Tiyatro ‘siyaset sahnesi’nde

Çağdaşlığı hedefleyen bir ülkede tiyatro, opera, bale gibi sanatların devletçe desteklenmesi zorunlu

Tiyatro ‘siyaset sahnesi’nde

© Gelişmiş Avrupa ülkelerinden örnek alınacaksa, en başta, devlet ve belediye tiyatrolarının özerkleştirilmesi gelmelidir. Şu sıralar yaşanan kavram karmaşasıyla birlikte tiyatro bir kez daha ‘siyaset sahnesi’ne taşınmıştır.

Devlet tiyatroya gitmez. Tiyatroya seyirci gider. Toplumun tüm kesimlerinin seyirci olma koşullarının yaratılmasıyla halk tiyatroyla bütünleşir. Bütünleşme nitelikli bir sanatsal ortamda gerçekleşmelidir.

Devletin görevi, tiyatroyu halkla buluşturma yolunda yasal ve parasal destek vermektir. Amaç “kazanç” elde etmek değildir. Öyle olsaydı, tiyatro biletleri, gelişmiş Avrupa ülkelerinde olduğu gibi, yüksek ücretlerle satılabilirdi. Tiyatro, opera ve bale pahalı sanatlardır. Bizimki gibi genç nüfusu çok yüksek, “çağdaş” olmayı hedefleyen bir ülkede, bu sanatların devlet tarafından bir kültür ve eğitim hizmeti olarak sırtlanılması zorunludur. Bu bağlamda gelişmiş Avrupa ülkelerinden örnek alınacaksa,“örnek”lerin en başında, devlet ve belediye tiyatrolarının“özerkleştirilmesi” gelmelidir.

Yeni bir “tiyatro krizi” dönemindeyiz.“Ödenekli tiyatro”larımıza ilişkin olarak, yönetmelik değişikliklerinin, soruşturmaların, istifaların yaşandığı, “özelleştirme” ve “tiyatroları yerel yönetimlere bağlama” gibi söylemlerin ve tiyatroya ilişkin belirlemelerin ciddi bir kavram karmaşası içinde gündeme getirildiği süreçte, tiyatro bir kez daha“siyaset sahnesi”ne taşınmıştır.

Ödenekli tiyatrolarımızın “devletten maaş alan” sanatçıları, “siyasal erk”in onayladığı yazarlar yerine, istenmeyen“siyasal duruş”ların “yandaş”ı sayılan yazarları ve/ya da “örf ve âdetler”imize aykırı düşen yapıtları sahnelemekle suçlanmaktadır. “Siyasal erk”i“tiyatroya karşı” harekete geçiren“muhafazakâr görüş”, Nâzım Hikmet ileNecip Fazıl Kısakürek’in oyunlarını karşı karşıya getirmektedir.

Yunan demokrasisinin çöktüğü İÖ 5. yüzyıl sonunda, devleti eleştirenAristophanes’in, “zararsız” konuları işleyen oyunlar yazması yönünde uyarılışından bu yana, tiyatro sanatı ile“siyasal erk” arasındaki ilişkiler gerilimli olmuştur. Antik dönemin tiyatro yapıtları ortaçağ boyunca gözlerden saklanmış, köktendinci (“puritan”) yaklaşımın egemen olduğu 17. yüzyıl İngiltere’sinde tiyatro 18 yıl rafa kaldırılmış, Moliere’in “Tartuffe”ünü, Fransız Rönesansı bile içine sindirememiştir. G.B. Shaw’un ‘fahişelik’ve ‘ahlak’ konusunu tartışan “Bayan Warren’ın Mesleği” oyunu, 20. yüzyıl başında İngiltere’nin halka açık tiyatrolarında sahnelenememiştir.

Siyasal erk

Yahudi tefeci Shylock’un öyküsünü içeren, “insancı” Shakespeare’in ünlü“Venedik Taciri”, Hitler Almanyası’nda“siyasal erk”i yüceltmek amacıyla “Nazi yandaşı” yorumlarla sunulmuş, StalinRusyası Brecht’in oyunlarına sırt çevirmiş, Senatör McCarthy’nin Amerika’ya Karşı Faaliyetleri İzleme Komitesi, 1950’lilerin başında tiyatro insanlarını, ABD’de egemen dünya görüşüne karşı çıkan eylemler içinde oldukları savıyla suçlamıştı.

Ülkemize gelince… Metin And Hocamızın yapıtlarından öğrendiğimiz, Osmanlı devletinin güçlü dönemlerinde, popüler halk tiyatromuzun “taşlama” özelliğinin“siyasal erk” tarafından hoş karşılandığıdır. Devletin güçsüzleştiği aşamada ise “hoşgörü” yok olmuş ve tiyatromuzun “toplumsal eleştiri”damarı kesilmiş. Batı modelinde tiyatroya geçildiği de ise çeviri ve uyarlama oyunların “ahlak anlayışımız”a uymayan öğeler içerdiği gerekçesi, tiyatroyu eleştirinin hedefi yapmıştır.

Cumhuriyetin ilk yıllarında, tiyatro sanatının ve tiyatro sanatçılarının devlet tarafından yüceltildiğini biliyoruz. O dönemde tiyatroya olan yaklaşımı ve yapılan çalışmaları değerlendiren onlarca kitap raflardadır.

Çok partili rejim

1950 seçimleri yapıldığında ödenekli iki tiyatromuz vardı: İstanbul Belediye Başkanı Dr. Cemil Topuzlu’nun bir tiyatro okulu/deneme sahnesi olarak 1914’te kurulmasını sağladığı Darülbedayi (şimdiki İBBŞT) ve 1949’da kurulan Devlet Tiyatrosu (DT).

Çok partili rejim, tiyatroyu “büyük kent”lere yaraşan “zararsız bir eğlencelik” olarak saymış, etkinliklerin“siyasal erk”in benimsediği düşünceye aykırı düştüğü görüldüğünde ise“haddini aşan” tiyatrocular görevden alınmıştır. 1960’lı yılların sonunda başlayan oyun yasaklamaları 12 Mart ve 12 Eylül dönemlerine uzanacak, 1980’lerin başında 39 İBBŞT sanatçısı1402’lik edilecek, “genel sanat yönetmeni” makamı alışılmış dışı bir sıklıkla el değiştirecek, DT son 33 yılda -yasal yollara başvurup geri dönenlerle birlikte- 13 genel müdür görecektir. Bütün bu yıllar boyunca da yerel yönetimler kendi tiyatrolarını kurup geliştirmede çoğunlukla yaya kalacaktır.

‘Eritme’ düşüncesi

Çeşitli dönemlerde, “siyasal erk”tarafından, seyirciyi ferahlatacak güldürüler sahnelenmesi öğütlenmiş, “örf ve âdetler”imize uymadığı gerekçesiyle oyunlar lanetlenmiş; özel toplulukların “doğru zamanlama”larla sunduğu Brecht, O’Casey, Weiss,Nâzım Hikmet, Aziz Nesin, Sermet Çağan, Vasıf Öngören gibi yazarların oyunları yıllarca DT sahnelerine çıkamamıştır. Kısacası, ödenekli tiyatrolarımız “siyasal erk”in “sanat”anlayışına uymakla uymamak arasındaki çizgide yalpalamak zorunda bırakılmaktadır.

Ülke boyutunda gitgide çoğalan yerleşik sahnelerde hiç aksatmadan perde açan Devlet Tiyatroları’nı“özelleştirme” ve/ya da Anadolu’daki“sahne”leri yerel yönetimlere bağlama gibi yollarla “eritme” düşüncesi gittikçe sıklaşan aşamalarda yinelenmektedir.

“Devlet”in yıllar içinde kurumlaştırdığının “siyaset” eliyle yıkılması demektir bu. Temel malzemesi“zorlukla yetiştirilmiş insan” olan bir sanat için “ürkütücü” bir oluşum…

 

Cumhuriyet
08.05.2012