ALİ ERTURAN

DEDE (HIDIR ABDAL SULTAN OCAĞI)

İDARECİ – ARAŞTIRMACI)

 (2 Ekim 1938 / 2 Ocak 2004)

 AYHAN AYDIN

 

Ali Erturan, Galatasaray Lisesi ve İ. T. İ. A. mezunu, hayatta iken Alevilik için çok şeyler yapan Abbas Erturan ve gül yüzlü Alevi analarından Güllü Erturan’ın çocuğu olarak büyüyen bir inanç önderimiz.

Kendisinin ocak zade Alevi dedeleri arasında farklı bir yeri var.

Belki kendisi erkan ve cem yürütmedi ama o bir ocaktan gelen ocak zade; hem de bu konuyla yakından ilgilenen birisi olarak hep Aleviliğin, dedeliğin içinde oldu.

Uzun yıllar görev yaptığı CEM Vakfı’nda bir inanç önderinin her zaman çalışarak, üreterek “masa başında” da halka çok yararlı olabileceğini gösterdi.

Kendisiyle yaptığım söyleşide hem yaşam öyküsünü, anılarını; hem de, Alevilik’le, ocaklarla, cemevleriyle, dedelerle ilgili bilgi birikimlerini sizlere ulaştırmaya çalıştım.

Sayın Erturan yaşamınızı, hayat öykünüzü  bize nasıl anlatırsınız?

 

Sayın Aydın hayatımı kronolojik olarak ana hatları ile gözden geçirirsek zannederim sorunuzun yanıtını vermiş olurum.

Nüfusum, Erzincan Kemaliye Ocak Köyü’ne kayıtlı ama 2.10.1938 İstanbul doğumluyum ve İstanbul’da büyüdüm.

Soy ağacımız şöyledir:

Erzincan – Kemaliye Ocak Köyü’nde (Hıdır Abdal Sultan Ocağı’nda) yaşamış ve yaşayan ‘Hokka Gil’ ailesinin Abbas Erturan Kolu’ndan geliriz.

YIL 1781: Bize, köyde önceleri Hokkaoğulları derlermiş. Hokkaoğlu İbrahim, dedem Aşir’in babası İsmail’in babasıdır. Dedem Aşir Efendi Yemen Savaşı’nda yaralanmış; Antep’e kadar gelmiş, köye gelemeden şehit olmuş.

Babam Abbas Erturan (1889-1962) ve amcalarım küçük yaşta yetim kalmışlar. 13 yaşlarına geldiğinde babam İstanbul’a gelmiş. Kahveci çıraklığı yapmaya başlamış. 18 yaşlarına geldiği sırada apar topar askere almışlar, 1906’dan 1915 kadar çeşitli cephelerde; Çanakkale de, Erzurum da savaşmış…

Babam askerden geldikten sonra arabacılık yapmaya başlamış zaman içinde birkaç arabası olmuş sonra da bileği, yüreği ve dürüstlüğü sayesinde arabacılar kahyası olmuş. (şimdinin şoförler cemiyeti başkanı)

1940’larda zahire ticaretine başlamış. Eminönü’nün sayılı tüccarları arasına katılmış, 1962 de vefatına kadar bu konu ile iştigal etti.

 

YIL 1923: 1923 Yılında Türkiye’de Cumhuriyet kurulurken bizim ailede de düğün dernek kurulmuş. Babam, annem ile evlenmiş. 4 çocukları olmuş, en küçükleri benim.

 

YIL 1938: 1 Ekim gece. Annem rüyasında Hz. Ali’yi görüyor. “Yarın doğuracağın çocuğun adını Ali koy” diyor. 2 Ekim ben doğuyorum. Atatürk; büyük önder öleli 38 gün olmuş; Annem “40’ı çıkmadığı” için sokağa çıkamıyor, ağlayanlar arasında karışamıyor, çok sevdiği Atasının Dolmabahçe’deki naaşını ziyaret edemiyor.

Doğduğum ev Unkapanı’nda köprünün başlangıcında, köylülerimizin, hemşerilerin, o devirde Alevilerin çok bulunduğu bölge.

1945’lerde, ticarette muvaffak olan babamın maddi imkanların iyileşmesi nedeni ile Fatih’te, itfaiyenin karşısında bahçeli bir ev alıyoruz, oraya taşınıyoruz.

 

YIL 1950: 1950’de ilkokulu bitirip, açılan Galatasaray Lisesi imtihanını kazanıyorum. Önce Ortaköy, sonra Galatasarayda ki lise binasında, 1959’a kadar okuyacağım, feyz alacağım, mensubiyeti ile gurur duyacağım okuluma yatılı olarak başlıyorum.

Galatasaray Lisesi bitince ailemin ticaretle meşgul olması nedeni ile İ.T.İ. Akademisi imtihanlarına girdim ve kazandım.

 

YIL 1962: 1962’de babamın vefatına kadar İktisadi Ticari İlimler Akademisi’nde okudum. Daha sonra okulu yarım bırakarak askere gittim.

Manisa’nın Kula-Selendisinde bir dağ köyü olan Tahtacı-Kalburcu Köyü’nde yedek subay öğretmen olarak görev yaptım.

1964 yılına kadar bulunduğum köyde su, elektrik, yol gibi şeyler yoktu. Köy de zaten daha 15 senedir çadırlarını yıkıp yerleşik düzene geçen koyu softa bir yörük köyü idi.

Öğrencileri okula kazandırmak için 2 yıl boyunca çok mücadele ettim. “Kur’an kursu, okumak için yeterli”, “kızlar okuyacak da ne olacak? Sevgilisine mektup mu yazacak?”, “ çocukların hepsi okula giderse keçi sürüsüne kim bakacak?”, “birkaç tanesini nüfusa kaydetmeliyim ki okul derdi olmasın” gibi konularla mücadele edince düello için meydanlara çağrıldık, yolumuz kesildi, kavgalar edildi.

2 öğretim yılı öğretmen olarak görev yaptıktan sonra 1964 yazında Manisa’da üç ay askeri eğitimden sonra yedek subay teğmen olarak terhis oldum.

 

Yıl 1966: 7.7.1966’da köylüm Mübeccel Özdemir ile evlendim.

Kızım Nadide Gamze ve oğlum Emre Abbas doğduğu sıralarda yarım bırakıp gittiğim İ.T.İ Akademisi’ni gündüz çalışıp, gece okula giderek bitirdim.

25 sene mobilyacılık yaptık.

1990’a kadar maddi bakımdan inişli çıkışlı bir süreçten sonra 1991 yılında genel sekreter yardımcısı olarak Galatasaray Eğitim Vakfı’nda çalışmaya başladım.

 

YIL 1996: Nisan ayında “sadece Galatasaray Lisesi ve camiasına değil, Türkiye’ye hizmet et diye” CEM Vakfı’na çağırdılar.

1 Nisan 1996’dan beri CEM Vakfı’nda Genel Müdür Yardımcısı olarak hizmet etmekteyim.

 

Atikali-İstanbul’daki baba evinizin dedelerin, pirlerin, uğrak yeri olduğunu biliyoruz. Babanız da bunları ağırlamaktan çok hoşlanan biri imiş.

Babanız ve annenizden neler gördünüz, neler öğrendiniz, kimleri tanıdınız, sevdiniz?

 

YIL 1943: 5 yaşında iken Fatih’teki evimize gelen dedelerden görerek saz çalmaya heveslenmişim, evde ki sazın tellerini birkaç defa kopardıktan sonra saz bana yasaklanmış. Benim hatırladığım, saz diye çaldığım daha doğrusu saz niyetine (sesini ağzımla taklit ederek) çaldığım şey süpürge idi; hem çalar, hem de söylerdim (!)

 

YIL 1949: Garip oğlu Hasan Efendi’yi tanıdım. Fatih’deki evimize gelip gidenlerin içinde bana en çok tesir eden zat idi. Çünkü okuma yazma biliyor, okumuş insan. Ayrıca kitap yazan bir şair Sivas Dışlık’da 1876’da doğan Garipoğlu Hasan Efendi, 1949 tarihinde Hz. Ali ve Ehlibeyt ile ilgili şiirleri, deyişleri Farsça olarak kaleme almış ve kitap çalışmalarını, baskı hazırlıklarını evimizde yapmıştı. Kitabın baskı masraflarını da rahmetli babam karşılamış, bu konularda ki ilk sponsorluğunu bu kitap ile başlatmıştı. “Necmül-Kulub yahut Gönüller Yıldızı isimli eserin orijinallerinden biri kitaplığımdadır. Kitap haline getirilmiş fotokopisi de Cem Vakfı Merkez Kütüphanesi’ndedir.

 

YIL 1951: 1951 yazı, babam ile beraber köydeyiz. Zamanında, aileleri Ocak Köyü’nün zenginlerinden olan rahmetli Muharrem Erkul ile babamın bir konuşmasına şahit oldum. “Köyün Osmanlı zamanında vakıf olduğunu, ilgili padişah fermanlarının, sandıkta olduğunu, bunlardan bazılarının secere olabileceğini anlattı. Babam bunun üzerine iade edilmek üzere, çok eski, yıpranmış ve Arapça harfleri ile yazılı (Osmanlıca) yazılı evrakı aldı, İstanbul’a dönüşümüzde 15. noterde yeminli tercümana Arap harflerinden Latin harflerine çevirtti ve evrağı iade etti.

Bu secere’de :

a-    Hıdır Abdal Sultan’ın Karaca Ahmet Sultan’ın oğlu olduğu,

b-    Yeşil sarık sarma hakkına sahip olduğu, (sadece Hz. Muhammet Mustafa soyundan gelenler yeşil sarık sarabilir),

c-   Temiz soydan (yani Muhammet-Ali ve Ehlibeyt soyundan) geldiği, Zeynel Abidin evlatlarından olduğu,

d-    Bu bilgilerin Osmanlı kayıtlarında bulunduğu,

e-    Ve Hıdır Abdal’dan günümüze 33 nesil sayarak, Ocak Köyü’nün, ”geleni, geçeni yedirmek ve konaklatmak” şartı ile, vergiden muaf olduğu gibi bilgiler bulunmaktadır.

 

(Bu secere Ocak Köyü müzesinde, misafirhanede, Ocak kütüphanesinde, Mehmet Yaman’ın “Karaca Ahmet Sultan Hazretleri” kitabında, Mehmet Şimşek’in “Hıdır Abdal Ocağı” kitabında ve Ocak Köylü canların evlerinde bulunmaktadır.)

 

YIL 1952: Atikali-Nişanca’daki (İSTANBUL) büyük bir bahçe içindeki eskiden Harem ve Selamlığı olan ahşap bir eve taşındık.

Cem yapabildiğimiz, saz sesinin komşular tarafından duyulmadığı (!) 4 katı da bize ait bir ev.

Her kış evimize 20-30 dede gelirdi.

Bunların bazıları sadece durak olarak bizim evi kullanır, talipleri gelir onları alır götürürdü; bazıları ise bizde günlerce kalırdı.

O zamanlar 14-15 yaşlarında çocuğum, gidenlerin niye gittiğini, kalanların niye kaldığını bilmiyordum.

Sonradan öğrendim ki gidenlerin ocağı başka, kalanlar ise bizim mürşitlerimiz.

Sivas Höbek’ten, Divriği’den mürşitlerimiz gelirdi.

Bakırcı, Kalyoncu dedeleri hatırlıyorum. Çok bilgili idiler, hele Bakırcı Dede, camide hocalık, kilisede papazlık yapacak kadar dini bilgiye sahipti.

Ama benim gibi bir çocuğun sorduğu sorulara cevap veremiyordu, bilgi seviyeme inemiyordu. “Büyüyünce öğrenirsin” diyordu.

Kemaliye köylerinden olan Ağıl’dan gelen bir Mehmet Efendi vardı. (köyümüzden Dervişgil ile de akrabalığı da vardı) Bilgi deryası olan, çocukla çocuk, büyükle büyük olan bir dede idi.

Bilgisini aktarmasını bilen ender insanlardan biri idi; ne öğrendi isem ondan öğrendim.

Allah gani, gani rahmet eylesin.

En çok takıldığım, dedelere sorup cevabını alamadığım şey şu namaz meselesi idi. Sünni çocuklar, okul arkadaşlarımız Fatiha, Elham surelerini ezberlemiş bizi imtihan ediyorlardı, biz de bön, bön suratlarına bakıyorduk.

Mehmet Dede: ‘oğlum, niye sıkıntı çekiyorsun, sen de ezberle, sen de kıl namazını, madem ki, düzenli Cem yapılma olanağı yok, ibadetini, Allah’a olan kulluk görevini camide yap, orası da Allah’a ulaşılacak yolun başlangıcı, onun evi. Yalnız niyet ederken uydum hazır olan imama deme, uydum 12 İmam’a de; korkma Aleviliğine zarar gelmez. Biz de Müslümanız, biz de Kur-an’a bağlıyız. Hakk-Muhammet-Ali diyenlerdeniz” derdi.

Ağıllı Mehmet Efendi evimize geldiğinde peşinden ayrılmaz, ağzından çıkacak her şeyi ezberlemeye çalışırdım.

 

Alevilik sizce nedir? Ne zaman ve nasıl doğmuştur?

 

Cem Dergisi’nin bir sayısında, bir can’a aynı soruyu sormuşlar o da “şimdiye kadar Alevilikle ilgili 36 tarif okudum, 37’inciyi de ben yapayım” demiş ve bir tarif de o yapmıştı. Bir tarif yapmayıp kendimce niteliklerini yazacağım, okuyan kendince yorumunu yapsın (Cem Dergisi’nde buna benzer bir yanıt vardı, bu fikri oradan aldım).

 

Alevilik:           

 

1- Muhammed – Ali’nin aydınlıklı yoludur, inançtır.

2- İnanca korkuyla değil sevgiyle sarılmaktır.

3- Hakk ile bütünleşmek için verilen bir hizmet yarışıdır.

4-İnsanların dinine, diline, ırkına, rengine göre ayırmadan sevip bağrına basan, dinli, dinsiz halk düşmanı ve Hakk düşmanı zavallılara da acıyan, Tanrıdan onların bile affedilmesini isteyen ince bir yoldur.

5-Tanrıyı özünde, özünü Tanrıda bilmektir, gönül kabesini kırmamaktır.

6- Kimsenin inancıyla alay etmemektir. Hoşgörülü olmaktır.

7-Pirliktir, Mürşitliktir, Dedeliktir, Talipliktir, Musahipliktir, 4 kapı 40 makamdır, insan-ı kamil olma yoludur.

8- Hallacı Mansur’dur, Baba İshak’tır, Hünkar Bektaş-ı Veli’dir, Yunus Emre’dir, Kaygusuz Abdal’dır, Ahi Evran’dır, Abdal Musa’dır, Karaca Ahmet’tir, Hıdır Abdal’dır.

9- Sazdır, sözdür, halktan alıp Hakk’a ulaştıran semahtır, şiir, müzik, edebiyatla bezenmiş bir gül bahçesidir.

10- Karanlıkların düşmanı bir ışıktır, barıştır, sevgidir, kardeşliktir.

11- Çağdaş insanın sımsıkı sarılacağı bir yaşam felsefesidir.

12- Cumhuriyettir, laikliktir, demokrasidir, Atatürkçülüktür.

 

Alevilik nasıl doğmuştur, sorusunun cevabı için biraz tarih sayfalarını karıştırmak İslam’a ve Aleviliğe daha geniş bir perspektiften bakmak gerekir:

 

Dönemlere göre İslam

 

Emeviler Devri

 

İslam VII. Yüzyıl ürünüdür. Yüz yılın ikinci yarısından sonra Arap yarımadasının dışına taşmaya başlamış ve yeni din bir ideoloji olarak benimsetilmeye çalışılmıştır. Toprak almayı ve ganimet edinmeyi amaçlayan, kendilerinden başkasını köle (mevali) gören Emevilerin İslamı, katı bir Arap milliyetçiliği şeklinde ve silah zoruyla yaymaları neticesi Mısır, İran ve Orta Asya da ki milletler büyük katliamlara uğramış, fakat Türklerin büyük bir çoğunluğu eski dinlerini bırakıp müslüman olmamışlardır.

 

Abbasiler Devri

 

Abbasiler döneminde milliyetçilikten ümmetçiliğe geçilmiş, dini yayma öncelik kazanmış yer ve ganimet edinme ikinci planda düşünülmüştür. Özellikle Türklere görevler verilerek İslam’ın içine çekilmek istenmiştir. Emeviler devrine göre de İslamlaşmaya eğilim yoğunlaşmıştır.

Türklerin hasletleri icabı mazlumun yanında olmak, hakkı yenene yardım etmek gibi düşüncelerin neticesinde Ehlibeyt’e sevgi ve bağlılıkları vardır.

Hz. Muhammed’in amcası Hz. Abbas’ın soyundan gelen Abbasiler de, Ehlibeyt’e yakınlıkları nedeni ile Türkler tarafından iktidara getirilmişlerdir. Ama Abbasiler, Ehlibeyt’e ve kendi devirlerindeki On İki İmamlar’a, iktidar ellerinden gidecek korkusu ile etmediklerini bırakmamışlardır.

Türklerin İslam’ı kabul tarihi olan 9. Yüzyıl sonu 10 yüzyıl başlarında tasavvuf düşüncesi hemen hemen sistemleşmiş ve klasik devrini tamamlama noktasına yaklaşmıştı.

Türk insanının İslam’a girişinden sonraki devre, esas anlamda tarikatlar devresi oldu.

Emevi ve Abbasilerin kılıçla yapamadıklarını eli bastonlu tahtakılıçlı dervişler yapmış.

Türk illerinin çoğunu İslam’a kazandırmışlardır.

Tarihçilerin genel kanısına göre İslam, Asya’daki Türk illerinde, Türk topluluklarında katı, kuralca ve merkezci Sünni biçimiyle değil, mutasavvuf dervişlerin yorumladıkları biçimiyle, yani tasavvufi ve Alevi biçimiyle benimsenmiştir.

9 .,10. ve 11. Yüzyıllar Asya’dan Orta Doğu ve Anadolu’ya yoğun Türk – Türkmen göçünün yaşandığı yıllardır.

Yüzyıllardır Anadolu’ya gelenlerin az bir bölümü Şamanlıklarını koruyor olmakla birlikte çoğu İslamlaşmıştır, ama İslam’ın tasavvufi cephesinde.

Siyasal olaylar onları Ehlibeyt sevgisinin yanına itmişti.

Yani Anadolu’ya gelenlerin çoğu Alevi inancındadır.

 

Selçuklular Devri

 

Göçler birkaç yıl içinde Anadolu’nun etnik simasında büyük değişiklikler oluşturdu. Bu kozmopolit insan yapısı orta Anadolu’ya sığmaz oldu. Bu yetmezmiş gibi yine Moğol istilasından ve hakimiyetinden (1243 – 1308) kurtulmak istiyen çoğu Irak bölgesinde üstlenen Hatimiler, İran ve Irak’da bulunan mutasavvıf dervişler Anadolu’ya sığınır ve barınak bulurlar.

Hacı Bektaş gibi mutasavvıf düşünürler, Asya’dan gelen Yesevi dervişleri ile ‘Horasan Erenleri’, Anadolu’da, İslamı adeta bir Türk ulusal dinine çevirirler. Köylünün, göçenin, Türk – Türkmen çevrelerin dinsel inancı Alevilik olur. 13 yüzyılda Anadolu’da ‘milyonlarca’ sözü ile ifade edilen çoğunlukta Alevi (ve türevleri) nüfus vardır.

Bu durum Alman sosyolog Frans Babinger’i Selçuklu Anadolu’sunda egemen öğrenim Alevilik olduğu saptamasına götürür. 1921’lerde yayınladığı ‘Anadolu’da İslamiyet’ adlı yazısında savunur. Bunun bir nevi ispatı olan Babai isyanları (1238 – 1240) örnek olarak gösterilebilir. Selçuklu yönetimine karşı ayaklanan Alevi topluluklar devleti iki yıl uğraştıracak güçte ve yoğunluktadır. (Baki Öz)

Farsça’nın resmi dil ve kültür dili olduğu o günlerde, Anadolu’ya yeni gelen dervişler Orta Asya kökenli ve eski Türk yaşantısından çizgiler taşıyan bir dille Türkçe konuşuyor, şehirlerden çok göçebe Türkmen toplulukları arasında dolaşarak, onların dini duygu ve düşüncelerine yön veriyorlardı.

Türklerin kahramanlık duygularına, savaşçı ruhuna, dini duygularla da egemen olan bu dervişler, tesirlerini daha ziyade sınır boylarındaki uçlarda gösteriyorlardı.

Böylece Selçuklu Türkiye’sinde, Anadolu’da, Gaziyan-ı Rum olarak bilinen bir örgüt ortaya çıktı. Tahta kılıçlı Alp erenler olarakta bilinen bu örgüt Türkistan’dan Anadolu’ya gelen Horasan erenleri’nin katılımı ile iyice güçlendi.

Ahmet Yesevi yönlü, Hacı Bektaş yolunda ki Alp erenler, dervişler daha ziyade Horasan Türklerinden oluşuyordu. Yeni kurulan beyliklere destek olan Tahta kılıçlı alp erenler sayesinde, 13. Asırda Bizanslıların elinde olan her yer yüz yıl sonlarında, Türk beyliklerinin eline geçti. Anadolu’dan sonra Balkanlara geçen, çoğunluğu Alevi – Bektaşi olan bu dervişler oraları İslam adına, gönülleri ile, tahta kılıçları ile İslam kolonileri haline getirmişlerdir.

Bu dervişler Hıristiyan topraklarına girer, din yolunda halkı çalışmaya, doğruluğa, eşitliğe, temizliğe yöneltirlerdi.

Bunun için Türkçe konuşmak, Türk gibi olmak, ayırt etmeden yoksullara yardım etmenin gereğini öğütlerlerdi.

Müslümanlığı kolaylaştırmak yoluyla Hıristiyanları Türkler’e, İslam’a ısındırırlardı.

Osmanlıların bilinen Balkan fetihlerinden önce Alevi – Bektaşi dervişleri bu yörelerdedir.

Hacı Bektaş, Sarı Saltık’ı Balkanlara 1264’de görevli göndermişti. Osmanlı devleti bu tarihten 35 yıl sonra kurulacak, 90 yıl sonra ise Rumeli’ne ayak basacaktır.

Bizans’a karşı Üsküdar ve Merdivenköy’de oluşturulan uçlar da, Karaca Ahmed, Sarı Saltuk, Gözcü Baba, Eren Baba, Sarı Gazi, Kartal Baba ve daha bir çok Horasan Erenlerinin bu ülkeler doğrultusunda, Türklük ve Müslümanlığı yaymak için görev yaptıklarını biliyoruz. (Zeki Zerman, Kadıköy ve Öyküsü S. 89)

 

Osmanlı (Osman Bey) Devri :

 

Selçuklular devri kapanırken Osmanlı devri, önce beylik şeklinde başlamış zaman içinde imparatorluğa dönüşmüştür.

Osmanlı kurucuları Alevi düşünceli köylü, göçer, Türk – Türkmen çevreleri kitlesel bir güç olarak görürler ve ancak onların desteği ile devlet olurlar.

XVI. yüzyıla ait bir Venedik belgesinde Anadolu halkının beşte dördü Alevi – Şii olarak tanımlanır. Sayıda abartıda olsa bu yüz yıllarda Anadolu’da oldukça yoğun bir Alevi halk topluluğu olduğu kesindir.

13. asırda Anadolu’daki durum özetle şudur: Moğol istilası, Anadolu’ya bugünki Irak, İran ve Azerbaycan yörelerinden gelen, çeşitli kavimlerden, yüz binlerce göçmen!

Dini içtimai, askeri ve kültürel bir kargaşa.

Selçuklu çökmüş, Osmanlı beylik halinde, devlet olmaya doğru emeklemekte…

Moğol, Arap, İran, Bizans kendi kültürünü yayma çabasında.

Ekseriyeti Orta Asya’dan çeşitli tarihlerde göçen Türk – Türkmenlerden oluşan Anadolu mozaiği çaresiz ne yöne gideceğini bilememekte.

Bu arada Türklüğe sahip çıkan 2 kişi var. Biri Karaman beyi Mehmet Bey.

O ‘Resmi dilimiz Türkçe olmalıdır’ diyor.

Diğeri de bir pir: Hacı Bektaş.

O da diyor ki ‘Madem ki Türküz, sazımızda, sözümüzde, ibadetimiz de Türkçe olmalı ’.

İslamı tasavvufi yönü ile kabul etmiş, dinsel inancı Alevilik olan çeşitli tarikatlar, ışık tekkeleri ve ocaklar Sünni devletin baskısından kurtulmak, bir düşünce etrafında toplanmak ve diğer içtimai nedenlerden dolayı Hacı Bektaşi Pir bilmişler, onun potasında eriyerek bir olmayı, iri olmayı, diri olmayı yeğlemişlerdir.

 

Ocak Ne Demektir?

 

Bilimsel açıklaması yapılmamış, cevabı netleşmemiş bir soru!

Tarihçiler, resmi tarihten uzaklaşıp asıl ve doğru tarihe yaklaşabildikçe ocakların doğuşunu, şeklini ve cinsini gerekçeleriyle beraber daha iyi bir biçimde ortaya koyabileceklerini düşünüyorum.

Ben, ocağı içinde manevi ateş yakılan bir yer olarak ele alıyor, ocağın Ehlibeyt olduğu, öğretilerin Muhammed-Ali yolu olduğu, ocakta yanan ateşinde bildiğimiz ateşlerden olmadığını söylüyorum.

Ocakda yanan o ateş Allah sevgisinin ateşidir, Allah aşkının ateşidir; ısısı ile içimizi ısıtacak, ışığı ile yolumuzu aydınlatacak bir ateştir.

O ateş hamı pişirecek, cehaleti kemale eriştirecek, insanları iyiliğe, doğruluğa davet edecek ve irşat edecektir.

O ateşte mürşit vardır, rehber vardır, dede vardır, talip vardır.

Ocak eğitimin başladığı yer, hayatın yaşandığı yer, Hakk’a yürünen yerdir.

Benim ocak anlayışımda ki ocak işte böyle bir ocak, ateş böyle bir ateştir.

Ocaklar, tarihte birer dergah olarak görev yaparken oradan manevi birşeyler almak isteyenlere istediklerini fazlasıyla vermişlerdir; insanların dertlerinin dermanı ve umut kapısı olmuşlardır.

Ocakların işlevleri statüleri ve verdikleri hizmet bakımından birbirlerinden farklılıkları yoktur.

Aynı manevi güzellikler, ‘halka hizmet, hakka hizmet’ düsturu ile nesilden nesile aktarılmıştır.

Bana göre ocaklar arası farklılık sadece verilen görev açısından değişiklik arz eder, yoksa ocakların birbirine üstünlüğü düşünülemez.

 

Dede kimdir? Alevilikte yeri, önemi nedir?

Sizce günümüzde bir dede de olması gereken ideal unsurlar neler olmalıdır? Her dede soyundan gelen dedelik yapabilir mi?

 

Dede, her konuda talibine örnek olacak kemalat ve olgunlukta, toplum tarafından sevilen ve sayılan, Muhammed – Ali’nin yolunu iyi bilen öğretmendir.

Sözü ile davranışı ile, hareketleri ile etrafına pozitif elektrik saçan, aşına, eşine, işine bağlı, eline, diline, beline sahip olan insan dededir.

Bu vasıfları ile dede Alevilikte iyi bir örnektir, bir prototiptir; herkes dede gibi olmaya çalışmalıdır.

Zaten bir Alevinin Alevi olabilmesi içinde bir mürşit eli tutması birini kendisine örnek alması gerekir.

Dedeler elbet Seyyid olmalı, Ehlibeyt soyundan gelmelidir; ama yukarıdaki vasıflara sahip ise ve kendini yetiştirmiş ise.

Eğer bu vasıflara sahip değil ise bel evladıyım, diye bir hırsızın, bir arsızın, bir sarhoşun, bir kendini bilmezin, bilgisizin, halkın sevgisini kazanamamış bir kimsenin ‘ben dedeyim çünkü seyyidim’ demesi kadar yanlış bir şey olamaz; zaten böyle bir şey de şimdiye kadar olmamıştır.

Dedelik müessesesi, dede ailesindeki en bilgili, saygın kişinin aile tarafından posta oturtulması ile bugüne kadar süre gelmiştir.

Bundan sonrası Alevilikle ilgili daha kapsamlı çalışmalarda, teoriler tartışılırken, bugünki sosyolojik şartlar da göz önüne alarak sistem konuşulmalı, tartışılmalı ve revize edilmelidir.

 

Sayın Erturan, dede yetiştirmek ve dedelerin bilgilerini geliştirmek için bir dede okulu açılabilir mi? Açılırsa bu nasıl bir okul olmalıdır, burada kimler dede adaylarına ve dedelere ders verebilir? Örneğin inanca, ibadete ilişkin belgeleri kim aktaracak?

 

Sayın Aydın, bilindiği gibi en son 1826’da II. Mahmut zamanında ki yazılı evrak ve kitap kıyımından sonra Alevilik yazılı metinlerle değil, babadan oğula nakiller ile bugüne geldi.

Ayrıca şehirleşen Aleviler, Aleviliği önce pratiğinden sonra teorisinden kopma noktasına getirdiler.

Bu faktörleri göz önüne aldığımız vakit tabi ki dede okuluna ihtiyaç var, eğitime ihtiyaç var.

Aleviliği 12. Asırdan 21. Asıra, köyden şehire getiremediğimiz zaman çocuklarımıza bırakacağımız kültür mirasından söz edemeyiz.

Alevilik konusunda en eski ve en doğru bilgi kaynaklarına ulaşılarak Alevi toplumunun aydınlanmasını ve bilinçlenmesini sağlamak gerekir.

Temel uğraş, Alevilik-Bektaşilik-Mevlevilik üzerine bilgi derleme, değerlendirme, yayınlama, arşivleme, kitaplık kurma, eğitim destekleme ve benzeri çalışmalar olması gerekir.

Bu konuda dikkat edilecek mesele Bilgi ve Eğitim, birliğinin sağlanmasıdır.

Bu işleri şöyle gruplayabiliriz:

 

A) Bilgi, belge derleme

a1) Kültür arşivi ve kütüphane kurma

a2) Yayın işleri kitap, dergi, internet, takvim gibi halka ulaşacak çalışmalar

B) İslam dini araştırmaları yapacak birimler

C) Anadolu Aleviliğini araştıracak birimler

D) Eğitim hizmetleri yapacak birimleri oluşturmak

A birimi gelişip, mükemmelleştikçe B, C ve D birimlerine kaynak oluşturacaktır.

A, B, C, D birimlerinin bir arada, birbirlerini tamamlayıcı şekilde çalışması ile de ‘tasavvufi islam araştırma enstitüsü’nün temeli atılmış olacaktır.

Bilgi Derleme, Yayınlama ile ilgili çalışmaların neticesinde, kendimizi tanımak, çok iyi bir şekilde tanıtarak, bizi tanımayanlar ile diyalog kurup yanlış anlamaları ortadan kaldırmak gibi sonuçlar elde ederiz; Bu çalışmalar ile resmi tarihteki yanlışları bulup düzelterek, kendi aramızda dini bilgi birliğini sağlayarak, her inançtan insanla bir arada, hoşgörü ortamında, kardeşçe yaşayabiliriz.

Bu ortamı yaratabilmek sistematik, ilmi ve süratli çalışmamıza bağlıdır.

Eğer biz, Muharremi, yas orucunu, Hz. Hüseyin’i doğru anlatamamışsak, dini müfredat programı hazırlamamışsak, inanç önderlerimizi iyi yetiştirememişsek, bizimle aynı inançtan olmayan insanlardan, devletten bizi anlamalarını nasıl bekleyebiliriz?

Cem kültür evlerinin terör yuvası olmadığı, oralarda; ibadet edildiği, insanlara, eline, diline, beline, işine, eşine, aşına, sahip çıkması gerektiği, vatanını, milletini sevmesi, ilim, irfan, kardeşlik öğretildiği anlatılmazsa ve buraların nasıl yönetileceğine dair bir fikir birliği yaratamamış ve bir idari yönetmelik hazırlamamışsak (devletin diğer inanç ve kültür merkezlerine sahip çıktığı şekilde) bizim cem kültür evlerimize de sahip çıkmasını nasıl bekleyebiliriz?

 

Bu durumda:

1)    Alevi – İslam inanç önderleri teşkilat, (hiyerarşik yapılanma) modeli belirlenmeli ve hayata geçirilmeli,

2)    Cem Kültür Evleri idari yönetmeliği yapılmalı,

3)    İlk öğretim sınıfları ders programına göre dini müfredat çalışmaları yapılmalıdır.

 

Sizce ideal bir cem evi ve/veya Alevi derneği, vakfı nasıl bir idari yapıya sahip olmalıdır?

 

İskeletini hazırladığım, sonra komisyonlar ve kuruluşlar tarafından yapılan ilave ve çıkartmalarla anonim hale gelen, herkesin sahiplendiği ve üzerinde çalışılan ‘Cem Kültür Evleri İdari Yönetmeliği’ sanırım sorunun cevabı olacaktır.

Cem Kültür Evleri İdari Yönetmelik Taslak Çalışması Ve Takvimi

 

1996 yılından beri İstanbul’daki mevcut bütün cem kültür evleri ile yapılan ortak çalışmaları hızlandırarak ve artık bir neticeye ulaştırmak için bir idari yönetmelik taslağı hazırladım.

Kasım 2000’de, şubeler seminerinde, Cem Vakfı bünyesinde tartışıldı ve bir komisyon oluşturuldu.

Bu komisyon Cem Vakfı arşivinde bulunan 1996’dan beri bu konu ile ilgili gerek Diyanet’te, gerekse vakıflarda yapılan çalışmaları, mahkeme ve yargıtay kararlarını, Diyanet İşleri Başkanlığı kuruluş ve işleyiş yönetmeliklerini inceledi. Yönetmeliğe ilave edilecek hususlar komisyonda işlendikten sonra, İstanbul içinde ki diğer cem kültür evleri temsilcileri ile toplantılar yapıldı.

Bu toplantılar neticesi ortak bir metin hazırlanarak Türkiye genelinde ki cem kültür evleri başkan ve hukukçularına mektup ve davetiye yazılmasına, onlarında onayını alarak cem kültür evleri idari yönetmeliğinin kamuoyuna duyurulmasına 2001 Haziranında karar verildi ve mektup yazıldı.

 

CEM KÜLTÜR EVLERİ İDARİ YÖNETMELİĞİ TASLAĞI

HUKUKİ DAYANAK

 

MADDE 1: Anayasanın 10 ve 24.maddelerindeki Anayasal haklarımıza dayanarak mevcut ve açılacak cem kültür evlerinde kullanılmak üzere bu yönetmelik hazırlanmıştır.

 

MADDE II: Anayasanın 24. Maddesine göre; “Herkes vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir. Devletin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmeksizin (Anayasa Madde 14) milletin bölünmez bütünlüğünü bozmadan dil, ırk, din ve mezhep ayrımı yapmadan ibadet, dini ayin ve törenler serbesttir. Hiç kimse dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz. Okullarda okutulan Din Kültürü ve Ahlak öğretimi dışındaki Din Eğitim ve Öğretimi yapılabilir.”

Anayasanın 10. Maddesine göre de “Herkes dil, ırk, renk, cinsiyeti, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle, ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.”

Bu maddeye göre de ibadet yapılan yerler olan, Cem kültür evleri de diğer yasal ibadet yerleri gibi işlev görebilir.

Mevcut ve açılacak Cem kültür evleri için hazırlanan, çalışma esasları belirtilen bu yönetmelik Anayasanın ilgili maddelerine dayanmaktadır.

 

AMAÇ VE KAPSAM

 

MADDE III: Cem kültür evleri, Alevi İslam’ın kendine özgü ibadetinin zorunlu mekanının adıdır.

Cem kültür evinde cemal cemale halka namazı vardır.

Cem kültür evi nefsin terbiye edilerek kamil insan olmanın mekanıdır; nefsani duygular yoktur; Hz. Muhammed’in mescidinde olduğu gibi, kabenin tavaf edildiğinde olduğu gibi kadın, erkek ayrımı yapmadan ibadet vardır.

Er meydanı değil er, bacı meydanıdır.

Cem kültür evi, Kur’an emri doğrultusunda insanları iyiliğe, güzelliğe, birliğe ve sevgiye davet edilerek ibadet edilen yerdir.

Cem kültür evleri, “Tanrı mekandan münezehtir, dolayısıyla Tanrı ile buluştuğunuz her yer ibadethanedir” düşüncesi ile kurulmuş, halka namazını niyaz ile birleştirerek caminin karşısında değil yanında yer almıştır.

Cem kültür evleri kurulurken hedeflenen amaç; her inançtan insanla beraber ve iyi yaşamak için insan sevgisi ile yoğrulmuş, hoş görüyü esas alan inancımızı tanıtmak, anlatmak paylaşmak, yanlış ön yargıları düzelterek diyalog kurmak ve ülkenin bölünmez bütünlüğü bağlamında tüm inançlarla kardeşliği pekiştirmektir.

Ayrıca kültürel hizmetler ile bütün insanlığa doğru bilgi sunmaktır.

 

MADDE IV: Bu yönetmelik;

 

1- Türkiye içinde ve dışında mevcut ve oluşacak cem kültür evlerini,

2-    Mevcut, fakat işlevini kaybetmiş, geçmişte bu amaçla kullanılmış tarihi önemi olan inanç merkezlerini kapsar.

 

CEM KÜLTÜR EVİ VE OLUŞUMU

 

MADDE V: Cem kültür evleri;

 

1) Her Cem Kültür evinde Atatürk ilke ve devrimlerini de kapsayan bir kitaplık olmalıdır.

Bir Atatürk köşesi oluşturulmalı, burada:

a) Asılı Türk bayrağı

b) Atatürk posterleri

c) Atatürk’ün gençliğe hitabesi

d) İstiklal marşı bulunmalıdır.

 

2)    Mimari açıdan bakıldığında adına yakışır nitelikte olmalı, gece kondu gibi ve bir apartman katında olmamalı, (Cem Vakfı tarafından organize edilen yarışma sonucu ortaya çıkan 12 örnekten biri esas alınarak cem kültür evi inşa edilebilir),

3)    Bu binada sabit giderleri karşılamak üzere gelir getirici mekanların bulunmasına dikkat edilmelidir,

4)    Binanın büyüklüğüne göre yurt, burs, çeşitli kurs mekanları, cenaze kaldırma hizmetleri, aşevi kafeterya, sağlık hizmetleri gibi sosyal, panel, konferans, cem kültür evi gibi kültürel konuları işleyen mekanların bulunduğu projeye dayandırılmalıdır.

 

CEM KÜLTÜR EVİ YÖNETİMİ

 

MADDE VI: Cem kültür evleri yöredeki insanların kurduğu dernek veya vakıflara bağlı olduğu gibi tamamen bağımsız da olabilir.

a)    Dernek veya vakıflara bağlı ise bağlı bulunduğu kurumun genel kurulunca seçilen yönetim kurulları, cem kültür evleri için yeterli sayıda ücretli personeli atar.

b)    Cem kültür evleri dernek veya vakıflara bağlı değil ise, bir tüzel kişilik kazanıncaya kadar en az 3 kişiden oluşacak yönetimi; yerleşim birimindeki insanlar seçer.

 

CEM KÜLTÜR EVİ YÖNETİCİLERİNİN VASIF VE GÖREVLERİ

 

MADDE VII: Cem kültür evlerindeki görevlerin ifasında süreklilik esasdır. Bu sürekliliği temin etmek için seçilecek veya atanacak yöneticilerin hizmete ehil, kamil insan ve halk tarafından sevilen kimseler olması gerekir.

 

1-    Emniyet tedbirlerinin alınmasını sağlamak,

2-    İnanç ve kültür hizmetlerinin sürekli olarak ifasını temin etmek, bunu yıllık çalışma programlarıyla önceden belirleyerek tatbik etmek görevleri arasındadır.

 

Galatasaray Eğitim Vakfı’ndan sonra Cem Vakfı’nda idareci olarak çalışan birisiniz. Her kurumda olduğu gibi Alevi vakıflarında da yönetmeliklerin, tüzüklerin önemine inanıyorsunuz.

Bu konuda siz neler yaptınız? Neler yapıyorsunuz?

 

Yazılı olmayan herşeyin bir gün kaybolacağı, en azından şekil değiştirerek ikilemlere sebep olacağı düşüncesiyle bazılarına ‘bürokrasi’ gibi de gelse, Vakfı yazılı bir sisteme oturtmaya adım olmak üzere ‘Kurumsal Kimlik El Kitabı’ adını koyduğum notları bir araya getirdim.

İhtisası olan kimselerin kendi konularında çalışarak son halini vereceğimiz bu notlarda vakıflar genel müdürlüğünün Cem Vakfı’ndan istediği şeyler, Cem Vakfı’nın da şubelerden, kurucu üyelerden istedikleri, yapılması gereken şeyler var.

Klasör ve bilgisayarların hangi sisteme göre nerede ve nasıl klase edileceği, kültür arşivi, kütüphane, burs, personel, kira sözleşmeleri ve buna benzer konular için 13 yönetmelik, basılı malzemelerin standartlaştırılması için hazırlanmış örnekler, teşkilatlanmanın nasıl yapılacağı ve uygulamada önemli konuları içeren notlar 300 sayfayı buldu.

Bu notların, bildiklerimi paylaşmak, bilmediklerimizi öğrenmek için diğer vakıflara da tavsiye edilmesi, merkez ve şube yöneticilerinin de istifadesine sunulması gereğine inanıyorum.

 

Günümüzde Aleviliğin ve dedeliğin yaşadığı en önemli sorunlar nelerdir?

Bunlar nasıl aşılabilir?

 

Para, yetişmiş kaliteli insan ve çalışma programını yürütecek merkezi bir yapılanma ile bütün sorunların çözüleceğine inanıyorum.

Devlet diğer inançların ifasına ayırdığı kadar parayı Alevilere de ayırırsa ibadetimize yapacağımız Cem evleri inşa edilir, buraları yönetecek insanlar yetiştirilir ve legal merkezi bir teşkilatta bir araya gelen inanç sahipleri de neyi, nasıl yapacaklarını planlar ve uygular diye düşünüyorum.

 

Özellikle Sünni yurttaşlara, Alevi gençlere Alevilik nasıl anlatılır, Alevi – Sünni soğukluğu nasıl giderilir?

 

Alevilik nasıl anlatılır derken sorulan soru ile ne öğrenilmek istendiği belirlenmelidir; Aleviliğin neyi soruluyorsa felsefesi mi, tarihi mi, rütüelleri mi ona göre cevap verilmelidir.

Bu şekli formalitenin yanında bana göre Alevilik pek öyle anlatılacak bir şey değildir: Alevilik yaşanır!

Her Aleviyim, diyenin Alevi olduğuna da inanamıyorum. Çünkü piri yok, mürşidi yok, rehberi yok ve müsahibi yok.

Bu kimse Aleviliği ne derece bilecektir ki, bırakalım Sünniyi, Alevi gencine Aleviliği nasıl anlatacaktır?

Aleviliğin Ehli kişiler meseleyi ortaya koyup detayları ile anlatırlar. Bu kişiler yetişmiş dedelerdir.

Dede hikaye, efsane, rivayet anlatmadan ve acem palavrası atmadan, ilmi verilere dayanarak konuyu anlatabildiği an, bizi yanlış tanıyanlar da, konuyu öğrenmek isteyenler de, Aleviliği anlayacak ve ona yaklaşacak, aynı zamanda Alevi – Sünni soğukluğu da (sabit fikirliler hariç) giderilecektir kanaatındayım.

Aleviliği gerek gençlere, gerek konuya yabancı olanlara anlatabilmek için önce hep beraber bir geminin içinde olduğumuzu, biz hangi yöne gidersek gidelim geminin kendi rotasından çıkmayacağını aklımızdan çıkarmamalıyız.

Rotayı legal yollarla bizim istediğimiz yöne çevirmek istiyor, dış kaynakların oyuncağı olmak istemiyorsak önce:

-       Lehte ve aleyhte yazılı kitapları okuyup, onların sentezini yaparak bilgilerimizin kalitesini yükseltmeli ve mürşit eli tutarak ‘kendimizi tanımalıyız’.

-       Elimizde saz ve gül, gönlümüzde sonsuz insanlık sevgisi ile, devletin bölünmez bir bütün olduğuna ait inancımızı, bir bayrak altında, Atatürk ilkeleri doğrultusunda, iyi yaşamayı prensip edindiğimizi davranışlarımızla ispatlayarak, kamuoyuna, her inançtan insana kim olduğumuzu, ne olduğumuzu bıkmadan, usanmadan anlatarak, iyi diyaloglar kurarak ‘kendimizi tanıtmalıyız.

Bunun neticesinde artık bizi tanıyan ve inanan insanlara temiz ve yüce inancımızı gönül rahatlığıyla anlatır ve inançlar arası soğukluğu gideririz diye düşünüyorum.

 

Söyleşi: 2000, İstanbul

 

KARACA AHMET SULTAN TÜRBESİNDE

 

82 Haziranında geldim türbene

Kurban kesip, niyaz ettim kabrine

Enbiyalar yüzü suyu hürmetine

Dertlerin devası sultan Karacaahmet

 

Neslin temiz, ceddin gider Ali’ye

Kim niyaz etmez senin gibi veliye

Oğlun deva verir azgın deliye

Dertlerin devası sultan Karacaahmet

 

İstanbul Üsküdarında mekanın

Babasısın burdan mermer taş atanın

Alemdarısın fütuhatı açanın

Dertlerin devası sultan Karacaahmet

 

Yolun, Ali yolu, temiz, yücedir

Pirin Sultan Hacı Bektaş Veli’dir

Seni bilip de inanmayan delidir

Dertlerin devası sultan Karacaahmet

 

Cem yapılır Allah rızası için

Kurbanlar kesilir Kerbela için

Aşüre pişer oruç açmak için

Dertlerin devası sultan Karacaahmet

 

Gözcüsün sen, pirsizden kolla bizi

Hırkanın altına al, koru bizi

Işığını kesme, yola bağla bizi

Dertlerin devası sultan Karacaahmet

 

Erturan şair misin, yazdın, niçin?

Evliya, enbiyalar, Hakk’ı için

Yardım et günahların affı için

Dertlerin devası sultan Karacaahmet

 

25/06/1982 – İSTANBUL

 

Karacaahmet Sultan ile ilgili bu kısıtlı bilgilerden sonra oğlu Hıdır Abdal Sultan’dan bahsetmek gerekir.

 

HIDIR ABDAL SULTAN OCAĞI

 

1)    Ocak Marşı :

 

Tanıtarak kendini                          Bu vatan toprağında

Ulusun birliğini                              Aynı bayrak altında

Korumayı isteyen                          Yaşamayı dileyen

Yüce Ocaklıyız biz                        Yüce Ocaklıyız biz

 

 

Hacı Bektaş Pirimiz                       Atatürk’ün izinde

Karacaahmet ceddimiz                  Laik Cumhuriyette

Hıdır Abdal evladı                         Demokrat düşünceli

Yüce Ocaklıyız biz                        Yüce Ocaklıyız biz

 

(11/07/1995 tarihinde dernek genel merkezinde açılan yarışmayı kazanan şiir marş haline getirilmiştir.)

 

HIDIR ABDAL SULTAN OCAĞI

 

Erzincan ili, Eğin ilçesinde

Bucağı Dutluca, Ocak Köyü’nde

Mermeri İstanbul’dan gönderip de

Yerin bulan KURUCU Hıdır Abdal

 

Köyünü Asalkaya’da kurmuşsun

Güzel suyunu nerden bulmuşsun

On iki evle temeli vurmuşsun

Rehberimiz, ÖNCÜ Hıdır Abdal

 

Ceddin gider Ali’ye Muhammed’e

Rahmet ola baban Karacaahmet’e

Abbas yazdı soyun yeni Türkçe’de

Asil, köklü ULU Hıdır Abdal

 

Türklere birlik sağlayasın diye

Hünkar Hacı Bektaş’ın nefesiyle

Miladi binikiyüz yirmi yedide

Köyü kuran EVLİYA Hıdır Abdal

 

Yurdun her yerinden gelir hastası

İnanıp gelen, yüz sürenin şifası

Deli ocağı, ruh hastalığı devası

Allahın izniyle TABİP Hıdır Abdal

 

Getirirler kolu, eli bağlı deliyi

Şifa bilirler yatan ulu veliyi

Düvaz imamla anarlar ceddin Ali’yi

Dertlere derman SEYYİD Hıdır Abdal

 

Orta mahallede, çeşme üstünde

Ektiğin dut ile çınar dibinde

Türbeni yapmışlar köyün içinde

Rabbin SEVGİLİ KULU Hıdır Abdal

 

Her gün çoğalmakta yardım elleri

Fedaya hazır her an tenleri

Ocaklılar, çevre köy erenleri

Müridin senin MÜRŞİT Hıdır Abdal

 

Yolun yaptık yüz sürmeye gelene

Çeşmen ile hamam gusül edene

Allah rahmet etsin koyup gidene

Şefaatkarsın YÜCE Hıdır Abdal

 

Türben ve cami’in ibadet için

Konuk evin inanan canlar için

Okulun yapıldı feyz vermek için

Yolu aydınlat NURLU Hıdır Abdal

 

Acizdir kalem seni methetmeye

Nasip et türbene yüz sürmeye

Allah günahlarımızı affeyleye

Desteksin sen YARDIMCI Hıdır Abdal

 

Yazıldı on iki dörtlük senin aşkına

Ceza verir dedeler cem’de düşküne

Yazanı, okuyanı cümle şaşkına

Doğru yolu göster REHBER Hıdır Abdal

 

Ağustos 1984 – Ali ERTURAN