ALEVİLER’İN ATATÜRK SEVGİSİ

ALEVİLER’İN ATATÜRK SEVGİSİ
BİR DEVLET BÜYÜĞÜNE DUYULAN SEVGİDEN ÖTE
BİR TUTKU DÜZEYİNDEDİR
  

CEMAL CANPOLAT

Bütün Alevilerin evinde bir köşede Hz. Ali’nin resmi diğer köşede Mustafa Kemal’in resmi sanki Onikinci İmam Mehdi. Eğer bir gün yolunuz düşer de bir Alevi – Bektaşi evine konuk olursanız, bu yoksul ama sıcak evde bir olay hemen dikkatinizi çekecektir. Bir köşede bir bağlama sazı, gazete ya da dergiden kesilmiş soluk bir Hz. Ali resmi ve hemen yanında da Mustafa Kemal’in bir portresinin asılı olduğunu göreceksiniz.

 

“Çok büyük insan… Onunla konuşunca adeta ruhum yıkanıyor, kaynak suyu gibi temiz, okyanus gibi geniş ve derin…” Bu sözleri Mustafa Kemal, Hacı Bektaş Dergâhı postnişini Veliyettin Çelebi Efendi için söylüyor. Dikkat edilirse bu ifadeler sıradan iltifat ve saygı ifadeleri değil. Bu nitelemeler köklü bir sevgi ve saygının ifade biçimidir.

Mustafa Kemal ile Veliyettin Çelebi arasındaki bu sevgili ve saygılı ilişki, Mustafa Kemal’in ölümüne kadar devam ediyor. Çelebi, M. Kemal’in davetlisi olarak bir ara Ankara’ya da gelmiş. Hatta M. Kemal, Veliyettin Çelebi için Ankara İsmet Paşa mahallesi’nde bir ev hazırlatmış ve kendisini de orada ağırlamıştır. Çankaya’da kendisi ile uzun sohbetlerde bulunmuştur. Çelebi’nin daha iyi ağırlanması için de Dersim Milletvekili Sarı Saltuk’lardan Mustafa Saltuk Dede’yi özel olarak görevlendirmiştir. M. Kemal’in, Veliyettin Efendi hakkındaki sözleri de Mustafa Saltuk’un özel günlüğünde yer alıyor.

Milli mücadele ateşini tutuşturmaya çalışan Mustafa Kemal için; “vatan haini” olduğu gerekçesiyle hakkında “idam fermanı” çıkartırken, Hacı Bektaş Dergâhı’ndaki dervişlerin onu kutsal bir kurtarıcı olarak görmeleri M. Kemal’i fazlası ile duygulandırmıştır.

Türbede M. Kemal’e “kılıç kuşatılıp, yola kabul edilir”. M. Kemal’in yolunda olacaklarına, destek vereceklerine “yek vücut” olacaklarına “ikrar verilir.” Coşkulu bir karşılama ve uğurlama yapılır. M. Kemal ile Anadolu Alevi – Bektaşiliğinin milli mücadele sırasındaki karşılaşmasını araştırmacı yazar Adil Gülvahaboğlu şöyle ifade ediyor:

“M. Kemal’in arayışı, Bektaşi toplumunda yaşıyordu. Tarihte pratiğinde vardı, ancak hukukileşmesi ve siyasallaşması gerekiyordu. Mustafa Kemal bunu yaptı. Laiklik, bağımsızlık, dilde ve kültürde ulusçuluk, halkın egemenliğine geçiş, kadın hakları gibi… yeniliklerde Kemalist Güç Bektaşilik kaynağına dayanıyordu.”

Anadolu Alevileri, tarihte Osmanlı’nın her türlü toplumsal haksızlığına karşı baş kaldırdıkları için sayısız kitle katliamına uğramışlardır. Yaşamlarını sürdürebilenler de kendilerini Osmanlı’dan saklamak için kuş uçmaz, kervan geçmez, köy, mezra, kom ve yaylaklarda her türlü toplumsal nimetten uzak yaşamlarını sürdürmeye çalışmışlardır.

Osmanlı padişahı hakkında, idam fermanı çıkartırken, Hacı Bektaş Dergâhı’ndaki dervişlerin kendisini kutsal kurtarıcı olarak görmeleri, milli kurtuluş ateşini tutuşturmaya çalışan Mustafa Kemal’i çok duygulandırmıştır. Anadolu ve Rumeli’deki Alevi – Bektaşiler, Mustafa Kemal’i çok severler. Bu sevgi sıradan bir yöneticiye, devlet büyüğüne duyulan sevginin dışında bir sevgidir. Bu sevgi ve saygı adeta bir tutku düzeyindedir. Tapınma ile karışık bir sevgi, saygı ve duygu selidir adeta…

Bu sevgiyi değerli gazeteci Fikret Otyam şöyle ifade ediyor: “Alevilerde anlatılması zor bir Atatürk tutkusu vardır, gösterdiği yola bağlılık vardır. Onikinci İmam Mehdi’nin Atatürk olduğunu söyleyecek kadar ona inançlarını belirtmişlerdir.

Dervişler onu kutsal kurtarıcı olarak görüyor.

Mustafa Kemal, Ankara’da henüz Meclis-i Mebusan’ı toplamadan önce Hacı Bektaş Dergâhı’na geldiğinde dergâhtaki pirler ona büyük bir sevgi ve saygı göstermişlerdir. Dergâha geldiğinde de atının özengisini niyaz ederek karşılamışlar, onu adeta kutsamışlardır. Bu durum M. Kemal ve silah arkadaşlarını çok duygulandırmıştır.

Hacı Bektaş’ta Atatürk, Çelebi Cemalettin Efendi ve Salih Niyazi Baba, özel bir görüşme yapar.

 

Mustafa Kemal, Hacı Bektaş Cem Törenine Katılırken, İkrar Töreni ile Kılıç Kuşatılır ve Yola Kabul Edilir

 

Cemalettin Ulusoy cem töreninde M. Kemal Atatürk’e “Bu yol kıldan ince kılıçtan keskindir. Bu yola eğri giremez ve giren de çıkamaz.”der. Cem de M. Kemal Atatürk’e dualar edilerek “Türk Ulusunu düşmandan koruyarak M. Kemal’i ulu Tanrının ulusumuza bağışlayacağı ve cumhuriyeti kurmasını nasip eylemesi niyaz edilir. Bütün Cem’e katılanların hep bir ağızdan “Allah Allah” demeleri cumhuriyete ve M. Kemal Atatürk’e açık destek verdiklerinin en iyi kanıtıdır. Bunun üzerine Bektaşi babalarının dergâhta ne kadar battaniye, yatak, şilte ve ambarlarda ne kadar zahire varsa M. Kemal’in gözü önünde arabalara yüklenilerek, ayrıca dergâhta biriken gelirlerinden 1800 sarı lira (altın) M. Kemal’in avcuna sayılarak ve de dergâhın bütün bağışlarını M. Kemal’e teslim ederek cumhuriyetin kurulmasına açık bir şekilde destek vermişlerdir.

Cemalettin Çelebi: “Paşam, canlar der ki acaba pir Hacı Bektaş don mu değiştirip geldi, çünkü yüzyıllar önce ulu pirimiz de böyle konuşmuştu”.

Burada görülüyor ki, M. Kemal Atatürk’ün Pir Hacı Bektaş’a benzetildiği (kurtarıcı, Mehdi olarak kabul etmeleri) çok çarpıcı ve farklı algılanmamalıdır.

 

Elazığ Valisi Ali Galip Bey’in Talimatı İle M. Kemal’in Yakalanarak İngilizlere Teslim Edilmesi

 

30 Ağustos 1919 günü Erzincan’dan Sivas’a giderken Çardaklı Boğaz’ında bu olayı Mazgirt eski belediye başkanı Hıdır Öztürk, yazdığı eserinde “Çete reisi Alişer Efendi M. Kemal ve kurulu pusuya düşürdüğünde paşa, “bağırarak ne istiyorsunuz” diyor. Çetenin kol başı Alişer Efendi, “sizi yakalayıp İngilizlere teslim etmek üzere Elazığ Valisi Ali Galip Bey’den emir aldık” diyor. Paşa, “o halde ne duruyorsunuz” deyince Alişer, “biz valinin emrini dinlemeyeceğiz, çünkü siz bu vatanın kurtulması için çalışıyorsunuz, biz size yardım edeceğiz” demesi üzerine M. Kemal gülümseyerek “teşekkür ederim” demiştir. Alişer Efendi; “biz sizin arkanızdayız, yolunuz açık olsun, sizin buradan geçeceğinizden dağdakilerin haberi var, siz merak etmeyin paşam” şeklinde aktarmıştır.

 

Kurtuluş Savaşımızın Şerefine

 

Mazhar Müfit Kansu; “Hacı Bektaş da karşılandık, bizi bir odaya aldılar, alçakgönüllüce düzenlenmiş bu oda, Çelebinin kabul odasıymış, beş-altı dakika sonra Çelebi efendi geldi, ortaya bir masa getirilerek rakı takımları konuldu Cemalettin Çelebi, kalp hastası olduğundan önce içki içmek istemedi, ama Mustafa Kemal, o zaman biz de içmeyelim deyince Çelebi efendi hastalığına rağmen kararından vazgeçti ve Kurtuluş Savaşı’nın başarısına kadeh kaldırdı.”

Bu esnada yani Kurtuluş Savaşı başlarında İstanbul hükümeti Dersim’lilerin Osmanlı’ya duyduğu huzursuzluğu Erzurum ve Sivas kongrelerine karşı kullanmaya çalışıyordu. Bunun için Dersim Valiliği’ne İngiliz yanlısı Osman Nuri’yi atamışlardır. İngilizler Kurtuluş Savaşı sırasında Alevi, Sünni karşıtlığını da M. Kemal’e karşı kullanmaya çalışmışlardır.

Erol Uluben, İngiliz belgelerine dayanarak İngiliz diplomatlarından Stokes’in hükümetine raporunun bir yerinde şöyle dediğini yazıyor: “Aleviler ve Sünniler arasındaki bazı karşıtlıklar, önemlidir. Biz bu karşıtlığı kendi lehimize daha da geliştirebiliriz.”

Yine Yozgat ayaklanmasının ele başları da “Alevilere özerklik” vaadi vererek onları M. Kemal’e karşı kullanmaya çalışmışlardır, fakat hevesleri kursaklarında kalmıştır, çünkü Dede Galip Bey ve Çerkez Ethem birleşerek ayaklanmayı bastırmış ve ulusal güçlerin yanında yer almışlardır. Benzer olaylar Kars yöresinde de tezgahlanmış, fakat Alevi Dedesi olan Fahrettin Erdoğan Bey’in mücadeleleri sonucunda istediklerini yapamayacaklarını bir kez daha anlamak zorunda kalmışlardır.

Alevi – Bektaşiler Kurtuluş Savaşı’ndan önce de 1. Dünya Savaşı’nda da ülkenin savunmasından cephelerde yerlerini almışlardır. Bunlardan biri de önce Gelibolu ve sonra da Kafkas Cephesine gönderilen Hacı Bektaş Dergâhı Piri Cemalettin Çelebi’nin başında olduğu Bektaşi Mücahidini Alayı’dır. Bu gönüllü birlik Anadolu ve Rumeli’deki Bektaşileri, Kurtuluş Savaşı’nın yanında yer almaya çağırmış ve bu birlik doğu cephesinde ulusal mücadele için savaşa katılmıştır. Böyle bir birliğin oluşumu, Doğu’da özellikle de Alevi yörelerde milis örgütlenmelerinin hızla yayılmasını teşvik etmiş ve Doğu’da Kuvay-ı Milliye’nin çekirdeğini oluşturmuştur.

 

Mustafa Kemal Balaban Aşiretinin Koruması Altında

 

Erzincan-Tercan-Dersim civarında Alevi aşiretleri olan Balaban, Kureyşan ve Mansur aşiretleri, Erzurum’a giderken M. Kemal’i koruma altına almışlardır ve bu aşiretler Kurtuluş Savaşı süresince Rus işgallerine karşı başarılı mücadeleler vermişlerdir.

 

İstanbul’daki Durum

 

İstanbul’da kurulu açık-gizli 15 Bektaşi Tekkesi (Kazlıçeşme’de Seyit Abdullah Tekkesi, Topkapı’da Şeyh Abdullah Tekkesi, Eyüp’te Şeyh Hafız Baba Tekkesi, Sütlüce’de Şeyh Hüseyin Baba Tekkesi Kağıthane’de Şeyh Teber Baba Tekkesi, Rumelihisarı’da Şehitler Tekkesi, Çamlıca’da Nur Baba Tekkesi, Göztepe’de Şahkulu Tekkesi, Üsküdar’da Üsküdar Tekkesi, Özbekler Tekkesi, Istranca Tekkesi, Çanakkale’de Akbaş Tekkesi) ulusal direnişin insan, silah ve para kaynağı olmuştur. Örneğin; İsmet Paşa’nın Nurettin Paşa’nın, Halide Edip’in, Adnan Adıvar’ın, Mehmet Akif’in Rauf Orbay’ın Anadolu’ya Özbekler Tekkesi aracılığı ile geçtiklerini tarihçiler yazar.

 

Atatürk’ün Soyu ve Bektaşilik-Alevilik

 

Mustafa Kemal’in soyu, Anadolu Yörük Türkmen kökenli olduğu, Osmanlılar Rumeli’yi alınca Anadolu’da birikmiş olan Türkmenleri, Balkanlar’a yerleştirmiş, onların Türkleşmesini ve Osmanlılaşmasını sağlamışlardır. Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım’ın soyu da Konya Karaman dolaylarından alınarak Batı Makedonya’daki Vadina ilçesinin batısındaki Sarıgöl Bucağı’na yerleştirilmiştir. Son dönemlerde ise Selanik dolaylarına yerleştirilmiştir. Yörük Türkmen kökenlidir. (Ş. Süreyya Aydemir)

Karamanoğulları birliğinin 1466’da ortadan kaldırılması üzerine Rumeli’ye göçürülen Karamanlı halkıydı. Halkın içerisinde Alevilik yaygındı. Oğuzların Avşar boyundan olan Karamanlı Beyliğinin kurucusu Nuri Safi, Şii eğilimli ve Baba tarikatındaydı.

 

Atatürk’ün Babası Üzerine Hüseyin Şekercioğlu’nun Araştırmaları

 

Atatürk’ün baba soyu Anadolu Türkmen boylarındandır. Atatürk’ün dedesi H. Ahmet’tir. M. Kemal’in babasının nüfus kaydı Yörük tarifesindedir. Bu Yörük boyu manastırdaki kayıtlarda “Kızıl Ocaklılar” ve Selanik’teki kayıtlarda ise “Kara Ocaklılar” olarak geçmektedir. Bu Türkmen boyları, II. Murat ve oğulları Fatih Mehmet döneminde Sivas, Tokat, Ankara, Amasya, Konya, Isparta, Aydın ve Balıkesir bölgelerinden alınarak Rumeli’nin çeşitli yörelerine yerleştirilmiştir. Şekercioğlu’na göre Kızıl Kocalar veya Kızılcali Türkleri, Oğuzların Kızılcaoğuz boyundadırlar. Bunlara Kızılca Bölüklü, Kızılca Örenli Türkleri adı da veriliyordu. Bunlar Anadolu’da Çorum, Amasya, Tokat ve Sivas’ta yerleştiler. Tokat’ın Reşadiye dolaylarındaki Kızılcaörenliler yurdu bu topluluğa aittir. Bugünkü Kazılören köyü dolaylarında beylik kurmuşlardı. 1410 yıllarında kurdukları bu beyliğe, Kızıl Ahmetliler Beyliği de deniliyordu. II. Murat’ın buyruğu ile Amasya Valisi Yörgüç Paşa, 1424’te bu beyliğin beylerini Amasya’daki zindanlara doldurarak durmadan boğmuş ve böylece beylik halkı Anadolu’nun çeşitli yörelerine dağılmıştır.

Kızıl’lık özellikle Alevilere takılan addır. Bunun ötesinde adı geçen yöreler genellikle Alevidir. Özellikle bu boyun yerleştiği Almus Tozanlı Vadisinde bir-iki köyün dışında geri kalan bütün köyler kümesi Alevi’dir. Atatürk’ün soyu Osmanlı zamanında bir bölümünün Rumeli’ye göçürüldüğü Kızıl Kocalı Türkmenlerin Anadolu kolu bilindiği kadarıyla Alevidir. Rumeli’ye geçtikten sonra da Bektaşiliğin etkin olduğu bu bölgede Aleviliklerini korumaları ve sürdürmeleri olasıdır. Dahası Bektaşiliğin ağır bastığı bu yörede daha da pekiştirmeleri mantıksal olarak da söylenebilir.

Atatürk’ün babası Ali Rıza Bey’in Bektaşi olduğu bilinmektedir. Bir Bektaşi babanın oğlu olmasından dolayı Atatürk’ün Bektaşi olması, öyle yetişmesi doğal ve mantıksaldır. Ama ileriki aşamalarda siyasal düşüncede bir olgunluğa varmasında Bektaşi olarak kalmaması ve bu düşünceyi aşması, Atatürk için normal…

Bakınız Alevilerde “Eline, Diline, Beline Sahip Ol” düsturu, Anadolu’da bin yıldır söylenir. Oysa (şeriatta çok kadınlı evlilik vardır) Mustafa Kemal hilafeti kaldırıp cumhuriyeti kurunca, Medeni Kanunla tek eşliliği getirmiştir. Alevilerin bin yıl söylediğini Atatürk bir kanunla yapmıştır.

 

Cumhuriyet ve Aleviler

 

Belirlenmiş çerçevede yekpare bir toplumu hedeflemektedir. Dolayısıyla diğer halkları Türk Ulusçuluğu temelinde birleştirebilmek ve tüm yurttaşları tek tip tertipleştirebilmek için bu topraklarda yaşayanların temel bir öğesi olan Müslümanlıktan da yapıştırıcı, asimile edici unsur olarak alabildiğince yararlanma yolunda gidecektir. Din, burada Araplaştırma veya Arap kültür emperyalizminin etkisine karşı koyma ve toplumu kontrol etmenin aracıdır.

Bu kapsamda laikliğin doğal gereği olarak dinin kamusal alanının dışına çıkarılması ve kişisel alanda halkın onu serbestçe yaşaması yerine, çoğunluğun mezhebi olan Sünniliğin Hanefi ekolünün toplumda tek meşru mezhep / din olarak teyidi ve farklı mezhep ve inançlardan insanlara yaygınlaştırılması yolunda gidilir. Devletin bu tercihi çerçevesinde dünyevileştirilmiş dini uygulama aracı olarak, Diyanet teşkilatı kurulur. Diyanet, hem şeriatçı ve Osmanlıcı güçlere karşı dinin tanım ve örgütlenme tekelini devletin denetimine alır, hem de toplumu ekipleştirme yolu ile kontrolü için seçilmiş din yorumunun yoluyla devleti yönetenler ve siyasiler yurttaşlarına yayılması misyonu yüklenir.

Nitekim 1926’da bizzat Mustafa Kemal’in talimatı ile Diyanet üzerinden Elmalı’lı M. Hamdi Yazır’a Kuran tefsiri yaptırma yoluna gidilirken, bu tefsirde hem Kuran’ın, çağın yorumuna, başta Alevilik olmak üzere Sünnilik dışındaki diğer görüşler, yanı sıra Sünniliğin Hanefi ekolü dışındaki diğer mezheplerin görüşlerine yer verilmemesi isteniyordu.

Özetle Osmanlıcılığa ve Şeriatçılığa karşı modern ulus kimliğini kurmak için laiklik temel alınacaktır. Ancak Türkleştirmenin ve toplumsal kontrolün gereği olarak da bu topraklardaki geleneksel yapıştırıcı öğe olan Müslümanlığın kullanımı yoluna gidilecektir. Görüldüğü gibi soğukkanlı bir planlama ve ciddi bir pragmatizmle karşı karşıyayız. Öyle ki Osmanlıcılığa ve şeriatçılığa karşı temel müttefik olacak olan, keza Kurtuluş Savaşı’na Koçgiri Direnişi dışında bütün gücü ile atılan Aleviliğin kendi kimliğini özgürce yaşaması yerine, tam tersine yok varsayılması ve eritmesi yoluna gidilecektir. Burada cumhuriyetin kuruluşunda asli öğe olan Osmanlı bürokrasisinin ideolojik kimliği ve Osmanlı’dan gelen sürekliliği yanı sıra, ama esas olarak yekpare bir topluluk yaratma yönelimi belirleyici olacaktır.

Bu kapsamda Kemalist kadronun Osmanlı yöneticilerinin siyasetine yön veren mantıkla paralellik için ve halka rağmen ve devletin çıkarlarını inceleyen bir yerden davrandıkları gerçeği ile karşı karşıyayız. Yani şeriatçılığa karşı başlatılan dinin denetimi, yönelimi, Diyanet aracılığı ile giderek resmi din oluşturulmasına ve farklı inançlardan dışlanmasına yönelmesi ile biçimlenmiştir. Bu noktada devletin biçimsel örgütlenmesi açısından Osmanlı ile devleti yönetenler ve siyasiler arasındaki benzerliğe dikkat çekilmelidir.

Teokratik ve laik ağırlıklarına rağmen her ikisinde din, devleti toplumsal kontrol amacı ile elinin altında tuttuğu temel bir araçtır ve her ikisinde de bu araç, devlet erkine bağlı bir kurumca yönlendirilir. (Osmanlı da padişaha bağlı şeyhülİslâmlık, cumhuriyette Başbakanlığa bağlı Diyanet. ) Düşünülenin aksine aksi bugün devletin elini dinden çekmemesi de laikliği korumak, tarikatların halkı sömürmesini engellemek için değil, tam tersine halkın kontrol edilme aracı olarak dinin gücünü elinden kaçırmamak, din ayrıcalığı ile halkın kontrolünü sürdürmek içindir.

Kimsenin kuşkusu olmamalıdır ki, Diyanet, bugün Türkiye’nin en büyük tarikatıdır ve onu bir laiklik güvencesi olarak görmekten daha büyük saflık olmaz. Dinin uluslaşmada yüklendiği bu önemli misyon Osmanlı’ya karşı bağımsızlık mücadelesi veren halkların esasen Hıristiyan olmasının ve Hıristiyanlığın Osmanlı’ya karşı elde edilen ulusal bilinç ve beraberinde gelişen bağımsızlık savaşlarında oynadığı tayin edici rolün önemi de büyüktür. Osmanlı ve cumhuriyetin gerici kadroları, Osmanlı’yı parçalayan ulusların bağımsızlığında, Hıristiyanlığın gördüğü role tepki gösterirken burada kendine yönelik olanağı kullanmaktan geri kalmamış ve dini, Hanefi ekolünün yaratılmasında kullanmışlardır.

Bu çerçevede Yusuf Akçura’nın Üç Tarz’ı Siyaset kitabında, “İslâm, dini Türk milletinin teşekkülünde mühim unsur olabilir. İslâm Türklüğün birliğinde son zamanlarda Hıristiyanlık da olduğu gibi içinde milliyetlerin oluşumunu kabul edecek tarzda düşünülmelidir.” İfadesi yanı sıra, daha sonra Milli Eğitim Bakanlığı olacak olan H. Ali Yücel’in “Din Milliyet için esaslı bir temeldir. Toplumda din birliği bu işte başta gelir. Amma o da yetmiyor, aynı dinden olanlar milli ülkü uğrunda birbirlerini boğazlarlar” İfadesi, dönemin resmi görüşünü yansıtması açısından dikkate değerdir. Keza 1930’ların ortasında kaleme alınmış olan Dahiliye Vekaleti Jandarma Umum Komutanlığı tarafından hazırlanan Dersim raporunda; “Yavuz Sultan Selim’in gazabı olmasaydı, bugün güzel Türkiyemizde, tek bir Sünni’ye tesadüf etmek belki de mümkün olmayacaktı” denilmesi, cumhuriyetin gerçek duruşunu göstermek açısından çarpıcıdır.

Bu anlamda cumhuriyet, Müslüman kimliği üst kimlik ve Hanefileştirilmesindeki işlevi bağlamında temel bir kimlik olacak, bu ise hem laik kurumlaşmanın giderek akamete uğramasını, hem de demokratikleşmenin önünün yapısal olarak tıkanmasını beraberinde getirmiştir. Bu durum halka değil devlete, halkın hak ve özgürlüklerine değil, Hanefi mezhebinin çıkarlarını bütün inançları başta Alevilik olmak üzere Hıristiyanlık ve Türkiye’de yaşayan İslâm’ın diğer mezheplerinin üstünde görerek Türkiye’de laik cumhuriyeti koruma yerine Diyanet işleri aracılığı ile Türkiye’de Araplaştırma kampanyalarına hız verilmiş. Arap kültür emperyalizminin her geçen gün ülkemizde hızla yaygınlaştığının en iyi örneği bugün 81 bin cami ile devletin en üst düzeyine kadar hızla örgütlenmiş gerici kurumların adeta M. Kemal Atatürk’ün laik devletinin her alanı ile kuşattıldığını en iyi örneğidir. Bu, Diyanet İşleri’nin Türkiye’de 110 bin kadro ile 297 trilyon bütçe ile İslâmiyet’in hoşgörü ve sevgi kavramını anlatamadığını göstermektedir. Türkiye’de, Emniyet güçlerinin belirttiği ve sayısının her geçen gün arttığı yüzlerce gerici örgütün, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni yıkmak içen adeta birbirleri ile yarıştıklarının en iyi örneğini, yüzlerce kendi yandaşlarını bile çekinmeden katleden örgütleri, basında ve televizyonda seyrettiğimiz görülmektedir. Bu da gösteriyor ki Türkiye’de din işlerinin yeniden yapılanmasına çağdaş ve laik cumhuriyetçi kadrolarının oluşmasına ihtiyaç vardır.

Mustafa Kemal’den sonra Alevilik başta olmak üzere diğer inançlar görece rahat oldukları bir dönemdir, çünkü öncelikli tehlike olan şeriatçı örgütlülüğe karşı ve modernleşme için de temel bir dayanak oluşturmaktadır. Ancak devletin Türklük temelinde kimlik farklılıklarının eritilmesi konusundaki ana yönelimi yanı sıra, yine aynı amaca varmak için dinden ve onun çoğunluğunun inancı olan Sünni yorumundan yana tercihi kimliklerini özgürce yaşamalarına izin verilmeyen Alevilerin giderek rejimden dışlanmalarını kaçınılmaz hale getirmiştir.

Cumhuriyet, şeriatçı karşıdevrimin tasfiyesi sonrasında elini dinsel alandan çekmemiş, aksine dinsel alanı sürekli denetim altında tutup biçimlendirdiği bir laiklik uygulamıştır. Bu anlamda “ulus” dünyevileştirilerek şeriatçıların elinden alınan bir Müslümanlıkla tasdik edilmeye çalışılırken diğer inançsal kimliklerin dışlanması yoluna gidilecektir. Bu çerçevede Lozan’ın güvencesinde yaşayan gayri Müslimler ulusun dışsal bir yaması haline indirgenerek, tek tip kimlik inşası çerçevesindeki ideolojik, siyasal, toplumsal ve ekonomik yaptırımlarla Osmanlı’nın son dönemindeki konumlarının bile gerisine itilmişlerdir.

Ama asıl önemlisi, söz konusu tercihler, salt gayri Müslimleri değil, nüfusun üçte birini oluşturan, üstelik cumhuriyetin inkâr ettiği, Osmanlı’da yoğun zulümler altında yaşatılmış olan Alevileri de vurmuştur. Kimlikleri devletin laik ve Sünni Müslüman kimliği karşısında reddedilmiştir. Öyle ki tekke ve zaviyelerin kapatılmasını öngören kanun, sanılanın aksine, cumhuriyeti büyük bir umut ve coşku ile karşılayan Alevi kimliğini tasfiye işlevi görmüştür. 1925’te Hacı Bektaş Veli Dergâhı ve diğer Alevi tekke ve zaviyeleri kapatılırken Türk halkına tek meşru ibadet imkânı camiler, tek dinsel yönlendirme kurumu olarak da Sünniliğin Hanefi ekolü doğrultusunda düşünülen Diyanet İşleri Başkanlığı bırakılmıştır. Aleviler’in cenazeleri bile kendi inançlarına uygun mekânda ve törenle kaldırmasına izin verilmemiş, köy tanımı bile cami sahipliği temelinde Sünni inancı çerçevesinde yapılmıştır.

Özetle Osmanlıcılığın ideolojik dayanağı olan şeriatçılığın yanı sıra o dönem boyunca ezilen halkın kendini ifade biçimi olan Alevilik de gayri meşru kılınmış, Aleviler’in cemevleri ve kültürüne, tarikat ve şeriatçılığa reva görülen kontrolü mantığı, rejim kurumlaşıp devrimci niteliği yitirdikçe kendi gerçeklerini dayatmaktan geri kalmamış ve devlet, Aleviliğe karşı dışlayıcı tavrını derinleştirirken, 1945’lerden itibaren şeriatçılık ile devlet arasında giderek artan bir flört başlamıştır. Ta ki şeriatçılığın devleti kendine göre biçimlendirme ve güç inisiyatifi elde ettiği günümüze kadar; ki bu aşamada bile devletin Aleviler’e yaklaşımında yasal ve fiili düzeyde hak eşitliği sağlamak ve gerçek anlamda laikliği uygulamak değil, Aleviler’i şeriatçı harekete karşı kullanma yönelimi esastır.

Tüm bu gerçeklere rağmen Aleviler, cumhuriyet rejimine karşı dikkate değer bir tepki göstermemiş, tam tersine onun başlıca toplumsal destekçileri olmuştur. Bu paradoks durumun açıklanması, cumhuriyetin Aleviliğin tarihsel ve ideolojik düşmanı olagelmiş olan hilafeti ve monarşiyi tasfiye etmesi ve şeriatçılığı rejimin ideolojik dayanağı olmaktan çıkararak, büyük problemlerine rağmen laikliği egemen kılmasının getirdiği önemli rahatlamada yatmaktadır. Sünnilikten ayrımla dünyevi bir dinsel kültür örneği olan Alevilik, gerek bu niteliği, gerek tarihsel düşmanın geçici tasfiyesinde biçimlenen laiklik ile yetinmek yoluna gitmiştir.

Ancak bu durum Alevilik açısından ciddi bir yabancılaşmayı da beraberinde getirirken, aynı zamanda laiklikle önemli bir devrim ve ilerleme sağlayan rejimin sonraki süreçte demokratikleşmesini de engelleyen ve giderek tıkanmasına neden olan başlıca faktörlerden biri olmuştur.

Özetle herkesin Türk olmadığı bir coğrafyada herkesi Araplaştırma ve Arap kültür emperyalizminin etkisine kaçınılmaz olumsuzlukları olacaktı. Nitekim de oldu. İktidar değişimi ve tahkimatın ilk döneminin kaçınılmaz sonucu olan şeriatçı örgütlenme ve potansiyellerinin ezilmesi ardından, farklı dinsel kimliklerin kendi gerçekleştirmesine karışılmaması gerekirken, tam tersine din alanının bütünü ile yukarıdan ve tek tipleştirmeci bir zihniyetle biçimlendirilmesine yönelindi. Bunun sonucunda, demokrasinin yaşamsal bir adımı olan laiklik, bir özgürleşme açılımına dönüşememesi yanı sıra gerçek bir uygulama olanağı da bulamadı. Olası yeni bir bölünmeye karşı yekpare bir toplum yaratma kaygısı öylesine baskındı ki, laik bir iktidarın elinde din, toplumu tek tipleştirebilmek için yoğun olarak kullanılan ve biçimlendirilmesine doğrudan müdahale edilen bir araç oldu.

Önemli bir atılım olarak iktidarın meşruiyet dayanağını gökyüzünden yeryüzüne indirmiş, bu anlamda bir devrim gerçekleştirmiştir.

 

Tarih Boyunca Bektaşilik

 

Mustafa Kemal Bektaşilerin “İkinci Kabesi” diyebileceğimiz Hacıbektaş’ı ziyaretle işe başlamıştır. O günleri anlatan bir yazardan dinleyelim:

“Atatürk, Erzurum ve Sivas Kongrelerini yaptıktan sonra Ankara’ya gelmek üzere 18 Aralık 1919 tarihinde Sivas’tan hareket etti. Ayın 19’unda Kayseri’ye geldi. Kayseri’den Hacıbektaş nahiyesine gitmeye karar verdi. Çünkü Kızılbaş ve Bektaşilerin Orta Anadolu’daki rolleri büyüktü. Atatürk, sayıları milyonlara varan bu zümreyi ihmal edemezdi.

Atatürk, Yenice çiftliğinden hareket ederek Kırşehir’de Hacıbektaş’a gidecek, Çelebi’yi ziyaret edecekti. Hacıbektaş’taki Cemalettin Efendi, Anadolu’da bulunan 6 milyon Kızılbaş’ın bağlandığı en büyük şeyhti. Atatürk onu ziyaret ederek bütün Kızılbaşları da kendisine çekmek istiyordu. Burası aynı zamanda Bektaşilerin bağlandıkları kutsi bir merkezdi. Bütün Türk Alevileri, Çelebi Cemalettin ile Hacı Bektaş Dede postu vekili Salih Niyazi Baba’yı tanıyorlar, onların sözlerinden dışarı çıkmıyorlardı. Kızılbaşlar, Çelebi’yi nurdan bir insan gibi telakki ediyorlardı.

Atatürk, bu insanların da itimatını kazanmak, ruhlarını elde etmek üzere bu ziyareti zaruri görmüştü. Atatürk, 22 Aralık 1919 Pazartesi günü saat 8. 30’da Mucur’a gelerek geceyi burada geçirdi. Ertesi sabah Hacıbektaş’a hareket etti. Atatürk daha Hacıbektaş’a gelmeden önce Kzılbaşların Çelebisi Cemalettin Efendi, onu karşılamak üzere dergâhından dışarı çıktı. Bu, mühim bir hadise idi. Bir zamanlar Ankara valisi Sırrı Paşa, Hacıbektaş’a ziyarete geldiğinde, Bektaşlar mevkiinde arabasından inerek yeri öptükten sonra yaya olarak Hacıbektaş’a gitmişti. Talat ve Enver paşalar Hacıbektaş’a geldikleri zaman Çelebi bu iki devlet adamını, ancak dergâhının selamlığında karşılamıştı. Halbuki Çelebi, Atatürk’ü Bektaşiler mevkiinde karşıladı. Çelebi bu mevkiye, siyah kupa arabasıyla gelmişti. Atatürk ve Çelebi, Hacıbektaş’a bu araba ile geldiler. Çelebi’nin konağına geldikten sonra selamlığa girdiler. O gece selamlığın salonunda yenilip içildikten sonra, Atatürk, Çelebi’nin misafiri oldu.

24 Aralık 1919 Cuma sabahı Hacı Bektaş Veli türbesi ziyaret edildi. Atatürk, ziyaretten sonra Meydan Evini ve Kırklar Meydanı’nı gezdi. Daha sonra dede postuna oturan Niyazi Baba’yı ziyaret etti.

Atatürk, akşama doğru Çelebi ve Niyazi Baba ile hususi surette görüştü. Burada neler görüştüler bilemiyoruz. Yalnız onlardan söz alarak kendisine bağlandı.

Kızılbaşlar, milli davada müşterek hareket edeceklerine şeref sözü verdiler. Atatürk, Çelebi ve Babaya veda ederek Ankara’ya gelmek üzere yola çıktı.

23 Nisan 1920’de Büyük Millet Meclisi açılınca Çelebi Cemalettin Efendi, Kırşehir mebusu olarak seçildi, fakat hastalığından dolayı Meclise devam edemedi.

Çelebi Cemalettin Efendi’nin Anadolu Kızılbaşları üzerindeki tesiri çok büyüktü. Atatürk bundan faydalandı. Bu tarikat piri 1922’de vefat ederek yerine biraderi Veliyyüddin Efendi Çelebi oldu. Bu zat Çelebiliğin 29’uncusu idi. İkinci Millet Meclisi seçimi sıralarında bütün Kızılbaşlara Atatürk lehine beyannameler neşretti… Çelebi’nin hastalığı sarısında Atatürk’ün ona büyük ilgi gösterdiğini biliyoruz. O, bu zatın tedavisi için her türlü tedbirleri alıp, gerekli emirleri verdikten sonra, Kırşehir’e bir de özel bir doktor gönderdi. Kurtuluş Savaşı ve Meclis’in açılışı münasebetiyle M. Kemal ile Çelebi arasında devamlı haberleşmeler oldu. Ankara ile Hacıbektaş arasında işleyen posta arabaları, çok mühim mektuplar getirip götürdü.

Kurtuluş Savaşı’nın en önemli olaylarından biri de Heyet-i Temsiliye’nin ve M. Kemal Paşa’nın Hacıbektaş’a yaptıkları ziyarettir.

Çelebi Cemalettin sonrası, Atatürk-Bektaşiler münasebetini yine Şapolyo’dan izleyelim: “Birinci Büyük Millet Meclisi’nde Dersim ve diğer Kızılbaşlardan mebuslar vardı. Hilafetin kaldırılmasında bunların büyük yardımı olmuştur. Çünkü Kızılbaşlar Atatürk’ü çok sevmekte idiler. Atatürk de onlara saygı göstermiştir.

Şu belge buna canlı bir örnektir: İkinci Büyük Millet Meclisi seçimi esnasında Hacı Bektaş Veli Çelebisi bulunan Veliyyüddin Efendi, Anadolu Kızılbaşlarına şu genelgeyi göndermiştir:

“Anadolu’da bulunan ecdadım Hacı Bektaş Veli Hazretleri’ne samimi muhabbeti olan bilcümle muhibban ve hanedan taraf-ı halisanelerine: Bu milleti ihya ile istiklâlimizi temin eden, vücud-i alileri kaffe-i İslâmiyana bais-i şeref olan Türkiye Büyük Millet Meclisi Reis-i Celili Gazi namdar Mustafa Kemal Paşa hazretleri’nin neşir buyurdukları beyannameleri cümlenizin malumudur. Gazi Paşa müşarunileyhin terakki ve teal-i vatan hakkındaki her türlü arzularını yerine getirmek bizlere farz-ı ayindir. Milletimizi kurtaracak, saadetimizi temin edecek onun efkar-ı saibeneleridir. Bunu inkâr edenlerin bizimle katiyyen münasebetleri yoktur. Tarikat-ı aliyemizin mensubınine, müşarunileyh hazretlerinin gösterdiği namzetlerden maadasına rey vermemelerini vatanımızın kurtulması, bu vechile kabil olduğunu sizlere kemal-i ehemmiyetle tavsiye ederim. Bu nasihatimle amil olmayanlar bizlerden değildir. Hak erenler onlara destgir olmaz. Tekrar beyan eylerim ki, bu milleti kurtaracak ancak Gazi Mustafa Kemal Paşa’dır. Onunla beraber mukaddes vatanımızın has evlatlarıdır. Hiçbir ferdin sözünü dinlemeyiniz. Sözümden zerre kadar dışarı çıkmayınız. Sizin saadetinizi düşünen Büyük Millet Meclisi Reisi ve cümlemizin büyüğü Mustafa Kemal Paşa hazretleridir.”

 

4 Kapı 40 Makam

 

Mesela bir kitaptan şeker hakkında ve onun nasıl kullanıldığı hakkında bilgi alınabilir. İşte bu şeriatın bilgisine benzer. Bunu eksik bulan bir başkası doğrudan doğruya şekeri kendi eline alır ve görür, bu tarikat bilgisine benzetilebilir. Bir başkası da şekeri kendi ağzına alarak onun tadını duyarak öğrenir. Bu da marifet bilgisidir. Birisi de “ben şekerim” diyebilirse o da hakikat bilgisi içindedir.

Her kapının on basamak makamı vardır. Bektaşi edebiyatında bu dört kapı kırk makam pek sık geçer. Yine Bektaşi edebiyatında birinci kapının sahibi Hz. Muhammed, ikinci kapının sahibi ve öteki kapılara giden yolun mümessili Hz. Ali olarak geçer.

 

Muhammed – Ali, Şeriat, Tarikat

 

Can ile gönülden var gel Selavat

Hünkâr Hacı Bektaş bahr-i Hakikat

Sırrını faşetme çıkma rızadan

Muhammed Mahzunu Baba

 

Keza “Ben ilmin şehriyim, Ali onun kapısıdır.” hadisini de hatırlamak gerekir. Bektaşilere göre ise; şeriat anasından doğmak, tarikat-ı ikrar vermektir. Marifet; nefsini bilmektir. Hakikat; Hakk’ı kendi özünde bulmaktır.

 

Bir ülkede ki camide Türkçe ezan okunur

Köylü anlar manasını namazdaki duanın

Bir ülke ki mektebinde Türkçe Kuran okunur

Küçük büyük herkes bilir buyruğunu Hüda’nın

Ey Türk oğlu! İşte senin orasıdır vatanın!..

Ziya Gökalp

 

Hz. Muhammed’in Hadisleri

 

“İslâm edebiyatında Ehlibeyt ne demek?” Bunu tarifini Hz. Muhammed doğrudan doğruya ortaya koymuştur. Ehlibeyt Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’dir, demiştir.

Yine Ehlibeyt, Ehlibeyt ve onların evlatlarıdır. Yani Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin soyundan gelenlerdir ve yine Peygamber efendimizin bir sözü şöyledir; “Başka peygamberlerin nesilleri kendindendir. Benim neslim Ali’dendir.”

Bu hadisler muteber Sünni hadis kitaplarında da vardır. Hani namaz “Allahümme salli ala, Seyyidi na Muhammed’in ve ala Ali Seyyidina Muhammed” diyoruz ya, işte bu Ehlibeyt’ten bahsediyor. Namaz kılanlar bilir, oturduktan sonra Hz. Muhammed’e selat getiriyorlar, diyorlar ki; “Muhammed ve evlatlarına yani Ehlibeyt’e selam olsun diyoruz.” Bu Ehlibeyt namaza kadar girmişse, demek ki buradaki Ehlibeyt kavramının değeri İslâmiyet’te çok yüksektir yine başkaca bir hadis ki muteber ve sahihtir. “Benden sonra size iki ağır emanet bırakıyorum. Bunlar Kuran ve Ehlibeyt’imdir, bunlara sarılan kurtuluşa erer.”

Ben kimin Mevla’sı isem Ali’de onun Mevla’sıdır Ben ilmin şehriyim Ali kapısıdır, şehri dileyen kapıya gelsin Ümmetimin en ileri ve gerçek hükmü veren Ali’dir. Ali Kuran ile, Kuran Ali ile dir İçinizde Ali benim kardeşimdir, vasimdir, halifemdir, artık onu dinleyin ve ona itaat edin.

 

Kaynaklar

 

Cemal Şener – Atatürk ve Aleviler

Baki Öz – Kurtuluş Savaşı’nda Alevi – Bektaşiler

Doç. Dr. Bedri Noyan – Bektaşilik, Alevilik Nedir?

Süreyya Aydemir – Tek Adam, Cilt; 1, S. 30

Prof. İsmail Hakkı Uzunçarşılı – Anadolu Beylikleri

Hüseyin Şekercioğlu – Atatürk’ün Soy ve Sülalesi – Türk Kültür Dergisi

Ayhan Aydın’ın yazı ve söyleşileri

Burhan Göksel

Prof. Irène MélikofF

Prof. Ethem Ruhi Fığlalı

Prof. Yaşar Nuri Öztürk

John Kingles Birge

Pir Sultan Dergisi

Cemal Kutay

 

(CEM Vakfı Anadolu İnanç Önderleri İkinci Toplantı’na Cemal Canpolat’ın Sunduğu Bildiri)