CEMAL CANPOLAT’la Söyleşi

CEMAL CANPOLAT
(EM VAKFI YÖNETİM KURULU ÜYESİ)

İlk önce sizi tanıyarak başlıyalım sohbetimize. Siz de bir dede çocuğusunuz sanırım?

 

Dedelik gerçekten çok zor, çok ağır bir kurumdur; her dede çocuğunun dede olması mümkün değildir.C

Dede çocuğunun dede olabilmesi için; kendi talibinin kendisine bağlı olması, yolu/erkanı, cemini/cemaatini, o yolun, o makamın kurallarını bilmesi gerekir.

Ben şu ana kadar öyle bir şey yapmadım, bunu hak etmiş değiliz.

Ama babam dede idi, babam İmam Zeynel Abidin Ocağı’ndan geliyor.

İmam Zeynel Abidin; Hz. Hüseyin’in çocuklarındandır.

Hz. Hüseyin, Hz. Ali, Fatıma ve Hz. Muhammed’e dayanır.

Bizim pirlik, mürşitlik ve rehberlik kapısı Alevlik’de aranan en önemli üç kapıdır.

Kendi olduğumuz yörede Malatya Doğanşehir yani Balyan yöresinde, rehber olarak bilinir; Kahramanmaraş Pazarcık yöresinde pir olarak bilinir.

Bizim bağlı olduğumuz ocak İmam Zeynel Abidin ocağında; Mineyik’te Mehmet Dede, Haşim Dede, rahmetli Meftuni yada Mahmut Dede, şu anda günümüzde de Muharrem Naci Orhon Dede bizim pir kapımızdır. Biz oraya bağlıyız, çünkü her dedenin bağlı olduğu bir kurum vardır. Eğer bağlı olduğu kurumlar yoksa dedelik olayı da tartışılır, ayrıca özelliği ailede Sarılık Ocağı olarak bilinir.

Her Alevi ocağında dede olma özelliğinden mutlaka bir ocağın yada bir hastalığın tedavi merkezinde çağdaş tıp açısından mutlaka yapılması gerekiyor. Çünkü On İki İmamlar’ın dokuz tanesinin kimyager olduğu bilinmektedir. Yani her biri doğal bitkilerden ortaya çıkardıklarıyla insanları tedavi eden insanlardır.

Hem inanç açısından, hem bilimsel açıdan inancın ve aklın birleştiği noktayı temsil eden ocaklar vardır.

Bizim ailede de sarılık ocağının tedavisi vardır. Çağdaş tıp son yıllarda sarılığın tedavisini bulmuştu ama bizim ailede bin yıldır sarılığın tedavisi yapılırdı ve hastalar da iyileşirdi. Yapılan tedavi de şu anda tıbbın uyguladığı tedaviden farklı değildir.

Malatya’nın Doğanşehir kazası Çığlık Köyü, aşiret olarak Balyan Aşireti’dir.

Bunun bir kolu Arguvan, bir kolu Elazığ olmak üzere biz uzun dönem yaşamımızı orada devam ettirdik.

Sonra İstanbul… biraz okul, biraz da siyaset… sonra Alevi inancının özellikle dedelik kavramının ortaya çıkması konusunda mücadele etmek gerektiğinin inancına vardığım için uzun dönem bunun mücadelesini verdim.

Bunun mücadelesini verdiğimiz zaman şu anda kitaplarını zevkle okuduğumuz bir çok arkadaşımız, o dönem, bizi çok da eleştirirlerdi ama şimdi çok güzel kitaplar yazıyorlar, bizi bile geçmişler.

Ben de o kitapları okuduğum zaman çok mutlu oluyorum.

Eğer Türkiye’de laik cumhuriyetin iyi işlemesi isteniyorsa, eğer Türkiye’de insanların birbirlerine haksızlık yapılmaması isteniyorsa, Türkiye’de sadece belli bir inancı himayesine destekleyerek olmayacağını, sayıları 25 milyona yaklaşan Alevi/Bektaşi inancının yaşam mücadelesi ve bunların önderliğini bin yıldır Anadolu’da yapan dedeler, babaların öne çıkmasının gerektiği bilincindeyim ve bunun mücadelesini veriyorum.

Bir dede çocuğu olarak mücadelesini vermiyorum, bir insan hakları sorunu olduğu için mücadele ediyorum.

Bu özünde bir kimlik sorunudur.

 

Dedeler kimlerdir, tarih boyunca neler yapmışlardır sizce?

 

Dedeler deyince akla ilk gelen Hakk/Muhammet/Ali’dir. Çünkü dede kavramının bağlı olduğu yapı, Hz. Peygamber’den kaynaklanır.

İnanç açısında Hz. Peygamber’in soyundan; Fatıma ve Hz. Ali’nin soyunda gelen, daha sonra On İki İmamlar’la devam eden ve onların ayakta kalan, zindana atılan çocukları İmam Zeynel Abidin’le devam eden inanç yapısı… daha sonra da Anadolu’ya yüzlerce dede ile yayılıyor.

Dedeler deyince akla sadece inanç kısmını yerine getiren anlamında algılanmamalıdır. Tabii ki bu da vardır, dedeler; hukuk kurallarının tümünü kendi içlerinde talibi ile beraber organize etmiş kurallarını koymuşlardır.

Rehbersiz yola gidilmez, yol Alevi erkanıdır, musahipliktir.

Yani rehber olmadan bir can, musahiple beraber yola gidemez, pir olmadan musahiplerin kurbanı kesilmiyor, mürşitsiz de müşkül çözülmüyor. Yani varsa bir müşkülü onu da çözen kurum mürşitlik kapısıdır.

Bu üç kurum Alevi geleneğinin Anadolu’da ayakta kalmasını sağlayan temel kurumdur.

Aleviler mum söndü yapıyor, diyerek iftiralar atmışlardır.

Alevi dedeleri böyle iftiralarla karşılaşmış, hala günümüzde karşılaşmışlardır.

İki sene önce Güner Ümit olayı yaşanmıştı. Her zaman böyle hakarete uğrayan bu insanların bir tek suçu varsa Hz. Peygamber ve Ehlibeyt’i sevmeleridir.

Allah, Muhammed, Ali’yi sabaha kadar, saz çalarak, cemlerde çağırdıkları için kamuoyunda dışlanmaya çalıştırıldı, itilmeye çalıştırıldılar.

Dönem dönem fermanlar düzenlendi, dedelerin, seyitlerin, babaların katli vaciptir, diyen fermanları hepimiz bilmekteyiz. Bu fermanlar ışığında yüzlerce Alevi dedesi katledilmiştir, gerek Yavuz döneminde, gerekse Yavuz’dan sonra Kuyucu Paşa döneminde özellikle Tokat, Amasya yöresinde yüzlerce Alevi dedesinin kellesinin kesilip, kuyulara atıldığı bir gerçektir.

Bu insanların sevgiden başka, hoşgörüden başka, güzellikten başka, Hakk/Muhammed/Ali demekten başka, hiçbir suçları olmamasına rağmen, dönem dönem bu tür suçlarla karşılaşmışlardır.

Dünyanın hiçbir yerinde, bin yıl, inancını; Allah’ı, Muhammed’i, Ali’yi çağırdığı için suçlanan hiçbir toplum yoktur.

İnsanlığın, mutlu yaşayabilmesi için hiç kimsenin dininden dolayı, renginden dolayı, dilinden dolayı ayırt edilmeden sevilmesi gereğine inanan bir inanıştır, Alevilik.

Bunu Anadolu Alevi dedeleri bin yıldır inançlarını uygulamışlar; baskılara rağmen, zulümlere rağmen günümüze kadar getirmişlerdir.

Bir babanın on tane oğlu var ama hepsi dedelik yapamıyor; halk kimi istiyorsa o yapar.

Benim ağabeyim Pazarcığa gider kurbanlar kesilir, cem yapılır.

O da dedelik yapar ama ben yapmıyorum.

Cumhuriyet dönemine kadar, hatta 1940’lı yıllara kadar; hiçbir Alevi dedesinin Anadolu’da tapusu yoktur, eğer dede ise ocağın tapusu vardır.

Mesela Şahkulu’nun tapusu vardır, bu özel mülkiyet değildir o ocağa aittir, halka aittir.

Hiçbir dedenin fazla parası yoktur, zengin değildir, sermayesi yoktur.

Alevi dedeleri topladılar, halkı sömürdüler, yediler… denmiştir. Ama gerçek öyle değildir.

Eğer Alevi dedesi; dedelik kurumunun bilincine varmışsa zaten nefsini öldürmeden insan sevgisini, muhabbeti öne çıkarmamışsa dedelik zaten yapamaz. Öyle olsa halk ondan kopar.

Bu kurumu ayakta tutan zaten güvendir.

Yarım kilo fasulye, yarım kilo bulgur dedeye verilmiyor ocağa getiriliyor, kazan kaynıyor, o kazanda binlerce yoksul ekmek yiyip, çorba içiyor. Anadolu’da yapılan şey, olanın olmayana vermesidir.

Dedenin bir özelliği, bir elle alıp diğer elle vermektir.

Alevi dedeleri kendilerine de götürmemişler; götürme hakkına da sahip değiller, birinden alıp diğerine vermek zorundalar.

Fransa’da 1881’de Paris Komini’nin etkilendiği tek inanç biçimi Anadolu Alevi inancıdır, Anadolu Alevi dedelerinin uyguladığı yaşam biçimidir. Fransızlar 1881’de bu inanç biçiminden yararlanmışlardır.

 

Alevilik o kadar zengin inanç ve kültür ki, açıldıkça açılıyor konular.

Siz de çok iyi bilirsiniz cemde rızalık kavramı var, insanlar birbirlerinden rızalık almadan dede huzuruna gelemiyor. Dedeler de ceme gelenlere ilk önce onu soruyor; birbirinizden razı mısınız, birbirinizden hakkınız var mı, birbirinizi incittiniz mi? Diye. Çünkü cemin temeli insan ilişkilerinden başlıyor.

Dedeler bir ibadete başlamadan önce oraya gelen insanların birbirleriyle olan münasebetlerini sorguluyor?

 

Yaşar Kemal bizim radyomuzu sık sık dinler, onun bir anısını anlatmak istiyorum bu konu ile ilgili.

Yaşar Kemal, Kahramanmaraş’ta Tacim Dede’nin evine gidiyor ve o gün orada cem olacağı söyleniyor. Yaşar Kemal de ceme katılmak istiyor.

Ceme katıldıktan sonra dede soruyor, içinizde düşkün var mı, içinizde razı olmadığınız kimse var mı, içinizde hapis yatanınız var mı? diye soruyor.

Yaşar Kemal diyor ki; bütün söylenenler benim için söyleniyor, ben sesimi çıkarmadım, diyor. Ama ceme katılanlardan birisi dedi ki; dede ben şikayetçiyim aramızda düşkün de var, hapis yatan da var, inanmayan da var.

Yaşar Kemal tamam demiş, beni izah ediyorlar, ben de eleştirmeye, söylemeye hazırlandım sonra cemi terk edeceğim diyor, sonra dede yine sormuş düşkün ve hapis yatan aranızda var mı?, Yaşar Kemal; ben varım demiş.

Dede söyle bakayım senin düşkünlüğün nedir? demiş; ben hapis yattım, neden hapis yattın?; ben fakirin sorunlarını savundum, yoksul insanların hakkını savundum bunu savunduğum için ceza verdiler, hapis yattım, ezen insanlara karşı çıktım, onun için, demiş.

Doğrudur demiş dede, başka bir şey var mı düşkünlüğün de bu mudur?

Evet hepsi bu, demiş.

Dede dönüp diyor ki; Yaşar Bey, biz bin yıldır haksızlığa karşı çıkıyoruz, biz bin yıldır fukaranın hakkını arıyoruz, biz bin yıldır Hakk/Muhammed/Ali deyip eşitliği savunuyoruz, eğer düşkünlük bu ise biz bin yıldır bunu yapıyoruz, öyle değil diyor.

Yaşar Kemal anlatmayı sürdürmüştü; kim şikayet etti diyor dede, şikayet eden adama haksız şikayet ettiği için, haksız ihbar ettiği için, ona bir kurban cezası vermişler ve o günden beri bir Alevi gibi yaşıyorum, diyor.

 

Siz nasıl değerlendiriyorsunuz Cumhuriyet dönemini?

İsterseniz Atatürk’ten başlayalım, onun devrimlerinden sapmalardan bahsedelim, daha sonra dedelik kurumunda ki değişmeler üzerinde biraz duralım?

 

Alevi dedeleri Mustafa Kemal Atatürk’ün başlattığı bu harekete hem destek verdiler, hem yanında yer aldılar, hem de mücadelesini verdiler.

Bunun en iyi örneklerinden birisi solunda Diyap Ağa, sağında Cemalettin Çelebi; Kuva-i Milliye Hareketi’nin desteklenmesinin en iyi örneklerinin bir tanesidir.

Gerek Diyap Ağa, gerek Ulusoyların, gerek Malatya’da yaşayan Alevi dedelerinin özellikle Mineyik’teki toplantısında, Kuva-i Milliye Hareketi’nin, yani Atatürk’ün başlattığı bu hareketi destekleme konusunda kararları olduğu bir gerçektir.

Cumhuriyetin kurulmasında en büyük rolü olan, en büyük payı olan ve en büyük destekçisi olanlar Aleviler olmuştur; bu halen de devam ediyor.

Aslında bu ülkede aydınım, diyen herkes Alevidir.

Eğer Cumhuriyetin kurulan hükümetinde 32 tane bakandan bir tane Alevi bakan yoksa, eğer 32 müsteşardan bir tek Alevi müsteşar yoksa, eğer bir tek Alevi Genel Müdür yoksa; bu Türkiye’de Cumhuriyete bağlı olan Cumhuriyetin yanında yer alan, laikliğe bağlı olan bu toplumun hak ettiği yerde olmadığının, Cumhuriyetin de hak ettiği yerde olmadığının bir gerçeğidir.

Türkiye’de özellikle son günlerde ortaya çıkan ordunun bile baş edemediği, devletin güvenlik güçlerinin baş edemediği, Müslümanlık adına, İslam adına kurdukları Hizbullah hareketinin öldürdükleri insanlar, vahşice katlettikleri insanları gördükçe hepimiz ürperdik.

Cumhuriyetin değerlerine karşı nasıl mücadele ettiklerini ve bu değerlere karşı mücadele etmelerine rağmen devletin en üst tepesine kadar nasıl örgütlendikleri kamu oyuna, bütün basının gözler önüne sermesinden sonra olayın büyüklüğünü biraz daha yakından tanımak zorunda kaldık.

Türkiye’yi özellikle 1950’lerden sonra yönetenler, siyasi parti genel başkanları; eğer Türkiye’de Cumhuriyeti emin ellere teslim etmiş olsalardı cumhuriyete ve demokrasiye sahip çıkan bu toplumu cumhuriyette hak etmiş olduğu yere gelmesini sağlamış olsalardı, bugün Türkiye’de Cumhuriyet bütün dünyayı yönetebilecek konumda olurdu, eğer bu anlayış iktidar olabilmiş olsaydı.

Devlet 292 trilyon lira pay ayırmasına rağmen; Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Türkiye’de bir tek mezhebe, bir tek anlayışa hizmet vermesine rağmen, kendi inandırıcılığını bunlar üzerinde bile yitirdiği açık bir gerçektir.

Görüyoruz ki onların inandırıcılığı yerine Hizbullah’ın inandırıcılığı ortaya çıkmıştır.

292 trilyona rağmen Hizbullah eğer etkili olabiliyorsa; camilerde örgütlenip, Kur’an kurslarında örgütlenip, Türkiye’de insanları vahşice katledip, bulunduğu evlerin altına gömüp üzerinde de ibadet etmeyi sürdürebiliyorlarsa, bu Türkiye’de Diyanet İşleri Başkanlığı’nın doğru bir yapılanma içerisinde olmadığının, sağlıklı bir yapılanma olmadığının bir gerçeğidir.

Türkiye’de bir tek Alevi dedesinin Diyanet İşleri Başkanlığı’dan, yada her hangi bir kurumdan maaş almadığı bir gerçektir.

Eğer Türkiye’yi yanlış yönetmeye devam etmeye çalışırlarsa; binlerce insanla, Anıtkabir’i ziyaret ederek, bunları Mustafa Kemal Atatürk’e, Cumhuriyetini iyi yönetmediklerini şikayet edeceğimizi, belirtmek istiyorum.

 

Alevilikle ilgili sorunların çözülmesi için devletin yanlı tutumunun dışında, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın çok yanlış yapılandırılmasının dışında, bizim topluma ne gibi görevler düşüyor, aydınlara ne gibi görevler düşüyor sizce?

 

Aydınlar eğer kendi görevlerini yapmış olsalardı sadece Alevi toplumu ile ilgili değil, Türkiye ilgili de Türkiye’de şu bulunmuş olduğu noktada olmamış olurdu.

Barışı birlikte yakalayabilip, birlikte Mustafa Kemal Atatürk’e ve ilkelerine sahip çıkıp devam ettirebilmeliyiz.

Bir ülkede, mevcut olan iktidarda, Alevi sorunları tartışılacak, sorunları tartışacak adam bulunmuyor.

Devleti yöneten; başbakandan yardımcısına kadar diyor ki; öbür tarafı küstürürüz.

Öbür taraf diyor ki; Türkiye Cumhuriyeti onun vatandaşları var, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları arasında ayrımcılık yapamazsınız, bunun mücadelesini aydınlar, cesaretli bir şekilde söyleyebilmelidir, mücadelesini verebilmelidir.

Bu tür sorunların çözülmemesinin nedenleri aydınların cesaretsiz oluşu, etkisiz oluşudur.

800 tane dede, baba Taksim’in göbeğinde bir araya geldi, siz bunu kitaba dönüştürmüşsünüz, çok güzel bir eser ortaya çıkmış, Türkiye’de, Anadolu’da Anadolu Alevi dedelerinin ne söylediği tümü bu kitabın içerisinde var, bu kitabı devleti yönetenler alıp okurlarsa Türkiye’de Alevi gerçeğini ve inanç önderlerinin gerçeğini de görmüş olurlar.

 

CEM Vakfı nasıl kuruldu, neler yaptı, neler yapmaya çalıştı, hangi hedeflere ulaştı, bundan sonraki hedefleri nelerdir?

Yönetim kurulu üyesi bulunduğu CEM Vakfı çalışmaları hakkında da bizi aydınlatacak sanırım, sayın Canpolat.

 

CEM Vakfı, başta 42 kurucu ile başladı.

Başında Prof. Dr. İzzettin Doğan’ın olduğu, Türkiye’de en büyük sivil toplum örgütlenmesini başlatan 42 arkadaş vardı, ilkönce.

Ama şu anda milyonlarca insana ulaşmış, onlarca cemevi organizasyonu yapmış, onlarca etkinliğin altına imza atmış bir kurum.

Özellikle Prof. Dr. İzzettin Doğan’ın başkanlığında başlayan bu hareket; dönem dönem eleştirilere, dönem dönem saldırılara da uğramış oldu.

Sayın Doğan’ın ve ailesinin çok önemli olduğunu, Alevilik konusunda rahmetli Doğan Dede’nin nasıl mücadele verdiği de, Alevi olan herkesin bildiği bir gerçek.

Alevilikte üç önemli özellik vardır; akıl ve bilim. Biz burada bir de inancı bütünleştirdik.

İnanç; Hz. Peygamber’in soyundan gelmesi, Doğan Dede ailesine mensup olması, bu toplum için önemli avantaj, ikincisi; profesör olması, hoca olması bir üniversitenin uluslararası işlerin başında olması, bilinmeyeni de ortaya çıkarma konusunda bilim adamı özelliği, iki tane yabancı dil bilme özelliği, artık dünya küçüldü siz artık Türkiye’de televizyonu açtığınız zaman Amerika’yı da, Fransa’yı da bütün dünyayı seyredebiliyorsunuz, bütün bu özelliklerin hepsi sayın Doğan’da var.

Onun için Vakfın başında olması hem Alevi toplumu açısından, hem Vakıf kurucuları açısından son derece önemli bir değerdir.

CEM Vakfı’nın kurucuları arasında farklı anlayışta olan insanlar var ama hepsinin ortak olduğu inanç; bu kültürün yıllardır horlanmış, dışlanmış, bilinmeyen Alevilerin tarihsel yönlerini ortaya çıkarmaktır.

Sizin de burada katkınız oldu, sevgili Ahmet Hezarfen çok değer verdiğim ve sevdiğim kişidir, Türkiye’de en önemli arşivlerden birine sahip olmasından dolayı Cem Dergisi’nde ki yazılarını hayranlıkla okuyorum, bir arşiv çalışması yaptığınızı da biliyorum.

CEM Vakfı ilk yaptığı çalışmalarından bir tanesi; Cemevi Mimari Proje Yarışması’ydı, bu bir tarihtir. Belki şu anda bir çok Alevi bunu görmezlikten gelir ama bu yarışma uluslararası düzeyde hazırlandı, 80’e yakın hocanın ve mimarların katıldığı bir yarışma idi.

Sonuçta bu yarışmaya uygun bulunan ve değer verilen ilk 12 tanesi seçildi. Şu anda bazı cemevlerinin yapımı bu mimari yarışmada çıkan sonuca göre yapılıyor.

CEM Vakfı, iki günlük bir sempozyum gerçekleştirdi bilim adamları ile; Din ve Devlet İlişkileri kitabına döküldü konuşmalar. Bu devletin yapması gereken bir işti ama CEM Vakfı olarak biz yaptık. O dönem Prof. Dr. Niyazi Öktem’in büyük katkı ve çabalarından dolayı çok güzel bir sempozyum hazırlandı.

Dedeler toplantısı tarihi bir toplantıydı. Dedelerin, babaların yaklaşık bir asırdır tartışmadığı, bir araya gelemediğin toplantıyı gerçekleştirdi.

CEM Vakfı Türkiye’de cem evlerinin açılmasında ve yasallaşması konusunda ciddi mücadeleler vermiştir.

Cem Dergisi ile ilgili yazarların Alevilerin bilinmeyen yönlerini ortaya çıkarmaları gibi daha birçok faaliyetimiz.

 

Çok teşekkür ediyorum buraya kadar gelip bizi aydınlattığınız için.

 

Ben teşekkür ediyorum.

 

Ayhan Aydın, CEM RADYO, 11 MART 2000