ERARSLAN DOĞANAY

(HUBYAR SULTAN / TOKAT)

 AYHAN AYDIN

 

“Hubiyar Sultan” ve “Anadolu Evliyaları” ismiyle kitapları da yayınlanan, yürüttüğü cemler kadar, “örgütçü” kimliğiyle de tanınan, “koç kurban kesmeyince, müsahip tutmayınca, yola gidilmeyince nasıl Alevi olunabilir ki?” diyen Hubyar Sultan Ocağı Dedelerinden Eraslan Doğanay Dede, söyleşimizde bizi Anadolu’nun gerçek değerleri olan erenlerin dünyasına götürüyor.

 

Sevgili Dede hangi ocağa bağlısınız? Bize çocukluk günlerinizden bugüne yaşamınızdan, görüp geçirdiğiniz cemlerden bahseder misiniz?

Ben,  Hubiyar Sultan evlâtlarındanım. Hubiyar Sultan, Musa-ı Kâzım sülâlesindendir. Anadolu hareketlerinde büyük katkıları, çalışmaları olmuştur. Eskiden, Sivas’a bağlı Hafik’in Kurtköy köyündeydi. Şimdi Tokat’ın Almus Kazası’nın Hubiyar Köyü’nde. Ben, rahmetli babam İbrahim Ethem’le, 8-10 yaşımdan bugüne kadar, hiçbir günümü aksatmadan Alevi yolu ve Alevi birliği için çalışıyorum. Aslen Zile’nin Kervansaray Köyü’ndenim. Turhal’da oturuyorum. İstanbul’da çocuklarımızın olması nedeniyle, çok sık gider, gelirim. Burada da Hubiyar Sultan talipleriyle devamlı beraber oluruz. İstanbul’a geldiğim zaman, cemlerimle, görgülerimle, sorgularımla, sazımla, niyazımla onlarla iç içe, gönül gönüle olurum.

Hayat çizgime dönelim. İlkokulu, köyümde okudum. Ortaokulu Zile ve Tokat’ta bitirdim. Lise bittikten sonra, ticaretle ilgilendim. Bu arada siyası durumlarda da aktif oldum. 1967’de kurulan Türkiye Birlik Partisi’nin 6 sene il başkanlığını yaptım. Zile’de il genel meclisi üyesi oldum ve 6 sene daimi üyelik yaptım. Bir noktada politikanın içine girmek de zaruri oldu. Çünkü baktım, Türkiye’de ve dünyada tüm işler politik kazanların içinde kaynıyor. Halkıma samimi olarak, daha iyi hizmet vermek amacıyla seçime girdim, Zile’de  ilk seçilen Alevi oldum.

 

Cem yürütmeye devam ediyor musunuz?

Hiçbir şekilde, hiçbir senemi aksatmadan, görgü kuralları da dahil olmak üzere, devam ediyorum. Biliyorsunuz, Alevilikte görgü kuralları çok önemlidir. Aklanmadıkça, kesinlikle tarikata giremezsiniz.  Çünkü Alevi kültür  ve kurallarında, bu açık ve nettir. Onun için biz, görgü görmeyince, ne muhibimizin ceminde bulunuruz, ne de muhibimiz aklanmadıktan sonra kesinlikle tarikata almayız. Çünkü Alevilik’te ön koşul odur. Bir Alevi, görülmedikten sonra tarikata giremez. Hacı Bektaş Hünkâr, “Benden olup da benden koparsa, kültürüme ihanet ederse, tekrar bizim dergâh-ı âleme dönemez.” der. Şiarımızı Hünkâr Hacı Bektaş Veli’den aldığımıza göre, bizde bu kural geçerlidir.

 

Alevilik deyince, aklınıza neler geliyor? Alevilik nasıl doğup gelişmiştir? Çok özet bir şekilde fikrinizi söyler misiniz?

Biz  Aleviliği, Ali sevgisiyle iç içe olarak kabul ederiz. Alevi demek, Ali’yi sevmek demektir. Biz, insanlığın dürüst, güzel tarafına önem veririz. Ali, insanlıkla bütünleşmiştir. Ali’de güzellik, doğruluk, mertlik vardır ve manevi âlemde Allah-u Tealâ’nın en sevdiği  insan, Ali El Murtaza’dır. Hatta bu hususta gerek Kur’an, gerekse diğer yazılarda, Hz. Peygamber Efendi’nin imdadına yetişmesi için; “Ya Ali, ben seni Muhammet’e yardımcı olarak gönderdim. Ya Muhammed, bir  hususta daraldığın zaman, Ali El Murtaza’yı çağır” dedi. Nitekim Uhut gazasında, Hz. Peygamber Efendimiz çok müşkül duruma düşünce, Hz. Ali’yi yardıma çağırmıştır. Hal böyle olunca, Ehlibeyte karşı yapılan bazı yanlışlar, Ali ile bizi iç içe yaşama durumunda, bir araya getirmiştir. Son zamanlarda gelen Hünkâr Hacı Bektaş Veli, Aleviliğe güzel bir yön vermiştir.

 

Ne gibi bir yön vermiştir? Bektaşilik  nedir?

Bektaşilik; Hacı Bektaş Veli’nin Anadolu’ya gelerek, halk hareketlerini başlatıp, insanlığa ışık tutmasıyla başlamıştır. Hünkâr Anadolu’ya geldiği zaman, şu deyimi kullanmıştır; “72 dil bizdedir. Edep, erkân, yol bizdedir.” Bu söz, Hacı Bektaş Veli’nin değil Türklüğü, dünyayı kucakladığının bir ispatıdır. Yine Hacı Bektaş Veli 90 bin Rum erini toparladığı zaman, sözü şu olmuştur. “Ey Rum eri! Allah Farsça’dan anlar mı?” “Anlar, Hünkârım.” “Arapça’dan da anlar mı?” “Anlar, Hünkârım.” “Peki, Türkçe’den de anlar mı?” “Anlar.” “Allah Türkçe’den anlıyorsa, Arapça’ya, Farsça’ya ne gerek var?” Burası Türkiye, ibadetlerimizi, örf ve kültürümüzü Türkçe olarak yönlendirmiş. Arap ve Fars edebiyatına elinin tersiyle vurup, Türkiye’den Arap, Fars edebiyatını kaldırmak için büyük çaba sarf etmiştir.

 

Siz de bu uygulamayı sürdürdünüz mü? Cemlerinizi  Türkçe mi yapıyorsunuz?

Bütün ibadetlerimiz Türkçe’dir. Aşığımızın sazı,  dedemizin nasihati dahil olmak kaydıyla, tüm örf ve adetlerimizi Türkçe yaparız. Arap kültürünü mümkün olduğu kadar tarikat-ı evliyâmıza sokmamak için, tüm imkân ve gayretlerimizle çalışırız ve aynı şekilde de icraatımıza devam ediyoruz.

 

Dedelik  nedir? Dedeler kimlerdir? Neler yapmışlardır, bugüne kadar hangi görevleri yerine getirmişlerdir?

Dedeler, 12 İmam ve Ehlibeyt sevgisini takip eden insanlardır. Gerek Hünkâr Hacı Bektaş Veli, gerekse Hubiyar Sultan; “Belimizden inen değil, yolumuzdan giden evlâdımızdır.” demişlerdir. Bir edepte, önce dedenin icraatına, çalışmasına, toplumuna ve ahlâk kurallarına önem veririz. Eğer bu kurallara lâyıksa, bizdeki bazı unsurlara samimi ve saygılıysa, biz o dedeye saygı duyarız.

 

Peki, ocak nedir?

Okuduğumuza ve büyüklerimizden duyduğumuza göre, ocak şudur; Hünkâr Hacı Bektaş Veli, Hoca Ahmet Yesevi Dergâhı’nda okurken, aynı çağda, aynı mevsimde gelen Anadolu babaları vardır.  Bunlar, Sivaslı Ali Baba,  Tekke Yaylası’ndan Hubiyar Baba, Merzifon’dan Pîri Baba, Osmancık’tan Koyun Baba, Amasya’dan Baba İshak’tır. Bu babaların Anadolu’ya gelmesiyle, ayrı ayrı ocaklar oluştu. Bu esintiyle ve güzelliğiyle, gene Hoca Ahmet Yesevi’nin kültüründen alınmış ve Anadolu’ya serpilince, ayrı ocak isimleri almıştır. Meselâ Sivas’ta olan Ali Baba’ya, Ali Baba Ocağı; Tekke Yaylasında olana Hubiyar Baba, Erbaa- Keçeci’de olana Keçeci Baba, Merzifon’da olana Pîri Baba, Osmancık’ta olana Koyun Baba Ocağı gibi isimler verilmiştir. Ayrıca Hünkâr Hacı Bektaş Veli’nin tekrar Rumeli’ye gelmesiyle, daha geniş şekillere girmiştir. Hünkâr, mescidinde okuttuğu, ondan esinlenen, Aleviliği tam kültürüyle, icraatıyla  benimseyip, manevi durumda kendini hoş etme durumuna gelen  insanlara, ayrı ayrı hizmet sahibi kılmıştır.  Hâlâ  da bu şekildeki insanlarımıza, “Ocak Evlâdı” diye hürmet ediyoruz. Meselâ Güvenç Abdal, bir ocak evlâdıdır. Hünkâr’ın medresesinde, okulunda yetişmiştir. Sarı Saltuk, Sarı İsmail bir ocak evlâdıdır. Hatta Anadolu’da Bostankolu Ocağı diye bahsedilir. Bunun anlamı da şu; Hünkâr’ın kışın canı karpuz isteyince, Bostankolu Ocağı denilen ocak,  kendisine bostan getirmiş; bu yüzden  Bostankolu Ocağına hürmet ederiz. O ocak kerametleriyle, hizmetiyle, iyi niyetiyle anılıyor.

 

Biraz da dedeliğe dönelim. Bir dede olarak, ayin-i cemler yürüttünüz. Orada neler icra ettiniz? Halka  neler verdiniz? Halk  sizden neler bekledi? Hangi yolu kurdunuz? Yolun adâp- erkânları nasıldı?

Genellikle haberdar ederek, varsa cem evleri, yoksa münasip bir yerde toparlanıyoruz. Önce  görgüden başlıyoruz. Görgü demek; aklanmak demektir. Aklanmayanı tarikata almıyoruz. Bu arada da belirgin, saygın, halkla ilgisi olan kişileri, tarikata, evliyaya, dedeye yardımcı olacak tarikat büyüklerimizi seçiyoruz. Herkesi mümkün olduğu kadar, kültürel durumumuzda samimi olup olmadığımızı  ifade ederek, bir nevi halkın süzgecinden geçiriyoruz. Bizde şu söz geçerlidir: “Alevilik sudan duru, sütten beyazdır.” Ahret kurallarının su gibi duru, süt gibi beyaz olduğunu ifade ederiz ve bu şekilde görgüden geçtikten sonra, on iki hizmet başlar. İlk hizmete çerağımızla başlarız. Çerağın başlaması demek; Aleviler’in aydın, ileri fikirli olması demektir. Hizmet  başladıktan sonra orada, Aleviliğin temizlik, intizamlık, güzellikle geldiğine istinaden, abdest alırız. Buna tarikat tekkesi deriz. Burada iki insanımız, canımız görevlendirilir. Bir  ibrikle, bir leğen getirir, abdestimizi aldıktan sonra, bu hizmet görevi biter. Sonra akşam ibadeti başlar. Biz, Hünkâr’dan esinlenerek, bunlara akşam hizmeti deriz. Orada, Hz. Hüseyin’in temsilcisi olan dede, Türkçe ve On İki İmam içerikli bir duvaz okur. Duvaz bittikten sonra, elimizi kendi itirafımızla Allah’a, Hz. Peygamber’e ve Ali El Murtaza’ya çevirmekle, gönül pâklığımızla bir hacet dileriz. Hacet diledikten sonra, aşığımız duaz okur, onu takiben miracımız başlar. Miracımızda, Hz. Peygamberin meydandaki hırkasını görünce, oradaki canlarda güzel bir duygu başlar. Hz. Hüseyin için ağıtlar, âhlar başlar. Miracımızı takiben, On iki hizmetimiz devam eder. Semah bittikten sonra, pervaz başlar. Sonra, kurbanlar başlar. Kurbanlarımızı yer, Davutlarımıza dua ederiz, Seyit kardeşlerimiz, Selman-ı Pâklarımız, Pîr Sultanlarımız, Gözetçi babalarımız, bekçilerimiz olur…. Buna istinaden 12 hizmet yürür.

Musahip durumuna gelince; biz musahibe çok saygılıyız.  Musahip durumunu, Ali ve Muhammet kararı olarak kabul ederiz. Musahipte, mümkün olduğu kadar birinin fakir, birinin de zengin olmasına dikkat ederiz. Çünkü İmam-ı Cafer’i Sadık Efendi’nin lütuflarında bu açıktır. Fakir fakirle, zengin zenginle musahip olamaz. Musahipliğe çok önem veririz. Musahibin birine gök, birine de yer anlamında bakarız. Bunu da şu şekilde misal ederiz: Gökten ne yağsa, yer kabul eder. Bunu doğal güzelliğe çevirir. Çiçekler, meyveler olur.

 

Musahiplik töreni için ayrı bir ayin mi yapılıyor?

Mutlaka bir ayin yapılması gerekir. Anadolu’da bu, biraz gevşemiştir. Dilerim ki; Alevi cemaati birbirine musahiptir, kardeştir. Tarikat-ı evliyâya geldiğimiz, niyaz bendi olduğumuz zaman, hep iç içe, kardeşiz. Bu töreselliğin anlamı da budur. Biz, Hubiyar dedeleri olarak, Anadolu dedeleri olarak, bu durumlara sıcak bakıyoruz.

 

Bektaşi babalarını nasıl yorumluyorsunuz?

Çağımız konuşma çağı. Ne fikriniz varsa, söyleyin. Onlar da söylüyor, yazıyorlar.  Bazı Bektaşi babaları, “Alevi dedeleri cahil” diyorlar. Cahilden ne dede, ne  baba, ne de efendi olur. Bu açıktır. Şöyle açıklayayım; kâmil-i mürşit olacak, dört kapı- kırk makamdan haberi olacaktır. Mezar taşı hiçbir şey ispat etmez. Kişinin faziletinin, kendisinden başlaması lâzım. Örneğin; İmam Zeynel Efendimizi zindana atmışlar. O, “Oh! Düştük bu dünyada  zindana, acaba ahirette ne yapalım?” deyince, İmam gelip şunu demiştir; “Ya İmam Zeynel! Senin İmam Hasan, İmam Murtaza gibi bir deden, Hz. Hüseyin gibi bir baban oldu.” İmam Zeynel, şunu demiş. “Herkes kendi himmetinden mesuldür. Dedem Ali El Murtaza, yoluna gitmiş, babam Hz. Hüseyin, yoluna gitmiş. Ben, benden  mesulüm. Kişinin faziletinin kendinden olması gerekiyor.” Bir insanda topluluğa karşı saygı olmazsa, toplum kültürünü yürütmezse, toplumla iç içe olmazsa, ben bunu saygıyla karşılamam. Hünkâr Hacı Bektaş Veli demek; Pîr Sultan, Hubiyar demek, oturduğu yerde kazanç temin eden insan demek değildir. Pîr Sultan Abdal Banaz’da çiftçilik, rençperlik yapmış, davar gütmüştür. Hünkâr Hacı Bektaş Veli şimdiki olduğu yere gelinceye kadar çobanlık yapmıştır. Hatta inşaat işçiliği de yapmış, kerpiç dökmüştür. Yani insanın eylemleri, çalışması önemlidir.

 

Cemlerde daha çok hangi ozanların şiirlerini okuyorsunuz?

Eri erden seçen, kördür. Bize Hakk kelâmı geldikten sonra, doğruluk deyimlerini gördükten sonra, tüm deyişlere, duvazlara saygıyla bakarız. Hubiyar Sultan, Hatâyî’nin dayısı olur. Bu yüzden Şah Hatâyî Sultan’ın deyişlerini, duazlarını daha öne alır, daha çok okuruz.

 

Evliya  nedir? Evliyalar, erenler kimdir?

Hz. Muhammet, “nebiler, veliler, dergâhlar Allah-u Tealâ’nın emanetidir, nebilere, velilere, dergâhlara sahip çıkın” demiştir. Aynı hususta Hz. Peygamber Efendimizin hadisleri de vardır. Veli demek; manevi âlemde dolmuş, insanlığa yönelmiş, insanlığa katkı yapmış, “veli, nebi, evliya ve enbiya” olarak ifade edilen insanlardır. Bunun için biz bu velileri, nebileri, gerek Allah’ın, gerek Peygamberin, gerekse Ehlibeytin öncüleri saymaktayız. Anadolu Horasan Erenleridir onlar.

 

Aklınıza gelen isimler hangileridir?

Anadolu Horasan Erenleri; 90.000 Rum diyârına hazar Hünkâr Hacı Bektaş Veli, 80.000 Rum diyârına hazar Hoca Ahmed-i Sani denilir bizde. Eğer, 90.000 Rum erinin isimlerini sayarsak, bugün Anadolu’da yaşayan Horasan ellerinden çok  isim verebilirim. Meselâ; demin de arz ettiğim gibi, Sivas’ta yaşayan Ali Baba, bir Horasan eridir. Hubiyar Sultan, Keçeci Baba, Pîr Sultan, Merzifon’da yatan Pîri Baba, Osmancık’ta yatan Koyun Baba, Kırıkkale’de yatan mübarek Aynalı Sultan bir Horasan eridir. İsmini hatırlayamadığım daha birçok eren var. Horasan erlerinin, evliyaların hepsinin güzelliği vardır. Güzel hizmetler yapmışlardır. Hubiyar Sultanın ismini koyan, Hünkâr Veli’dir. Bu da şöyle olmuştur; Anadolu halk hareketinden daha önce, -Atatürk’ün Kuvayi Milliyesi gibi- Hoca Ahmet Yesevi, bu saymış olduğum Sivas’taki Ali Baba, Hubiyar Baba, Erbaa’da Keçeci Baba, Koyun Baba’yı göndermiş. Burada, mübarekler Türklük ve Alevilik hakkında çok çalışma yapmışlardır. Ama Hünkâr Hacı Bektaş Veli’nin Anadolu’ya gelmesiyle, bu birikim birlik ve beraberliğin oluşmasını sağlamıştır. Hubiyar Sultan’ın ismini, Hünkâr koymuştur. O da şöyle olmuştur: Hünkâr, 90.000  Rum erine şöyle demiştir: “Ey 90.000 Rum eri, bir çerağ yakacak, bin çerağı uyandıracaksınız.” Hübiyar Sultan her evliyaya görev verince, Hünkâr’a; “Hünkârım, eğer mümkünse, görevime amcam Şıh Cüneyt’in bırakmış olduğu yerden başlamak istiyorum. Beni Karadeniz muhitlerine gönderin.” demiş  ve ona istinaden Hünkâr Hacı Bektaş Veli, şimdi Hubiyar’ın yatmış olduğu yere, Hafik’in Hubiyar köyünde ve Teke Yaylası’nda görev  vermiş. “Sen benim Hub-i yârimsin (Hub = güzel, Yâr = sevgili: Güzel sevgilimsin)” demiş. Hubiyar Sultan bu şekilde oraya gitmiş ve mekân kurmuş. Genel olarak değerlendirirsek;  Hubiyar Sultan; Antalya’da olan Beydili Aşiretleri ve bunun yanında şimdiki Teke Aşiretleri akrabayı talipten olup, buraya Antalya’dan gelen Teke Aşiretlerinin sevk ve idaresini yapacak duruma gelmiş. Anadolu’da, Hünkâr Hacı Bektaş Veli’den sonra, en büyük tabanı olan aşiret çoğunluğu, Hubiyar’a aittir.

 

Hubiyar Sultanla ilgili şiir, deyiş, derleme veya başka gelenek-görenekler var mı?

Hubiyar Sultan’ın  deyişleri, duazları, “Abdalım” diye geçer. Abdalım diye geçen şiirler, Hubiyar Sultan’a aittir. Kitabımdaki bütün bu deyiş ve duazları, nispeten yetişmiş, tarikatta oturan cem erenlerinden, bacılardan derleme, toparlama yaptım. Aşağı yukarı 150’nin üzerinde deyiş, duaz  oldu. Hubiyar’ın Anadolu’da yetiştirmiş olduğu aşıklarımız vardır. Meselâ Derviş Ali, Hubiyar’ın tarikat dervişlerindendir. Edebiyat kültüründe ün yapmış olan Kul Yusuf, Hubiyar Sultan’ın yetiştirmiş olduğu akrabayı taliplerdendir. Kul Yusuf’un türbesi, Niksar’ın Şadoğlu Çiftliğinde, Bolat Babanın yanındadır. Derviş Ali de Almus’un Cehet köyündedir. Buralar faal olarak ziyaret edilip, kuzu-kurban kesilen  yerlerdir.

 

Pîr Sultan, Yunus, Şah Hatâyî size neyi ifade ediyor? Bu ulular kimlerdir? Neler  yapmışlardır? Niçin bu kadar sevilmişlerdir?

Eba Müslüm Horasani diyor ki, “Kesseler bütün vücudum, kalmasa cesette canım, dönmezem ben Ali’den, Haydariyem Haydari!

İnsanlığımızın, kültürümüzün yaşaması için bizi desteklemiş oluyor. Bu evliyalar, bu itibarla yola çıkmışlardır. Çünkü bunlar, insanı seven insanlardı. Her şeyden önce Alevilikte, Hak Adem’de kabul edilir. Allah-u Tealâ, bin bir meleği insana nimet ettiğinde, niyaz ettirmiştir. Buradan esinlenerek, Allah-u Tealâ’nın da insanda olduğu kabul edilir. İnsan nurunda, Allah’ın nuru olduğu kabul edilir. Alevi kültürü, insanlığa daha yakın, sevecen olduğundan ve kendi kültürlerinin insanlıkla iç içe yaşaması için, doğruyu dürüstlüğü bildiği için, kendi kültüründe direnmişlerdir. Biz bunu şahsımız, itibarımız ile devam ettiriyoruz. Onların yollarından, kültürlerinden taviz vermemek için, elimizden gelen tüm imkân ve gayretlerimizi sarf ediyoruz.

Pîr Sultan Abdal denen o mübarek, halkı için, yoksul için, gerçekçilik için mücadele vermiştir. Peki, gerçek ve dürüst olan bir mücadeleyi, insan kendi anlamında değerlendirecek olursa, en güzel ışığı, en güzel feyzi Alevi kültürü içinde bulduğumuzdan, yolumuza devam ediyoruz ve edeceğiz de. Bu, insanlık için lâzım olan, insanlara ışık tutan bir fikir olduğu için, biz Alevi toplumu olarak, bunları halk içinde yoğunlaştırmak gibi bir amaç içerisinde çalışıyoruz.

 

Günümüzde dedeliğin aksayan yönleri nelerdir? Nasıl kurtulacak bu toplum? Dedelerle ilgili ne yapılmalı, bir okul mu olmalı? Sizin öneriniz nedir?

Ben, hiçbir dedeyi tenkit etmiyorum. Dedeler saygılı, ulvi, büyük insanlardır. Eğer bunlar saygın, ulvi insanlar olmasalardı, bu güzel Alevi kültürü bu duruma gelemezdi. Bu büyük katkılarından dolayı, saygı duyuyorum. Yalnız inkârcılık iyi bir şey değildir. Hz. Peygamber; “Cahil dostum olacağına, âlim düşmanım olsun.” demiş. İlime, irfana önem veren insanlarız. İlimden yoksun ne bir dede, ne de talip olur. Fakat dedelere imkân vermemişlerdir. Bildiğiniz gibi, hep ezilmiş, tek başlarına kalmış, dağlara kaçmışlar. Okuma müessesesi olmadığından,  dede yeterli olamamış. Gönül ister ki, diğerleri gibi bizim de İmam Hatip Okullarımız, İslâm enstitülerimiz olsun. Kur’an kursları şeklinde, Alevi okullarımız olsun. Bunu canla, başla istiyoruz. Bir eğitici ne kadar kültürlü, münevver ve aydın olursa, yetiştireceği toplum da o kadar kültürlü, aydın olur. Çünkü biz Alevi toplumu olarak, hiçbir zaman gericiliği kabul etmedik. Bunun yanında, ilerici bir toplum dediğimiz, sosyal, kültürel, ekonomik yönden halkımızın iyi bir noktaya gelmesini ve erkânda, yolda saygılı olarak, tüm dünya insanlarıyla iç içe olmayı canı gönülden arzu etmekteyiz. Hiç kimseyi inancından dolayı kınamıyoruz.

 

Alevi-Sünni ayrımı nasıl kalkacak? Sizin fikriniz nedir?

Alevi- Sünni sürtüşmesine sıcak bakmıyorum. Biz, insanlarla iç içe olmayı, insanları kucaklamayı  isteyen fikir insanlarıyız. Geçmişteki olayları bugüne kadar getirmemek, suçlu duruma sokmamak lâzım. Ama temelinde Ehlibeyt sevgisi, hak ve adaletin olması gerekir ve bu bir kuraldır. Hz. Peygamberin hadisine sıcak bakmamışlardır. Ali’nin hak ve adaleti ayak altına gitmiştir ve bu, Ehlibeytlere de intikal etmiştir. Biz sadece hakka riayet edilmediğinden yakınıyoruz. Burada da Sünnileri suçlamıyoruz. Bunu yapan insanları suçluyoruz.

 

Şimdi ne yapılmalı?

Kültürü, fikri ve anlayışı insanlığa yakınsa, güzellik serüvenine yakınsa, Sünnileri Alevilerin içerisine alıp, yolunda, sohbetinde beraber, iç içe olup, bu şekilde düzen verilmesinde, tekrar yönlenmesinde fayda vardır. Kız alıp verme durumlarına gelince; henüz vatandaşlarımız ilkel bir durumdadır. Bu anlayış noktasına gelmemiştir. Ama beyinler geliştikçe, buna karşı da olumlu yaklaşımlar olacaktır. Hoşgörüsüyle, insanlığıyla, samimiyetiyle, dürüstlüğüyle bir değerlendirme yapacaktır. Eğer bu şekilde bir güzellik, dürüstlük, saygınlık olursa, bu samimiyet oluşur.

 

Söyleşi: 18.02.1998, İstanbul

 

GÖRGÜ CEMİ HAKKINDA

 

ERASLAN DOĞANAY

 

GÖRGÜ CEMİ NEDİR?

Alevi İslam özünü dört kapı kırk makamda bularak Eline, Beline, Diline kuralı ile özetlemiş görgü ceminde mürşidi talibine dar gel, doğru söyle diyerek alacağını alıp vereceğini verip. Mürşit görgüsünden geçtikten sonra Allah huzurunda. Hz. Hüseyin yolunda aklanmaktır.

Alevi yetmiş iki milleti bir gözle görüp eşitlik kardeşlik, demokrasi, laik demiştir. Bin defa mazlum olsan bir defa zalim olma, demiştir Alevilik.

Alevilik uçsuz bucaksız engin, sevgi denizidir. Sudan duru sütten beyazdır Alevilik. Alevilik Ali’yi sevmektir. Bütün yönlerini Ali’ye çevirmişlerdir. Ali dürüsttü, Ali mertti, Ali cömertti, Ali yiğitti. Ali yoksulun yanındadır. Haksızın yanında yer almayıp görgüsünden ceminden uzaklaştırmıştır.

 

GÖRGÜ NASIL YAPILIR?

Alevilik başka şey, Alevi olmak başka şey, Sünni inançlı vatandaşa sorarsın Sünniliğin ön koşulları nedir? Kelime-i Şahadet getirmek, abdest alıp namaz kılmak. Peki Aleviliğin ön koşulları ne olmalıdır? Allah, Muhammet, Ali sevgisi ilkesine inanıp Kur’an-ı Kerime canı gönülden bağlı olmak, görgü cemine girip alacağını alıp vereceğini vereceksin. 12 İmam Ehlibeyt yolu olan cemine girmeye hak kazanacaksınız. Nazlı, niyazlı olacaksın, ahlaksızca ceme gelemezsin.

Nedir bu kötü alışkanlıklar?: İnsana zarar verecek her şey yanlış olduğu gibi insanlığa topluma yakışmayan her şey suç kabul edilir. Yalnız görgüden geçerek yapılan suçların şekline göre cezalanır. Ancak yapılan suç insana yapılmışsa mutlaka razılık olup barıştırılıp, niyazlaştırılır. Yalnız görgüde yolun almayacağı önemli suçlarda vardır, bunlar; adam öldürmek, haksız yere karı boşamak, kocasını terk etmek, zina yapmak, ikrar bozmak bunlar suçtur yola alınmaz. Yol cezası verilir.

 

GÖRGÜ CEMİ NASIL HAZIRLANIR?

Dede geldiğinde komşular bir gün önce dedenin geldiğini duyunca dede ile beraber müsait bir yerde, varsa cem evinde toplanırlar. Aynı gece görgü cemi yapılacağını öğrendikten sonra o gün kendi aralarında köylerinde ne gibi davalar var durumunu öğrenirler. Akşam görgüye hazırlanmak üzere dede tarafından müsaade edilir.

 

GÖRGÜ CEMİNE NASIL GİDİLİR?

Önce cemimiz cennetimiz olduğuna göre herkes genel yıkanma temizliğinden geçer. Görgü yapılmadan lokma yenilmez, lokma gelemez evden yürümeden önce ev halkı birbiri ile niyazlaşır, büyükler küçüklerin gözlerini, küçükler büyüklerin ellerini öptükten sonra evden çıkılır.

 

CEME NASIL GİRİLİR?

Cem evine girerken gelen canların hepsi kapının sağ tarafını Hz. Hüseyin’e, sol tarafını Hz. İmam Hasan’a atfen niyaz verilir. Yalnız eşiği de niyaz vermek medet mürvet niyazıdır bunu da sağ el parmaklarımıza niyaz verilir (Medet-Mürvet Hz. Ali’nin, Hz. Fatma’nın çocuklarıdır, şehit olmuşlardır). Ceme gelindiğinde önce malım, canım, Hz. Hüseyin yoluna kurban olsun, dercesine meydanda secdeye kapanarak ikrar verilip bütün ev halkı niyaz verip duaya dururlar. Bilirse ev büyüğü, bilmezse ev halkında bilenin birisi, bu da yoksa cemde bulunan rehber şu duayı okur:

Esselametü Alahkûm Ey Nuri tarikat erenleri

Esselametü Alahkûm Ey Nuri marifet erenleri

Esselametü Alahkûm Ey Nuri Hakikat erenleri

deyip duaz ettikten sonra dede şu duayı okur:

Akşamlarınız hayır ola

Şerleriniz def ola

Görgü sorgularımızda erenler yardım ede

Allah Muhammet Ali bu güzellikten ayırmaya

Gerçeğe Hü Mümine ya Ali

Gelen canlar tekrar duaya kalkar dede şu duayı okur.

Nazınızı niyazınızı Hak kabul eyleye

Görgü cemimiz hak hukuk cemi ola

Allah Muhammet Ali gele yardım eyleye

Gerçeğe Hü mümine ya Ali der.

 

Ceme gelen tüm canlar aynı edep erkan yolu takip ederek cemde rehberin gösterdiği yere oturtup iki diz üzerine geldikten sonra önce dede sonra canlar hü erenler hoş geldiniz dercesine sağ elinizi göğsümüzün üzerine konulur (Allah’ın bir ismi Hü’dür).

 

GÖRGÜYE NASIL BAŞLANIR?

Dede cemin görgü cemi olduğunu, görgü ceminin ne olduğunu anlattıktan sonra zakir üç duaz okur. Dede zakirden sonra dua eder, sonra Salmanı Pak görevini yapan görevliler el yıkamak şekliyle dürüstlüğü temizliği doğruluğu sembolize edip Salmanı Pak görevi bittikten sonra hizmet başlar.

Önce dede; akşam birliğini toparladık, bir gönül bir vücut olduk deyip hizmet sahipleri seccadeyi sererler 12 İmam içerikli dua eder. Peşinden Allah Muhammet Ali içerikli yalvarış duasını Hacet dilek duasını okur. Böylece dede erenler malımız kurban, canımız kurban olarak görgüye başlayoruz der. cemde bulunan tüm canlar niyaz verirler (yani yemin ederler) görgü işi neticesine kadar 12 hizmet cemi yapılıp lokma yenilemez.

 

GÖRGÜ CEMİ NASIL HAZIRLANIR?

Dede önce oturmuş olduğu dede postunu, dedenin mesuliyetinin ne olduğunu Ali adaletinin geçerliliğini anlattıktan sonra muhip canların yapacakları görevleri kendilerine hatırlatır göreve başlar. Önce komşu içerisinden dürüstlüğüne inandıkları insanlardan dedeye yardımcı olmak için 12 imamları temsilen 12 can seçilir. Bunlara 12’ler ve köy sofuları denir. Görgü işini dede ile beraber bunlar yürütür. Seçilen sofulara doğru dürüst hareket edeceklerine dair cemde komşular huzurunda yemin ettirilir. Bunların verecekleri kadar kesindir, kimse itiraz edemez. Yapılan istekler de yapılan alacaklar vereceklerde mutlaka şahit istenilir, şahitte doğru söyleyeceğine yemin eder.

 

GÖRGÜDE DARA GEÇME?

Musahip olanlar her ikisi beraber tüm ev halkı olarak yalın ayak üzerlerini çıkararak dar-ı mansur olarak seccadeye niyaz veren meydanda yas itibarı ile safa geçilir, bu saf duruma göre önlü arkalı olur. Geçen her can niyaz veya el öperek sıraya geçer. Görgüye gelip safa geçtikten sonra musahip olan canlardan birisi şu duayı okur (mutlaka musahiplilerin okuması lazım).

Elhemdir illah gene geldik

Erenler meydanına

El bağlayıp durduk pir divanına

Yol Ali’nin manzurdarım

Eyvallah pirim der.

Dede aşk ola sofu yola der, ve şu duayı okur;

Hak teala cesedine can verdi

Kalbine ilham verdi

Geçtiğin marsurdarı gördüğün hak didar. Ne gördün ne işittin ey talip.

Talip şöyle der;

Hak gördüm Hak işittim

Ev gördüm meydana geçtim

Allah Allah eyvallah ya pirim

Dede şöyle der;

Eyvallahın daim olsun

Bünyen kayım olsun

İkrarın tamamına yoldaş olsun

Döktüğünü doldur ağlattığını güldür

Dil ver baş kaldır doğru söyle

Talip; eyvallah pirim der.

Seccadeye niyaz verip iki diz üzerine oturularak dedenin anlattığı sözleri haklar eyvallah der.

Dede der; Pir, Rehber, Mürşit kapıları hak mı?

Talip; Hak, pirim; deyip seccadeye niyaz eder.

Dede; 12 gün Muharrem orucu, yedi gün veya (üç gün) Hızır İlyas orucu, Medet Mürvet 48 Perşembe orucu Hak mıdır?

Talip; eyvallah pirim, der. Niyaz eyler. Canımı, malımı bu yola kurban verdim. Hakkı olan hakkını istesin, der.

Dede; canlar bu can Hak divanında görülüp soruluyor. Canını malını yola teslim etti, isteklisi var mı, eliyle koymadığını alır mı, gözüyle görmediğini söyler mi, küfür söyleyip kötü işler yapar mı? deyip cemaate sorar.

Cemde bulunan canlara önce seçilmiş on ikiler yanı yol büyüğü sofulara sorular. Onlar da iyidir, veya davası varsa söyleyip üzerini çıkarıp ayağını çıkarıp yol töresi icabı alacağının isteğinde bulunur. Küsülü olursa barıştırılır. Küsülü olarak gönül kırgınlığı olarak görgüden geçilmez.

Davanın şekline göre dede ile seçilen 12’ler gereken durumu halleder bu karara uymak zorunluğu vardır. Uymazsa şayet ceme gelemez. Kurban kesemez kurbanı yenilmez.

Aynı görgü tüm gelen taliplere uygulanır kadın-erkek ayrımı yapılmaz. Küfrü ile ahlakı ile toplum uyumu ile, anne babasına, kaynanasına, kayın peder saygısı ile incelenir, yani Alevilikte kılı kırka ayrılık kimsenin hakkı kimsede kalmaz sözü geçerlidir.

Kadın erkek bağlılığı mutlaka pekiştirilmeli önce ehiller bağlılığı çok önemlidir. Annesine babasına kayın pederine, mutlak saygı göstermesi lazım, yoksa gereken ceza verilir veya yoldan dışlanır. Görgüden sonra görülen canlar sırada bulunan canlarla niyazlaşır, duaya durulur tekrar yol erkanı üzere diz çökerler. Dede der ki; Hü erenler mihracın mübarek olsun, cemaatte bulunan canlarda aynı buyrukta bulunurlar. Ne demektir bu? Ölmeden önce ölmek, hakkını hukukunu bu dünyada vermek demektir. Hz. Hüseyin’in dediği gibi kul Hakkı ile divana girilmez, görgü Hak sorgusuzdur. Görülmeden, sorulmadan Alevilik olunmaz. Kendine Alevi süsü vermeyeceksin; Alevi olacaksın, muhibim demekle, dedeyim demekle  muhip olmuyor, dede olmuyor. Alevi olup yol ehli olacaksın. Kişinin işliği önemlidir.

 

GÖRGÜDEN SONRA

Rıza suyu içilir. Rıza suyu içilmeden önce dede söyler, rıza suyu verilecek kurbanı yenilecek, küsülü, dargın var mı? Der. Küsülü olarak rıza suyu içilip kurban yenilmez. Şayet görgü esnasında barışılmazsa küsülüler kendi haliyle söylerler barıştırılırlar.

 

BİRLİK KURBANI

Görülen canlarda hep beraberce kurban alınır. Ceme girdik, aklandık diye Allah Muhammet Ali’ye dua edilir. Sazlar çalınır, muhabbet etmeye ceme girmeye hakkın olur. On iki hizmeti görgüden sonra yürütürsün.

 

ALEVİLİĞİN BİZLERDEN İSTEKLERİ

Dergahlarda, derneklerde, cem evlerinde görülüp sorulmadan kurbanlar tığlanıp yeniliyor.

İnsanın kurbandan önce kendisinin kurban kesmeye laik olması lazım. Dergahlar, Cem evleri, dernekler bir ilim irfan yurdudur, bir okuldur. Aleviliğin bir inanç yuvasıdır. Bir kültür ilkesidir. Buralardan esinlenmesi lazımdır. İnancını, kültürünü bu manevi kuruluşlarda öğrenmesi lazımdır.

En azından burada bulunan dede ve babalar Alevilikte görgü olur, niyaz olur, cem olur. Küsülü varsa barışacaksın. Döktüğün varsa dolduracaksın, ağlattığın varsa güldüreceksin diyemez mi? Kesilen kurban böyle mi Hak divanına gidiyor? Hz. İsmail’in sürüsüne, böyle mi katışıyor? Kel, topal, körle bu yol  gidilmez. Bilip de söylemezsen bunun işi daha zor.

GELELİM UYGULAMAYA

İstanbul’da görgü cemlerinde soruluyor. Dedene görülüp sorulmuyor musun, deden seni arayıp soruyor mu? Hayır. Ne yapıyorsun? Dergahlara, cem evlerine kurban kesiyorum. Peki önceki arz ettiğim gibi burada bulunan dedeler bunları anlatsa suç mu olur, yazık olmuyor mu Aleviliğe? Alevilik küçülmüyor mu, dedeler kendi kendini yok etmiyorlar mı?

 

PEKİ NASIL OLMALI?

Aleviyim, diyen Alevi hukukuna uyması lazım. Aleviliğin yalandan nazar boncuğu gibi kullanılmaması lazım. Ben beyim, ben paşayım, ben yazarım, ben dedeyim, ben babayım dinlemez. Yol ehli olacaksın, görülüp sorulacaksın.

Aleviliğe giden yol Hz. Muhammet’ten, Hz. Ali’den, Hacı Bektaş-i Veli’den tüm nebilerden, velilerden, evliyalardan geçer.

Bunlar yol erkanından geçer görülürlerdi. Çok önemli yıkayıcı, temiz olmazsa yıkadığına temiz diyemezsin, gerçekçi olmak lazım.

 

Söyleşi: 4 Aralık 2008, Perşembe