AHMET UĞURLU

 (KARACAAHMET SOYU UĞURLUOĞULLARI’NDAN / ERZİNCAN)

AYHAN AYDIN

 

Anadolu Aleviliği, yüzyıllardır Hakk Muhammed Ali aşkıyla hizmet yürüten dedelerin, babaların, ozanların, aşıkların, bilge kişilerin yürüttükleri cemlerle, deyişlerle, öğütlerle, uygulamalarla bugünlere gelmiştir. Tanrı’yı insanda gören, gönül incitmenin en büyük suç olduğunu söyleyen bu Alevi/Bektaşi inanç öncüleri; bilgece fikirleri, insanlar arasında kaynaşmayı, birliği işleyen görüşleriyle topluma gerçek öncü olmuş kişilerdir.

Her kimden gelirse gelsin her türlü baskıyı, zulmü, zorbalığı reddeden; her ne arar isen kendide ara, diyerek insanı yaşamın ve evrenin merkezine yerleştiren; Tanrı/evren/insan iç içeliğini savunarak her türlü yobazlığı eleştiren bu rehber kişiler Hallaçları,  Nesimileri, Hacı Bektaşları, Abdal Musaları, Otman Babaları, Pir Sultanları kendilerine örnek alarak bu kutlu yolu sürmüşlerdir. 

Yeri gelmiş dağ başlarındaki köylerde  her türlü yasağa karşın cemlerini yürütmüşler, yeri gelmiş sazlarıyla haykırmışlar sonsuzluğa inançlarından dönmeyeceklerini… Yezid’in kılıçlarıyla Kerbela’da direnen ve  dirilen Şah Hüseyin inancı;  Tanrı insandadır, diyen Hallaçı Mansur’un külleriyle yeniden alevlenmiş; Pir Sultan Abdal’ın boynunu yağlı urganlara verse de inancından  ve davasından dönmemesiyle abideleşmiş; Şeyh Bedreddinlerle, Baba İshaklarla yeniden yeniden kendi köklerinden kendini var etmeyi başarmıştır.  Bu yol Baba Mansurların, Sarı Saltukların, Kızıldelilerin, Geyikli Babaların, Demir Babaların kurduğu ateşten gömlek giyilen, demirden leblebi yenilen bir yoldur.  Değil 33 aydını diri diri yakmak, hiçbir güç ve hiçbir caba bu büyük inancı ve kültürü yok edemez, asimile edemez…

Dedeler, babalar, ozanlar, aşıklar, sanatçılar, aydınlar, demokratlar, devrimciler, bilim adamları, vakıflar, dernekler, dergahlar, kitaplar, dergiler, araştırmalar, araştırma merkezleri oldukça bu inanç ve kültürü engellemeye, yozlaştırmaya, yok etmeye kimsenin gücü yetmeyecektir.

Avrupa’da zor koşullarda yürüttüğünüz çalışmalar için sizleri tebrik ederken, böylesine güzel bir dergiyi yayınlayan tüm canlara içten sevgilerimi sunarım.

Yol kalmasın, inancımız devam etsin diyen dedelerle, babalarla, ozanlarla; bu büyük inanç ve kültür araştırılsın, tarihi gerçekleriyle yerli yerine otursun diyen bilim adamlarıyla; gelin bu kültürü Anadolu Harmanından tüm dünyaya taşıyalım diyen aydın, sanatçı, gazeteci, yazarlarla 7 yıldır sürdürdüğüm söyleşi, türündeki ürünlerimi sizlerle paylaşmak beni de mutlu edecektir.

Dedelik geleneğini günümüzde  devam ettiren Ahmet Uğurlu’yla yaptığım söyleşiyi sizlerle paylaşıyorum; dostça kalın.

 

Sevgili Ahmet Uğurlu bize kendinizi tanıtır mısınız?  Nerede, ne zaman doğduğunuz?

İsmim Ahmet Uğurlu Dede. 1932 Erzincan doğumluyum. Erzincan’da Uğurluoğulları olarak isim yapan, Karacaahmet Sultan Torunlarına mensubuz. Babam Ethem Dede’den sonra görevi aldım ve devam ettirmekteyim. Yurtiçinde ve yurtdışında gücüm nispetinde çalışmalarımı devam ettirmekteyim. Şu anda, Ulalar Beldesi’nde sayın başkanın göstermiş olduğu gayretlerle, çalışmalarımı hızla sürdürmekteyim. Halkımızı her konuda bilgilendirmek için elimizden gelen mücadeleyi sürdürmekteyiz.

 

Alevilik konusunda çok farklı yaklaşımlar var, siz bu konuda neler düşünüyorsunuz? Alevilik sizce nedir sevgili dedem?

Bazı kuruluşlar, sözde, Aleviliği tarif ederken, akıl almaz derecede mantık dışı yanılgılar sergilemektedirler. Gerçeğin dışında, küllenmekte olan tarihi yanılgıya kendileri düşmektedirler. Nâcizane,        Kur’an ayetleriyle, hadisleriyle, dilimin döndüğü kadar sorularınızı yanıtlamaya çalışacağım.

Elbette  ki Yüce Peygamberimiz, beşeri yaşamının son yıldönümünde, Veda Hutbesi’nde şöyle buyurmuştur; “Ben, her kimin Mevlâsı isem, Ali de onun Mevlâsıdır. Ali’nin dostuna dost ol, düşmanına ol sen de düşman. Her kim onu sevip, ederse imdat ile gayret, sen dahi kıl  anı nusret.’’ İşte biz Aleviler olarak, Yüce Peygamberimizin Veda Hutbesi’ne  tam uymaktayız. Tescil-i Hidayet Essûli Kitabı’nda şöyle buyurmuştur; “Her şeyin bir aslı, temeli vardır. İslâm’ın aslı, temeli Ehlibeytimi sevmek, onların yolunu sürmektir.” Hz. Ali’yi yanına çağırıp “Lahmeke lahmi, cismike cismi, ruhuke ruhi, demmike demmi” buyurmuştur. İşte Aleviler’in, Hz. Ali’yi diğer halifelerden üstün tutmasının, beşeriyette en üst mevkiye çıkarmasının anlamı da, bu gerçeğin altını çizmektedir. Yani Cenab-ı Allah, son peygamberi Hz. Muhammet’e bu yetkiyi vermiş ve Hz. Muhammet Mustafa S.A. de son görevi Hz. Ali’ye vermiş, “Ali bende, ben de Ali’deyim” demiştir. Hatta buyurmuş ki; “Kim ki benden sonra Ey yâr! İmam Ali’yi kılarsa inkâr, benim nübüvvetimi inkâr etmiş olur.”

 

Yani siz Aleviliği; İslâm’ın içinde, Hz. Ali’nin; Ehlibeyt sevgisinin  yolundan yürümek olarak nitelendiriyorsunuz. Biraz önce hadislerden örnekler verdiniz. Hz. Muhammet’in, Hz. Ali’ye ve Ehlibeyti’ne eşsiz muhabbetleri var. Peki, sizce Hz. Ali’nin kişisel özellikleri nelerdir? Niye Hz. Ali bu kadar sevildi?

Bunu anlatmaya kitaplar yetmez. Hz. Ali’nin özelliği; Kâbe-i Beytullah’ta, (Beyt’ül Harem) dünyaya gelmiştir.  Onun, dünyada bir daha emsâli yoktur. Anadan doğduktan sonra, kimse onu yerinden kaldıramamış; Hz. Resulullah Efendimiz’e haber vermişler. Hz. Resulullah Efendimiz, dilini ağzına vermiş ve kulağına şöyle demiş; ‘Eğer Davut Peygamber, Hz. İsa, Musa yanımda olsaydı; ‘İncil’i, Tevrat’ı, Zebur’u, Hz. Ali yazmıştır’ derlerdi.” Kur’an-ı Azimşan’ı okudu, “Yanımda anadan doğmuş görmeseydim, Kur’an’ı yazan Ali’dir, derdim.” Yüce Peygamberimiz “Ali Hak iledir bil, daim Hak Ali iledir fikir kıl, Ali’dir memba-ı velâyet, Ali’dir düy-u âlemde imamet.’’ 12 İmamlar’ın başı İmam Ali El Murtaza’dır. Yüce Peygamberimiz’in, Mir’aca davet edildiği zamanı şöyle kısaca anlatayım; Mir’aca ziyaret edip dönüşünde, halk onu karşıladı: “Ya Resulullah! Sen Allah’ı gördün mü?” “Yedi perdenin altısı kalktı, bir yeşil elle, bir pirinç yemeği yedik”, “Konuşabildiniz mi?” “Konuştuk” “Peki, o ses hangi sese benziyordu? O konuştuğunuz seda, kimin sedasına benziyordu?” Dedi: “İnanın ki o seda Hz. Ali’nin sesine, sedasına benziyordu. Hatta ben  ‘Ya Rabbi! Yoksa sen Ali’misin? O sesten cevap veriyorsun?’ diye sordum, Cenab-ı Allah’tan bana nida geldi: ‘Hayır Ya Muhammet, ben Ali değilim, yalnız sen Ali’yi çok sevdiğin için, o sedayla sana yaklaşmayı daha uygun gördüm, dedi.” İşte, biz Aleviler olarak bu nedenle Ali’ yi çok seviyoruz. Elbette aynı şekilde Hz. Hasan, Hz. Hüseyin, Hz. Fatma, Hz. Hatice’yi de…

 

Ehlibeyt, On İki İmamlar, kırklar, kemerbestler, Alevi inancı… Ve Anadolu’ya geliyoruz. Anadolu Alevileri’nin İslâmiyet’i algılayışları, Sünniler Müslümanlardan farklılık gösteriyor. Tanrı’yı, tabiatı anlayışları, dini yorumlayışları farklı. Cemler yürüyor, semahlar dönüyor, Kur’an-ı Kerim’i okumaları da Sünniler’in algıladığı şekilden farklı. Bu fark nereden kaynaklanıyor? Niçin bu fark var? Aleviler Kur’an’ı Türkçe okuyorlar, ibadetlerini farklı yapıyorlar, siz bu konuda ne diyeceksiniz?

Buna çok basit bir cevap vereyim: Diğerleri kırılmasınlar ama, gerçek güneş gibi doğmuş, karşımızda duruyor. Hz. Resulullah Peygamberimiz Veda Hutbesi’nde “Ali benim, ben de Ali’yim” diyordu. Yüce Peygamberimizin mübarek cenaze hizmetini bırakıp kaçanlar oldu. Hatta, o kutsal  hizmeti görmedikleri gibi, Hz. Ali’ yi de terk edip, Muaviye’nin etrafında toplandılar. Aslı aslına mutlaka rücû edecektir. Ama Aleviler, Allah’ın emriyle Peygamber’i, Peygamber’in emriyle Hz. Ali’yi sevmişlerdir. Şimdi size soruyorum; Muaviye’nin etrafında toplanıp namaz kıldılar, Muaviye’yi  imam tâyin ettiler. Halbuki Yüce Peygamberimiz buyurmuştu ki; “Cehennemde, nardan bir tabut vardır. O da Muaviye’ye aittir. Muaviye,  kıyamete kadar o tabut içerisinde yanacaktır.” Peki Muaviye İmam ise, yüce Peygamberimiz bunu niçin söyledi? İmam değilse, niçin bu toplum Hz. Ali’yi terk edip Muaviye’nin etrafına toplandı? Muaviye; Ebu Süfyan’ın oğlu, Hinde’den doğma. Doğduğunda Hinde’ye, “Muaviye’nin esas babasının adı nedir?” diye sordular. Çünkü evi bayraklı bir aileydi. Oralara girmeyelim, Allah sevenlere bağışlasın.

 

Aleviliğin, Bektaşiliğin doğuşu hakkında,  bir çok nedenler anlatılıyor. Sizin söylediğiniz, inançsal gerçekler. Fakat şöyle diyebilir miyiz? Alevilik; Türkler’in eski gelenekleri ile birlikte, Anadolu uygarlığı birikimleriyle, farklı kültür esinlenmeleriyle İslâmiyet’i algılayış şeklidir. Aleviler İslâmiyet’in içerisinde, Muaviye ve diğerlerinin yaptıklarını benimsemiyorlar. Kendi inançlarında, kültürlerinde olan semahlarını dönüyorlar, sazlarını çalıyorlar. Çünkü saz çok önemli. Ozanlar, dedeler, zakirler Kur’an’ı Türkçeleştiriyorlar. Bu, Türk dilinin yaşaması açısından da son derece önemli bir gelenek görenek oluyor. Bu konulara  sizin değinmenizi rica edeceğim.

Tabii. Türklüğünü ispat ediyor. Siz güzel özetlediniz. Yüce Peygamberimiz Hadis-i  Kutsi’de şöyle buyuruyor; “Ben hükmümü, şefaatimi, Ehlibeytime davranış şeklinize göre vereceğim.” Öyle ise, Alevi Türkleri noksansız İslâm’ın özünü taşımakta, Kur’an’a uygun hareket etmektedirler.

 

Biz bunu cemlerde görüyoruz. Aleviler, yüzyıllardır inançları gereği cemlerde toplanıyorlar. Siz de  kendi atalarınızdan  gördünüz ve uyguluyorsunuz. Peki cem nedir? Ceme nasıl girilir, neler yapılır? Bunu anlatır mısınız? 

Cem toplanmak demektir. Cemevi; halkın toplu olduğu mekân demektir. Suretinin temizliği yanında, manevi temizliği, kırgınlığı, gerginliği, haramı, zinayı terk etmedikten sonra, manevi temizliğin doruğuna  erişmedikten sonra, Alevi toplumu ne ceme toplanır, ne de cenaze namazına durur. Çünkü Allah,  “Ben, ikrarında durmayan kişileri reddederim” buyurmuş. O nedenle Alevi toplumu, bedeni temizliğin yanında, manevi temizliğini de yaptıktan sonra ceme toplanır. Bu manevi temizlik, sadece ve sadece Türk Alevi toplumunda mevcuttur. Çok şükür Allah’a.

 

Peki, cem nasıl başlar? Nasıl devam eder? Nasıl sona erer, anlatır mısınız? Alevi, Alevi çocuğu olduğu halde, inancını, geleneğini devam ettiremeyenler var. Çeşitli nedenlerden dolayı değişik  yörelerde,  farklı cemler yürüyor, farklı semahlar var. Ayrıca büyük şehirlere, yurtdışına göçlerden dolayı da kopukluklar yaşanıyor. Siz, cem  yürüten bir dede olarak, bu durumu nasıl değerlendireceksiniz?

Cem evine toplanan kişilerin, manevi lekelerden arınmış olması, birbirlerinden razı olması lâzımdır. Yüce Peygamberimiz; “Siz birbirinizi sevmedikçe, cennete giremezsiniz” buyurmuştur. İşte Alevi toplumu, manevi lekelerden arınacak, ceme geldiği zaman tüm haklarını bağışlamış veya almış olacak. Burada Alevilik, yasalarımızın üzerindeki ağırlığı bile kaldırıyor. Yasaya, suça gerek olmuyor. Birbirlerinden razı oluyorlar.  Razı oldukları zaman Tövbe Suresi okunuyor. “Ey İnananlar! Yapmış olduğunuz suçlardan bir daha yapmamak üzere tövbe ediniz” ve tövbe ettikten sonra, gene yüce Peygamberimiz buyurmuş; “ölmezden evvel ölün.” Bu cemlerde kul hakkı, vatan hakkı, ana baba hakkı sorulur. Tüm kötülükleri terk edenler cem evine gelirler. Orada, Türkçe zikir ayetleri, rica, duvaz imamları, tevhid, İsm-i Azam duası  okunur, en sonunda da Mir’açlama okunduktan sonra, cemaat nihayet olur. Lokmalar dağılır, oturanın duranın duası verildikten sonra cem, o günkü cuma akşamı sona ermiş olur.

 

Musahiplik nedir? Yani musahipliğin anlamı, önemi, kavramı nedir? Yüce Peygamberimiz Ensar ile Muhacirleri musahip ettiği zaman, Hz. Ali soruyor; “Ya Muhammet! Bana kimi tayin ettiniz?’’ “Ya Ali! Musa’ya Harun ne ise, sen de bana o kadar yakınsın, dünyada ve  ahrette bana senden yakın kim ola ki? Biz de beraber musahibiz.’’ Zaten Cenabı Allah, Hz. Resulullah Efendimizi miraca davet ettiği zaman,  “Ya Muhammet! Musahip tut, manevi lekelerden tövbe hâşa söyle. Arın,  razılığını topla.” der. Yüce Peygamberimiz, bütün halkı gezerek razılığını topladı ve ondan sonra makamı müntehaya erişti. Musahiplik buradan kalmadır. Musahip; ahret kardeşi demektir. Musahibin birisi ölse, sağ kalan musahibin, başka bir musahip tutması mümkün değildir. Çünkü musahiplik ölmez, ikrar ölmez. İkrarı olmayanın imanı olmaz. Zaten dünyada tek ikrarlı toplum, Alevi toplumudur.

 

Peki, Hacı Bektaşi Veli, Yunus Emre, Pir Sultan Abdal gibi inanç öncüsü kişiler, bu yolun kurucuları, sürdürücüleri hakkında neler söylüyorsunuz? Bu ulu kişilerin, sizce Alevilik’teki yeri, konumu ne olmuştur? Konuşmamıza başlarken söylediğim gibi, onların tarifi mümkün değildir. Hünkâr Hacı Bektaş Veli, zahiren Hünkâr Hacı Bektaş Veli’dir. Batınında Hz. Ali’nin kendisidir. Biz Aleviler olarak böyle inanmışız. Zaten Hz. Ali’nin bütün keramet ve şanını, sağlığında Hünkâr Hacı Bektaşi Veli göstermiştir. Beş taşı şahitliğe çağırmıştır, cansız duvarı yürütmüştür. Onların irşâdı olan Şems-i Tebrizi, Mevlâna, diğer sayamayacağımız ermişlerin tümü Hünkâr Hacı Bektaşi Veli’nin mürşitleri, dervişleri,  irşâtlarıdır. Alevi toplumunun başı, Hünkâr Hacı Bektaşi Veli’dir. Biz dedeler olarak, Aleviler’in hizmetkârları, yani rehberleriyiz. Mürşit ise; Pîr Hünkâr Hacı Bektaş Veli’dir.

 

Aleviler ve Bektaşiler özde aynılar. Tanrı’ya korkuyla değil, sevgiyle yaklaşıyorlar. Siz nasıl görüyorsunuz Tanrı’yı, yaratıcıyı? Siz nasıl tarif edersiniz? Seyit Nizamoğlu şöyle buyuruyor; “Ya Rabbi! Öyle bir aşk ver ki bana, ben beni bilmeyeyim, her nereye bakarsam, seni orada göreyim.” Şüpheye gerek yoktur. Dolayısıyla hiç korkumuz yoktur. Çünkü bizim elimizde rahman ve rahim ismi mevcuttur. Kendisi buyurmuştur; “Ey Kullarım! Ben sizi  sevmeseydim yaratmazdım. Sizi, sizden daha çok seviyorum. Ancak, siz benden değil, ettiklerinizden çekinin ve korkun.”  dünyada iken tüm insanlığa, yaratılmışa karşı hırsını, nefsini, kinini, kibrini, hasetini, fesatını atan kişi ne ölümünden, ne sorgu sualden, ne ulu mahşer yerinden, ne de Mahkeme-i Kübra’dan, hiçbir şeyden çekinmez. Çünkü o, ayetlere tam manâsıyla uymuştur.

 

Kur’an Türkçe okunuyor dediniz. Kur’an ne buyuruyor? İnsanlara ne diyor? Alevi nasıl algılıyor, Kur’an’ı? Nasıl algılamalı? Bazılarının söylediği gibi insanların öldürülmesi için  şer-i hükümler mi veriyor? Bedri Noyan Dedebaba’nın söylediği gibi, Türkler’in kültürlerini sürdüren güzel edebiyatlarının bir parçası,  şeklinde mi yorumlanmalı? Türkçe okunmalı, Türkçe yorumlanmalı, insanlara güzel öğütler veren bir kitap olarak mı değerlendirilmeli? Sağ olun, siz güzel anlattınız. Ben şöyle açıklayayım; Fatiha Suresi’nin başında “Âlemi, kâinatı yaratan O’dur.” der. Seçmek, kullara ait değil, kendisinedir. Biz, Aleviler olarak; “Sevap istersen öldür yalanı, cennet istersen incitme canı” deriz. Bizim yöremizden bir aşık da çok güzel açıklamış;

 

Daimi’yim gururuma kanardım

Kendimi görmez, eli kınardım

Kişiyi kendime düşman sanırdım

Nefsim bana düşmandı, hiç bilmedim

Yüce Peygamberimiz de Uhud’dan, geldiği zaman, “Ey Nas! Küçük harpleri bitirdik, büyük harbe başlayacağız bundan sonra” demiş. “Ya Resulullah! Bunlardan büyük harp olabilir mi?” diye sormuşlar. “Nefsin harbidir.” diye cevap vermiş. Alevi milletinin ayağı kaysa, işi rast gitmese, kendi özünde araştırır. Biz Amentü’ye şöyle bakıyoruz; “Hayır Allah’tan, şer nefsimizden’’ Fatiha Suresi’nin başındaki “Elhamdülillahi Rabbil Alemin” sözüne de, biz Aleviler olarak tam uyuyoruz. Hiç kimseyi de hor görmüyoruz, gâvur görmüyoruz.

 

Alevi, “72 milleti bir nazardan gör” diyor. İnsana nasıl bakıyor, Alevilik gerçektende?  “Elif’ten be ötürü, Elif’i severim be’den ötürü, yaratılanı severim,  yaratandan ötürü”, diyor Yunus işte sorunuzun cevabı.

 

Yaratıcı güzel, yaratılan da güzel oluyor, herkesi seviyoruz. Tasavvufun sözleri… Şimdi Cumhuriyet dönemine gelelim. Atatürk Aleviler’in gözünde bir başka Ali indine çıktı. Siz ne diyeceksiniz, Atatürk’ün büyük devrimleri hakkında?

Atatürk sadece bizim tarihimize değil, Avrupa tarihine bile mucize olarak geçmiştir. Çünkü, Türkiye’yi yoktan var etti. Yapmış olduğu eserlerin tümünü yoktan var etti. Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti kuracağı zaman, Pîr Hünkâr Hacı Bektaş Veli’yi ziyaret etti, fikirlerini söyledi. Çelebi Cemalettin Hazretleri, “Paşam, Türkiye’de ki tüm Alevi milleti, bir tane kalıncaya kadar seninle beraberiz” dedi onun çağrısı üzerine, tüm Aleviler Cumhuriyetin kuruluşuna ve Atatürk’ün Büyük Millet Meclisi Başkanı olmasına bilfiil oy vermişlerdir. Cumhuriyetin kuruluşu, 24 ret oyuna karşı, 46 evet oyuyla kazanılmıştır. Ama Cumhuriyet Alevilere neler getirmiştir? Cumhuriyetin kurulacağı günlerde, gazeteler “Atatürk, Aleviler’in oylarıyla Cumhuriyeti kuracaktır” diye yazmış, basına bu şekilde açıklanmıştır. O zaman da malûmunuz, ezan, Kur’an’ı Kerim Türkçe okunuyordu. Sağın başarılı çalışmaları ile, İlâhiyat Fakültesi kuruldu. Türkiye genelinde yalnız şehirlerde 70.000 cami var, biz tüm ibadethanelere saygılıyız. 70.000 camide hafız, hoca, müezzin, gezici vaazlar, müftüler hariç, aşağı yukarı yarım milyon din adamı var. Bunların içinde, Cumhuriyete haz duyan, Atatürk’e sevgisi, saygısı olan da pek azdır. O nedenle, Cumhuriyetin kurulduğu günden beri, Alevi milletinin dini vecibelerini yerine getirmesi için, bir iğne boyu mesafe alınamamıştır. Gönül isterdi ki mübarek Ramazanın yanıbaşında, hiç olmazsa mübarek matem ayı Muharrem de  görülsün. İslâm’ın 32 farzına karşı, Aleviliğin 7 farzı, 3 sünneti de konsun, 12 İmamların ismi konsun. Ama ne yazık ki bunlar dahi konulmamış. Yani Cumhuriyeti biz kurduk, ama Cumhuriyet o günden bugüne kadar bizlere, çok afedersin, kuru kısır çalışmış, her verimi onlara sağlamış. Bugün, Ula Beldesi aşağı yukarı 10.000 nüfusa sahip olmasına rağmen, hiçbir ücretli hoca yoktur. Başta ben olmak üzere, bütün dini vecibeleri yerine getiren bizler, devletten bir kuruş maaş almıyoruz. Sosyal sigortadan, bağ-kurdan mahrumuz. Ama 3 hanelik bir Sünni köyde, hoca mevcut en yüksek maaşı alıyor. Madem ki  Türkiye’de demokrasi, insan hakları var ki, var olduğuna inanıyoruz, inanıyoruz ama  bugün Ula 10.000 nüfuslu bir belde olmasına rağmen,  Alevi inanıcıyla ilgilenen inanç adamları parasız çalışıyor. Sünni köyündeki paralı çalışıyor. Laiklik nerede? Demokrasi nerede? Avrupa’nın baskısı veya devletimizin hoşgörüsüyle, yeni yeni filiz salıyoruz. Neredeyse karşımızdaki muhalifler, Atatürk’ün kurmuş olduğu çınarı, Cumhuriyeti sallıyor, kökünden çıkarmaya çalışıyorlar. En azından devlet dairelerinde veya dini konularda onlara nasıl hak tanınıyorsa, Alevi seyitlerini de imtihandan geçirerek, bir hak verilmeli ki demokrasi ve insan hakları meydana çıksın. En azından denge sağlansın.

 

Yani; “Alevi-Bektaşilerin inançlarını yürütebilmelerinin olanakları devlet tarafından mutlaka sağlanmalıdır. Gerekli bütün olanaklar yaratılmalıdır” diyorsunuz. Bunlar birer zorunluluk olarak görülüyor. Türkiye’nin her yerinde Cem evi inşaatlarının başladığını görüyoruz. Bunlar, halkın inançlarını yürütmek istediğinin birer delilleri. Peki, biraz önceki sorumuza paralel olarak, günümüzde dedelik geleneğini, dedelik kurumunu, dedelik inancını sürdüren insanlarımızın yetersizliği, olanaksızlıkları ve cem içinde bulunamamalarının getirmiş olduğu sorunlar nasıl aşılacak? Sizin öneriniz nedir? Bir heyet mi kurulacak?  Alevi Bektaşi İnanç Önderleriyle ilgili  daimi bir kurul mu oluşturulacak? Dedeler günümüz koşullarında nasıl yetişecekler? Gençlerle nasıl kaynaştırılacaklar? Nerelere, ne kadar cem evi yapılmalıdır? Cem evinde kimler bulunmalıdır? Bu konudaki fikirlerinizi öğrenelim. Önce biraz gerilere gidelim. Yurtdışı gezilerinde, bazı konuşmacılar “Dede de kim oluyormuş ki?’’ gibi sözler söylüyor. Oysa yüce Peygamberimiz bir hadisinde “Bütün nesiller kesilse bile, benim neslim kıyamete kadar devam edecektir” buyurmuştur. İşte, Alevi toplumunun içindeki Seyitler, yüce Peygamber’in öz torunları, evlâtlarıdır. Bunların ecdatları, Türkiye’de değil, Avrupa’da bile kerametlerle anılmakta, türbeleri canlılıklarını korumaktadır. En azından Alevi illerimize, beldelerimize, büyük köylerimize cem evi yapılmalı. Bu andan itibaren, dedeler, bir imtihana, kursa tâbi tutulup, göreve getirilmeli.   Daimi kurullar oluşmalı, okullar açılmalı, herkes dedelere sahip çıkmalıdır. Yeni nesli de her yönden yetiştirmek lâzım.

 

Dedelerin  ve dedeliğin tespiti konusunda, sizce şecereler önemli mi? Şecereler tapudur. Yani bunlar, bu vatana yapılan hizmetlerin tapularıdır. Ama bugün, bu tapular, evlât çalışmayınca geçersiz olur. Evlâtların çalışması lâzım. Yani genç dedelerimizin yetiştirilmesi lâzım.

 

Yani okul gibi bir kurumun oluşturulması mı lâzım? Yüce Peygamberimiz buyurmuş; “İki kez doğmazsa bir can, demezler o kişiye kâmil insan. Gökler âlemine varamaz ol, daim dur değildir ben damak dur, hâlâ sorulmaz kudreti beşerden, sıfat-ı zemin-i ahlâk-ı şerden” Elbette dede çocuklarını yetiştirmek lâzım. Sayın Başkan da bilir, nâçizane her iki oğlumu İmam Hatip Lisesinde yetiştirdikten sonra, Pîr Hünkâr-ı Hacı Bektaşi Veli’de, Karacaahmet Sultan Hazretlerinde, kendi özel cem evimizin de var olması nedeniyle, oralarda yetiştirdim.  Şeriatı, şeriatın özünü bildikleri gibi, marifeti, sırr-ı  hakikati bilme çağına da gelmişlerdir. İşte Alevi gençliği, yani Alevi Seyitleri o şekilde yetişirse, toplum onların nur saçan, ecdatlarının asaletinden faydalanacaktır. Şifa ocakları olacaktır, toplumun. Bugün Karacaahmet Sultan, Hıdır Abdal Sultan  şifa ocaklarıdır. Ula Beldesi’nde de yine soylu bir Alevi babası türbesi vardır, şifa ocağı olmuştur.

 

Bize güzel, aydınlatıcı fikirler verdiniz. Bazı  konularda aydınlandık. Bu yolu sürdürenlere ne mutlu, “Gerçeğin demine Hû” diyenlere ne mutlu, dedelerimize ne mutlu…

Yetişen ve sizin gibi yetiştirilen taliplerimize ne mutlu, yoldan mezun olanlara ne mutlu, yolu sevenlere ne mutlu… Hür İbni Riyah gibi Hz. Hüseyin’in katarına geçenlere ne mutlu… Nokta Dergisi’nden bana yazı yazmışlar. Bu  yazıda “Ne oluyor da Alevilik ip yumağı gibi tükenip gidiyor?” diye soruyorlar. Şöyle cevap verdim; “Eğer maaşlı hocalar olmasa idi, camiler olmasa idi, devlet şeriatçıların arkasında olmasa idi, çoktan tarihe karışmış, gitmişlerdi. Ama bunların hiç birisi olmamasına rağmen, Alevilik ayakta dimdik duruyor.” Çağımızda, şehirlerin getirmiş olduğu yozlaşma elbette büyük bir sorun. Birincisi, halkımızın içindeki dedelerin bilgisiz olmaları. İkincisi, Alevilik kültürü iletişim araçlarında kırpılmadan, kesilmeden kökeninin yayılamaması, kitaplara koyulmaması. Dünyanın her türlü bilgisi kitaplara konuluyor da, her nedense Alevi Kültür konulmuyor. Bu nedenle de Alevilik, elbette bundan biraz etkilendi. Ama İnşallah, sizler gibi gençlerimizin İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük memleketlerdeki kudretli  direnişleri, çalışmaları sayesinde, en kısa  zamanda devletimiz bu gerçeği anlayacak. Sünni kardeşlerimiz de bundan faydalanacağını anlayacak ve Alevilik bir an önce ders kitaplarına konulacak.  Alevi kültürü kısıtlanmadan, kesilmeden bütün iletişim araçlarında yayımlanacaktır. Şuna da inanıyorum ki; bir Alevi, cem evine girip, ibadetini yapıp çıkınca, “Allah-u Ekber” diye bağırmaz. Çünkü, Hz. Ali “Ben, ibadete durduğum zaman, vücudumdan ilgimi keserim” buyurmuştur. Alevi,  ceme girdiği zaman birbirini tanımaz. Ruhen ve bedenen ölür. “Kendi kendini sür çıkar gayri gönülden, tâc-ı tecelli eyle Hak, padişah olmaz hane memuru olmadan.” Yani, gönlünü temizlemeye çalış, diyor. İkincisi; Aleviler ibadetten çıkınca, devletin çıkarmış olduğu yasalara kesinlikle karşı gelmez. Üçüncüsü; Aleviler ibadetten çıkınca farklı farklı bayrak sevgisi taşımazlar. Çünkü Alevi toplumu, İmam Ali El Murtaza’nın başına sarmış olduğu tacın renginden ay yıldızlı bayrağa ve Cumhuriyete tam anlamıyla bağlı bir toplumdur.

 

Çok teşekkür ederiz. Çok güzel mesajlar verdiniz. Son mesajınız da çok güzeldi. Kişisel olarak Kur’an-ı Kerim’i ezbere bildiğiniz anlaşılıyor. Arapça biliyor musunuz?

Tabii. Yurt dışında, İsviçre’de de 3 ay kaldım. Şurada da İsviçre’den almış olduğum başarı belgelerim var. Bir kitabımı da size hediye ediyorum. Hakkımdaki bütün bilgiler orada mevcuttur. Türk-Alevi gençliğinin aydınlanması, sağa-sola sapmaması, Atatürkçü çizgiden ayrılmaması için, bu kitabı acilen çıkardım. Gençlerin, ecdatlarından intikal eden bu mirası iyi korumaları lâzım. Atatürk, “Cumhuriyeti ben kurdum ama sizler geliştireceksiniz” demiştir. Son sorunuza gelince; yurtiçinde, yurt dışında gücüm nispetinde, cenaze hizmetleri yapsınlar diye, 10 tane çağdaş bayan, 10 tane de erkek hoca yetiştirdim. Zakirler, dedeler yetiştirdim.  Çalışmalarım devam gidiyor. Kur’an-ı Kerim’in Türkçeleşmesine büyük haz duymaktayım. Kur’an-ı Kerim’in  Türkçesi ile gençliğimizi aydınlatmamız lâzım. Ne Arapça okuyanlar,  ne de tefsir yapanlar gerçeği yansıtmamaktadır. Aşık  buyurmuş;

Kur’ani’dir sözümüz

Rahmanidir gözümüz

Hakkı görür gözümüz

Aldanmayız hayale

Bazı  sonradan yazılan sözde Kur’an-ı Kerim’lerde “Ne mutlu o sağcılara ki hepsi cennetlik olacaktır. Ne yazık o solculara ki hepsi cehennemlik olacaktır.” diye çeviriler yapılmıştır. Halbuki bir insanın sağ kolu da, sol kolu da vardır. Bir kuşun sağ kanadı olur, sol kanadı olmazsa uçamaz. Bir uçağın bile sağ kolu, sol kolu vardır. Alevi dedesi olarak, böyle  cahilane hareketleri kınıyorum. Kur’an’a bunlar yakışmaz. Kur’an; Cenab-ı Allah’ın verdiği, yüce Peygamberimizin zikri, Ehlibeyt’i tanımaktır. “Kur’an’ı bir dağın üzerine indirseydik, elbette ki Allah korkusundan o dağ eğilip, bükülüp, yanardı, paramparça olurdu.” Ama ne yazık ki taa ki bundan 1300 sene önce Sıffin Harbi’nde nasıl Kur’an’a mızraklar taktı da, karşı tarafı Kur’an’la kandırma yoluna gittilerse, günümüzde de, sözde Kur’an’cılar, Kur’an’a zincir vurdular. İstanbul’un, Ankara’nın sokaklarında Kur’an’ı kilitleyerek gezdirdiler. Bunların Kur’an’la ilişkisi yoktur. Bunlara mızraklı ilmihal yakışır. Çünkü onların ecdatlarının emirleri, o mızraklı ilmihalde yazılıdır. Kur’an-ı Kerim’de  “Ya Muhammet! Kullarıma söyle, Ehlibeyt’in zikrini, fikrini yapsınlar, gittiği yoldan gitsinler.”der. Ehlibeyt, ehlini beyt etmiş, yani nefs-i ammare vazgeçmişler. Yani İmam Ali El Murtaza, Fatıma’tül-Zehra, İmam Hasan-ı Rıza, İmam Hüseyin Deşt-i Kerbelâ. Ehlibeyt, Ehiller beyit. Biz bunları  (Çok şükür Allah’a) cömertliğimizle kaybetmedik. Alevi milletinin içinde yaşamaktayım. Tekkelere, türbelere, fakirlere, ordumuza, yollara, çeşmelere yardım gibi konularda Alevi toplumu önde gidiyor. En  büyük koçlarını, sığırlarını kurban kesiyor, Allah rızasına fakir fukaraya yediriyor. Cömertliğimizi yitirmedik. İyi  niyetimizi hiç yitirmedik. Cumhuriyete bağlılığımızı, büyük Atatürk’e sevgimizi, saygımızı hiç kaybetmedik. Cumhuriyeti kuran biziz ve onunla beraber yaşayan da gene biziz. Elbette bazı şaşmışlar olabilir. Bunlar bir taraftan hacısına, hocasına, müezzinine, müftüsüne, vaazına maaş versin. Bir taraftan da “Sen Alevisin, sana bir şey yoktur. Sen dinsizsin, sen komünistsin.” Öyleyse beni dinsiz, komünist, inançsız  yapan sensin. Ben bunların hepsine karşıyım, bana bir hak tanımıyorsun. Cem evi yaptırmıyorsun, dedeme, seyitime hak tanımıyorsun ve “Sen şusun” diyorsun. Elbet güneş doğunca, bütün lâmbalar sönecektir. En kısa zamanda Alevilik doğunca, gerçekler meydana çıkacaktır. Sözümüzün başında da söylediğim gibi; Alevi toplumu, Alevi Türk’ü, gerçek Ehl-i İslâm, gerçek Atatürkçü, gerçek insancı, gerçek merhametçi, gerçek vatansever bir toplumdur. Ne Arap’tan yana, ne Hristiyan’dan,  ne şundan yana… Hepsine  hoş bakar, hepsini hoş görür ama Atatürkçü bir çizgiye meylini vermiştir. Cumhuriyete tümüyle bağlı bir milletiz biz. Çok şükür Allah’a.

 “Gönül bülbül olmuş dostun gülüne,

Karganın konduğu gülden bana ne?

Arayı arayı buldum Mevlâmı

Mecnun’un gezdiği çölden bana ne?

 

Türk kültüründen bahseder misiniz? Kerbelâ’da, Yezit ordusunun başkumandanı, Hz. Hüseyin’in karşısına çıktı; “Ya Hüseyin! Sana hakaret nâmına gül atarım, yarın huzur-u mahşerde nasıl şefaat bulacağım?” Hz. Hüseyin; “Ne mutlu sana, ne güzel isim koymuş senin anan, baban, dünyada da, ahrette de hürsün. Kıymetli canını bana fedâ etme, ilk düşman olarak senin karşına ben çıktım. Senin yolunda müsaade edersen, ben şehit olarak kapıyı açmak istiyorum, bağışla…’’ diye cevap verir. Biz, Alevi  milleti olarak, Kürt’ünü de severiz, Sünni’yi de severiz, Hristiyan’ını da severiz.

Sevap istersen öldür yaranı

Cennet istersen incitme canı

Bütün yaratılanları severiz. Ama dostumuzu, düşmanımızı da biliriz. Vatanımıza kötü niyetle bakana, alnımızdan, gözümüzden kaçmayız. Alevinin  aslı öz Türk’tür. Halil İbrahim Peygamber Kürt mü? Alevinin bir kısmı Kürtçe biliyorsa, bir kısmı İngilizce, Arapça, Almanca biliyor. Çeşitli diller bilenler var. 8-10 dil bilenler var. Aslı değişmez. Aslımız Pîr Hacı Hünkâr Veli’dir. İkrarlı bir kavimiz.  Eba Müslüm Teberdar’ın  kitabına bakarsınız, “Türkler” diye geçer, Seyit-i Battal Gazi Hazretlerinin kitabına bakarsan, “Türkler” diye geçer. Yüce Peygamberimiz, Hadisi Kutsi’de, “Ben Arap’danım, Arap benden değildir” buyurmuştur. Biz Emevi değil, öz Türk’ üz. Türklükle de yaşayacağız. Başımızın tâcıdır Türklük.

 

Söyleşi: 09. 01. 1998, İstanbul.
(Dedeyle aynı zamanda 1999’da Erzincan Ulalar’da da  dedelikle ilgili bir sohbet gerçekleştirilmiştir. 2002 yılında ise sazlı/sözlü söyleşide dedenin başka bilgilerine de başvurulmuştur)

 

İLAVELER

Yüce Peygamberimiz buyurmuş; “İki kez doğmazsa bir can, demezler o kişiye kâmil insan. Gökler âlemine varamaz ol, daim dur değildir ben damak dur, hâlâ sorulmaz kudreti beşerden, sıfat-ı zemin-i ahlâk-ı şerden” Elbette dede çocuklarını yetiştirmek lâzım. Sayın Başkan da bilir, nâçizane her iki oğlumu İmam Hatip Lisesinde yetiştirdikten sonra, Pîr Hünkâr-ı Hacı Bektaşi Veli’de, Karacaahmet Sultan Hazretlerinde, kendi özel cem evimizin de var olması nedeniyle, oralarda yetiştirdim.  Şeriatı, şeriatın özünü bildikleri gibi, marifeti, sırr-ı  hakikati bilme çağına da gelmişlerdir. İşte Alevi gençliği, yani Alevi Seyitleri o şekilde yetişirse, toplum onların nur saçan, ecdatlarının asaletinden faydalanacaktır. Şifa ocakları olacaktır, toplumun. Bugün Karacaahmet Sultan, Hıdır Abdal Sultan  şifa ocaklarıdır. Ula Beldesi’nde de yine soylu bir Alevi babası türbesi vardır, şifa ocağı olmuştur.

 

Nerededir efendim? Ula Beldesi’nin sınırları içinde. Çağımızda yaşamış, resimleri, hatıraları kalplerimizi süsleyen Deli Aziz Baba, derler. Türbesi, yatırı vardır. Sayın Başkan gerekeni yapmıştır, tüm  halka açıktır, halkı gezdirmekle iftihar etmektedir. Erzincan’da, Alevi ve Sünni toplumuna, bir ibret, şifa kaynağı olmaktadır. Çocukları olmayanlar, dermansız dertlere tutulanlar buradan şifa  bulmaktadırlar. Bu aşikârdır. Çünkü bunlar Peygamber soyundan gelmişlerdir.

Alevilik, İslâm’ı anlayışı açısından Türk kültürü olduğuna göre, Orta Asya’dan geliyor. Fakat, genel inanış, genel kanı (biz o konuda fikir yürütecek değiliz haddimiz değil ama)  dedelerin tümüyle Peygamber soyundan,  seyitlik yolundan geldikleri görünüyor.

Evet, irşât ocaklar vardır. İrşât ocakları, Seyit ocakları ve dolayısıyla 12 İmam nesline bağlıdır.

 

Nedir bu irşât ocakları? Hangileridir? İrşât ocakları, keramet göstermiş ocaklardır.

 

Aklınıza  gelen ocaklar hangileridir? Deb’ül Şemat Sultan; kışın kerametiyle meşeyi yeşertmiştir. Munzur Baba Sultan; Tunceli’yi aydınlatan büyük bir mucizedir. Munzur Baba, bir zaman çobanlık yapıyormuş. Ağası da, o zamanlar kafileye katılmış, Kerbelâ’ya gitmiş. Kerbelâ’da, canı helva istemiş, “Şimdi, bir sıcak helva olsa da, bir iki lokma alsam” diye aklından geçirmiş. Aynı anda Munzur, ağanın hanımına gelip,“Ağam helva istedi, acele helva yap da götüreyim’’ diyor. Kadın, götüremeyeceğini biliyor. “Herhalde çobanın canı helva istemiştir” diye, helvayı yapıyor. Munzur, Kerbelâ’da ağasının eline helvayı veriyor.

Mansur Sultan, Derviş Cemal, Hubyar, Şıh Ahmet Dede, Seyit Sinemilli ve Mürşit  ocaklarının hepsi ocaktır. Diğer ocaklar irşâttır, onlara bağlıdırlar.

 

Tekrar eder misiniz? Çünkü bu konular hassas ve çoğu kişi de karıştırıyor. Bilen az, bilenler de hep karıştırıyor. Yani iki tür ocak var; İrşât ve evlât ocakları… Bir de 12 İmam neslinden, Musa-yı  Kâzım Hazretlerinden 37’si nisa, 23’ü erkek… Rahmetli İlâhiyatçı Hasan Fehmi Gusuli Hazretlerinin çıkarmış oldukları “Necm’ül Kulüp” kitabında bu aşikâr görülmüştür. Şimdi, zamanımızda bir dedenin 7 çocuğu olabilir. 7 çocuğun 7’si de dedelik mertebesine yükselmeyebilir, yükselemez. Neden? Meselâ, Yakup Peygamber’in 9 çocuğu var. Ama içlerinden Yusuf peygamber olmuş, diğerleri olamamıştır. Ahlâkı, işlevi, icraatı, kerameti, kemalâtı, ilmi ile Peygambere benzeyenler mürşitlik, dedelik yapabilir. Diğerleri  yapamaz, yetiştirilmesi lâzım, yetiştirilirse hizmet görebilirler.

 

Ocakları biraz daha açabilir miyiz? İkiye ayrılıyor dediniz. İrşâtlar ve evlâtlar olarak ikiye ayrılıyor. İrşât ocaklar, keramet gösterenlerdir. Günümüzdeki Deli Aziz Baba Ocağı irşâttır, evlât değildir.

 

Evlâtlar nasıl oluyor? Evlâtlar; soya bağlıdır. Ben, Karacaahmet Sultan Evlâdı torunu olduğuma inanıyorum. Ecdadını  ispat eden kimseler; meselâ; Karacaahmet Sultan, Seyit Nurettin, Seyit Bibal, Seyit İbrahim, İmam Musa-yı Kâzım gibi birkaç babadan çıkarılan şecereler, bunlar evlâttandır. İrşâtları da küçümsemeyelim. Veliyullahlar, evliyullahlar, keramet ehilleri,  doruğa erişmişler, ilimle, kemaletle, kerametle doruğa erişen kişiler, Allah’ın yakını olmuşlardır.

 

Yani, biri soydan geliyor, diğeri de daha sonra kerametleri nedeni ile o makama yükseliyor. Hizmetinden dolayı geliyor. Çünkü yüce Peygamberimiz, “Sen cihet et,  verici Allah’tır.” buyurmuştur. Malûmunuz;  Hz. Musa iddiasını kaybetti, Firavun kazandı. Demek ki çalışan kazanıyor. Bu yönde, Veliyullah sınıfı da, elbette ki gecesini gündüzüne katıp, çalışmıştır. Erzincan Ulalar beldesinde yatan Deli Aziz Baba hiç evlenmemiştir. Elinden, dilinden, belinden sakınmıştır. Onun elinden, dilinden, belinden kimse incinmemiştir. (Sayın Belediye Başkanı da buradadır.) O nedenle şu fani dünyayı bir pula satın almamıştır.  Allah’a kul olmuş, yakınlığı ile tanınmıştır.