AHMET MUTLUAY

(AĞU İÇEN OCAĞI /  KOCA SEYİT EVLATLARINDAN / ELAZIĞ)

AYHAN AYDIN

 Sün Köyü, Koca Seyyid, Ahmet Mutluay

 

İsmini belki en çok duyup merak ettiğim köylerden birisi de Sün Köyü’ydü. Elazığ’da, Doğu’da Alevilik’le özdeşleşen, dedelikle özdeşleşen bir isim Sün ismi. Ağuçan Ocağı dediğimiz ve Anadolu Alevileri üzerinde en fazla etkisi olan, en geniş dede ve talip kitlelerinden birisine sahip Ağuçan Ocağı’nın ana kollarından birisi Koca Seyyid’in Türbesi’nin burada olması elbette buranın önemini çok daha fazla arttıyor.

Dedeyle söyleşi yapmadan önce Türbe’yi ziyaret edip, fotoğraflarla ve kameramla kayıtlar alıyorum. Bu arada türbe yakınlarındaki eski tarihi mezar taşlarının da çekimlerini yapıyorum. Daha sonra kesilen kurbanların halka sunulduğu alana yönelip halkla söyleşiler yapıyorum. Büyük bir inançla bağlı oldukları bu büyük türbeyi ziyaret etmenin, burada kurbanlar kesip lokmalar dağıtmanın inançlarının gereği olduğunu söyleyen insanlar kesimhane önündeki ağaçlar altında sohbet ediyorlar. Bu arada ocakzade olan insanlarla söyleşi yapıyorum. Hollanda’da yaşayan 65 yaşındaki Mir Seyyid evlatlarından olduğunu söyleyen, Çemişgezek Ulukale Köyü doğumlu Hüseyin Ersoy; Elazığ Merkez Dambüyük Köyü doğumlu Koca Seyyid evlatlarından olduğunu söyleyen 66 yaşındaki Almanya’da yaşayan Ali Erdoğan; değişen değerlerden bahsediyorlar. Bu arada Malatya’dan Fuzulilerden Meryem Alpaslan dersen kendisi hatırlar, deyip bol selamını aldığımız anamızın selamını dönüşte Abidin Özgünay’a iletiyorum.

 

Ahmet Mutluay, (Ağucan/Koca Seyyid), (76)

Belki de bölgenin, ilin en bilgili dedelerinden ve çok sevilen Ahmet Mutluay’ın evi çocuklarıyla, yakınlarıyla, talipleriyle dolup taşmış, insan kaynıyordu. Geniş bir bahçesi olan evinin önünde biraz sohbet ettikten sonra, evladım ne yapacaksın, ben sana ne söyleyim ki?, deyip söyleşi yapma isteğime yanaşmayan Dede’ye çok aşırı ısrarla benim bu nedenle buralara kadar geldiğimi, kendisiyle söyleşi yapmazsam benim için çok kötü olacağını vb. söyleyerek onu konuşturmaya çalışıyorum. Söyleşiyi evin içinde yapmak istememe ise, yo burada insanların içinde konuşsak daha iyi olur, deyince bu sefer onlarca insan çevremizi sarıyor.

Yılların içinden süzülüp gelen bir bilgelikle öyle derinlerden, öyle ağır, öyle vakur, öyle duygulu bir konuşma yapıyor ki, tüm orada bulunanlar, 20/30 canın gözleri yaşarıyor.

Alevilikle ilgili mistik, batini bir yolculuğa çıkıyoruz, tüm orada bulunanlar. Dede anlattıkça geçmiş yılların acıları, çileleri dile geliyor. Önümüzden bir film şeridi gibi geçiyor.

Ben diyor, dede; çok zor günler gördüm. Çok sıkıntılı dönemlerim oldu, çocukluğumda, gençliğimde. Babam öldüğü için beni anam büyüttü. Ben çok küçükken çalışmayı, yaşam mücadelesini her tarafımda hissettim. Çobanlık, işçilik, çiftçilik, çaycılık… her türlü işte çalıştım. Ama ben de öyle bir his vardı ki, öyle bir duygu vardı ki, benim babam, dedem dedeymiş, ocakzadeymiş… Bunu hiç ama hiç içimden çıkarmadım. Onun ağırlığıyla, ezikliğiyle, onuruyla, aşkıyla yaşadım. Aç kaldığımız günler oldu ama ben hiçbir zaman lanet okumadım güne, yaşama. Nerde bir saz duysam, nerde bir dede gelmiş lafı duysam hemen koşardım o küçük yaşımda. Anam da bana destek verdi. Bendeki bu sevgi günden güne, yıldan yıla azalmadı, arttı. Eski, okunmuş gazetelere bakardın, kendi kendime birşeyler okuyup, yazmak isterdim. Yaşamın yüküyle, ama Aleviliğin, dedeliğin aşkıyla bugünlere gelmişsek ne mutlu bana. Zaman zaman dalıp, gözleri dolan dede eski günleri yad etti. Gül alınıp, gül satılan devirleri canlandırdı…

Aslolan ölmeden önce ölmek, hidayeti mürşitten doğarak bulmaktır, diyen Dede, dedeyi dede yapan inançlı talibidir, tüm Horasan pirleri halkla Hakk’a ulaşmış Hakk’a ulaşmak için halka inmişlerdir. Her şeyin başı aşktır, sevgidir. Hep dedeler suçlandı bugüne kadar ama başkalarının hiç mi suçu yoktu? Dede olmak, dede çocuğu olmak ağırdır, sorumluluk getirerek. Bunu bilen bilir. Herkesin bileceği şey değildir, zaten.

Bana göre insan, insan donuyla görünmelidir, cihana. İnsan donu en kutsal dondur. Bana göre kemalet kerametten çok daha yücedir, yüksektir.

Siz dedeler devlete bağlansın mı? diye soruyorsunuz. Bu olmaz. Dede devletin memuru olmaz, olamaz. Dede devletin kapısında maaş bekleyen insan değildir. Herkesin rızkı vardır. Bu yolda da bu rızık meselesi, hak meselesi çok önemlidir, diye görüşlerini özetliyor.

Daha sonra bir araçla kent merkezine ulaşıyorum. Otelden bir yer ayırtarak, ben de Ali Ekber Çiçek Konseri’ne yetişmek üzere hızlıca, kültür etkinliğinin yapıldığı salonu arayıp, buluyorum.

Yerel sanatçılar yanında İstanbul’dan Aydın Öztürk’ün de katıldığı sanat dolu gecede Ali Ekber Çiçek beni karşısında görünce buna inanamıyor. Ben de seni o kadar seviyorum ki, İstanbul’dan geldim (!) diyorum. Ama olsun gönlümüz karşı karşıyaymış ki, hiç haberim yokken onun muhteşem sesini bu sefer de Elazığ’da dinleme olanağım oluyor.

Sesi ve düşünceleri çok güzel olan Birol Uğraş Alevi inanç ve kültürüyle uğraşmak istediğini söylüyor.

 

Söyleşi

 

Şimdi her şeyden önce merhaba Dedem. Çok teşekkür ediyoruz, bizi kabul ettiğiniz için. Sağ olasın, biz de çok teşekkür ediyoruz, var olasın,  Allah hayırlı başarılar versin sana.

 

Şimdi kısa kısa görüşmelerimiz oldu ama detaylı bir söyleyişi bugüne kısmetmiş. Her zaman inandığım bir ilke vardır; insanları yaşadıkları mekanlarda, yerlerde, köylerde, mahallelerde ziyaret edip, o ortam içerisinde söyleyişi yapmak, dünyanın en güzel şeyi aslında. Yoksa İstanbul’a iş için geliyorsunuz, zaman zaman duyuyorum, Adil Ali Atalay’dan. Daha şimdi gelmiyorum, işten de vazgeçtim.

 

Geçtiniz mi?, iyi zaten yeteri kadar çalıştınız herhalde. 76 yaşında olmak hiç de kolay değil.

Bu mekanlarda söyleşiyi yapmanın ayrı tadı var. Çünkü yaşamış olduğunuz toprakların kokusu var buralarda şu anda bu ortamda, bu bahçelerde onun ayrı bir manevi yapısı, hissi olabilir. Bu nedenlerle ben de çok mutluyum.

Şimdi klasik yöntemlerdir ama yine de bizi ilk kez izleyecek, dinleyecek yada okuyacaklar için en temel yöntem  de odur söyleyişiler de söyleşilen kişiyi tanımak, tanıtmak. Yani sevgili dedemiz kendisini bize anlatacak.

76 yaşında ama biraz çocukluk yıllarınıza götüreceğiz sizi ailenizi, babanızı, annenizi, o günlerin şartlarını, koşullarını şöyle bir canlandıra biliyor musun hafızanızda, az bir yaş değil, çünkü 76 yaş, nasıl bir yaşamdı sizinkisi?

 

Yaşamımız şöyle oldu; ben 7-8 yaşındayken babamı kaybettim, sırf annem vardı üzerimde. Bu vesileyle şehre kadar göçtüm, annemin yakınları dolayısıyla Elazığ’ın içine.

Burada bazı çileler de çektim yani. Her şey de yaptık, çiftçilikte yaptık, çobanlık bile yaptım ben, çobanlık bile yaptım. Tahsilimi de, ilkokulumu bitirmeden hayata atıldık. Hatta öğretmenim anneme geldi dedi ki, bunu bırak bize dedi biz bunu gönderelim yatılı okullara, bu çocuk çok zeki gitsin okusun. Annem bırakmadı öyle kaldık. Ortaokulu, liseyi falan bitirmedim, buradan şehre göçtüm. Orada bir meslek itibariyle başladım sanata, berberlik, kahvecilik orada böyle işlerle uğraştım. 75 yılına kadar o meslekte çalıştım. 25-30 sene, sabahları saat iki buçuk, üçlerde kalkardım, gecenin üçünde kalkardım. O zaman böyle ibre gazlar bilmem neler yoktu; kömürle yanardı,  sular öyle kaynatılırdı. Suyu kaynatacam da, çay yapacam da müşteriye çay vereceğim, hayatım böyle ağır şartlarda geçti.

Fakat akşamları da nerede bir dede, nerede bir delil, nerede bir harabat ehli varsa mutlaka oraya koşardım. Yani, ta Örge mahallesine, Yukarı mahallelere kadar orada bir toplantı olduğunu duydum mu, oralara kadar koşardım.

Yani kendimi Ehlibeyt uğruna yetiştirmek için elimden geldiği kadar feryat ettim.

 

Güzel dedem, peki 7-8 yaşında öksüz kalmış olmanıza rağmen bu sevginin izlerini annenizden, yakınlarınızdan almış olabilir misiniz? Hayır. Asaletimden geldi. Belki annem de istedi ama esas beni o işe sevk eden asaletim oldu.

Orada kahveyi çalıştırdığım zaman bazı hadiseler de geçti, çok kısa onu da anlatayım. Şimdi karşımda pirinç değirmeni vardı. Geceleri o değirmende ameleler çalışır, ağalar pirinç öğütürler. Orada ben kahveyi açmışım sabahleyin orada bu Palo’nun Çiftlik köyünden, Seydili köyünden orada ağalar var, pirinç öğütüyorlar. Geldi kahveye oturdu. Etrafta bütün yabancılar toplanmış, genç zamanım o zamanlar, dedi ki efendim burada dedi Tosun Ağa iki tane Kızılbaş getirmiş oraya dedi, bana  gece sabaha kadar zahmet ettiler, dedi. Bir söyledi aldırış etmedim, ikinci, bir daha, bir daha… baktım fazla ileri gidiyor. Dedim ki Zülfi Ağa teessüf ederim sana, bunlar ne Aleviymiş, ne Kızılbaş’mış, ne Rafiziy’miş dedim onlar çok cahil insanlarmış, onlar hakikat olsalarmış sana bu zahmeti yaptırmazlardı. Bunu yaptırdıklarına göre cahilmişler. Fakat, sen onlardan çok daha da cahilmişsin. Sen Abbasilerdenim, diyorsun nesille bağlıyım, diyorsun utanmadan bir kahvenin içinde niye bunları tenkit ediyorsun, bir cemiyeti Alevi, Kızılbaş demek bir toplum demek, dedim.

Harabi’nin bir sözü hatırıma geldi, birden bire dedim ki “Bab-ı Haydardan diğer bir bir baba  etme iltica ey Harabi çün Kızılbaş olduğumu alem bilir” dedim.

İşte bunları hepsi de bilir, sustu bu adam mahcup oldu, utandı, sonra da samimi oldu benimle. Onun için çok mücadele yaptım orada. Sünni tabakayla bile, hatta şeriatçı hocanın birisine Kur’an üzerinde çok mücadeleler yaptım. Dedi ki senin bir tek kabahattin var. Ne var? Şeriattın yorganına gelip bürünmüyorsun, dedi. Camilere gelmiyorsun, 30 senedir buradasın, suç bulamıyoruz, ama fakat neden bu yorgandan kaçıyorsun, dedi.

Dedim ki, senin bu namaz dediğin şey nedir? Bir defa bunu bana bir anlat. Dedi ki secdedir. Güzel dedim kabul ediyorum secdeyi. Secde Allah’a gidiyor demi? Evet. Allah’a nasıl gidiyor? Taş atmakla, secde etmekle? Dedi ki peygamberimiz  böyle yapmış, biz de öyle yapıyoruz, dedi. Güzel dedim fakat senin bu secdeyi rahmana boyun eğmeyen zümrenin Allah’a secdesi nasıl gittiğini sana anlatayım mı, dedim. Nasıl gidiyor, dedi? Dedim siz biliyor musunuz secdeyi rahmana boyun eğmiyorsunuz. Siz esas Ademe secde etmeyen sizsiniz, dedim.

Biz tabi Müslümanlarız ta Ademi Seyfullah’tan secdemiz başlamış bugüne kadar geliyor.

O sıralarda bir harabat ehli bir derviş vardı, gezerdi. Onun elini rast gelenler öperlerdi. Dedim ki  görüyor musunuz, o dervişin elini öpenleri? Dedi, evet, görüyoruz. Dedim ki o adamın öpülen el o dervişin eli değil, ruhu mahfuzda pencereye bak Muhammed, Ali, Fatıma,  Hasan’la, Hüseyin’in nurunu Cenabı Hak Ademi Seyfullah’a verdi ve bütün melaikeler secdeye sükut etti, tabi Müslümanlığın temeli de Alevilik, Adem’den başladı. Siz bilmiyorsunuz. Peygamberden sonra Müslüman olanlar bu işi bilmez. Siz Sünni Müslümanlarsınız, biz tabi Müslümanlarız, Sünni Müslümanlık demek sonradan olma Müslümanlık, dedim. Peygamberden sonra Emevilerin, Abbasilerin, Muaviye’nin devrinde yaptığınız şeyler bunlar, biz tabi Müslümanlarız.

İşte o secdeyi rahman dediğim şey o dervişin öpülen eli var ya odur, dedim. Silsile nufus kağıdını göstereceğim, Muhammed Delil’e kadar götürüyoruz soy bakımından, ama Muhammed Delil’den sonra da isterse Allah’a gitsin, isterse gitmesin ne önemi var onun, dedim. Sustular tabi çıktım kapıdan dışarı.

Sonra Kur’an hakkında bak o adamla çok büyük mücadelelerim oldu. Dedim senin Kur’an dediğin şey nedir?

Genç karşıma geçip diyor ki bu ayet mi indi, kelime mi indi, kitap mı indi, gökten dört kitap indi diyorsun de mi, değil mi? Bu nasıl kitap indi? Şunu bana anlat hele. Kitap indiyse bunu mantık kabul etmiyor, kelime inse Cebrail’le geldi diyorsun ama bu da dedim benim mantığıma uymuyor.

Şimdi yine Cebrail gelmiyor, düşündü düşündü sen onu benden iyi biliyorsun da söylemek işine gelmiyor. Dedim çok iyisini biliyorum ama, senin işene gelmiyor. Muhammed’e gelen ilhamdı, dedim. Eğer ayet demeseydi bu millet Muhammedi öldürürdü o zaman. Ayet dedi canını kurtardı, hadis dedi kabul edildi, edilmedi hani ya?

Esas Kur’an Muhammed’e gelen ilham. Kur’an’ın aslı var ya erenler, Muhammedlerin arasındaki ilham kaynağıdır. Başka bir şey tanımıyorum ben. Kur’anı da o şekilde tanıyorum.

İncil, Tevrat, Zebur, Furkan’ın temeli Ehlibeyt’tir. Başka kimse değildir. Ademi Seyfullah’tan başladı, yüz yirmi dört bin peygamberden süzüldü, sunuldu.

Bunlar değişik değil. Bizimkiler esas Hıristiyan alemi  diyor ya, İsa da Ali’dir, Adem de Ali’dir, Nuh da Ali’dir, İbrahim de Ali’dir, hepsi, hepsi Ali’dir.

Bak, bir adam bir gün dedi ki, ya Ali ismi dünyada ne kadar var? Dedim ki siz farkında değilsiniz. Nasıl dedi, dedim bak dikkat et Allah insanlarının hepsine Ali diye yazmış alnın çatısına, hepsi de Ali ama sonrada başka isim aldıysa ona karışamam.

Ali öyle bir varlık anladın mı erenler? Ali çünkü temeli Ali Muhammed Ehlidir yani. Sonra namazın aslı secdedir. Şimdi camiiler demek, kiliseler demek, cem evleri demek var ya, bunlar insanlar arasında toplantıların, ibadetlerin yapıldığı yerlerdir. Cem evleri de aynıdır, cami de aynıdır, kilise de aynıdır.

Fakat buralarda aşk olsun secdesini Allah’a erdirenlere, Allah’a secdenin erdirilmesi de öyle Haccı, Mekke’yi, Kudüs’ü gezmekle değil.

Bil ki delil olan bu beden aslında Allah’ın mekanıdır. Tamam mı erenler, ruh Allah’ı temsil eder, nefis şeytanı, Allah yaratmış her varlığını Ademe vermiş ama içine bir de perde koymuş, o perdenin içinde şeytan da var, Allah da var.

Aynı bedende hem Allah var, hem şeytan. Şeytan daima bozar, Allah yapıcıdır.

İşte aşk olsun ölmeden evvel gelip kendi cenazesini kılanlara.

Alevilik demek ne demek biliyor musun?

Alevilik demek kendi cenazesini kılmaktır. O tarikatların icraatları onlardır yani ölümden evvel ölmektir.

Anadan doğmak zulümattır, mürşitten olmak hidayete kavuşmaktır.

Mürşitten doğmak öyle bayağı değil ama mürşidi kamile bağlayan kişi onu ata gibi Allah gibi kabul ederse doğar ondan yoksa benim pirim, mürşittim hepsi dede hepimiz dedeyiz.

Burası Sün köyü Kabeyi Beytullah’ın ikinci yeridir bura, Horasan pirlerinin mekanı, 4 kardeşi Ağuçanların ilk mekan kurduğu yerdir burası.

Hacı Bektaş’tan daha evvel gelmiş bunlar. Buradan dağılmışlar etraflara o zaman bütün odalarda cemaatler yapılırmış.

Biz dedeyiz ama bak şunu da söyleyeyim sana Divana varmış bizim köyde, dedeler  cemiyetinde otururmuş. Cematta Deli İbrahim meşhur kerametiyle aşikar kalkmış aşağıdan suyu doldurmuş içmeye kalkınca dedelerden birisi demiş ki,  dede sen deli misin, niye bu kadar çocuk, insan var onlardan istemiyorsun suyu, demiş. O da demiş ki, kurban kurban etrafıma baktım hepsi dede ama adam göremedim ki su isteyim.

O devirde, tasavvur et yani şimdi bütün bu kusur kabahatı ben hiç kimsede görmüyorum dedelerde görüyorum.  Çünkü dedelik çok önemlidir.

Ehlibeyt Nuh’un gemisidir, Ehlibeyt Allah’ın yüküdür. Allah’ın ipine el atanlar zulümetten kurtuldular, Nuh’un gemisine binenler tufandan kurtuldular.

Nuh’un gemisi nere biliyor musun erenler? Bunu dünyada arıyorlar ama gemi bu dünya, yani başka bir gemi yok her şey bu dünyada, işte bu gördüğün gemi Nuh’un gemisidir.

Yalnız Nuh’un gemisini de yürütenler Ehlibeyttir.

Fakat biz dedeler bu gemiyi yürütemiyoruz erenler.

Geminin kayıkçılarıyız, dümencileriyiz ama dümen Allah’ın elinde, kayıkçıları dedeler güya ama yürütemiyoruz, biz yürütemiyoruz.

Hiç kimsede kusur da görmüyorum.

Ne talipte, ne müritte, ne şunda, ne bunda; bütün suçun en büyüğünü dedelerde görüyorum, kendi nefsimde görüyorum başka kimsede değil. Yani dedelerin şahsını, kimseyi suçlamıyorum. Çünkü zaman kaybı, bilmem, ondan sonra adamın biri çıktı resmen dedi ki dedeler sömürücü dedi.

Şeriat nasıl sömürücüyse, dedeler  de sömürücü dedi, dedelik durdu. Dedelik durunca ne oldu biliyor musun? Alevi zümresinde hiç katil olmayan yerlerde, Aleviler de bile katiller görüldü. Alevi köylerinde katil olmazdı eskiden şimdi katil de başladı.

Neden?

Sahipsizlikden, çobansızlıktan ileri geldi bu, anladın mı erenler?

Alevi denilen bir insan kendi aslını tanımalı, kendi bedeninde olanı Allah’ın gizli hazinlerini tanırsa bu iş çok kolay olur, tanımazsa aşıklar bunun fikrini, zikrini yapmış.

Bir insan on sekiz bin alemdir. 124 kitap sendedir.

 

Büyük kalem aç can gözünü gafil olma gafilin büyüğü beyhüdadır.

Çerağa su çemre…… vücuduna inaye eder.

Dem be dem cisuma sanma ki hasan’dan cüdadır.

Yedi kat yedi kat köy sendedir

nur ilahı ölmeden evvel ölürsen Hasan aşinadır.

Zatı sıfatın ama ama bir ehlibeyt bend ol derin bir gerçeğe getir bil ki  mürüvvet canadır.ölen ki bilesin ki derdini aklınla görmeyen kördür

 

İnsanlar kendi aslını tanımazsa Aleviliğin, insanlığın ne olduğunu bilmez.

Evvela bedeni bilecek, bedende olan gizli hazinlerini bilecek, elini de bir gerçeğe yatıracak yani canın cellata teslim edecek daha doğrusu, canını cellata teslim etmeyen kişi, Azrail eline teslim etmeyen kişi kendi ölümünü zulmetten kurtaramaz. Nefis koymaz çünkü Alevilik böyle bir şeydir.

Alevilikte dünyada insanlığın temeli, ahlakların temelidir.

Hz. Resullah’a sordular ki ya Resullah, din nedir? Üç sefer “din ahlaktır, din ahlaktır, din ahlaktır” dedi. Ahlakı olmayanın hiç bir şeyi olmaz. Ondan sonra din nasiyattır, ondan sonra da din ibadettir, dedi. Tamam mı erenler?

Ben ahlakı tekamül ettirmek için geldim, dedi Peyganberimiz. Onun için Aleviyim, diyen insan ahlakına sahip olacak, ama şimdi ki Alevilik neye benziyor? Biliyor musun ampulün teli kopmuş ampuller gibi, hakikat, Edison denilen kişi de hakikati açıklamış farkında mısınız? Ceyranın temeli Ehlibeyt’tir. Yüksek akım insanı yakar ama toprak hattını sen tamamlar da ampulü verirsen, birleştirirsen oradan ışık doğar. Herkes orada barınır. Biz hepimiz Aleviyiz, biz dedeler dahil olmak üzere mürşidi alemiz, dedeyiz fakat teli kopmuş ampulleriz biz. Ampul ne kadar avizeyi, ziynetli süslü yaparsan yap, teli koptu mu o avize ışık vermez.

Şimdi biz de etrafımıza ışık vermeyen kişileriz. Profesörüz, zenginiz, esnafız, dedeyiz, babayız, ilimliyiz, çok okumuşuz,ama gerçeği bilmezsek neye yarar. Üniversite okutulmuş çocuklarımız var. Okumak diyorlar ya şimdi ben bunların okuduğundan da bir şey anlamıyorum. Adamın biri karşıma çıktı dedi ki; Dede  dedi sen diyorsun ben hiç okumadım, çocuklarını yetiştirdin mi dedi? Dedim ben onlara üniversitede okuttum. Ben doğrudan doğruya hiç okumadan kendi kendime uğraştım. Çay kağıtlarının arkasına nerde bir gerçek sözü görsem yazardım. Çay kağıtlarının arkasına anladın mı, takvimde gördüğüm sözü veyahut herhangi bir şiirlerde aşıkların gerçek kelamlarını gördüğüm zaman yazardım. Kafama böyle bir şeyi, böyle defteri elime aldığım zaman bir saatte 36 tane beyitleri ezberlerdim. 36 tane beyitleri bir saatte böyle merdivenin üzerine çıkardım okuyarak ezberlerdim. Ama şimdi hepsi gitti. Artık dönüş yaptık şimdi ölümü bekliyoruz.

Allah son nefeste Ehlibeyt’in hürmetine elden ayağa düşürmeye tamamı erenler muhannete muhtaç etmeye, başka bir şey demiyorum ben.

İşte o kadar başka bir şey yok.

 

Dedem sizler bizlerin  ışığısınız. Her ne kadar deseniz de ampuller işlemiyor diye, eğer işlememiş olsaydı ben şuna inanıyorum bu iş çoktan biterdi. Ama çok şükür bitmedi, bitmeyecek. Bitmez buna da inanın. Alevilik sönmez Yezid’in  zulmü altında, Aleviyim, Türabıyım diyenler katledildi yine sönmedi. Alevilik sönmez fakat zayıflamıştır.

Aleviyim, diyenler çok ama fakat maalesef Alevilik yok, tamam mı erenler? İşte biz gemiyi yürütemiyoruz daha doğrusu o.

Bak ben şöyle bir şeye  inanıyorum, orada bir toplum oldu. Sen gelip  kavuşmadım belki  biraz önce 200/300 kişi vardı. Biz gezdiğimiz yerlerde, Erzincan’da, Sivas’da Divriği toprağında falan, Ankara’da, İstanbul’da orada taliplerimiz var, söylüyorum tabi ki onlara her şeyleri verebildik, kendi köyümüzde kimseye bir kelime bir şey veremedik tamam mı?

Hiç konuşmak bile istemiyorum, içimden gelmiyor yani sen geldin zorladın da bu kadar bir şey anlattım. Artık kusura bakma tamam diyelim, bitsin.

 

Elini öpüm dur hele. Şimdi ne güzel özetledin daha çok şey konuşacak. Her yönden hatıran bir şey gelirse, sor.

 

Şimdi bu ampul yanıyor, bu gemi, Nuh’un gemisi ben inanıyorum ki yürüyor, yürüyecek, yürümek zorunda. Çünkü insanlığın bütün değerlerinden nasibini almış olan Alevilik-Bektaşilik dediğimiz inanç, Ehlibeyt soyundan, Seyitler soyundan, sizin gibi bilge dedelerin (ki dedelik demek sadece cem, cemaat yapmaktan da ibaret değil, bilgeliği, sohbeti, fikri, varlığı, yürüyüşü, konuşması, davranışı bir dedeyi dede yapan bir çok özellik vardır) sayesinde yürüyor. Dedeyi dede yapan kim biliyor musun?, erenler inançlı taliplerdir. İnançlı taliplerdir başka bir şey değil. Ben öyle yerlerde öyle kelimelerle karşılaşmışım ki hiç bilmediğim şeyler hatıra gelmiştir. Ama ondaki olan itikattır onu konuşturan. Yani ben şöyle inanıyorum. Dedeyim diyen Ehlibeyt’te sıtk ile bağlanan insan var ya daraldığı dakika da mutlaka doğuş olacak onda, doğuş. Ehlibeytte doğuş olacak, dört kitabın aslı da Ehlibeytten olan doğuştur. İlmi hikmet ilmi revadun ilmi cavidan denilen kitap yok meydan da bunlar hep ehlibeytte gizli olan hazinelerdir.

İmam Cafer Sadık’ın “Yedi Derya ilmi Mürşiden İlmi cavidan ilmi hikmet, ilmi reva dun dediği Ehlibeyt’te de olan gizli varlıklardır. Dara geldiği zaman o doğuş olacak Ehlibeytte ama inancı, itikadı varsa yoksa karışıyor.

 

Damarlar kurumadıktan sonra her şey olur? Her şey olur. Hepsi kandaki olan mevcudiyettir. Kandaki olan mevcudiyettir erenler.

 

Ruhtan ruha, gönülden gönülle, sohbetten sohbete azalmadan büyüyüp gelen bu Ehlibeyt sevgisi Aleviliğin ana yapısını oluşturuyor.

Sevgili Dedeciğim ben kesinlikle inanmıyorum böyle insanları aydınlatma yükünü devam ettiren dedeler oldukça bu iş yürüyecek. Fakat şu kadarını söyleyelim. Siz tabi köklü bir ocaktan geliyorsunuz. Babanızı çok küçük bir yaşta kaybetmiş olsanız bile o ruh sizi bugünlere getirmiş. 76 yaşındasınız. 70 yıl önce yaşadığınız sıkıntılar, dramlar var…

Onu da sana söyleyeyim babamın mezar taşına ne yazmışım biliyor musun? Ona Divana Mahmut de dedikleri zaman buradan ta Erzurum’dan Kars’ a kadar git onu bütün varlıkları oradan gösteriliyor. Her gittiğim yerde ben çocuktum ama onlar elimi değil ayaklarımı öperlerdi benim, Delil Dede’nin oğludur, diye.

Ben de mezar taşına yazdım ki, ayak bastığım topraklar manevi varlığını koruyor, ruhun şad olsun.

Gerçek aynen böyledir. Yani bizi de dede olarak insanlık sıfatında yapan ne varsa; gerek atamızdan gelen ilham, gerekse Ehlibeyt’te sevgisi olan talibin aşkı sadık, sadıkların varlığıdır bizi yetiştiren. Başka hiçbir şey değil, yoksa ben okuldan falan bir şey almadım yani.

 

Okul önemli değil, lise, üniversite bitirip adam olamayanlar çok, şu anda da çoğunluk onlarda maalesef, bizi yönetenler de zaten diplomalı olup adam olamayanlar olduğu için ayak bastığın toraklar…

Manevi varlığını koruyor. Ruhu şad olsun, gerçekten öyle gittiğinde İstanbul’da camcılar var, hepsi fabrika sahibi olmuşlar anladın mı?, onlardan öyle ufak bir iki dokunursan neticeyi öğrenirsin sen.

 

Şimdi işte o yapı o ruh demek ki bir şeyler insana dokunuyor, ama herkese değil o ocaktan, o dergahtan, o yapıdan, o soydan, o silsileden olanların ayrı bir yapısını hissettim, gerçek bir Ehlibeyt’se onu gördüm.

Sevgili Dedeciğim bir manevi yapı var. Yani şimdi bunu bilimsel olarak izah etmem belki mümkün değil ama ayrı bir ruh halidir o. Yani ocaktan olmak, bir ocağın mensubu olmak, o ocağın evladı olmak, babasını kaybetmiş olsa bile, hiç tanımamış olsa bile, o ocağın evladı olmak ayrı bir yükümlülük getirmiş.

Sorumluluk getirir tabi canım. Bak ben şeyin içerisinde 30/40 sene çalıştım ama hiç arkadaş edinmedim kimseyi, hiç arkadaşım yoktu benim. Ancak arkadaşım akşamları nerde harabat ehli, nerde bir dede, nerde bir cemiyet varsa oradan gider zevk alırdım. Başka bir arkadaştan, kimseden zevk alamadım. Gayri meşru yollardan, rakıdan, içkiden, sigaradan… kesin olarak her şeyin dışında kaldım. Sonra bu işler alemi diyorsunuz ya bunların hepsi yalandır. Neden? Beyini zedeleyen şey ibadete girmez erenler, kesin olarak bak şeriat haram dediğim zaman bizim işimize gelmiyor demi? Haram zift katırandır da aynı zamanda, ama biz içersin cehenneme gidersin, ağzına koyma demiyoruz yalnız beyin damarlarını bozacak seviyede her gün alkolik olduğun zaman ziftkatıranlıktır. Hem çoluk çocuğun rızkını veriyorsun, hem de hayatını felç ediyorsun, hem toplumu felç ediyorsun, kesin olarak bir şey yaramaz benim görüşüm öyle.

 

Evet dedeciğim gönüller en üstün makamlarda olunca ne güzel olur. Yani gönül kırmamak, gönül incitmemek, insan küstürmemek, kul hakkı yememek, birine zara vermemek, nazik olmak, kibar olmak, sinirlenmemek, höykürmemek…

Bunlar da Aleviliğin inançları içinde gizli erenler. Bak  Aleviliğin inançlarında bir talibi aldığı zaman ne diyor? Elini koymadığını kaldırma, gözüyle görmediğini söyleme, değil mi? Şeriatta bunu yapıyor ama farkında değil; gözü kör onun, elini buraya kadar yıkıyor, ağzına, burnuna su çekiyor, bu emirlerinin hepsini yapıyor ondan sonra başını üzerine alıp boynuna takıyor ikrarını yapıyor, fakat on dakika sonra bozuyor.

Şeriat demek şerleri atmak erenler, tarikat demek yol eylemek, marifet demek marifet etmek bu bedenin içinde mal demek Arapça yılan denilir. O marifet etmek, hakikat da Hakk’ı gönülle katmak, şerlerden arınırsan, bedeni yol eylersen, gönlündeki ejderhayı fethedersen o zaman Hakk’ı gönülle kendiliğinden katarsın, katılır zaten.

O Hakk uzakta değil, Hakk bedende gizli, Hakk’ı dışarıda, yabanda, dağda, bağda aramak beyhudardır.

Adem’in dışında Allah yok.

Allah Adem’de gizlidir. Her mahlukunda zerresi var gizli ama her mahlukunda, ummanı Ehlibeyttir. Hakk’ta yani.

 

Ehlibeyt’te, Hakk’ta yani. Şimdi Hakk insandaysa, gerçekler insandaysa, secde insanaysa cemde cemal cemale, yüz yüze niyazlaşma, cem varsa o zaman insan yüceliyor Alevilikte. Fakat insanın yücelmesi demek sadece lafla olmuyor deyil mi? İşlekle oluyor erenler, işlekle. İşleği olmayan adamın, ne dedim ahlakı olmayanın hiçbir şey  sayılmaz. Ne Alevi, ne Sünni, ne Ermeni… hiçbiri kabul değil.

 

Peki dört kapı, kırk makam var? Dört kapı kırk makam nedir biliyor musun? Şeriat gibi duru olmak, tarikat gibi ciğeri pişirmek, marifet gibi kemale ermek, hakikat gibi Hakk’ı görmek. O bedende yine o da gizli, bu delil şeriattır suyla yıkanıyor. Et tarikattır, kemik marifettir, içindeki hakikattir erenler bu bedende hepsini tekamül ettirmiş Cenabı Hak. Ama bunların hepsini bilmen lazım, sezmen lazım, görmen lazım, girmen lazım, tarikatta girmeyen tarikatı ne olduğunu ne bilecek, ne bilecek tarikattı? Tarikat demek ölmeden evvel ölmek demek, canını cellada teslim ede gör, arif ol ermeden rüya gör, cesedini kendi elinle ile yuğa gör,  kendi cenaze namazını kıl da da gel, ölmeden evvel cenaze namazını kılması neye yarar? Tarikatta onun mürşidi kamil tarafından dili başa aldığı zaman işte orda cenaze olarak duruyor o. Onun artık eli ayağı dönmüyor. Dara duruyor. Çengel darına durduğu zaman onun hakkını emri Ehlibeytin Mürşidi Kamilin emriyle onun ruhu alınıyor, elinden, konuşması, orada çengel darıda ceset olarak duruyor.

 

Her bir talip, her muhip yola girerken onun bilincinde olduğu için bir alçakgönüllülük var, bir eğilim var, fakat tarikat içerisinde pişe pişe olgunlaşacak. Yani pişmeden olmuyor. Şimdi tarikat öncesinde insan kapıda çiğ herhalde? Tabi ki çiğ canım, kendi kendine tarikata girmeden yetiştirmek kolay bir şey değil. Şimdi insanlar Adem’den irşat olacak, şimdi Adem Adem’i dövüp yoğuracak meydana getirecek, tarikat demek Mürşidi Kamil demek, ademi yetiştirmek demektir. Yoksa Ehlibeyt var, var ama bir kapıya teslim olmadan Ehlibeytten ne alabileceksin, soruyorum sana?…

 

Şimdi o pişme olgunlaşma sadece seyidin evladının değil, herkesin hakkı… Herkesin hakkı, talip ondan daha çabuk alır, talip ondan daha iyi, çabuk yetişir. Şimdi bir şey daha var, hatıra geldi söyleyeyim; Şah-ı Velayete Fatma dedi ki “Ya Ali dedi on sekiz bin alem sizden şefaat bekliyor, siz kimden bekliyorsunuz” dedi, bunu bana aydınlat?, dedi. Elinden tuttu götürdü bir talibinin evine, aslanı da yanında bu rivayet te olsa mantık kabul ediyor bunu. Orada kurban kesildi, yedirildi, içirildi fakat aslan hiçbir şey yemiyor, sordular, Ya Ali aslan hiçbir şey yemiyor mu? Diyor ki o ancak bir çocuk eti yer diyor, genç bir çocuk, çocuğu var ya onların götürüp aslanın ağzına yutturuyorlar. Bir gün, iki gün orada kaldıktan sonra gidecekleri zaman Şah-ı Velayet aslanı ısırıyor, çocuk aslanın ağzından tekrar geri geliyor. Geldikten sonra diyor ki Fatma’ya, işte alem bizden şefaat bekliyor, biz de bunlardan bekliyoruz.

Bismişah, talibinin varlığı her şeyden yücedir. Talip de var, mürit de var, kurit de var, bacı da var, bucu da var, güruhu naci de var. Güruhu naci Fatma, bacı da ikrarının emrinde durup bütün emirlerini yerine getiren bacı, Ehlibeyt’inin ikrarında bucu da ismi bucu kendisinin ne olduğu belli değil.

 

Şimdi o zaman özü kurban etmek… Tabi her şey nefsi kurban etmek canım. Yoksa kurban boş iş, kurban da bir şey yok. Can kesmek değil, esas nefsini feda edenler kurban keserler.

 

Nefsini kurban eden insan; kinden, kibirden, hasetten bunlardan vaz geçecek ama bunu nasıl anlayacağız? Sorgudan, görgüden geçirecek değil mi? İnsanları kandırıyor mu, yalan mı söylüyor, gerçek mi söylüyor? Bunu onu yoğuran mürşidi kamil bilir, onun üstadı bilir. Bir usta bir çırağı çalıştırdığı zaman onun ne derece yetiştiğini kendisi bilir.

 

Peki şimdi burada şunu açalım; pir, mürşit, rehber… bu kavramları hep duyuyoruz ama nedir bunlar, siz nasıl yorumluyorsunuz? Ehlibeytte olan kapılar bunlar. Rehber talibi yetiştirmek için meydana getiriyor değil mi, pir ona ders veriyor, mürşit onu yoğurup meydana getiriyor.

Hakikat kapısında dört kapı kırk makam  demek yani Ehlibeytin irfan mektebi sana misal verem şeriatler ilkokul, tarikatlar ortaokul, marifet lise, hakikatte üniversite, üniversite okuyan nasıl bir zahiren bir makam oluyor ya işte dört kapıdan mezun olan da ikrarından, Ehlibeytinden bir makam olabiliyor yani. Dört kapıdan mezun olmakta da o mürşidi kamildendir.

 

Sevgili Dedeciğim bu on iki hizmet genellikle söyleniyor, yani her birini bir sembolü var, çerağcı, gözcü, kapıcı, hizmetçi… On İki İmamlarla bunun bir ilgili var mı, isim olarak bir benzerlik mi var, onlardan bir esinlenme var mı acaba? Bu tarikatın kurucuları bunu bir nizam kurmuşlar erenler. On iki İmamlar ayrı. On İki İmamlar Ehlibeytin çırasıdır. Ehlibeytin çırası sen türbeye girdin, orada bir fayans üzerine bir şeyler işlemiştik, sonra orada  silsilenameye dikkat ettin mi bilmem ki çektin orada…

 

Okumadım ama hepsini çektim. Çektinse orada götürür okursun. İşte o Ehlibeytin belgesi, Horasan’dan gelen bizim ceddimizin, büyük dedem Selefe’nin soyudur o. Selefe’ye kadar geliyor, Selefe’den alıyor Ebu Talip’e, Abdulmuttalip’e On İki İmamlar’a, Adem’i Seyfulaha kadar götürüyor o silsilenameyi erenler.

On iki hizmetler, bunlar insanları yetiştirmek için bir makam. İnsanları, tarikatları yetiştirmek için birer makam. Yani dikkat edersen ibrikçinin tezakkar hizmeti gezer, diyorlar. Rivayete göre kırklar meydanın da o hizmeti Hazreti Resulullah (Peygamberimiz) yapmış. Onun için o hizmetlere, hizmet sahiplerine bir hürmet olarak  on iki hizmet insanları yetiştirmek için bir delil, başka bir şey değil.

 

Bir delil ama onla cem anlam kazanıyor. Cem onsuz olmuyor. Tabi  cem onunla anlam kazıyor tabi. Onların beyitleri var, onlar okunduğu zaman on iki hizmetin beytini söylüyor, tek tek çıkartıyor, her okunan kalkıp orda çengel darına duruyor, 8/10/12  kişi onlar bağlanırken bir dua yapıyor, mürşidi kamil, pir neyse onla cemaat  bağlanıyor ondan sonra oturuyor halk ayağa.

 

Semahlar var tabi. Semahlar: şimdi ki semahı benim hiç mantığım kabul etmiyor. Semah bir tane var; Kırklar semahı. Hz. Resullullah kırklar ceminden dönerken miraçtan dönerken kırklara uğradı. Bizim Horasan Pirleri yani Anadolu Alevileri arasında kırklar semahından başka semah doğru dürüst yoktur. Ama şimdi on tane semah çıkarmışlar. Bir misal vereyim; geçen sene Hacı Bektaş Derneği’nden bir çocuk geldi, yine çekim vardı, gelmişler, TRT’den miydi neydi? Neyse, biz Koca Seyit’e gireceğiz, gelecek misin, gelmeyecek misin falan dediler. Dedim valla gelmesem şimdi denilecek ki dede karşı çıkıyor, bilmem ne diyor, geleyim dedim. Geldik, toplandık oraya, hatta Sarı Saltuklu bir Ahmet Dede vardı orda görüştüm onla hakikatten efendi bir kişi…

 

Evet Hozat’tan… Evet Hozat’tan, görüştün mü? Genç değil de babası Ahmet Dede; orada bir cemaat yaptı o Kocaseyyit’tin önünde, o otların arasında bir cem yaptı, kısır bir cem, ufak güzel herkes ilhamlandı.

Hoş cemaat bitti, dua edildi, ondan sonra dernek başkanı geldi kulağına bir şey söyledi dedenin. Ondan sonra peki dedi o da, genç birinin eline saz verdiler, semahçılar kalktı, çıplak soytarılar, ben semaha karşı değilim de fakat öyle semah, Ehlibeytin öyle semahı yok, arka açık, göbeği açık, bilmem soytarı gibiydiler. Ortaya kalkıp da her yerde böyle oyun oynar gibi yapılan semahlar ibadet sayılmaz. O ibadettin şekli şeması var.  En sonunda, dede neydi bu, nasıl oldu bu dedim? Dedi hiçbir şeye yaramadı, geldiğine pişman oldu dede. İşte bu işler böyle oluyor. Düğünlerde çalıp, semah ediyorlar, Ehlibeytin bu kadar varlığı ayak altına mı düştü soruyorum sana?, bir yandan rakı çekecek, bir yandan kalkıp oyun edecek, semah edecek değil mi? İşte bizim bazı kendini bilmezlerin düzenleri, ben şimdi hiçbirin Aleviliğini mantıken kabul etmiyorum.

Bak sana söylüyorum Hacı Bektaş, on sekiz bin alemin piri deniliyor de mi, evet kabul ediliyor. Kendisidir mücerret geldi mücerret gitti diyorlar bir kısmı öyle. Bir de çelebiler var. Hepsine bir şey demiyorum ama bakıyorum, Çelebiler başka bir alemde, nerde bir Amasya’lı, Çorum’lu, Sivas’lı varsa toplanıyor o evlere 16/18 Ağustosta da üç gün boyunca ne yapıyorlar? Adına “dem almak” diyorlar, içiyorlar. Başka bir şey yok. Konuşma yok, ilham yok, bunları irşat etmek diye bir şey yok, onlar o şekilde. Babacık kolları var. Onlar diyor ki efendim Hacı Bektaş bizimdir, kimsenin değil. Babacık kollar, onlar evladı değil biz esas nefes evladıyız, diyorlar. Onlar da başka bir alemde. Bunlar böyle, bir kısım dede, çelebi, baba yolu yozlaştırıyor. Her önüne gelen bir şey söylüyor erenler.

Bir yandan da diyorlar efendim buraya Kadıncık yaslanmış, çukur olmuş, Kadıncık buradan sır olmuş, diyorlar. Bir yandan diyorlar beş taşlar konuşurmuş, bunlar hepsi Aleviliğe zarar veren şeylerdir. Niye bura çukur olmuş?, desen; Kadıncık buraya sırtını yaslamış beli ağrıyanlar sırtını yaslasın belki geçer desen daha güzel değil mi?. Buradan sır olmuş diyorsun, on metre ilerde mezarını gösteriyorsun kadıncağızın. Neye yaradı? Bu gençler ne diyor, yalan söylememek gerek, diyor. Doğru mu, yanlış mı? Taşları konuşturuyormuş, haşa Hacı Bektaş taşları konuşturmamıştır. Ben hiç bunlara inanmıyorum. Hacı Bektaş konuşturmuşsa benim de taşı konuşturmam lazım.

O esas taş gibi gönülleri yoğurmuş, onları insan gibi konuşturmuş. Onları insan etmiş. O diyara geldiği zaman orası tüm Hıristiyan alemiymiş, bunları yoğurmuş, insan etmiş, Alevileştirmiş, Türkleştirmiş, bunları insan etmiş.

Kendinin de güvercin donuyla geldiğini söylüyorlar. Onu da kabul etmiyorum. İnsan donu her şeyden kutsal, Hacı Bektaşi Veli oradan insan olarak gelmiş.

Bizim ceddimiz de  dört kardeş te insan olarak gelmiş daha evvel gelmiş, o daha sonra gelmiş. Ama Rum diyarını irşat etmiş, bizim ceddimiz bu dört kardeşler Ağuiçenler de buraya geldiği zaman burası put memleketiymiş. Harput dediğin zaman Şam’dan olan Sünniler’le doluymuş. Bu iki suyun arasını, buranın bütününü Alevileştirmişler, bu dört kardeş buradan Diyarbakır’a kadar Alevileştirilmiş.

Sultan Murat’ın devrinde de oraya kadar gitmişler, hatta denizin kenarında bir köy var; Derviş diyorlar onlara, onlar Sünnileşmiş, sordum onlara burada Derviş diye bir köy var mı? Var, dediler. İşte dedim bizim ceddimiz orada kalmış, siz o zamanlar  gerçek “insanmışsınız”, şimdi ne olmuşsunuz? Komşularıyım ya, dükkan komşuları, takılıyorum onlara. Ama ne desem hiç kızmazlar. Oradan memur olmuşlar Diyarbakır’a gitmişler. Fakat aradan zaman geçmiş Yavuz Sulan Selim devrine gelince bütün Alevileri vurmaya, kırmaya başlayınca hepsi demiş, bak bura büyük köymüş, diye kalmış.

Arındık bir saat sürmüyor Sünnileşmiş, Boyra Sünnileşmiş Beşir Sünnileşmiş, öteki, beriki birçok köy Sünnileşmiş… Tirek bilmem ne falan… Neden büyük köyler kalmış yani bunlarda buraları irşat etmiş kendi varlıklarını göstermişler.

Orada bir rivayete göre Sultan Murat’tın huzurunda bazı irayet göstermişler, ben diyorum irayetten çok kemalet göstermişler. Kemalet bence keremetten yüksek diyorum. Çünkü sihirbazlar daha çok keremet gösteriyor değil mi? O makbul değil. Benim için kemalet keremetten yüce, bunları irşat etmişler o zamanlar. Hatta bir müddet bunlardan vergi falan da alınmamış, devlet tarafından bu arazi vergisi şu bu kesin olarak alınmamış. Onlar da öyle irşat olmuşlar.

 

Şimdi Sevgili Dedeciğim  sizi tabi ki çok da yormak istemiyoruz ama sizin gibi de bilge bir insanın fikirleri bizleri aydınlatacak.

Biraz önce haklı olarak benim de yüzde yüz her zaman savunduğum şeyleri söylediniz. Ve Cem Dergisi’nin en son sayısında da şunu yazdım; Abdal Musa törenlerine gittik ve şu var adam getirmiş beyaz eşya, makine, şunu bunu orada satıyor. Yani bu Abdal Musa Törenleri, Hacı Bektaş Törenleri alış-veriş merkezi mi? İnsanlar gelip içtiği yetmiyormuş gibi bir ticarethaneye çeviriyorlar oraları?

Bu konuda bir şey diyeyim sana, burada dernek kurulacağı zaman, Hacı Bektaş Derneği var ya, neyse benim çok sevdiğim bir çocuk vardı, Tunceli’li Ali Düzyol isminde. Şimdi İstanbul’da o bizim evlere komşuydu, bizim evlere gelir giderdi yani, cemiyetlerimize falan. Bir gün gel dede Allah’ın seversen gelesin falan, dedi. Ne var dedim, dedi böyle bir dernek kurma işi var Allah’ın seversen gel, dedim ben gelmiyorum, dedim. Yalvardı, yakardı, peki gelem dedim, gittim. Avukatlar var toplanmışlar böyle dernek kurulsun mu, kurulmasın mı? Tartışmasını yapıyorlar, tartıştılar avukatlardan kimisi dedi kurulmasın, kimisi dedi kurulsun, her kafadan bir ses çıkıyor, Dede sen ne diyorsun dediler, bana. Dedim ben size bir şey söyleyeyim mi eğer, Aleviyi birleştirici, menfaat beklemeden, toplumu, birlik, beraberlik içinde tutmak, yardım edip insana yararlı bir cemiyet kuracaksanız kurun; ama işin içine siyaset koyacaksanız, para kazançlarını dökecekseniz, veyahut buradan menfaat bekliyorsanız kesin olarak kurmayın.

Netice tartışmışlar, kurdular, neye yaradı?, hiçbir şeye de yaramadı. Halen de bir şeye yaramıyor, neden? Çünkü başına gelenler yürütemiyor erenler.

Bizim bunlara gücümüz yetmedi erenler. Neden biliyor musun? Ayrımcılık yaparsak, bölgecilik yaparsak, Türklük/Kürtlük yaparsak hataya düşeriz. Sömürücülük yaparsak yanlış yaparız. Dede de olsa, halkı sömürüyorsa o bölücüdür. Dernekler, vakıflar, cemevleri tam çalışsa ne iyi olur, ama bakıyoruz, şimdi bu kurumlarda da sömürü var.

 

Bu işleri toparlamamız lazım, demekki. Dedelik kurumuna ne yapacağız? Ehlibeytin yolundan, erkanından, izinden çıkmayın, kendi sıfatınızı, zatınızı tanıyın, aslınızı tanıyın, kendinize yetişmeye çalışın.

Aleviliği gençlerden bazılarında benimsemeyenler de var, hani ya sevmiyorlar, ben de diyorum ki, ben dünyaya 500 sefer gitsem gelsem, yine Alevi olarak, Ehlibeyt’in bir bendesi olarak gelip-gitmek isterim. Zaten harabat ehli öyle diyor, benim mekanım diyor ancak 9 ay biçiren var ana rahminde diyor, ben insan gelir, insan giderim, diyor.

Öbürü de diyor ki dünyaya bütün insanlar ölecek, ruhlar dirilecek, cennete gidilecek, cehenneme gidilecek, diye inanıyor.

Ben toprağın altında, üstünde cennet, cehennem tanımıyorum, tamam mı erenler? Cennet burada, insan gelirsem, insan giderim, ben böyle inanıyorum.

Ben dünyaya 500 sefer gitsem, gelsem insan olarak gelmeyi tercih ediyorum ve  diyorum ki yaratan Ehlibeytin kapısına kul eyle beni, başka kapıya değil.

Ben öyle diyorum, bilmiyorum artık, doğru mu, yanlış mı söylüyorum?

 

Sizi fazla yormayalım. İnanın ki çok makbule geçti, çok sağ olun, çok teşekkür ederim. Hadi sağ ol, gözlerinden öperim, sen de bizi biraz deştin.

 

Tabi biraz dertleriniz var, duygularınız var, düşünceleriniz var. Sizin gibi biri başımızdan ayrılmasın. Her zaman ışığımızsınız, aydınlığımızsınız, çok sağ olun.

 

 

Söyleşi; 28. 07. 2002, Elazığ, Sün Köyü