmüyor iğvani-yaran

Seni bu dert ile gören ağlasın

 

Eyubu bin derde zar eden Mevla

Mecnunda çöllerde dolaştı amma

Hiç kimseye kıyas değil bu sevda

Ancak ki aşığı-suzan ağlasın

 

Ayrılık hasreti yaktı sinemi

Kesti sabrımdaki tahammülümü

Doldurun zehr ile badei-cemi

Davayı derd için lokman ağlasın

 

Eyle feryadını haydari-nalan

Yollarımı kesti kan ile hicran

Ahuzarda kaldı İğvani-yaran

Dağların başında kalan ağlasın

Bu derdi çeken canlar ağlasın

 

******

 

Ateşten bir gömlek giyeyim dersen

Bu yolu bilipte gelesin gerek

Hakkın divanına durayım dersen

Mürşidi kamile uyasın gerek

 

Demir leblebidir bizim nanımız

Onu yemez bizde ham ervahımız

Ehlibeyt yoluna giden aşığız

Bu yola uyupta gelesin gerek

 

Yalan-dolan yoktur irşadımızda

Hakkın kelamıdır muradımızda

Ehlibeytin ismi düvazdemizde

Pişipte nar ile yanasın gerek

 

Dertli Nalan (Aziz) yaram çoktur dertliyim

Mezhep bilme sade islamiyem

İmam Hüseyin’in bir neferiyim

Hak-Muhammed-Ali’yi bilesin gerek