AHMET YURT

 (SARI SALTUK OCAĞI / TUNCELİ -  HOZAT)

 AYHAN AYDIN

 

Günümüzde yürüttüğü cemleri, şiirleri, sohbetleriyle, benzersiz sazıyla gönülleri fetheden ve Alevi-Bektaşi inanç ve kültür dünyasının en ulu isimlerinden, sadece Balkanlar’ın değil aynı zamanda doğunun da mühür kapılarından birisi olarak kabul edilen Sarı Saltuk’un ismine bezenen, Ahmet Yurt, bir büyük boşluğu doldurarak geçmişin artık “nerede o dedeler, nerede o sazlar, sohbetler…” denilen büyülü inanç geleneğini bugün yaşatıp geleceğe aktaran bir büyük “sır”, bir büyük “ışıktır”.  Ne mutlu bizlere ki, bu nutukları dinlemek bize de kısmet oldu.

 

Sevgili dede yaşamınızdan biraz bahseder misiniz?

1934’de Ovacık’ın eski ismi ile Çakberi, yeni ismi ile Güney Kova Köyü’nde doğdum. 4 yaşında iken 1938 harekatı olmuş. Ailemiz Anadolu’ya sürgün olarak gitmiş. Bilecik’in Gölpazarı Polatlı Köyü’nde 9 sene ikamet ettik. Ben ilkokul mezunuyum, ilkokulu orada bitirdim. 1947’de Hozat’a döndük, benim soyum Sarı Saltık ailesinden.

Sarı Saltık’ın yerleşim yeri Hozat’ın Akelen Köyü’dür. 20 yaşında iken Erzincan, Sivas, İstanbul, Adana, Antalya yani Anadolu’nun Alevi bölgelerine gittim, gezdim.

Kendim Sarı Saltık evladı olarak dedelik unvanı adı altında halkla ilgilendim çok alim, ilim sahibi kimselerle karşılaştım ve hayatım bugüne kadar öyle geçti. Benim Aleviliğe karşı büyük bir sevgim var. Alevilik kültür ve felsefesini seven bir kişiyim. Her gittiğim yerde ben Aleviyim, ben Kızılbaş’ım diyen insanlardan beklediğim birçok şeyler olmuştur; başta ilim güzel bir şeydir, ahlak güzel bir şeydir, edep güzel bir şeydir, erkan güzel bir şeydir, sevgi güzel bir şeydir, hoş görü güzel bir şeydir diyorum. Daha bundan güzeli de yoktur. Gittiğim yerlerde güzel sevgi gördüm.

Bugüne kadar halkla ilişkim kopmamıştır, onlarla iç içe yaşamaktayım.

 

Aleviliğe bakışınızı bize anlatır mısınız? Alevilik; insanlığın temel taşıdır, sevginin temel taşıdır, Aleviliğin yasak ettiği bir şey vardır; hırs, nefis, kin, kibir, haset. Bir insan elbette ki beşeri hayata gelir; doğar, büyür ve yaşar ama bu insan boşuna yaratılıp bu beşeri aleme gönderilmemiştir.

Bunun bir sorumluluğu vardır, burası beşeri imtihan alemidir. Nasıl ki; anasından tertemiz günahsız bir masum olarak doğuyorsa yine aynı şartlar altında o tarafa gittiği zaman yani mana alemine gittiği zaman da o şekilde, tertemiz huzura varması lazım.

Yunus Emre’nin deyimi ile “ilim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir, ya sen kendin bilmezsen, okuduğun kuru emektir” hesabı ile, okumaktan maksat bir şeyler bilmektir, topluma yararlı olmaktır. Türkiye’de on seneden beri birçok dernekler, vakıflar kurulmuştur. Onlara da gittim, gördüm. Fakat beni tatmin etmiyor ne dernekler, ne de vakıflardaki durumlar. Neden tatmin etmiyor? Büyük bir tabela ile yazılmış Hacı Bektaş-i Veli Kültürünü Yayma Vakfı veya Derneği.

Önce Hacı Bektaş-i Veli’yi güzelce tanıt, Hacı Bektaş kimdir, kültürü nedir, neyi tarif etmiştir ve nereyi göstermiştir, hedefi nere, nereye kadar gidiyor? Bunu anlatmak lazım. İcraata geçmek, önce kendisine icra etmek, sonra karşıdakine hitap etmek gerekir.

 

Dedelik konusunda neler söylersiniz? Dedelik ünvanını taşımak; ben dedeyim, Seyidi Saadet Evlat-ı Resulüm, Hz. Resul’ün soyundan geliyorum, demek yetmez.

Bir konudan habersiz bazıları, bir yol almış gidiyor ama menzile varıp varamayacakları meçhul.

Çünkü Nesimi diyor ki; “ey Nesimi, Can Nesimi bildim mi Hakk aynındadır, bunca mahlukatın günahı ulemanın boynundadır”.

Dede bu işin farkına varmalıdır; omuzlarında büyük bir yük var. Yani dedenin gidip talipten çıralık alması dedelik değildir, dedenin gidip talibin evinde 3-5 gün oturması dedelik değildir. Dede tarikat hukukçusudur, mazlumun hakkını zalime yedirmemektir, dedelik. İşte işin esası budur.

Sarp dağlarda yaşayan insanların gerek siyasal yönü, hukuksal yönü, kültürel yönünü ele alır. Yani devletin eli hiç bir zaman oralara ulaşmamıştır. Fakat o dede oralarda hem siyasal, hem hukuksal, hem de kültürel yönünü tam anlamı ile onların gönlüne yerleştirmiş ve kimsenin hakkını kimsenin hukukunu, kimseye geçirmemiştir. Ve tarikat yargısı ile bu görevi işlemiştir ve işlemek zorundadır.

Yani bir Alevi eğer o inanca sahip ise, o kültürü biliyor ise, o kültüre gerçekten gönül vermiş ise, orada kavganın, nizamsızlığın olmasına olanak yoktur. Onun içindir ki, geçmiş dedeler bunları işlemişler, bizlere kadar getirmişler bu gerçekleri. Bundan dolayı geçmiş ecdatlara minnettarım.

Bana göre esas çelişki şurada bizim Tunceli yöresinde 6 tane ocak var: Sarı Saltık, Ağu içen, Baba Mansur, Kureyşan, Derviş Cemal, Şıh Çoban. On baba ileriye saydığımız zaman hepsi bir babanın evladıdır.

Ama bugün bunların soyundan geldiğini söyleyenler birbirine tenezzül buyurmuyorlar; benlik hırkasını eynine takmışlar birbirine tenezzül etmiyorlar, önce bunlar kendi aralarındaki kardeşlik ortamını bulsalar… Her biri kol kola girseler… Ecdatlarının kendilerine bırakmış oldukları mirası edebi, erkanı tam manası ile icra etseler… Ortalık güllük gülistanlık olur. Ama bunlar birbirini beğenmiyorlar.

Bugün başta dinimiz İslam’dır, kitabımız Kur’an’dır, mezhebimiz İmam Cafer-i Sadık’tır ve mübarek zatın bir buyruğu vardır.

Bununla beraber büyük ulemalar, tasavvuf düşünürleri Hünkar Hacı Bektaşi Veli Hazretleri’nin kültür ve felsefesi vardır, bunlar birliği sağlamadıkça bu işin menzile ereceğine ben ihtimal vermiyorum önce bunlar birleşsinler. Anadolu’ya çıktığınız zaman mesela bir Sultan Sinemilli vardır, Celal Abbaslı vardır… Bunların yek vücut olması lazım.

Alevilik’te bir cem ve bir semah vardır. Bunların çeşitleri yoktur, kırklar meclisinde ne işlenmişse odur, onun bir ayrıcası yoktur.

Derneklerin ve vakıfların bir federasyona bağlanması lazım ve o nutuk’un bir yerden çıkması lazım, halka duyurulması gerekir ve h alk da bunu işler hale getirir. Böylece yolumuza daha sağlam bağlanırız.

 

İslamiyet’i nasıl yorumluyorsunuz bir Alevi Dedesi olarak? İslamiyet Nedir? İslamiyet Dini neyi ifade ediyor? İslamiyet dini Hz. Muhammed’le kurulmuştur. İslam dini ahlakın temelini gösteren bir kurumdur, ahlaka dayanır. Ondan sonra yalnız İslam dini Cenabı  Hz. Resulullah’a tebliğ edilen kitap veyahut Kur-an veyahut ayet bu insanlığı tamamlayan bir kurumdur. İnsanlığın temelini yaşatan, insanlığın birliğini yaşatan, insanlığın dirliğini yaşatan bir kurumdur İslam dini. Fakat gün geçtikçe Hz. Peygamber’den sonra İslam dini içerisinde bir çok kargaşalıklar çıktı. Yani Hz. Peygamberimizin gününde ne Alevilik vardı, ne Sünnilik, ne haricilik vardı, ne şu vardı, ne bu vardı. Tabi Hz. Peygamber’den sonra olan biten şeylerdir. Yani bu kitap gidin birbirinizi kırın, birbirinizden ayrılın çeşitli mezhepler kurun işte çeşitli beylikler kurun, şöyle yapın, böyle yapın… bunu tarif etmedi. O her zaman birliği tarif etti, o her zaman dirliği tarif etti, o her zaman insanlığı tarif etti. Fakat bu uygulama Hz. Peygamber’den sonra özellikle Halifelerin bitiminde  4. Halife Hz. Ali’nin zamanında Emevilerle Haşimiler arasında büyük bir çelişki girdi. O çelişki bugüne kadar da devam ediyor. Yani İslam dini tam anlamıyla bugüne kadar faal bir durumda işlememiştir, menfaat ve çıkarlar doğrultusunda işlemiştir. Yoksa benim bugün İslam dinine bir diyeceğim yoktur yani, temeli bir esastır.

 

Bunun içinde Kuran’ın özellikle yeri nedir? Demin söylediğiniz ama biraz Kuranı Kerim’i tabi ki Sünni vatandaşlarımız da rehber ediniyorlar kendilerine. Ama Alevilerin Kuranı algılayışı farklılıklar gösteriyor. Bir Alevi-Bektaşi Kuranı nasıl bir kitap olarak algılıyor sevgili dede?

Şimdi Kuranı Kerim sadece Sünni’nin kitabı değil bu Alevinin de kitabıdır.

Kuranı Kerim dediğin zaman ayet ayet gelmiştir. Sureler de ayet ayet gelmiştir. O ayetler hep Allah’ın sözü olarak kabul edilir. Söz Allah’ın sözüdür. Cebrail tarafından Peygambere tebliğ edilmiştir. Peygamber de bunu ümmetine tebliğ etmiştir. Şimdi Kuranı Kerim tabi ki kutsal bir kitaptır, İslam’ın kitabıdır. Ben onu yadırgamıyorum ona karşı büyük bir saygım var, değil Kuran’a İncil’e de saygım var, Tevrat’a da saygım var, Zebur’a da saygım var. Çünkü dört kitap da Allah’ın sözüdür, Cenabı Hakk’ın buyruğudur ve ümmetlerine peygamberler tarafından tebliğ edilmiştir ama şu var ki mesela Kuran Kerim’de bazı ulamalar veyahut bilginler çıkıyorlar işte televizyonda bazı konuşmalar yapıyorlar. Yaptıkları zaman da Kuran Kerim’in var oluşuyla onların konuşmaları arasında farklılıklar  bazı çelişkiler meydana çıkıyor.

Çelişkiler şimdi ne olursa olsun burada her şey olduğu gibi, göründüğü gibi olmalıdır. Kişinin kendi menfaat ve çıkarı için onu kendisine çekmemesi lazım tüm İslam aleminin ondan faydalanması lazım.

Şimdi Kuranı Kerim’de bazı konular var. Kuran Kerim dediğin zaman bir tarafı  tarih şeklinde gelir; Hz. Adem’den tut Hz. Peygambere kadar bütün peygamberin başında geçen  olayları anlatır. Kuranı Kerim’in bir yönü ahlakı tarif eder, güzelliği tarif eder, insanı tarif eder, bir tarafı da çalış diyor durmadan çalış, kazan, muhtaç olma onu tarif ediyor, bir taraf ahlakı tarif ediyor, Kuran’ı Kerim’de çok hesaplar var ama bunu yapmak gerekiyor.

Bugün Kuran’ı Kerim  ne doğrudan doğruya Sünni kitabıdır, ne de Alevinin kitabıdır, Kuran ortak bir İslam kitabıdır. Benim Kuranı Kerim hakkında söyleyeceklerim bunlardır.

 

Şimdi Dedeciğim tabi ki Kuranı Kerim Alevisiyle, Sünnisiyle kendisine İslam’ım diyen, Müslüman’ım diyen insanların kitabı. Fakat öyle bir gerçekte var ki tasavvuf dediğimiz tasavvuf içerine dalmış Nesimiler, Mansurlar, Bedrettinler, Pir Sultanlar bu kutlu yolun sürdürümcüleri İslamiyet’i de Kuranı da daha derin bir şekilde algılamışlar. Bu öncülerin eserlerine, çalışmalarına, şiirlerine baktığımız zaman gerçekten de ben bir yorum yürütmek durumunda da değilim ama şekli durumunun dışında ona farklı manalar da vermişler. Bu manalar zaman zamanda yanlış anlaşılmış mesela Hurufiliğinin kapsadığı alan bazen de amaçladığı veya varmış olduğu noktanın ötesinde yorumlanarak sapkın bir inanç sistemi olarak da yorumlanış. Fakat o inanç sistemi içerisinde bulunan öncüler bilakis en güzel düşünceyi üretmişler, Astarabatlı Fazlullah’tır belki, Nesimiler, Viraniler o büyük ozanlar da o Hurufilikten etkilenmişler, şiirlerini söylerken Kuranın ayetleri gibi söylemişler, zaten ozanlarımızın şiirleri aynen Kuranın ayetleri olarak gibi algılanmış.

Şuna gelmek istiyorum yorumda biraz da farklılıklar var gibime geliyor. Alevi düşüncesinin öncüleri Kuranı biraz farklı mı algılamışlar? Farklı algılamış derken bir yorum mu katmışlar? Bunun üzerinde durmak lazım.

 

Şimdi Alevi düşünceye sahip veyahut tasavvufa yönelik bilginler elbetteki onun bu konuda daha büyük zenginliklere sahip olduğunu kavramışlar. Bunu anlamak lazım. Yani şöyle söyleyeyim bu alimler, bu ulemalar, bu aşıklar, bu sadıklar, bu ozanlar Kuranı Kerim’in özünü almış öz Türkçe’ye çevirmiş halkın anlayabileceği bir şekilde hitap buyurmuştur. Mesela bir Edip Harabi bir dörtlüğünde…… ketunun hitabı izham olmadan biz bu kainatın iktidasıyız, kimseler vasıl-ı didar olmadan ol kabeyi kavseyn el etnasıyız, diyor.

Şimdi burada kutsal olan Adem’dir. Cenabı Hak Ademi yaratmıştır ve buyurmuştur ki, ey Adem seni yeryüzünün halifesi olarak tayin ettim, buyurmuştur ve şöyle diyor ve benim açık adresim sendedir ya Ali, Beni başka bir tarafta arama ben sendeyim. İşte o ermiş büyük tasavvuf adamları onların böyle beşeri gözleri değil de ruhani gözleri açılmış, biz beşeri gözlerimizle belki önümüzü göremeyiz fakat onlar ruhani gözleriyle dünyayı görürler, dünyayı gördükleri için onlar her varlığın insanda olduğunu, insandan daha kutsal bir varlık olmadığını, insana asla çirkin bakılamayacağını, insana güzel bakılacağını tarif etmişlerdir. Çünkü insana çirkin bakan çirkindir, güzel bakan güzeldir. Bir gerçek tasavvuf adamı insanı karşısında Hak olarak tanır. Çünkü o emeği o Hak ona vermiştir. O nakşı ona veren odur kendi zatı sıfatına bakmıştır şu görünen sıfatı oraya yerleştirilmiştir. O nakşı kendine bakarak kendi nakşına bakarak, o nakşı oraya oturtmuştur, bu böyle bu tasavvuf hikmetidir, bu tasavvuf ilimidir. Tekrar yok iken Adem ile Havva alemde diyor ikinci mısrasında hak ile hak idik sırrı mülpende bir gececik mihman kaldık Meryem’de diyor, Hz. İsa’nın öz babasıyız. Bunları esrarı hikmettir. Bu ancak arifan anlar.

Çok güzel arifenin anlayacağı bir dil de Ehlibeyt dilidir. Ehlibeyt dilidir evet buna şüphe yoktur yani.

 

Nedir Ehlibeyt dili, Ehlibeyt’i mana olarak nasıl yorumluyorsunuz? Yüzyıllar ötesinden Aleviler, Bektaşiler ve dedeler, babalar, ozanlar, sadıklar… rehber olarak seçmişler Ehlibeyti. Niçin seçmişler, hangi özelliklerin dolayı seçmişler? Ehlibeyt dünyaya ne getirmiş ne vermiş size göre? Şimdi benim inandığım Ehlibeyt, mükavanat Ehlibeytin yüzü suyu hürmetine teşekkül etmiştir. Şimdi Şirri Baba’nın bir deyişi var baştan sıralar der ki “Adem ile balçıktan yoğuruldum, Nuh ile tufana girdim, İdris ile don biçtim, Musa ile Musa oldum geldim, Firavun’la karşılaştım, İbrahim oldum geldim nara düştüm, Yahya olup geldim kesildim, Zekerriya oldum geldim biçildim, İsa oldum geldim çarmıha gerildim, en sonunda Muhammed olarak geldim.” Şimdi bir Güruhu Naci adresi var soyu var yani. Hazreti Şit ve Naciye’den gelir, işte bu nebiler sırası Hazreti Şit ve Naciye’den devam ede gelir. Onlar hiçbir zaman kutsallığını, varlığını, kişiliğini, benliğini, ilmini, irfanını, güzelliğini zedelemeden gelmişlerdir.

Şimdi dedim ya bu kainat bunların yüzü suyu hürmetine teşekkül olmuştur. Şimdi Ehlibeyt’in saygısı, sevgisi, özelliği, güzelliği yani mertebesinden büyük bir mertebe yoktur. Yani sen şimdi güzellerden başka kimi seversin hiç kimseyi sevmezsin, senin aradığın güzeldir, huyu güzel, hali güzel, ilmi güzel, felsefesi güzel, ahlakı güzel, kültürü güzel, her şeyi güzel… Sen bu güzelden uzak kaçar mısın? İşte dünya güzelleri de Ehlibeyttir. O bakımından hiçbir zaman Alevi camiası bu güzellerden vazgeçmez ve onların namı hesabında da hayatını bağışlarlar.

 

Dedelere duyulan sevgi de bir ölçü de Ehlibeyt sülalesinden gelmelerinden kaynaklanıyordu. Tabi bunun dışındada bir çok unsurlar var. Bizim atalar kültü dediğimiz atalarımızdan getirdiğimiz yüzlerce binlerce yıllık kültürümüzü de dedelerimiz de birleştirdiği için böylece daha derin bir mana kazandı Ehlibeyt sevgisi, Ehlibeyt’e duyulan saygı. Aynı zamanda atalardan gelen birikimler ve bunların üstünde de hizmet yürütmesi, karşılık beklemek topluma bir şeyler vermesi.

Şimdi ocak kavramı var, dedeler belli ocaklara bağlı belli bir hiyerarşisi var, belli kurallara bağlı, kaideleri var, çıktıkları yer var, çeşitli imamlara bağlanmaları var, Zeynel Abidin’e bağlanıyor, Musa Kazım’a bağlanıyor, ama aynı zaman alp eren öncülüğünü taşıyan bir nevi demin söylediğim o ruhu da içine nakşeden bir yapı var.

Bir Dede olarak, bu konulara vakıf bir dede olarak bu ocak kavramını nasıl yorumlayacaksınız? Alevilikte ocak dediğimiz zaman bir ateş, bir yanma, bir pişme deniliyor ama bir de dedelerin kendilerini bağladıkları bir ser çeşme, bir göze, bir baş, bir kaynak var… Siz bu konuda ne diyeceksiniz?

Bir Sarı Saltık, bir Derviş Cemal, bir Seyit Mahmudi Hayrani, bir Baba Mansur, bir Ağuçan’ın geçmişten bugüne kadar soy olarak bir aileden gelenlerdir, aynı kökene bağlı, aynı soydan gelirler onlar. O aileyi temsil eden bir mekan vardır. O belli mekana halk deyimiyle ocak deniliyor. Yani o tüm aileyi temsil eden bir mekandır. O mekana sahip olan bir kişi vardır o ailenin tümü o kişiye ve o mekana bağlıdır. O belli mekana da ocak denilir. Mesela Derviş Cemal’i de var, Sarı Saltık’ın da var, Kara Donlu Can Baba’nın da var. Bunlar ocak denilir. Fakat mutlaka belli bir ailenin aynı kökenden gelen ne kadar kişi olursa olsun o belli bir mekanda o mekana sahip olan orada oturan bir postnişini de vardır. Postnişin oturduğu mekana ocak denilir. Ben ocağı böyle biliyorum, böyle tanımlıyoruz.

 

Araştırmacıların çalışmaları sonucunda yüzden fazla ocağın olduğu tespit edildi, siz bu konuda neler söylersiniz? Şimdi bu ocaklar en fazla nerede çoğaldı biliyor musunuz Ayhan Bey? Şimdi ocaklar Hacı Bektaş Veli Dergahı’nda, Hacı Bektaşi Veli’den sonra devamlı çalışıyorlar. Oraya bir çok kişi severek, gönülden gidip bir hizmet yapmak istiyor. Diyelimki ben gönüllü gidiyorum Hacı Bektaşi Veli Dergahı’na, ya o aileye, bir hizmet yapacağım diyor, gidiyorum. 5/10 sene  orda hizmet ediyor, hizmet ettikten sonra işte buna orayı temsil eden kişi, postnişin, tutuyor bir kağıt veriyor veyahut bir name veriyor. Diyor ki, sen bir rehbersin diyor, işte bu hizmetinden dolayı git filanca bölgeye, yöreye orada görev yap, hizmet yap, şunu yap, bunu yap… Onlar da gidip oralarda hizmet yapıyorlar. Tabi bu kanaldan böyle kişiler de var, şimdi ocağın dışında. Dedelik kolu ikiye ayrılır; bir Şıh kolu vardır, bir de Meşayih kolu vardır. Meşayih kolu doğrudan doğruya Hz. Fatımi’den, Hz Ali’de, Hz. Hüseyin’den gelen nesildir. Fakat hizmetiyle ermiş bir kişi bir mürşidin hizmetini görmüş, o hizmetle ermiş bir kişi,  bu meşayih koluna girmez, şıh kolunda kalır. O evladı Resulullah Fatımi’den veyahut Hz. Hüseyin’den gelen o nesille mukayese edilemez yani farklıdır. O çünkü o sülaleli tahireden geliyor. Fakat o hizmetle ermiştir. Ne kadar bilgin olursa olsun, hizmetle ermiştir. Mesela Abdal Musa Sultan’a, Kaygusuz Abdal gidiyor hizmet ediyor. Hizmet ettikten sonra gidiyor, tutuyor kendisine bir himmet geliyor, bir destur veriyor, halbuki Kaygusuz Abdal biliyorsunuz bir beyin oğludur, yani bu soydan gelme değildir. Ama Abdal Musa Sultan mesela ona bir himmet ediyor. Bunun gibi birçokları vardır ve çoğalmıştır. Kimisi işte gitmiş bir tarla, bostan ekmişler, efendim Karpuzu Büyük Baba evladı, Karpuzu Küçük Baba evladı… bilmem ne, bu tür şeyler çok olmuştur.

Ocak dediğiniz zaman Baba Mansur, veyahut da Sücaeddin Veli, Sücaeddin Veli soyundan gelenler en azından o iddia da  olanlar, Sücaeddin Veli’nin, Hacı Bektaşi Veli’den daha önce Anadolu’ya geldiğini ve dergahını kurup, hizmet etmeye başladığını söylüyorlar. Böyle iddia edenler var ve Anadolu’da Hacı Bektaş Veli öncesinde de gelip bu yol ve hizmeti sürdürme yolunda olan Pirlerin de olduğunu söyleyenler var. Anladığım kadarıyla siz Hacı Bektaşi Veli Dergahını Alevi-Bektaşi İnancının merkezine oturtturuyorsunuz diğer velileri, pirleri de orada hizmet gören Ehlibeyt soyundan gelmiş olsalar bile yine o dergahta hizmet gören Hacı Bektaşi Veli’nin görevlendirdiği insanlar olarak görüyorsunuz, ben öyle hissettiğim için öyle bir yorum yürüttüm. Fakat tabi buna karşı çıkanlarda var. Siz Alevi Dedesi olarak Hacı Bektaşi Veli’nin soyunun yürüdüğünü diğer pirler gibi soyunun yürüdüğüne inanıyorsunuz. Bektaşilikte de hizmet yürüterek bu şeyi alma var.

Şimdi Sarı Saltık’a gelecek olursak o da aynı şekilde, bir de Sarı İsmail var. Bunlar aynı şahıslar mı, farklı şahıslar mı? Sarı Saltık’a değinelim o zaman. Şimdi evet; Sarı İsmail, Sari Saltık dört isimle anılır. Bir ilk Buhara’dan gelişi Seyit Muhammedi Buhar-ı olarak anılır. Anadolu’ya girişi Sarı İsmail olarak girer. Hacı Bektaşi Veli’yle karşılaşması Sarı Saltık olarak, o ismi Hacı Bektaşi Veli kendisine verir, seni Rum’a saldık der Sarı ve Balkan Yarım Adası’nda da Sarı Saltık’a Hızır Şerif ismini verilir, dört isimle anılır Sarı Saltık.

 

Şimdi hakkında neler biliyorsunuz? Yani dört isimle de anılmış olsa oldukça önemli bir Alevi-Bektaşi Ulusu istinasız onu herkes biliyor  ve bu yolda önemli hizmetler yürüttüğüne inanılıp, o ocaktan olmayanlar tarafından bile üst düzeyde anılıyor, çünkü bilebildiğim kadarıyla Hacı Bektaş Dergahı’nda da önemli bir konumu da olduğunu halk biliyor. Yani böyle bir inanış var. Daha da detaylı neler biliyorsunuz biz sizden alalım? Sarı Saltık tabi doğudan geliyor, Hacı Bektaşi Veli’yle karşılaşıyor, Hacı Bektaşi Veli Rum diyarının irşadiyeti için kendisine iki tane arkadaş veriliyor, seccade veriliyor, ok veriliyor, mızrap veriliyor, kılıç veriliyor, işte bu mübareğe git diyor, Rum diyarını irşad et falan diyor, Balkan Yarım Adası’nı işte Kırım’a gidiyor, oradan geliyor, Arnavutluk, Macaristan, Yugoslavya, Bulgaristan oraları irşad ediyor. Hatta Kaligra Kale’yi gidiyor işgal ediyor… böyle çok şey anlatılıyor. Sarı Saltık’un hala hazırda tanıtımı için kendisine ait bir menakıp vardır, Saltık name herkes ondan bilgiyi daha rahat öğrenebilir. Ben şimdi Sarı Saltık’u ne kadar size tarif edeyim, bileniyorum?

 

Balkanlar’da da birden fazla makamının olduğu söylenir. Ona duyulan sevgi, saygı büyük. Yani  sırf Anadolu’yu değil, Balkanları da çok derin bir şekilde etkilemiş. Şimdi Anadolu’da, Diyarbakır’da var türbesi, burada var, Hozat’ta var, Niğde’nin Bor kazasında var, İzmit’in İznik’te var, Rumeli Feneri’nde var, Kırklareli’nin Babaeskisi’nde var. Türkiye’de olanlar bunlar. Görmedim ama Edirne’de var diyorlar.

Şimdi tabi Balkanlarda çok büyük hizmet verdiği için son hastalığı anında Balkan Beylikleri kendisini ziyarete geliyorlar. Orada bu beylere dönüp diyor ki “Yarın ben beka alemine göçtüğüm zaman benim naaşım üzerinde siz kavga yapacaksınız, birbirilerinize hakaret edeceksiniz falan, bu hakarete gerek kalmadan diyor, her biriniz birer tabut yapın diyor, herkesin tabutu belli olsun, ben dünyamı değiştirdikten sonra, beka alemine göçtükten sonra, herkes tabutuna gitsin, baksın ben kimin tabutunda görülüyorsam ben ordayım. İşte tabi dünyasını değiştirdikten sonra adamlar kalkıyor, gidiyorlar tabutunu açıyorlar kim bakıyorsa tabutunda görülüyor, herkes tabutunu alıp gidiyor, götürüp defin ediyor yani.

Sizin Sarı Saltıklular olarak Türkiye’deki ve diğer yerlerdeki bu soydan, bu boydan gelenlerle temasınız ne derecededir. Yani nerelerde var Sarı Saltık evlatları? Şimdi Şiran’ın İnözü köyü vardır. İnözü köyünde bizim akrabalarımız vardı. Potik İsmail Efendi derlerdi. Hak Rahmet Eylesin. Sonra Efendim Sivas’ın Divriği köyün ismini bilmiyorum orada var bizim Sarı Saltıklu, Abdullah Dede falan var tanırım, bizim akrabalar var, Kazım Özcan İmranlı Kasaplar köyünde şimdi Ankara’da oturuyor, o da bizim akrabadır. Sivas’ın Zoğanlı’da Çekiş Mehmet Efendi var bizim akrabalar, sonra bu Ulaş’ın Tecel’de var bizim akrabalar, ondan sonra Sarız’da var ta Adana’nın Ceyhan’da var bizim akrabalar Aziz Dede var.

Şimdi bizim rahmetlik meşhur büyük amcamız  Seydi Efendi vardı. Güzel bir tarihçi, Sarı Saltık hakkında bir bestesi vardır. Diyor ki,

“Sarı İsmail’dir Hem Senin İsmin

Arşı Mualla da Yazılmış Resmin,

Belhayat Yatıyor Dünyada Cismin,

Erenler Serdarı Pir Sarı Sultan,

Seyit Mehşur Derler Hem Senin Atan,

Erdebil Şehrinde Ceddindir Yatan,

Erenler Serdarı Pir Sarı Sultan,

Horasan’dan Zuhur Dersim’e Geldin

Er Mustafa Dağında Karargah Kurdun,

On İki Erle İkrardan Doğdun

Erenler Serdarı Pir Sarı Sultan,

Belgrat’ta Nice Zülfikar Çaldın Kafire

Kırıpta Kaleyi Aldın,

Üryan Hızır İle Aşina Oldun

Erenler Serdarı Pir Sarı  Sultan” Yani bu uzun da ben arada olanları söylüyorum…

Üç yüz erin başı Hacı Bektaşi Veli,

Horasan’da çağırdı hem hak pınarı

Yad etme dergahında kulun Haydarı

Erenler Serdarı Pir Sarı Sultan”

Anladın mı şimdi? Biz böyle biliyoruz. Tabi tarihçiler belki bunu başka türlü açıklamışlardır yani.

Şu günümüzden 40/50 sene geriye dönersek Sarı Saltık ailesinden diyelim ki bir kişi ocak dediğimiz o dergahta postnişinlik yapıyor, yani ailenin bütün manevi konuda söz hakkı orda, şimdi o aile içersinde bu dedelik yöntemini tam manasıyla ifade edecek, anlatabilecek, kültürüyle, haliyle, ahlakıyla ondan sonra faziletiyle, bu değerlere sahip olan bir kişi o ocakta oturan, o postnişin bir veya iki kişiyi görevlendiriyor. O zaman işte diyor ki, sen Erzincan ahalisine gideceksin, bir kişi daha buluyor, sen de Sivas’a gideceksin, bir iki kişi daha buluyor, sen Elazığ bölgesine gideceksin… Fakat eğer bu işin ehli değilse yapamıyorsa yine oraya bağlıdır aynı noktada, aynı imanla, aynı şevke, aynı  birlikle yine oraya bağlıdır, o aileden bir kişidir. Yani dedelik yapmaz ama tabi aynı ailenin çocuğudur yani. Şimdi bunlar böyle olmadıkça biz diyelim 5 kardeşiz beşimiz de dedeliğe çıktık mı işte sonuç budur, sonu iyi  olmaz yani. Tabi ki dedeliğe giden adam yol ehli olmalı, hal ehli olmalıdır, talibi irşat edecek güce sahip olmalıdır, haliyle, vaziyetiyle, ahlakıyla, düzeniyle… anladın mı? O işe layık bir kişi olmalıdır, yoksa öyle gelişi güzel her kişinin dedelik yapması mümkün değildir.

 

Şimdi dedeciğim biraz önce özel sohbetimizde dediniz ki kurum ve kuruluşlar bir araya gelecek, bilgili, tecrübeli insanlardan da yaralanacak dedeler yetişecek, fakat dedelik kutsal bir yol, çok da hassas bir yol, her ne kadar yazar geçinen insanları çevremizde görsek, kurumları görsek de ben açıkçası bağımsız bir araştırmacı olarak şu soruyu soracağım size; peki bunun kıstası size göre yani bir dedeye göre ne olmalı? Kimler bu lokomotif görevi üstlenebilecektir. Yani şöyle söyleyeyim bir okula açılacaksa yeni dedeler yetişecekse bunu yetiştirebilecek kabiliyette olabilmesi için hangi kıstasları yerine getirmesi lazım. Herkes dede yetiştirebilir mi?

 

Şimdi günümüzde yetişir, ben yetişir kabul ediyorum. Niye yetişir? Şimdi halı hazırda şöyle yetişir ki yani dünyada böyle ilme yönelik, tarikatta yönelik, mesela ilim, irfan sahipleri bilgi sahipleri vardır, yok değildir biliyor musun? Bunların nezaretinden, kontrolünden geçer. Bu ilmi, kültürü tamamen alırsa, ondan sonra hal ve hareketine de kontrol altına alırsa ondan sonra yapamayacağı bir şey yoktur. Şimdi Alevilikte başta dede kendisini kanıtlayacak o topluma kendisini bilakaydı şart  yani, her yönüyle kabullendirecek, örnek olacak ondan sonra olmayacak bir şey yok bu yapılır. Yeter ki o azim olsun, yeter ki o ona, oraya aşina olsun.

Şimdi ben 67 yaşındayım, 18/20 yaşında bu işin içine girmişim bugüne kadar çok şeyler yaşadım. Bir genç vardı, çok ilgili, bilinçli, çok yetenekli. Ben ona çok şey vermeden, birkaç şey söyleyerek, o da kitaplar okuyarak, içinde aşk olduğu için kendisini yetiştirdi. İnan ki ben ona bir harf öğretmiş değilim yani insanlar merak ederse bugün kitap var, işte dolu dolu kitaplar geliyor, okuyabilir, kültürünü geliştirebilir mesela tarikattın örf, adet, gelenekleri neyse icraatı neyse bunu yapabilir, fakat öyle kafadan değil, bunlar olabilir. Bizi Karacaahmet Sultan’a çağırmışlardı. Ben gittim ki benimle beraber 24 dedeyi çağırmışlar, yöre dedelerini çağırmışlar, Tunceli’den de beni çağırmışlar, gittik oraya herhalde Mehmet Başaran Dernek Başkanıydı. Dedik kardeş bizi niye çağırdın? Dedi ki siz Dedeler her yöremizin örf, adet, gelenek, göreneklerine göre On İki Hizmetli Tarikat Cemi icra edeceksiniz, bir birlik kuracağız onun için sizi çağırdım, dedi. Dedim ki Mehmet Bey, sen hiç On İki Hizmetli Tarikatta Cemine girdin mi? Dedi, girmedim. Dedim burada ben on iki hizmetli tarikat cemini nasıl yapayım? Niye?, dedi. Tarikat cemine giren adamın piri olur, rehberi olur, mürşidi olur, musahibi olur, dört kapısı olur, sorgudan geçer, yıktığını yapar, döktüğünü doldurur, efendim hukuki yönden sorulur falan, dedim. Şimdi piri belli değil, rehberi belli değil, mürşidi belli değil, musahibi yok, bu adam nasıl On İki Hizmetli Tarikat Cemi’ne girer?, giremez dedim, bu mümkün değil, dedim. Ve burada günde bin kişi ceme giriyor, bin kişi çıkıyor, bunlar katil midir, şunun bunun  hakkını mı gasp etmiştir, bunu ben nasıl bileyim, bunun vebalini ben alayım, dedim? Böyle herkes tarikat cemine giremez kardeşim, dedim.

Şimdi bunların hepsinin kontrollü olması lazım, yoksa git orda iki tane duvazimam söyle, ben cem yaptım de, bu böyle olmaz, dedim. Anladın mı bu cem cem değildir. Halkı bilinçlendirmek lazım, halkı yönlendirmek lazım, halkın beynine bunları sokmak lazım, halkı bu konuda aşılamak lazım. Hele gençlik üzerinde fazla durmak lazım, yani o yaşlılar iyi kötü bir şeyler görmüştür, ama gençlik hiç bir şey görmemiştir. Gençliği bu konuda bilgilendirmek lazım, yönlendirmek lazım, onlara rehberlik yapmak lazım. Yoksa orada git başka türlü bir şeyler konuşursan olmaz. Ben Tunceli’de arkadaşlar dedim siyasi konumunuz ne olursa olsun, her şeyi kapıdan dışarı bırakın, ne zaman Cemden çıkarsanız o zaman o ceketinizi, siyasetinizi giyip gidin. Tarikata giren adam, pirlik yapan adam, rehberlik yapan adam, mürşitlik yapan adam, dedelik yapan adam her şeyden arınmış olacak. Benim peder vardı, Allah rahmet etsin, sizlerinkini de rahmet eylesin, bana diyor oğlum gidip geziyorsun, talibin sakın dünya servetiyle benim yanıma dönme diyordu, ahret servetiyle gel, gidip ben talipten para aldım, şunu topladım, bunu topladım… bununla seni kabul etmiyorum, git ahret servetiyle, ahlak servetiyle dön bana, diyordu. Biliyor musun, devamlı olarak bunu bana söylerdi.

Şimdi dede bizzat kendisini kanıtlamalıdır, kabul ettirmelidir. Bu halk o kadar güzel bir halktır ki, bu toplum o kadar güzel bir toplumdur ki, her halimizi gördüğü halde bizi böyle sinema filmi gibi seyrediyor adam. Yine karşı karşıya geldiğimiz zaman buyurun diyor pirim, edebini topluyor, erkanını topluyor. Yani biz de hiç insaf yok mu, hiç olmazsa ecdadımızdan utanmalıyız, geçmişimizden utanmalıyız.

 

Türkiye’nin değişik yörelerine, değişik nedenlerle dağılmış gitmiş, aynı soydan, sülaleden insanlar, dedeler var. Düşünürsek 12 temel ocak var deniliyor, bu 100’e kadar da çıkıyor. Bilemiyorum yeni araştırmalar sonucunda ortaya başka neler çıkacak?

Şimdi birbirinden kopmuş bu dede ocakları, sülaleler, birbirini tanımayan, birbiriyle görüş alış – verişi yapmayan aynı soyun, aynı ecdadın temsilcisi olmuş olsa bile bunu uygulamayan bir toplulukla karşı karşıyayız.

Şimdi her bir ocağın farklı yörelerde de olmuş olsa, cem yürüten veya liyakat sahibi, bu işi yürütecek insanları ilk önce kendi içlerinde toplansa bir kere o kopukluklar giderilse; daha sonra aynı şeyi bütün Türkiye’de ki belli başlı ocaklara uygulasak yine onların içerisinde de seçimler olmuş olsa, biraz daha toparlanma olabilir mi? Çok dağınıklığın bir nedeni de dedeler arasındaki bu dağınıklık mı acaba? (Dedelere de siz özeleştiri yaptınız. Tabi ki biz o özeleştiriyi yapacak konumda değiliz her harikulade yine siz haklısınız çünkü size (dedeler) bir çok haksızlıklar yapıldı fakat bu özeleştiriyi yaparken bu benim söylediğim şey uygulansa)

Dedeler arasında da bir kopukluk var. Yani talipler de dağılmış gitmiş, dedeler de birbirinden kopmuş, dedeler de birbirini tanımıyor, kimin ne hizmet yürüttüğü, nasıl hizmet yürüttüğü belli değil. Ne dersiniz bu konuda? 1938’de 38 harekatı olmuştur, ondan sonra işte 8/9 sene orda kalınmış ve dönülmüştür ve dönüldükten sonra da işte bugün ilimizde yani Tunceli’de bu işi o nedenlere sürükleyen bazı sebepler vardır. Birinci sebep de ekonomidir. İkinci sebep de demin de söylediğim gibi dedelerdir. Dedeler eğer birbiriyle hasbıhal olursa şöyle toplanıp bir araya gelirlerse işin özelliğini, güzelliğini meydana çıkartırlarsa, birlik ve beraber içerisinde birbirlerine kenetlenir, birbirileriyle kucaklaşırsa efendime söyleyeyim talibe ait olan görevini bir fiil icra ederlerse, talip üzerindeki o konumları tam manasıyla yerine getirilerse her halde bu iş düzene girer. Bazı eksiklikler olabilir, bazı fazlalıklar olabilir fakat peyderpey bunu işledikçe işin tam gerçeği meydana çıkar yani fakat bir defa birbirleriyle şöyle bir araya gelmeleri lazım. Bir araya gelmedikten sonra mümkün değil. Olur. Mesela diyelim ki bugün Tunceli’de 5 tane ocak saydık, daha başka bazı ocaklar vardır yani, şimdi Tunceli’ye gelinir bir çağrı yapılır, bunlar bir araya getirilir, ondan sonra birbiriyle konuşurlar, anlaşırlar, sözleşirler bu işin doğrusunu bulurlar, bir karara varırlar. İşte ondan sonra peyderpey  il il gezilir, dolaşılır. Her şey de olur. Yani, yapılmayacak bir şey yok. İstenirse her şey yapılır. Tabi buna emek lazım, buna gezmek lazım, dolaşmak lazım, anlatmak lazım, ikna etmek lazım. Yani bütün bunlar olmayacak bir şey değil.

 

Sünniliğin belli kuralları var, Aleviliğin de elbetteki belli inanç kuralları var. Bunlar oluşmuş kurallar. Biraz da bu inanç kurallarının unutulmasından dolayı mı bu dağınıklık çoğaldı, dersiniz? Yani dört kapı, kırk makam dediğimiz çok önemli güzide kurallarımız var. Bunların da dağılması dedelik, talip ilişkilerinin bozulması da mı, biraz bu sonucu etkiledi acaba dede? Bu işlemediği müddetçe elbetteki dağılır, unutulur, işlememiştir bugüne kadar, gerçek anlamıyla işlememiştir. Tarikat icraatı yerinde işlememiştir. İşlemediği içinde unutulmuştur ve bu duruma düşmüştür.

 

Çok önemli bir inanç kurumu da cem. Cem’in manası nedir ve bizim Alevi toplumunda bugüne kadar ne gibi bir görevi yerine getirmiştir cem, cem olmasaydı ne olabilirdi acaba? Cem demek, insanların bir araya gelip toplanma yeri, insanların toplanıp birbirleriyle haşır neşir olma yeri, birbirini seviyle, saygıyla tanıtım yeri, icabında ibadet anında bir coşkuyla herkesin gönlündeki coşkusuyla o cemaati o cemi galeyana getirme yeridir,  cem budur. Ben başka bir anlam veremiyorum.

 

Peki eski yazıyı daha önceden yetişirken öğrendim, dediniz. Çok kısaca gerçekten babanızın bu konularda sizi özel olarak eğittiği durum var mıydı? Bir dede evladını ceme götürerek veya nasihat vererek eğitir miydi, eskiden böyle bir kural var mıydı  dedelikte? Tabi ki babamın bana çok katkıları olmuştur, bir baba olarak kendi görevini yapmıştır.

 

Dedelikte var mı bu, yani çocuğunu, evladını yetiştirmek olayı? Tabi, dedelikte yani gücü nispetinde bana bir çok şeyler vermiştir, vermemiş değil. Çünkü kendiside okur yazardı.

 

Musahiplik kurumu çok önemli geçmişte kesinlikle musahiplilik bir zorunlumuydu sizin döneminizde… Alevilikte bir zorunluluktur.

 

Görgü sene bir kere mi görülür dede? Görgü sene bir defa görülür.

 

Mesela Hızır Cemi deniliyor, diğer cemler deniliyor, birbirinde farklı olarak aksettiriliyor, siz tek tip cem var dediniz, doğru mu, yoksa ben yanılıyor muyum? Yoksa değişik günlerdeki cemlerde bazı farklılıklar var mı musahiplikte, hızırda, diğer günlerde? Şimdi tek tip cem dediğim mesela on iki hizmetli tarikat cemidir. Hızır gününe ait olan cem o Hızır gününün bir anma günüdür, o günü bir cem yapılır veyahut Muharremin gününde yapılan bir cem o muharrem gününü anma günüdür. Fakat cem yine de tek tiptir. On iki hizmetli tarikat cemidir. Bunun dışında bir de dedeler kendi aralarında bir kısır cem yapalım diyorlar, üç defa duvaz imam söyleyip bir dua yapıyorlar. Fakat esasta eğer Aleviyse bir kişi dört kapısı mevcut olması lazı. Dört kapısıyla beraber senede bir defa tercüman kurbanını kesmesi lazım. Musahibiyle tarikat cemine girmesi orada sorgu suali yapılması lazım; edep erkanını tanıması lazım mutlaka. Bu ceme senede bir defa girmesi lazım, abdestini namazını orada kılması lazım.

 

Sizin bir dede olarak talipleriniz var şüphesiz ki. Belli talip köyleriniz, yöreleriniz, mezralarınız mı var, yoksa sizde ki sistem nasıl bir sistem. Şahsınıza ait babanızdan size intikal eden özel bir sistem mi? Şimdi talip olarak belli köyler de var, mezralar da var. Talipler dağınık; her biri bir tarafta, hele de bir hassa şimdi daha da dağınık.

 

Şu anda ne sıklıkla cem yapıyorsunuz, nerede yapıyorsunuz, nasıl yapıyorsunuz? Şu durumda halk arasında pek cem yaptığımız yok, ara sıra derneğe falan gidiyorum, orada cem yapıyorum. Mevcut yerimizde yok, cem yerimiz yok, olmadığı için pek yapamıyorum.

 

Sizlere çok teşekkür ediyoruz. Var olun, sağ olun.

 

Ben de size teşekkür ederim. Buraya kadar gelmişsiniz, bizi bulmuşsunuz.  Sağ olun, var olun.

 

(Hüseyin Yalçın Dede ve Ali Kaya’nın da bulundukları, dedenin kendi evinde yapılan söyleşi.)

 

Söyleşi: 31. 7. 2001, HOZAT – TUNCELİ

 

Ahmet Yurt Dede’den Şiirler

 

Dört yanını sarmış sıralı dağlar

Eteğinde yatar güzel Hozat’ım

Bahar gelir zümrüt bahçeler bağlar

Ruhları sad eder güzel Hozat’ım

 

Göze Suyu zemzem olmuş akıyor

Hızan Dağı baş aşağı bakıyor

Serçe kuşlar cıvıldayıp ötüyor

Sesler başka başka güzel Hozat’ım

 

Kış gelince karlar yağar burada

Yaz olunca herkes erer murada

Kozman heylanı da vardır sırada

Burcu burcu kokar güzel Hozat’ım

 

Derelerim akar güzel Keban’a

Her tarafın berzer mah-ı tabana

Seni görmeyenler düşer gümana

Dertlere dermansın güzel Hozat’ım

 

Saltuk’un yurduna sevgisi çoktur

Ne kadar söylesem cümlesi haktır

Eski ismin Dersim şimdi Hozat’tır

Merdaneler yurdu güzel Hozat’ım

 

25 Mart 1993

 

 

Elest-ü bezminden ikrar vermişem

İkrar verip ikrar aldım ezelden

Muhammed Ali’ye beli demişem

Cemaline aşık oldum ezelden

 

İmamı Hasan’la ağu içmişem

İmamı Hüseyin’e secde kılmışam

Makamı Zeynel’de dar’a durmuşam

Bakır deryasına girdim ezelden

 

Caferi Sadık’tır ilmin çırası

Musayı Kazım’dır hasların hası

Gönlümde var ise iman hevesi

Dergahı Rıza’ya vardım ezelden

 

İmamı Taki Naki’dir bir civan

Bunlardır aleme şevk ile rüşan

Askeri bi neva dertlere derman

Mehdi ile sırdaş oldum ezelden

 

Saltuk lanet eder zalim Yezid’e

Neler yaptı gördün döndü rezile

Bir de lanet olsun Mervan pelide

Kinim gitmezbenim ebed ezelden

 

25 Mart 1993

 

Hkikat bağana girmek dilersen

Mürşüd-ü Kamil’e boyun eğmiş ol

Küfr  içinde imanı bulayım dersen

Hırs nefs temayı özünden silmiş ol

 

Gönül bir Kabe’dir kirletmek olmaz

Kirli bir hanede misafir kalmaz

İkiyüzlü insan murada ermez

Akıl iman haya ile bulmuş ol

 

Benliği özünden atabilirsen

Kul olup sultana satabilirsen

Aklını başında tutabilirsen

Harabat ehline nazar kılmış ol

 

İnsana insan gibi davranasın

İnsandır Tanrı’ya oldukça yakın

Riyadan beri dur tavrını takın

Gülşen bahçesinde güller dermiş ol

 

Saltuk bu nanayı bilen kazanır

Arifler katında güller bezenir

Cahil sohbetinden insan usanır

Kötüden arın kendini bilmiş ol

 

26 Mart 1993

 

Dostun bahçesinden bir nergis gördüm

Kokar burcu burcu yel havasıyla

Nişan olsun diye gülleri derdim

Sakladım kalbimde canım haz ile

 

Bir selam dost bana candan

Sormuş hatırımı şad olmuş benden

Cahilin taşına rastlamış birden

Solmuş gonca gülü har olma ile

 

Kendin sakın derim her dem pahadan

Engin ol her zaman geçme riyadan

Ak yüzüne maske çekme karadan

Eser deniz dalga vurur sefa ile

 

Girme derinlere yüzgeç bilmezsen

Erenlerden gidip hizmet almazsan

Varıp bir mürşide hizmet etmezsen

Ömrün geçer hep havayı hevesiyle

 

Irmaklara akan çaylar ben olsam

Bülbülün konduğu güller ben olsam

Bir de dalgıç gibi ummana dalsam

İnci mercan toplar Saltuk haz ile

 

27 Mart 1993

 

Gerçekler sırrına ermek dilersen

Kalbinin pasını sil de gel beri

Meclisi irfanı göreyim dersen

Şal ile hırkayı giy de gelberi

 

Nazar kıl ibret al ehli kamilden

Ayırırlar seni kibr ile kinden

Dostun bahçesinde ol gonca gülden

Bir deste güllerin der de gelberi

 

Elin dilin asla unutma

Hırs ile temaya kendin kaptırma

Aldığın ikrarı yanlış saptırma

Mürşüt eteğin tut andan gelberi

 

Mürşüdün nutkunu tutmak gerekir

Helal bir lokmayı yutmak gerekir

Ölmeden evveli ölmek gerekir

Kendi namazını kıl da gelberi

 

Temiz doğdun temiz ölmek istersen

Hakk’ın cemalini görmek istersen

Ol bahri ummana dalmak istersen

Saltuk kendin tanı andan gelberi

 

28 Mart 1993

 

Yine çalkalandı zavallı gönlüm

Sam yeli dokunmuş kengere döndüm

Kanaat bağında deste gül derdim

Gönlümce kokladım mestane döndüm

 

Özüme bir yoldaş yar bulamadım

Meclisi irfanda dar olamadım

Mürşüdü kamilden el alamadım

Gönlüm harap oldu virane döndüm

 

Bu kadar acizlik yetmez mi bana

Hakikat babında kıymışım cana

Elinden bir bade içirsem kana

Gördüm cemalini hayrana döndüm

 

Erenler yoluna vermişim canı

Huzuruna kabul ederse beni

Birgün olur hake karışır tenim

İçtim şarabından mestane döndüm

 

Saltuk gelen gider kalmaz burada

İçer şerbetini erer murada

Seni senden sordukları sırada

Lal olur dillerim dilsize döndüm

 

28 Mart 1993