Yunanistan Kızıldeli Sultan Dergahı Ziyareti ve Kasım Kurbanı Etkinlikleri (2005)

Ayhan Aydın

 

Geçen sene olduğu gibi bu sene de gerçekleştirdiğimiz gezimiz ve katıldığımız etkinlik oldukça yararlı geçti. Soydaşlarımızla tekrar buluşmak, konuşmak, kaynaşmak bizi çok mutlu kıldı.

 

Geçen sene olduğu gibi bu sene de tabiri tacizse ucu ucuna yetiştirdiğim vize işlemleri ve soğuk bir sonbahar İstanbul’unda konsolosluk önündeki beklemelerim uzadıkça, aslında heyecanım da artıyordu. Öyle ki tam anlamıyla oraya nasıl ulaşabileceğimizi bile daha netleştirmeden bir gün sonra yapılacak etkinliğin vizesini almak, çok yakın olmasına rağmen bazen çok uzaklardaymış gibi hislere kaptırıldığımız Yunanistan ve komşu sınırı, bir mitolojik efsaneler diyarındaki erenler ereni, hemi de alp eren Seyyid Ali Sultan’ı ziyaret edebilmek umudu, toprak altındaki bir filiz gibi canlanıyor içinde.

Keşan ve oradan İpsala’ya ulaşımımız günümüz koşullarına göre eski bir otobüsle, oradan sınır kapısına varmamız ise bir az duyan taksicinin kendi kafasına göre uyguladığı para politikasıyla bir parça pahalı da olsa ne gam! Abidin Harman’la çok mutluyuz. İşlemlerimiz sorunsuz hallediliyor ve Seyyid Ali Sultan Koruma Heyet Başkanı Hasan Çengel ta evinden kilometrelerce yol kat edip bizzat kendisinin gelmesiyle birkaç saatte ulaşıyoruz, Ruşenler Köyü’ne.

Geç zamana kadar sohbetler, muhabbetler yine Kızıldeli Sultan hakkında, yine Türkiye’deki Alevilik-Bektaşilik konularındaki gelişmeler üzerine, yine dostluk, kardeşlik üzerine. Ama bu sefer yine bizi hüzünlendiren bir anıyı birlikte yaşıyoruz. Rahmetli Ahmet Hezarfen’le buraya nisan ayında da gelmiştik, aynı evde, aynı kanepede sohbet etmiştik. Ahmet Hezarfen çok içten, samimi bir şekilde gözyaşlarını dökerken, bu şimdi gurbet olan eski vatan topraklarında, soydaşlarımızın yanında olmaktan aldığı hazzı hiçbir şeyden almadığını söylüyordu. O anda oradaki herkes duygulanmış, ne yapacağını bilemez olmuştu. Seksen altı yaşındaki pir-i fani Ahmet Hezarfen yüzyılların özlemini, bu çile çekmiş soydaşlarımızla giderirken Türkiye’den buraya ulaşan bir barış güvercini gibi kanatlarıyla tüm insanları kucaklıyordu. Bizler de şimdi o anları hatırladıkça ev halkıyla birlikte yine duygulandık.

 

8 Kasım 2005

Her gezide  ve her zaman olduğu gibi çok erkenden kalktım. Abidin Harman’la birlikte bir an önce Seyyid Ali Sultan Dergahı’nı, Türbesi’ni ziyaret etmek için can attık. Sabahın seherinde yapraklarını türlü renklere büründürdüğü sonbahar içinde ama güneşli, ama sıcak bir havayla karşıladı yine bizleri Kızıldeli Sultan.

Dergah’ın avlusunda hem de tam merkezindeki tarihi dut ağacı tümden sarıya kesmişti, gözlerimiz kamaşıyordu.

Civardaki tüm tepelerdeki, dergahtaki bütün ağaçlar dahil olmak üzere sonbaharın cümbüşüne kendilerini bırakmışlardı.

Kaçırılmayacak manzaralar.

Her zamanki gibi kameram ve fotoğraf makinem görevlerinin bilincinde çalıştılar.

Daha sonra yola gönül vermişlerden Ali Bey’le, türbeyi ziyaret etmek için yola koyulmuşken, türbenin önünde seksen yaşındaki Mehmet Karapancar isimli bir soydaşımızla karşılaşıyoruz. Oldukça hoş sohbet olan Mehmet Amca, çok küçük yaşlardan beri burayı ziyaret ettiğini, dergaha ziyaretlerin hiçbir zaman kesilmeden devam ettiğini söylüyor.

Daha sonra ise Abidin Harman eren ve evliyalara yakışır bir şekilde dualar ediyor, Kuran okuyor.

Bu sene nisan ayından bu yana gerek türbede, gerekse dergah çevresinde bazı farklılıklar görüyorum.

Bir kere Kızıldeli Sultan’ın türbesi içindeki mezar üzerindeki dikdörtgen şeklinde korunaklar bu sene kaldırılmış, yerlerine bir buçuk metreden daha yüksek bir mermer lahit yapılmış.

Yine tarihe yenik düşmüş bulunan Dergah’ın dış avlu duvarları onarılmaya başlanmış, bu konuda hayli yol alınmış.

Bunun yanı sıra dergaha giriş kapısı dikkatimizi çekiyor. Giriş kapılarının 12 olduğunu söyleyenler oluyor. Bugün ise bunlardan birisi tümüyle onarılmış, aslına uygun bir şekilde inşa edilmiş. Ayrıca sadece dış avlu duvarlarının değil, iç avludaki bazı yıkılan, bozulan taş duvarların da yapıldığına şahit oldum.

Dergahı çepeçevre tekrar tekrar gezerek, çekimler yaptım.

Derken aynen geçen sene olduğu gibi, bu sene de Bulgaristan Haskova ve Kırcaali bölgelerinden soydaşlarımız teşrif ediyorlar.

Bir otobüs dolusu insan, yeni yapılan giriş kapısından içeri girdiler. Teker teker tümü bölge insanı tarafından karşılandı. Hasret giderildi. Daha sonra hep birlikte türbe ziyareti yapıldı. Okunan dualar, Kuran’lar, söylenen nefeslerle insanlar hem hal oldular. Ayrıca adak olarak, nezir olarak dergaha getirilen çeşitli eşyalar ve para şeklindeki yardımlar türbeye bırakıldı.

Bunun ardından misafir evine geçen konuklar ve onları karşılayan ev sahipleri ve Türkiye’den giden bizler yine kaynaşmanın örneklerini sergiledik.

Kızıldeli Sultan’ın önemi, ziyaretin amacı, Kasım Kurbanı Etkinliğinin önemine ilişkin kısa konuşmalardan sonra, Hasan Ali Osman Baba’nın çaldığı saz eşliğinde Haskova ve Kırcaali Semahları dönüldü. Bu şekilde saatler geçti.

Daha sonra hep birlikte esas Kasım Kurbanı etkinliklerinin yapıldığı ve dergaha çok yakın bir mesafedeki tepeye vardık. Mürsel Baba Sırtı olan bu alanda bir Pazar kurulmuştu.

Geçen sene hava çok soğuk olduğu için etkinliğe katılım düşükken, bu sene havanın çok güzel olması nedeniyle katılımda bir artış vardı.

Söyleştiğimiz insanlar bu alış/veriş işinin son zamanlarda ortaya çıktığını, daha önce böyle bir şeyin olmadığını söylediler. Burada büyük bir Pazar kurulmuştu. Daha çok dayanıklı tüketim eşyalarının satıldığı bu Pazar yerinde her yaştan insana rastlamak mümkündü. Buraya üçüncü gelişim olduğu halde, bir çok soydaşımızın Abidin Harman’la birlikte bize sevecenlikle yaklaşmaları beni sevindirdi.

On üç büyük kazan et harlı ateşler üzerinde dumanları tüterek pişerken, insan karşı tepeleri, tepelerdeki köyleri, ağaçları, insanları, buradaki inancı, hayatın devinimini, kuşları, inekleri, yakılmak için kesilip yığın yığın biriktirilen odunları, kara kış bastırınca yapılacak sohbetleri düşünmeden edemiyor.

Öyle ki güz çiğdemleri fışkırmış ağaç altlarında, eski dostlar buluşmuşlar koyu sohbetlere tutuşmuşlar, bir yandan cigara tüttürüp, bir yandan acıkan karınlara bir yemek olarak değil de bir lokma olarak, bir ilaç olarak girmek için fokurdayan etlerin enfes kokusu ve bu kurbanları halkın birlikte almalarının verdiği ortaklık ve birlik duygusu insanı bir hoş ediyor.

1300’lü yıllardan beri insanları aynı bereketli toprağın üstünde, aynı kutsal gök kubbenin altında renk, din, dil, ırk, cinsiyet ayrımı gözetmeden buluşturan Kızıldeli Sultan Hazretleri, yine ululuğunu gösteriyordu.

Aynı sofranın başında Alevisi, Sünnisi, Hıristiyanı, Yunanı, Türkü, genci, yaşlısı, Bulgaristan’da yaşayanı, Türkiye’de yaşayanı, Yunanistan’da yaşayanı ile Türkler buluşabiliyordu. Nihayetinde ilk yurt dışı görevini yerine getiren Türkiye’nin Gümilcine Başkonsolos Vekili genç mülkiyeli kardeşimiz yanında eski milletvekillerinden Mustafa Mustafa, Yunanlı araştırmacı  Giorgos Mavrommatis (Yorgo), Rodop Rüzgarı’nın değerli sahibi İbrahim Baltalı, ismini hatırlayamadığım  diğer birçok katılımcı buradaydı. Bu arada Bulgaristan’dan Haskovo Bölgesinin ünlü babası Hasan Asarlı da konuklar arasındaydı.

Bu sofra erenlerin Hakk sofrasıydı.

Bu sofrada açlar doyacak, susuzlar kanacaktı.

Değil Zeus’un kutsal nefesi tüm kutsalların nefesleri geziyordu bu tepenin başında. Bu tepe dört nala gelip uzak Asya’dan bir kısrak başı gibi uzanılan, bir bayram sabahı huşu içinde yürünen kutsal ve bereketli kültürler toprağıydı, inançlar toprağıydı.

Seyyid Ali Sultan’ın kutsal nefesi, kurumuş dut ağacını yeşerten ölümsüzlük iksiri, ölümsüzlük meyveleri bu havadaydı, bu sudaydı, bu topraktaydı, bu ateşteydi.

Bu kutsal ateş hiçbir zaman sönmemişti. Hiçbir güç bu ateşi söndürememişti.

Şimdi Yunanistan topraklarında kalsa bile sonsuzluk alemine kadar insanlığın bu ölümsüz kalesi ayakta kalıp, tüm dünyayı değerleriyle aydınlatmaya devam edecekti.

 

Aynı akşam gün batımında tekrar dergaha geliyoruz. Burada bu sefer güneş batarken dergahın görüntülerini alıyorum.

Bizlere refakat eden Ali Pençal (29) arkadaşımızla sohbet ediyoruz. Konuya duyarlı ve meraklı olan genç arkadaşımız oldukça bilinçli birisine benziyor. Özellikle Abidin Harman onunla sohbete önem veriyor ve sorularını uzun uzun yanıtlıyor. Daha sonra yanımıza diğer arkadaşlar geliyor. Onlarla da sohbet ediyoruz.

Aynı akşam Hasan Çengel’in evinde devam ettiğimiz sohbetimize Ruşenler Köyü Cemevi’nde devam ediyoruz.

Burada halkın yoğun katılımı oluyor. Ayrıca Bulgaristan’dan gelen soydaşlarımızın da katılımıyla cemevi tıklım tıklım doluyor.

Mehmet Koç Dede’nin konuşmalarıyla açılan sohbetimizde özellikle Abidin Harman Baba’nın halkı aydınlatan konuşmaları ilgiyle dinleniyor.

Bu arada Bulgaristan’dan gelen soydaşlarımız yine sazlarıyla nefesleri ve semahlarıyla akşamki muhabbeti renklendiriyorlar, daha da anlamlandırıyorlardı.

Abidin Harman’ın konuşmaları Bulgaristan’dan gelen soydaşlarımızı uğurladıktan sonra da devam etti, gece yarısına kadar sürdü.

Sonra teker teker tüm gelen canlarla sarılıp öpüşerek bir daha buluşmak üzere onlardan ayrılıyoruz.

 

9 Kasım 2005

Ricamı kırmayan ve gününü arabasıyla birlikte bize ayıran Abdi Pençal (55)’in refakatiyle Yunanistan’da birkaç ziyaretimiz daha oluyor ve gezimiz daha da içerik kazınıyor.

Benim temel merakım ve öğrenmek istediklerim; bölge insanı nasıl bir ortamda, nasıl bir coğrafya üzerinde yaşıyorlar, neler ekip/biçiyorlar, nasıl geçiniyorlar. Yani çevre ve yaşam şartları nasıl?

Sabah erkenden kalkıp yola çıkıyoruz. Yine uğrak yerimiz Kızıldeli Sultan Dergahı. Duasız, destursuz yola çıkmak istemiyoruz.

Bu arada Abdi Pençal’la sohbet ediyoruz. Kendisi Yunanistan’da Türklerin haklarını almak konusunda verdiği mücadelelerle anılıp ölümsüzleşen isimlerden eski milletvekili ve dava adamı Sadık Ahmet’in yardımcılarındanmış.

Abdi Pençal Türklerin, Müslümanların, Alevi-Bektaşilerin haklarını almak için bazı arkadaşlarıyla bölgede mücadele etmiş isimlerden birisi. Bu uğurda çok gözaltına alınmış, hapis yatmış. Sadık Ahmet’in yiğit bir önder, toplumunun özünden çıkmış bir kahraman, dürüst bir insan olduğunu söyleyen Pençal, onunla çalışmaktan çok gurur duyduğunu, ölümünün arkasındaki sırrın hala aydınlatılamadığını ama ölümüyle ilgili şüphelerin ortadan kalkmadığını dile getiriyor.

Kendisi çevreyi iyi tanıyan Pençal aynı zamanda uzun yıllar SEÇEK Kültür Derneği Başkanlığı yapmış. Şimdi ise Seyyid Ali Sultan Koruma Heyeti Yönetim Kurulu üyesi.

Şu anda Dergah’ın bakım işlerini yapan ve burayı koruyan türbedar konumundaki Müslüm Çolak’la da söyleşiyorum. Aslında yöre ve dergah hakkında belli bir bilgi birikimi olan Çolak benden daha detaylı bilgi alabilmeniz için daha beş/on sefer buraya gelmeniz gerekir, ayrıca burada bir müddet de kalırsanız iyi olur, diyor. Ben de keşke, nerede o fırsatlar, diyorum. Gün ola da odunları kesmeye (yanlışlıkla ayağımı kesmessem), tarla işlerinde sizlere yardım için birkaç ay, belki günün birinde temelli burada kalmak isterim, diyorum. O da memnuniyetle, her zaman kapımız açık, diyor.

Bu duygularım aslında benim içten, samimi duygularım. Böyle bir ulu dergahta zaman zaman ya da hayat boyu hizmet vermek dünyanın en onurlu işlerinden birisi olurdu. 

 

Babalar Köyü

Çok engebeli olmasa da inişli/çıkışlı yolları tepeleri aşarak, önceki gün etkinliklerin yapıldığı yüksek tepeden aşağı inerek benzersiz doğa içinden Babalar Köyü’ne varıyoruz. Burası da bir Alevi/Bektaşi köyü. Evleri oldukça dağınık olan köyün nüfusu aslında çok fazla değil. Ama evler yeni. Karadeniz Bölgesi’ndeki gibi dağınık mahallelerden oluşan köydeki cemevini ziyaret ediyoruz. Aynen Ruşenler Köyü’ndeki gibi üç dört yüz kişilik olarak inşa edilen cemevi çevreye hizmet verecek şekilde yapılmış. Daha doğrusu burada bir ziyaret varmış. İnsanlar kurban kesiyorlarmış. Şimdi ise ziyaretin hemen yanında, ihtiyaçlardan dolayı hem mutfağın, hem kurban kesimhanesinin de bulunduğu bir cemevi yapılmış. Cemevinin avlusunda ise eski yazılı taşların olduğu mezarlar var. Ayrıca cemevinin hemen yanında özel bir arazi için de tarihi mezarlar görülüyor. Abdi Pençal insanların çok eskiden beri buraları ziyaret ettiklerini, buranın kutsal bir yer sayıldığını söylüyor.

Bizlere refakat eden ve Türkiye’de okumuş genç bir bayan arkadaşım ise gençlerin olaya çok ilgi duyduğunu, bu konuda kendilerine destek olunmasını istediklerini söyledi.

Yine inişli çıkışlı yollardan tepeler aşarak Büyük Derbent’e  (Makro Dereio) varıyoruz. Abdi Pençal’ın evinde birer kahve içiyoruz. Burası Alevilerle Sünnilerin ortaklaşa yaşadıkları bir şirin belde. Gözümüze ilişen ise kasım patları başta olmak üzere birçok türden çiçeğin her evin bahçesinde oldukça bol olması aynen tüm yöre köylerinde ve evlerinde olduğu gibi. Ayrıca burası meyve konusunda da oldukça verimli bir yer ayva, nar… her çeşitten güz meyvesini kendileri yetiştiriyorlar.

Bölge insanının aslında ekonomik durumu pek iç açıcı değil. Öyle çok verimli tarım alanları da fazla yok. Daha çok hayvancılık ve küçük tarlalarda kendi ihtiyacını bile karşılayamayan ekim/dikim işleriyle uğraşıyorlar. Gençler büyük kentlere göç etmenin yollarını arıyorlar. Yaşlıların aldıkları emeklilik parası ise geçimlerine bile yetmeyecek düzeyde. 

 

Nefes Baba Türbesi

Daha sonra ise Dedeağaç (Alexandroupolis) Vilayeti yakınlarındaki Ilıca Köyü (Lotra)’nün dışında bulunan ve Evliya Çelebi Seyahatnamesi dahil birçok kaynak eserde ismi geçen ve çok yüksekçe bir tepenin üzerinden Ege Denizi’ni gören muazzam güzellikteki Nefes Baba Dergahı’na ulaşmak için hızla yol alıyoruz.

Yaprakları bir güz şarkısı gibi hüzünlü ağaçlar altından geçerken, Batı Trakya’nın ne kadar güzel ve eşsiz bir bölge olduğunu bir kez daha görüyorum.

Yol boyu ormanlık alanları, vadileri, tepeleri aşarak hedefimize ulaşıyoruz. Aynı zamanda kaplıcalarıyla da ünlü yörede birçok küçük otel de kurulmuş.

Ana yoldan içeri saptığımızda ise bizi bir sürpriz karşılıyor. Yunanca harflerle “Manastıra Gider” yazan bir levhanın yanından bir dağ yoluna sapıyoruz. Oldukça bozuk olan yoldan ilerlerken çevreye hakim tepeye vardığımızda şimdi türbesinden de binalarından da artık eser kalmamış bir ören yerine çıkıyoruz.

Bir su sarnıcının yanında yeni yapılmış bir beyaz badanalı binayla karşılaşıyoruz. Bu sonradan yapma uyduruk bina bir manastırmış! Manastıra benzer yanı olmasa da, yüzlerce resim, fotoğraf, ikona benzeri simgeleriyle bir Hıristiyan ziyaret mekanına sonradan çevrilmiş bu yapı büyük ihtimalle Nefes Baba’nın türbesinin bulunduğu yer veya bir başka yapı tahrip edilerek yapılmış bir bina.

Binanın hemen yanında çok büyük bir haç ve büyük bir Yunan bayrağı büyük tepenin kayalarından tüm bölgeden görülecek şekilde endam ediyor.

Çevreyi gezince çok kalın duvarları olan bina kalıntılarını, bu arada çok derin bir kuyuyu, bir büyük dibeği görüntülüyoruz.

Keskin bir sırt üzerinde oldukça düzgün bir alan üzerinde kurulu bu dergah muhtemelen çok işleyen bir inanç ve kültür merkezi olarak uzun zaman halka hizmet vermişken şimdi yok olmuş, yok edilmiş bir tarihi hatıra olarak hüzünle bizlere bakıyor.

Durum karşısında ne Abidin Harman Baba’nın, ne Abdi Pençal, ne benim yapabilecek bir şeyimiz yok.

Türbe yakınlarında kalan tek Türk ailesinden daha fazla bilgi alabiliriz, diye aşağı iniyoruz. Çevrede gördüğümüz tarlalara, koruya bakarak belki de bir zamanlar dergahın arazileriydi buralar, diyoruz.

Bizi çok sıcak karşılayan Türk ailesinin bahçesine adım atar atmaz, daha sandalyeye oturmadan hemen avluda bir kadın beliriyor.

Saçları röfleli olduğu halde, başını sıkı sıkı kapatan bizlere sert ve soğuk bakışlar yönelterek bir düşmanmış gibi bakan bu kadının gelmesiyle ortamın havası birden değişiyor. İlk önce komşu olarak bir şey isteyecek diye, düşünülse de, biraz sonra ziyaret sebebi anlaşılıyor. Bizlerin kim olduğumuzu, nereden geldiğimizi, ne yaptığımızı Yunanca Türk aileye soran bu kişi, Abdi Pençal’la daha konuşmaya başlamadan lafa bozgunculukla giriyor ve Nefes Baba diye bir şeyin olmadığını buranın bir manastır olduğunu söylüyor. Ev sahibi bayan ise “bu kadın geldi, önümüz kesti” diye Türkçe derdini anlatınca, Abidin Harman’la biz kadının bilinçli bir şekilde bizi takip edip, buraya geldiğini amacının başka bir şey olduğunu fısıldaşıyoruz, daha doğrusu dilimizle değil de gönlümüzle birbirimize söylüyoruz.

Neyse Abdi Pençal da lafı uzatmıyor. Ama kadın kalkmak istemiyor. Maalesef bazı konularda bilgi alabileceğimiz bu aileden yararlanamadan oradan ayrılıyoruz. Fakat ziyarette edindiğimiz bir bilgi ise, çok yoğun bir şekilde Türklerin burayı bir kutsal ziyaret yeri olarak bilip her zaman gelip burada kurban kestikleri şeklinde oluyor.

Abdi Pençal bizleri sınırdan geçiriyor, bir fedakarlıkta daha bulunup zorluk çekmeyelim, diye Keşan’a kadar ulaştırıyor.

Sonra bizler İstanbul’a hareket ediyoruz.

Her gezide olduğu gibi bu gezimde de yine birçok şey öğreniyorum. Yeni insanlarla tanışıp, kaynaşıyorum. Bu önemli ve anlamlı toprak parçasına bir kez daha gelmek beni gururlandırıyor.  Ama ziyaretlerin çok kısa olması verimli geçmesini engelliyor. Uzun ve araştırmaya dayalı gezilerle, Balkanlar özelde Batı Trakya’yla ilgili  daha çok öğrenecek şeyimiz olduğuna inanıyorum.

İnşallah yeni gezilerle yeni bilgiler edinip, yeni insanlar tanırım diye gönlümden geçiriyorum.