YUNANİSTAN GEZİ NOTLARI

(15/18 Nisan 2005)

 Ayhan Aydın

 

Prof. Dr. Cemal Kafadar’ın danışmanlığını yaptığı ve bugüne kadar oldukça emek verildiği anlaşılan Şeyh Bedreddin Belgeseli’ni hazırlayan Ajans 21 ekibiyle düştük yollara.

Türklerin Balkanlar’daki ilk yerleşim bölgesi olan Batı Trakya Türk topraklarına… Türklüğün soluk alıp vermeye devam ettiği, iliklerimize kadar akıncıların ve erenlerin kutlu nefeslerini hissettiğimiz emsalsiz güzellikteki yaylalara doğru uzandıkça sevincimiz sevinçlerimize karıştı da içimiz bir başka balkıdı Ahmet Hezarfen’le, bu kutsal topraklarda.

 

Nihayetinde 15/18 Nisan tarihlerinde, yani üç günlük bir gezi de olsa, bu gezinin çok yararlı olduğa inanıyorum.

Sanat Yönetmeni Nurdan Arca ismi; bu yola gönül vermiş sadece iyi bir belgeselcinin merakı, bilgisi ve hayranlığıyla değil de, tarihimize, kültürümüze, inançlarımızın zenginliğine de aynı aşkla bakan güzel bir isim olarak beliriyor.

Ona yardımcı olan çalışma disiplinini daha ilk günden gördüğümüz görüntü yönetmeni Mete Şener Bey, yine ekibin diğer elamanları Tuce, Togay, Serkan ve Canan (Balan) her gittikleri yeri, her gördükleri objeyi inceleme merakında olan insanlar.

 

Edirne, Uzunköprü’de Uzunköprü

Edirne’ye doğru yol alırken gerçekten de bir zamanlar çok önemli bir işlevi gören ve gerçek anlamıyla uzun mu uzun bir köprü olan Uzunköprü’nün bulunduğu Uzunköprü’ye yolumuz sapıyor.

Gerçekten ben daha önce de fark etmiş, aklımdan geçirmiştim, böylesine kıymetli tarihi bir yapıya sahip olduğumuzun tam anlamıyla farkında mıydık acaba?

Belki de dünyanın elle yapılan, en eski en büyük taş köprülerinden birisi olan Uzunköprü’nün ne ifade ettiğini tam kavrayabiliyor muyuz?

Hiç sanmıyorum.

Neredeyse yarısı şimdi çamurlar içinde yok olmaya terk edilmiş gibi görünen, tarihin büyük yükünü çekmesi yetmiyormuş gibi hala insanlara hizmet vermeyi sürdürürken en ufak bir vefa borcu ödenmeden hala hala, hiçbir bakım yapılmadan hizmet beklenen, hem de yine de hiçbir karşılık beklemeden hizmet etme aşkını da kaybetmemiş bu ata yadigarı ulu köprüyü tekrar bu sefer daha yakından ve başka bir gözle izlerken kafama başka düşünceler de geliyor. Aşağıda anlatacağım örneklerde olduğu gibi, Türk varlığına karşı Yunan hoşgörüsüzlüğünü, tarihi eserlerimizi tahrip etme yarışlarını yanarak, içimiz kan ağlayarak anlatıyoruz da, kendi yurdumuzda, kendi tarihimize yaptığımız haksızlığı, değil haksızlığı vahşiliği niye dile getirmeyelim?

Hele şimdi yakın ilçelerin tümüyle zehir akıtan kimyevi fabrika atıklarının boşaltıldığı, bir dönemin Haliç’ine benzemeye başlayan bu alan için, simgesel değerini bile yitirmek üzere olan Uzunköprü’ye biraz ilgi, biraz şefkat dilemek devlet büyüklerimizden çok şey mi istemek olur?

Yoksa nankörce yok etmeye başladığımız kültürel değerlerimizin yanı sıra birer sanat ve uygarlık abideleri olan tarihi eserlerimize sahip çıkmak Türklüğün, insanlığın ta kendisi değil midir?

Eğer kendi değerlerimizi böyle hoyratça yok edersek, elin Yunan’ının yaptığına ne demek düşer bize? Bizden sonraki torunlarımıza; ABD.’de olduğu gibi,  ancak son birkaç yüz yılda yapılan, o da eskisini bin kere arattıran eserlerle mi soylu, büyük geçmişimizi göstereceğiz? Haa! Bazıları  diyebilir, yahu o kadar çok eser var ki, nasıl olsa birkaç tanesi gelecek nesile kalabilir!? Evet doğrudur, bazı eserler sonsuza kadar yaşar, yaşamlarını sürdürürler.  Ama yeryüzünün gerçekten en büyük açık hava müzesi olan güzel yurdumuzun her karış toprağının bir hazineyi barındırması, onları çok devasa olmayan bütçelerle onarıp, koruyup, hem bugüne, hem geleceğe daha sağlıklı aktarmanın ne yükü var bize? Yoksa gerçekten de biraz barbarlık mı var bizde de? Yoksa gerçekten biraz hayınlık mı var bizde de? Yoksa gerçekten bazı uluslar gibi şuursuzlaştırılıyor muyuz bizde de?

Yoksa geçtiğin yerleri toprak diyerek geçme, tanı, diyen büyük şairin dizelerini hala okuyup anlıyamamış mıyık? Aman ha, aman ha diyorum, kendi kendime. Aman ha!

Yok. Yok böyle bir şey. Öyle şey olur mu? Biz böyle şuursuzlaşamaz, diyorum kendi kendime. Tarihimizden, kültürümüzden, hoşgörümüzden, anlayışımızdan ödün verirsek;  kucaklayıcı, bağışlayıcı olmaktan çıkarsak, yapıcı olamazsak, üretemezsek, birçok millet gibi yok olur gideriz bizler de. Bu düşüncelerle bu gezi için özel tutulmuş sağlam münibüsle Yunanistan sınırlarına doğru yaklaşıyoruz. Pazarkule’den Yunanistan’a geçerken sınır kapılarında hem nöbet bekleyen askerlerimizi, hem de sabaha kadar çalışan görevlileri de görmüş oluyoruz.

Bize candan davranan görevliler, memurlar, polisler bizlere çay bile hazırlıyorlar, dostça sohbetimize katılıyorlar, dertlerini anlatıyorlar.

Geç vakit vardığımız Yunanistan Dimetoka’da Hotel Hermes’te kalıyoruz.

 

16 Nisan Cumartesi

Bugünkü program çok yüklü. Kent merkezini gezeceğiz, tarihi kalede ve kent merkezindeki ecdatlarımızdan geriye kalan eserleri görme şansımız olacak. Daha sonra ise çekim ekibinin amacına uygun olduğu gibi bizim için de tarihi bir şans olacak Şeyh Bedreddin’in doğduğu kente gideceğiz.

 

Dimetoka (Didymoteichon)

Dimetoka (Didymoteichon) bir Anadolu kasabasını hatırlatıyor. Yüksekçe bir tepenin engininde tarihi bir kale, onun önünde tarihi binalarla örülü küçük bir kent. Kale Bizanslılar döneminden kalma ama yoğun bir şekilde Türk damgası da yemiş. Gerçekten de iyi korunmuş olan kalenin burçlarından kentin değişik noktalarını görmek olası. Oldukça sert bir rüzgar esiyor. Ahmet Bey arabada kalıp, kitap okumayı yeğliyor. Kale’nin Kızıldeli Suyu’nu gören burcunda Prof. Dr. Cemal Kafadar’la söyleşi yapıyorum. 1913’le kadar on, onbeş civarında camiinin bulunduğu, yüzlerce Türk eserini barındıran Dimetoka’da (Didymoteichon) hem Türk nüfusu, hem de Türk eserleri oldukça azalmış. Doksan yıl önce çok canlı bir İslami yapının olduğu kentte bundan bugün pek bir eser kalmamış. Kentin Türkler tarafından fethiyle ilgili farklı tarihlerden bahsedildiğini söyleyen Kafadar, kentin 1360/70 arasında fethedildiğini söylüyor. Hacı İlbey tarafından fethedilen kent önemli bir Türk yerleşim birimi oluyor.

Kafadar’ın verdiği bilgiye burada Kızıldeli Sultan’ın bir de makamı varmış. Tarihi kalenin yakınlarında çok eski devirlerden kaldığı anlaşılan büyük bir tapınak dikkat çekiyor. Hıristiyanlığa ait çeşitli figür kabartmalarının yer aldığı tapınak da sunaklar, çile odaları dikkat çekiyor. Burada oldukça eski bir çan kulesinin yanında bir çok eski Türk konağına benzer bir yapı dikkat çekiyor. “Kale gezintilerimize katılan”  bir Yunan polisi, birden saygısızlığı abartarak elinde tespih sallaya sallaya bize müdahale eder gibi, açıkçası da bizi bir an önce buradan ayrılmamız için ekibi taciz ediyor. Bu durum bizde soğuk bir duş etkisi yapıyor.Kalenin dibindeki kafeden çaylarımızı, kahvelerimizi içiyoruz. Burada çok yaygın bir içecek de soğuk kahve. Yani buzlu kahve. Kentin hemen kenarından ise bizim için daha da özel anlamı olan Kızıldeli Çayı akıyor.  Dimetoka’nın  (Didymoteichon) Türkler tarafından fethedilmesinin üzerinden altı yüz yıl geçmiş. Türlü yöntemlerle Türk nüfusu azaltılmaya çalışılsa da nafile her yerde Türkçe sesleri geliyor. Koca bıyıklarıyla, giyim kuşamlarıyla Türkler, hele de bu Yunanistan’da, yıldız gibi parlıyorlar kentte. Nihayetinde birçoğuyla konuşuyoruz, dertleşiyoruz.

Civar köylerde birçok ziyaret yerinin, türbenin olduğunu sadece yazılı metinlerde değil de, canlı varlıklardan da duymuş oluyoruz.

 

Ulu Camii (Yıldırım Beyazıt Camii)

Kentin merkezine hakim, daha doğrusu ilk kurulan çarşının ana merkezini teşkil eden Ulu Camii, yani Yıldırım Camii tüm ihtişamıyla ayakta duruyor.

Minaresinin tepesini tahrip etseler de (bir bilgiye göre bunu buraları işgal eden Bulgarlar yapmış) öyle büyük, öyle büyüleyici ve etkileyici ki bu camii insan büyük hayranlıkla bakakalıyor.

Öyle ya taa 1420 yılında tamamlanan ve kapılarında, duvarlarında, pencerelerinde taş işlemeciliğinin en güzel örneklerinin bulunduğu ve iki ayrı kapısındaki kitabeleri (çok şükür ki) çok iyi korunmuş olarak muhafaza olmuş bu camii Türkler’in buralardaki hakimiyetinin silinemez, ölümsüz bir abidesi olarak yaşamaya devam ediyor.

1390 yılında başlamasına rağmen araya giren Fetret Devri nedeniyle daha geç tamamlanan camiinin bitirilişi Şeyh Bedreddin’in asılışından 3-4 yıl sonra tamamlanabiliyor.

Sınırdan girişimizden itibaren vardiya değiştirerek zaman zaman iki otomobille bizleri takip eden Yunan sivil polisleri camii çevresinde bu kadar kalıp bu kadar çekimler yapılmasına ne diyorlar bilmiyorum ama, bu çekimler çevrede de bayağı ilgi topluyor.

 

Kent Merkezi

Kent merkezindeki dükkanlar çok güzel dizayn edilmiş, tarihi yapılar kadar, modern yapılar da dikkat çekiyor. Her yerde olduğu gibi gençler burada da cıvıl cıvıl. Hemen camiinin karşısında bugün artık çok az bir bölümü ayakta kalabilmiş bir hamamdan arta kalanları fotoğraflıyorum. Bunun yanında tipik Türk konakları bakımsızlıktan neredeyse çökmek üzereler. Girdiğimiz bir lokantadaki yemekler ise Türk yemekleriyle hemen hemen aynı. Bu arada yemeklerde, salatalarda çok bol zeytinyağı kullanıldığını söyleyelim. Gümilcüne’den  (Komitini)  iş için buraya gelmiş bazı Türklerle sohbet ediyoruz. Dertleşmemizde insanların büyük problemleri gözler önüne seriliyor. İşsizliğin azgınlaştığı, alım gücünün kalmadığı Yunanistan’daki sıkıntılar gözler önüne serilirken, buradaki Türkler Türkiye’nin dört nala, arkasına önüne bakmadan nasıl AB.’ye böyle fütursuzca koştuklarına şaştıklarını söylüyorlar. Çünkü AB.’den sonra Yunanistan’da yaşayan insanların durumu daha da kötüleşmiş.

Tabii bu arada bir Allah’ın Şiranlısı ben miyim bu kutsal Balkan topraklarında diye düşünürken nereden bilecektim hızlı kaptan, genç söför Hasan Yayla’nın da Şiran’lı olduğunu. öğrenince şaşmamak elde değildi doğrusu. Öyle ya, Gümüşhane Şiran nere, Dimetoka (Didymoteichon)  nere? Hem siz şu işe bakın Dimetoka’da Allah’ın iki Şiran’lısı var aynı anda?

 

Simavne (Samavna – Kyprinos)

Büyük Türk düşünürü ve eylem adamı Şeyh Bedreddin’in doğduğu kente gitmek tarihin içinde, sanki uzay gemisinde yolcuğa çıkmak gibi bir his veriyor insana.

Öyle ya, adına nice kitaplar yazılan, şiirler dizilen, adı destanlaşan bir büyük Türk öncüsünün doğup büyüdüğü toprakları görmek, o devirden bugüne kadar nelerin kalıp-kalmadığını merak etmek elbette bizim hakkımız.

Cemal Kafadar’ın verdiği bilgilere göre Simavne (Samavna – Kyprinos), Dimetoka (Didymoteichon), Kumçiftliği (Orestiada) bölgeleri oldukça verimli araziler oldukları için üst düzey devlet büyüklerinin önemli oranda haslarını yani önemli toprak parçalarını oluşturan yerleşim birimleriymiş buralar.

II. Beyazıt olsun Lütfi Paşa olsun burada önemli has arazilerine sahipmişler. Emeklilik dönemlerinde zamanlarını burada geçirme düşünceleri olan yöneticiler bu verimli ve çok güzel arazilerden toprak almışlar.

Şeyh Bedreddin’in doğduğu yer aslında çok küçük bir yerleşim birimiymiş.

Şeyh Bedreddin’in babası da muhtemelen küçük bir müfrezeyle burayı fethetmiş.

Burada bir arkeolojik kazı yapılsa kentle ilgili önemli kalıntılara ulaşılabilir.

Belki burada çok büyük bir kale yokmuş ama en azından devrin özelliklerini yansıtan palanka denen tahta ve kerpiç karışımı küçük kale benzeri yapıların olabileceğini söyleyen Kafadar yöreyle ilgili ayrıntılı bilgi veriyor.

Ama yine yöreyi ve bölgenin tarihini çok iyi bilen gerçekten çok iyi bir danışman olan Cemal Kafadar’ın önerisine nasıl hayır diyebiliriz; bölgedeki Ece Sultan’ın makamını nasıl ziyaret etmeyiz.

O Ece Sultan ki Balkanlar’ın, Batı Trakya’nın kapılarını Türkler’e ilk açan alperenlerden, büyük komutanlardan, büyük kumandanlardan. Ama bir de neyle karşılaşalım türbeyi ziyaret etmek için çıktığımız virajlı yoldan sonra dersiniz?

Gerçekten gördüklerimizden sonra buradaki Türklerin durumunun ne derece içler acısı olduğunu daha iyi kavradık.

 

Kumçiftliği (Orestiada), Lepti Köyü’nde

Ece Sultan’a Yapılan Saygısızlık

Her seferinde Türkleri barbar ilan edip, tarihe, inanca saldırdıklarından dem vuran Yunanlı komşularımız asıl saygısızlığı kendilerinin yaptıklarının farkındalar mı acaba?

Bizler samimiyetle Türk – Yunan Dostluğu diyoruz, ama onların yaptıklarına tanık oldukça esas mesafe kat etmesi gerekenlerin Türkler değil de, Yunanlılar olduğu anlaşılıyor.

Türkleri Hıristiyan inancına, kiliselere, tarihi eserlere saygısızlık yapmakla suçlayan Yunanlıların, en azından bir kısmının, saygısız insanlar olduklarını bu gezimle daha iyi gördüm.

Bir kere binlerce camii, tekke, hamam, mezarlık, mezar taşları, köşk gibi Türk tarihi eserlerini tahrip eden bazı Yunanlılar, Türkler’e ait her şeye düşmanca bakıyorlar.

Bundan maalesef ama maalesef Ece Sultan’ımız da nasibi almış.

Yine bölgedeki yerleşim birimlerinden olan Kumçiftliği (Orestiada), Lepti Köyü’ne yakın, büyük bir tepelik üstünde, cam ağaçları içindeki türbesi tahrip edilip, yok edilerek, kutsal mezarı kazınarak talan edilen Ece Sultan’ınızın türbesinin bulunduğu alan üzerine her şeyiyle çok yeni olduğu görülen bir kilise kondurmuş Yunanlılar. Hemen yakınlarından hiçbir evin olmadığı (yakında sadece bir restorantın işletildiği) bu alanda kilise niçin kurulur? Niçin başka bir inanç ve kültür unsuruna bu kadar tahammülsüzlük gösterilir?  Anlamak mümkün değil? Her zaman yaptığım gibi zaman olmasa da biraz çevreyi dolaşıyorum. Evet acı tabloyu yine maalesef  ben görüyorum.

Kilisenin bulunduğu alana çok uzak olmasa da bir tarlaya atılmış henüz tümüyle yok edilememiş, çok şükür ki paramparça edilmemiş, türbeden arta kalanları buluyorum.

Evet bunlar tümüyle bir türbeden kalanlar.

Kesme taşlar, birleştirildiğinde oval bir türbe girişi olacak ve eritilmiş demirlerle birbirlerine tutturulmuş taş bloklar, türbe kapısı ve nihayetinde bir mezar taşı.

Bulunduğu alandan sökülüp atılan bu ecdadımızın hazineleri, bize miras kalmasın, Türklük bilinci buralardan silinsin, diye sökülüp bir tarlaya atılıyor.

Ayrıca bize yine şans yardım ediyor.

Hindi çobanlığı yapan bir Türk bayandan kesik kesik de olsa bazı bilgiler almaya çalışıyoruz.

Her şeyi ulu orta söyleyen bu kardeşimiz şifa bulmak için insanların türbenin yakınlarında yattıklarını, buraya her taraftan insanların geldiklerini, kilisenin daha yeni yapıldığını, her sene insanların burada toplanıp kurban kestiklerini söylüyor.

Hatta şimdi yok edilen kurban kesilen alanları bize gösteriyor.

Çaban Ece Sultan’ı telaffuz ederken; İce Sultan, diyor. Dimitrini’nin annesi burayı bekliyor. Bekçi o diyor. Anlaşılan bir Hıristiyan Türbedar buraya bakıyormuş, veya şu andaki kiliseyi kastederek bunu söylüyor. Ama nerede o?, diyince “işliy” o diyor.

 

Ece Sultan

Prof. Dr. Cemal Kafadar’ın verdiği bilgilere göre zaman zaman Yakup Ece, Ecce Sultan olarak da isimlendirilen Ece Sultan bu bölgenin fethine katılmış ilk öncü alperenlerden.

Kızıldeli Sultan Menakıbnamesi’nde de ismi geçen ve Hacı İlbey, Gazi İsrail, Fazıl’la ismi geçen Ece Sultan’ın Eceabad’da da ismini veren komutan olduğuna inanılıyor.

Bu insanlar Trakya’nın fetih ve iskanında sorumlu olan öncüler.

Ece Sultan’ın birkaç makamının bulunduğu da söyleniyor.

Cemal Kafadar Ece Sultan’ın buradaki türbesinin yerini aynen İznik Yenişehir’de bulunan Postunpuş Baba Türbesi’ne çok benzetiyor. Yüksekçe bir tepelik alanda, çam ağaçları içindeki türbe sürekli ziyaret edilen bir mekanmış.

 

Simavne (Samavna – Kyprinos)

Şu anda Gagavuzların yani Hıristiyan Türkler’in konakladıkları köyün dışında, daha önce burayı ziyaret etmiş olan Cemal Kafadar’ın gösterdiği alanda bir camiinin kalıntılarını görüyoruz.

Buraya kalıntı demek ne derece mümkün bilemiyorum. Köyde söyleştiğimiz insanlar buradaki camii gayet iyi hatırlıyorlar. Ama maalesef bugün tek bir duvarının, tek bir bölümü bile ayakta değil.

Kente hakim bir tepelik alanda kalenin olma ihtimali yüksek. Ama tam anlamıyla nerede olduğunu bilemiyoruz. Uzaktan Meriç’in aktığı alan görülüyor. Yeni yapılmış bir kilisenin bulunduğu küçük kent (köy)’de aslında tarihe dair çok şeyler var. Köy merkezinde bir kahvehaneye gidiyoruz. Özellikle eski kuşak Türkçe konuşabiliyor. Bir rehberin yardımıyla yine tarihi bir mekanın olduğu yere hareket ediyoruz. Anlatılana göre burası esas kalenin olduğu alanmış. Çevresinde düzlükler olsa da kente hakimliğine ve yüksekliğine bakarak bir kale alanı için uygun bir yer olduğunu görebildiğimiz bu yüksek alanda kalıntılar zaten bir binadan bize arta kalanları gösteriyor.

En uç en yüksek noktadan öyle güzel bir manzara bakıyorum ki görülmeye değer doğrusu.

Baharın getirdikleri yanında zaten binlerce yıldır burada olan tabii güzellikler muazzam. Türk sınırına oldukça yakın olan bu alanın az ilerisinden Edirne’den Selimiye Cami’nin minarelerinin göründüğü bile söyleniyor. Engebeli alan şimdi yemyeşil. Rehberin anlattıklarına göre burada o kadar büyük su yatakları varmış ki, askerler bile bu su yataklarından gizlice girip ilerlemişler. Hatta Dimetoka (Didymoteichon) kalesinden bile daha çok güç bir şekilde buradaki kalenin fethedilmesi öyküsünde de Rumların kurnazlık sonucunda kendi askerlerini büyük (rehber bunu ispatlamaya çalışıyor) su kuyularından, yataklarından  geçirerek kalenin müdafaasında kullandıkları yönünde bilgi veriliyor.

Bunların ne kadar doğru olduğunu bilemiyoruz ama en azında burada çok büyük su yataklarının olduğunu, bir kale söylencesinin doğduğuna anlıyoruz.

 

Kırkpınar

Daha sonra hep beraber meşhur Kırkpınar’a gidiyoruz. Evet yanlış okumadınız, Kırkpınar’a. Yani asıl Kırkpınar’ın olduğu, güreşlerin yapıldığı, pınarın aktığı alana doğru ilerliyoruz. Türkler güreşçi bir millet oldukları için bu konuda da büyük bir anlatı geleneğimiz oluşmuştur. Bu söylencelerden birisi de yine alperenlerin güreşlerine ilişkin olanlarıdır. Komutanlar, erler, öncüler yiğit ve kahraman insanlar olarak ünlenirken aynı zamanda içlerinden çok fazla güreşçi de çıkmıştır. Güreş bir ata sporu olarak çok uzun yüzyıllardan günümüze, bizlere hediye kalan bir kültür unsurumuzdur. Güçlü, kuvvetli, babayiğit erler, gençler güreş tutarak bu özelliklerini ispata yönelirler. Günler süren müsabakalar yapılır. Özel güreş alanları kurulur. Hatta bunun için panayırlar oluşturulur. Haftalarca süren yarışmalar düzenlenir… Büyük mücadeleler sonucunda kazananlar büyük iltifatlarla ödüllendirilirler.

Bu insan için bir büyük övünç kaynağıdır. Ama güreşte en önemli yararlardan birisi hiç şüphesiz insanların bir nevi antramanlı, dinç olmalarını da sağlayan bir uğraş olmasıdır. İnsanları kaynaştıran, yakınlaştıran, bir sosyal etkinlik olarak güreşle ilgili birçok kitap yayınlandı. Bu arada elbette Kırkpınar’la da ilgili yayınlanmış olabilir en azından, buradan bahsedilmiştir, diğer kitaplarda. Ama ben her zaman olduğu gibi gördüğümü anlatacağım. Yine Cemal Kafadar’ın rehberliğinde Kırkpınar olarak isimlendirilen alana gittik.Burası ana karayoluna yakın bir mevkide, her ne kadar bakımsızlık içinde derelik/tepelik bir alan gibi görünse de gerçekten dümdüz bir alanla çevrili geniş bir düzlük içinde bir mevki. Ve de yanı başında gerçekten de çok büyük bir pınar akıyor. Kırkpınar ismi de elbette akan kırk tane pınardan geliyor. Söylenceye göre kırk er güreş güreşe birbirin yene yene günler süren bir müsabakadan sonra aşırı yorgunluk ve güreşin etkisiyle vefat ediyorlar ve kırk güreşçinin öldüğü bu yerde kırk pınar akmaya başlayınca buraya bu isim veriliyor.

Yine bir başka söylence göreyse bölgenin en yiğit güreşçiler çok büyük bir etkinlik için burada güreşe tutuşuyorlar, kırk pınarın aktığı bu alan zamanla güreşlerin yapıldığı bir yer olarak ünleniyor ve tarihte de Kırkpınar Güreş Alanı olarak dile getirilir oluyor.

 

Kızıldeli Sultan’a Doğru

Yine bu uzun yolları, çeşitli saat dilimlerinde nöbet değiştirerek ve bizi rahatsız edecek şekilde burnumuzun dibine kadar sokulan Yunan polisinin gölgesinde geçiyoruz. Bu arada acı bir olay ise, kalenin yerini bulmada bize rehberlik eden kişinin polislerce engellenmesi ve kendisiyle uzun uzun konuşulduktan sonra bize bir şey söyleyemeden bizi terk etmesi oluyor. Yani açıkçası çalışmalarımıza da müdahale ediliyor. Bizler Kızıldeli Sultan’a yaklaştığımızda bu sefer buraya gidemeyeceğimiz resmen Yunan polisi tarafından bizlere iletiliyor. Çekim için resmi izin almamıza rağmen engellenmemiz doğrusu işin nereye vardırıldığını gösteriyor. AB. Üyesi bir ülkenin resmi izin alınmasına rağmen insanların seyahatlerini, çekim yapmalarını açıkçası engellemeleri çok üzücü.

Ama kolay pes edilmiyor. Cemal Kafadar girişimde bulunarak hareket etmemizi sağlıyor. Küçükderbent’i (Mikro Dereio) geçip Ruşenler Köyü’ne vardığımızda saat dokuz olmuş oluyor.

İki polis arabasının bizleri takip etmesinin can sıkıcı halinde bir şeyler yemeye çalışırken, bizi ısrarla konuk etmek isteyen Hasan Çengel’in iyi niyetine rağmen, ekip bir otelde kalmanın daha mantıklı olduğu sonucuna varıyor. Nihayetinde sabah buluşmak üzere biz, Ahmet Hezafen’le birlikte Hasan Çengel’e misafir olurken, çekim ekibi otelde kalmak üzere bizlerden ayrılıyor.

Yatmadan önce Ahmet Hezarfen’le durum değerlendirmesi yapıyor ve Yunan polisinin tutumunun bizde yarattığı üzüntüyü paylaşıp, yarınla ilgili program yapıyoruz.

 

17 Nisan Pazar

Kızıldeli Sultan Dergahı

Ahmet Hezarfen, Mehmet Koç Baba ve Hasan Çengel’le Ruşenler’den Dergah’a varmamızın hemen ardından çekim ekibi de dergaha geliyor. Onlar çekimlerini tamamladıktan sonra, Ahmet Hezarfen’le de tarihi bir söyleşi gerçekleştiriyorlar. Çok duygulanıp, heyecanlanan Ahmet Hezarfen 86 yaşının verdiği tecrübe, birikim ve donanımla hem Şeyh Bedreddin’den, hem Kızıldeli’den, hem de Balkanlar’daki Alevilik-Bektaşilik ve Türklük’ten bahsediyor. Gerçekten de yoğun çalışmalar içinde güzel bir belgesel hazırlayacaklarına inancımızla, samimi bir çalışma sergileyen Ajans 21 ekibini uğurlarken, sonuçta iyi bir Şeyh Bedreddin Belgeseli’nin hazırlanması dileğiyle onlarla vedalaşıyoruz.

 

Yakın Dönem Dergah’ta Çevresinde Olan-Bitenler

Misafirhanede dinlendikten sonra, sırasıyla son dönem Dergah’ta ve yakın çevresinde gelişen olayları en iyi anlatan insanlar olarak tavsiye edilen; Ahmet Karahüseyin (77), Hüseyin Delimolla (65), Ali Kırmacı (68),  Hüseyin Kamber (45), elli yıldır dergahın türbedarlığını  yapan Elif Çolak (76) (Uzun yıllar burada tek başına kalan, şimdi vefat etmiş Ali Çolak’ın eşi) ile detaylı söyleşiler yapıp, onlardan bilgi derliyorum.

 

Ruşenler Cemevi’nde Toplantı

Aynen geçen sene bana gösterdikleri ilgi gibi, hem bana ama gerçek bir değer olarak büyük takdir toplayan Ahmet Hezarfen’e çok büyük ilgi gösteren köy halkı cemevine doluyor. Ahmet Hezarfen duygu yüklü olmasının yanında yaşamının kilometre taşlarını anlattığı, Alevilik-Bektaşilik, Balkanlar’daki Türklük ve Bulgaristan’da yaşadığı tecrübelerini halkla paylaştığı konuşmasında insanları da hayli bilgilendiriyor. Dinleyicilere Seyyid Ali Sultan hakkında da bilgiler aktaran Ahmet Hezarfen gerçekten de yaşının verdiği birikimi halka çok güzel bir şekilde aktarıyor. Halkın kendisine gösterdiği ilgiden de çok memnun kalan Ahmet Hezafren’in konuşmalarına zaman zaman ben de katılıyorum. Saatler gece yarısını geçtiği halde halkın hala bizleri dinler olması, çeşitli sorular sormaları ise not etmeye değer şeylerdi doğrusu.

 

18 Nisan 2005

Bir gün önce başladığımız çalışmaları tamamlamak için Ahmet Hezarfen ve Hasan Çengel’le birlikte tekrar Ruşenler Köyü’nden Kızıldeli Sultan Dergahı’na hareket ediyoruz. Tekrar Türbeyi ziyaret ediyoruz. Ayrıca ben daha ayrıntılı fotoğraf çekimleri yapıyorum. Öyle ki, dergahı uzaktan ve tüm binaları alacak şekilde tepelik alandan çekimler yapıyorum. Kuş sesleri, doğanın insana sunabileceği en büyük armağanlar olarak görülen tertemiz bir hava, yemyeşil bir alan…

İnsan daha ne ister ki, altı yüz yıl önce barıştan, kardeşlikten, hoşgörüden yana bir dünyanın kurulduğu, nice yağmalara, nice kurşunlara, nice savaşlara direnmiş; nice haydutlukları bertaraf etmiş, sadece Ege’nin iki yakasındaki iki büyük toplumu değil, tüm dünya insanlığını kucaklarcasına kainata tevazuyla bakan bir büyük ulu zatın huzurunda sonsuzluk ve ölümsüzlük tılsımına kavuşan, Hızır Nebi gibi ölümsüzlük suyu içmişçesine mutlu olan bizler Ahmet Hezarfen’le birlikte bizlerin buraya gelmesine olanak tanıyanlara şükran ve minnet duygularımızla dua ediyoruz.

Buradaki çalışmalarımızı öğlen saatlerine kadar tamamlıyoruz. Hasan Çengel, Gümülcine’ye (Komitini)  bizleri davet ediyor. Bizlerin Türkiye’nin Gümilcine (Komitini) Başkonsolosu Sayın Ümit Yardım’la bir görüşme yapmamızın yararlı olacağını söylüyor. Bizler oldukça sarp olan tepelerden geçerek önemli oranda Türk yerleşim birimi olan Batı Trakya’nın havasını soluya soluya kent merkezine gidiyoruz. Hasan Çengel’le evine giderken tarihi büyük bir camiyi,  bir kesik baş ziyaretini not ediyorum. Bizleri çok sıcak karşılayan Sayın Ümit Yardım’la bir görüşme yapıp, Batı Trakya’da Türklerin yaşadıkları dramları paylaştık. CEM Vakfı çalışmalarından bahsettiğimiz ve buradaki soydaşlarımızla ilişkilerimizi geliştirmek istediğimizi söylediğimiz anda Yardım, bu konuda bizlere her türlü yardımda bulunacağı sözünü veriyor.

Gerçekten de yararlı bir görüş alış-verişinden sonra bizler Türkiye’ye dönmek üzere bize her konuda çok yardımcı olan Hasan Çengel’in evine hareket ediyoruz.

Kendi özel işi için Türkiye’ye hareket edecek olan sayın Hasan Çengel’le birlikte bizler de Anavatanımıza doğru hareket ediyoruz. Bu sefer yeni yapılan büyük otobandan çevreyi özellikle geniş ve çok büyük Gümilcine (Komitini) Ovası’nı seyrede seyrede, sohbet ede ede, İpsala Sınır Kapısı’ndan Türkiye’ye giriş yapıyoruz, gece yarısından sonra. Türkiye sınırına vardan geçtiğimiz alanlardaki köylerin çoğu Türk köyüymüş. Bu arada ana karayolu Dedeağaç’a (Alexandroupoli) yaklaşınca denizi de görüyoruz. Dedeağaç’a (Alexandroupoli) varmada uzaktan gördüğümüz Miri Köyü’nde, son dönemin Kızıldeli Sultan Ocağı Halife Dedesi olan Lütfi Aykurt Baba’nın taliplerinin olduğu bilgisini de Hasan Çengel bizlere aktarıyor.

 

Dergah’a Ait Notlar

Belli bir eğimle yükselen bir tepenin eteğinde kurulan Dergah’ın açıkçası yerleşim yeri öylesine bilinçli seçilmiş ki, buna hayran olmamak imkansız.

Dergah’ın önü öyle açık ki, kilometrelerce uzaktaki fazla yüksek olmayan dağ sıralamaları görülüyor.

Dergahın arkasında sağ ve solundaki alan ağaçlık, makilik.

Hemen yakınlarında tarla olarak uzun yıllardır kullanıldığı anlaşılan çok geniş toprak parçaları uzanıyor.

Yine Dergah’ın görünümünü daha iyi almak, daha doğrusu tümde Dergah’ı görüntülemek merakıyla çıktığımız bir makilik yamaç içinde, ağaçlar arasında uzun, geniş ve çok sağlam temelleri olan bir büyük taş duvar kalıntısıyla karşılaşıyoruz, Hasan Çengel’le birlikte.

Bunun yanı sıra Dergah’ın alt sınırında, şimdi tümüyle yıkılmış olan camii  ve tarihi mezarlığın bulunduğu alan yanında da epeyce uzun, tarihi, kalın duvarların kalıntılarını kaydetmek gerekiyor. Şimdi ağaçlarla kapanmış olan ve uzun bir dereye uzanan bu tarlayla mezarlığı ve camiiyi ayıran duvarın kalıntılarının kilometre boyutunda uzandığı görülüyor. Anlayabildiğimiz kadarıyla zamanında Dergah’ın belli bölümleri sağlam, yüksek, uzun taş duvarlarla çevriliymiş.

Yine Dergah’ın alt kısmında kalan mezarlık ve camilik alanın karşısında Dergah’a yakın bir yerde tarlanın ortasında, tarladan ayrılan ve bir bina kalıntısı olduğu anlaşılan bir yapıdan arta kalanları görüyoruz. Buranın bir ahır veya tarlayla, tarımla ilgili bir bina kalıntısı olması ihtimali üzerinde duruyoruz.

Dergahın tarihi sınırlarının tam anlamıyla nerelerle çevrili olduğu, burada kaç tane mezarın bulunduğu, belki şimdi makilik alan içinde kalmış başka sınırlarının olup olmadığı burada bir ekip tarafından yapılacak sistemli bir çalışma sonucunda ortaya çıkarılacaktır.

 

Şu anda ise Kızıldeli Sultan’ın Türbesi’nin de bulunduğu  Dergah’ın ana görünümü şu şekildedir:

Tam ortasında yüzlerce yıllık olduğu kesin olan bir büyük dut ağacı ki Dergahı’nda burasının ana merkezi noktasını belirleyin bu tarihi anıt çeşitli dayanaklarla dallarını artık taşıyamayacak bir kültür hazinesi olarak karşımızda duruyor.

Tarihi dut ağacının hemen önünde ise parçalanmış bölümlerinin zamanla birleştirilmesinden oluşturulan yine tarihi bir çeşme bulunuyor.

Yine tarihi ahşap kapısından girince küçük bir avlusu olan ön duvarında bir kitabesiyle insanları karşılayan Kızıldeli Sultan Türbesi mevcut.

Türbe kapısından içeri girince sol tarafta duaların yapılıp, kitapların okunabileceği bir boş alanın (Niyazevi) yanında, giriş kapısının sağından bir başka kapıyla girilen Seyyid Ali Sultan’ın Türbesi bulunuyor.

Tavanları ahşap ve orijinal bir şekilde türbelerde görülen sistemle birbirine bağlana kolonlarla muhkem bir şekilde ayakta duran yanının tam ortasında mezar bulunuyor.

Türbeden bir girişin olduğu, yirmi kadar mezarın bulunduğu, uzun ağaçların boy verdiği ve taş duvarlarla örülmüş bu alanda burada hizmet etmiş, babalar, dervişler yatıyor.

Canların gayretleri ve yardımlarıyla yapılmış bir büyük misafir evi (ki gece burada konaklamak da mümkün) ve aynı çatı altında aynı giriş kapısından girilen orijinali gözetilerek tamir edilmiş Kızıldeli Sultan Erkanı’nın uygulandığı cemlerin yapıldığı bir meydanevi ise en önemli yapılardan birisi.

Yine buranın da orijinal kapısında bir kitabe mevcut.

Ana giriş kapısından ilerledikten sonra bu sefer dış avluya açılan bir başka kapıyla karşılaşıyorsunuz. Yine burada da geniş bir boşluk alan var. Bu alan ise yine şimdi önemli ölçüde yıkılmış kalın ve yüksek bir taş duvarlarla çevrilmiş bir vaziyette. Zaten artık onun ilerisin tarlalar ve ağaçlık alan görülüyor.

Dergahın ayakta kalan bir diğer yapısıysa Mihman evi.

Şu anda burada türbedarlık yapan ailenin barındığı ve önünde küçük bir avlunun bulunduğu bu tarihi bina oldukça büyük.

Ocak, yemekevi ise büyük kazanların korunduğu ve büyük bir ocağı barındıran ahşaptan bir tarihi bina.

Ayrıca yine ekmek vb. yapımında kullanılan bir başka ateşgedelerin bulunduğu bina daha var.

Bir kısmı çökmüş olan ahırlık, önemli ölçüde yıkılmış iki başka hizmet binası da Dergah’ın bölümlerinden bir kaçı. Son zamanlarda yapılan iki tuvaleti barındıran binadan da bahsetmek gerekiyor.

Bir önemli özellik olarak buradaki binaların çatılarının ince, uzun, sağlam blok taş parçalarından oluşmasıdır. Hatta köylülerle söyleşilerimizde bize aktarılan bir bilgi de bölgeye has olmak üzere ateşte ısıtılınca ekmek vb. pişirmeye yarayacak özellikte taşların bu bölge çıkıyor olması. Öyle ki, bu taşlar ticari anlamda da bir dönem toprak altından çıkarılıp satılmış bile.

Ama şimdi bu işi yapan kalmamış.

 

Dergahın Son Dönem (1919 / 2005) Gelişmeleriyle İlgili Satır Başları

Dergahın son dönemine ilişkin bilgiler edinebileceğimiz söylenen bazı insanlarla üç saatlik bir söyleşi gerçekleştirdim. Kimlikleri aşağıda bulunan bu isimler birbirlerini  tamamlayan şekilde bence önemli bazı bilgileri bizimle paylaşarak bazı gerçeklerin aydınlanmasını sağlamışlardır.

Özetle edindiğim bilgiler bile insanı oldukça düşündürüyor.

1826’dan sonra adeta yağmalanırcasına talan edilen Dergah’ın arazileri, malları, mülkleri, değirmenleri, hayvanları, günlük araç-gereçleri türlü ellere geçmiş; iç sızlatan, ne devlet kimliğine, ne insanlığa yakışmayacak şekilde tarumar edilen bir büyük inanç ve kültür ocağından adeta geride hiçbir şey kalmamıştır.

Mezarlıkları bile kurşunlanıp, yakılıp-yakılan, bir dönem binlerce dervişin, yolcunun, insanın barınıp yararlandığı altı yüzyıllık bir insanlık abidesinin hoyratça yok edilmesi karşısında bir şeyler yapılması gerektiğini söylemek için sadece sıradan bir insan olmak yetiyor.

1920’li yıllardaki Yunan, Bulgar işgalleri, Balkan Savaşları, Birinci, İkinci Dünya Savaşları, derken Yunan İç Savaşı, dram üstüne dram, zulüm üstüne zulüm, yaşatmıştır bölge insanına ve dünyanın belli başlı birkaç büyük Bektaşi Dergah’ından birisi olan Seyyid Ali Sultan, (Kızıldeli) Sultan’a.

1950’li yıllara kadar yöredeki savaşlar ve iç çatışmalar nedeniyle büyüyen dramdan dolayı bölgenin nüfus hareketliliği en hat safhaya varıyor.

Köyler boşalıyor.  Yeni köyler kuruluyor. Çok yoğun yer değiştirmeler oluyor. Hatta insanlar belli dönemlerde ayrı ayrı köylerde yaşıyorlar. Öyle ki buradaki yerli (yer değiştirmemiş) köylerin sayıları oldukça düşük. Hiç değişmeden, dağılmadan kalabilen köylerden bir kısmı Ebil (Hebil) Musacık, Merikoz. Ruşenler, Büyük Derbent, Babalar, Meseller 1950’lerden sonra kurulan köyler.

Tüm bunlara rağmen çevredeki Alevi olsun, Sünni olsun, karışık olsun tüm köyler bu Dergah’ın, Tekke’nin önemini bilip, kavrıyorlar.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yaşanan Yunun İç Savaşı’nda Batı Trakya Bölgesi çok yoğun ve büyük bir gerilla savaşına şahit olmuş, başta Rusya olmak üzeri Kominist sistemlerce desteklenen Yunan sol gerillalar birkaç yıl neredeyse bağımsız bir devlet kurarak özellikle 1945/1947 yılları arasında tam anlamıyla bölgede büyük bir kaosun yaşanmasına sebep olmuşlardır.

Bu iç çatışmadan Allah’ın ne hikmetidir bilinmez, erenler hep zorluklarla mücadele etmiş olduğu için olsa gerektir, yine Türkler, Aleviler/Bektaşiler zarar görmüşler, gerçekten çok, çetin zamanları olmuştur bölgedeki insanların.

Dergahın onarılmasıyla ilgili Yunan devletinin bir engeli olmadıysa da, yardımı da olmamış. Zaten insanlar da bunu istememişler.

1950’li yıllardan sonra normale dönen yaşamdan sonra, insanlar yavaş yavaş kendilerine gelmeye başlıyorlar. Köyler yeni düzenlere kavuşuyor. Dergah’ta da yaralar sarılmaya başlanıyor.

Tümüyle özveriyle dergahın hizmet birimleri onarılıyor. Yeni birimler eklenerek burası biraz daha adına yakışır bir kimliğe bürünen dergahla ilgili en önemli gelişmelerden birisi hiç şüphesiz yakın zamanda kurulan Seyyid Ali Sultan Tekkesi Vakfı Koruma Heyeti güzel çalışmalar içinde.

Kızıldeli Sultan Dergahı’nın yakınlarından Türkiye’ye göç edenler şimdi şuralarda ikamet ediyorlarmış: Uzunköprü’nün içinde Kavakmahalle’de, Muratlı’da, Yeniköy’de, İstanbul Firüzköy’de, Avcılar’da, Gaziosmanpaşa’da, Zeytinburnu’nda (ilk önce Taşlıtarla’ya gitmişler, bir kısmı Zeytinburnu’na geçmiş.), Bursa İsmetiye Köyü, Aydın.

 

Söyleşideki insanlar:

Ahmet Hezarfen (85): Bulgaristan’da Razgrat’a bağlı Yunus Abdal (Yonkovo) Köyü’nde doğdu. 1951’de Türkiye’ye göçtü. Hem Bulgaristan’da, hem de Türkiye’de öğretmenlik yaptı. Onlarca dergide, çok farklı konularda yüzlerce makalesi yayınlandı. Başbakanlık Osmanlı Arşivlerinden çevirdiği yüzlerce belgeden bir kısmı sekiz kitapta yayınlandı.

Ahmet Karahüseyin (77): Gümilcine’ye (Komitini) bağlı Musacık Köyü’nde 1928 yılında doğan ve 16 yaşında Kızıldeli Dergahı’nın en yakınında bulunan köylerden olan Ruşenler’e gelmiş kişi.

Hüseyin Delimolla (65), Ali Kırmacı (68),  Hüseyin Kamber (45), elli yıldır dergahın türbedarlığını  yapan Elif Çolak (76) (Uzun yıllar burada tek başına kalan, şimdi vefat etmiş Ali Çolak’ın eşi)

Benim babam 1913’teki savaşta savaşmış bir insan. Bulgarlar o zaman her tarafı işgal etmişler. Hatta İstanbul’da Çatalça’ya, Çekmece’ye, Hadımköy’e kadar gelmişler.

1912’lerde buralarda işgal edilmiş. Buradaki insanlar çok güçlükler yaşamışlar.

Kızıldeli Dergahı’nın çok arazisi, çok malı mülkü varmış. Su değirmenleri, abadolapları varmış. Hatta bir zamanlar Bektaş Dede, (Ağa) denen birisi varmış. Osmanlı zamanında buradaki arazi satılınca o da satın almış. O zaman da kendisine bir tabu verilmiş. Gel zaman git zaman, onun bir torunu 1962’de buraya gelmiş. Dedesinden kendisine kalan tapuyu göstermiş, hak iddia etmiş. Ama Yunan hükümeti bu belgeleri tanımamış. Kendisine de bir hak tanımamış. Zamanla buradaki araziler bölgedeki insanlara taksim edildi. Ruşenler Köyü’nde bulananlara dörder dönüm arazi verildi. Ama bundaki amaç buraya fakir, kimsesiz, yurtsuz Rumlar var onlara da arazi verelim, bahanesiyle, bu yörenin Rumlaştırılmasına çalışıldı. Ama gelen Rumlar da gittiler. Bugüne kadar kimseye de tapu verilmedi. Son zamanlarda tapular verilmeye başlandı. Köylülerin ortak isteğiyle Tekke’ye 30 dönüm arazi bırakıldı. Şimdi resmen Tekke’nin otuz dönümlük arazisi var. (Ahmet Karahüseyin)

Musacık Alevi/Sünni karışık bir köydür. Yüze yakın hanesi vardır.

Çete zamanında, savaş zamanında burada hizmetler yapılmaz olmuştur. Sadece mürşitler gelir, mart ayında gelirler, hizmetlerini alır giderlerdi. Savaş zamanında tabii kimse gelemezdi. Tam kapalı sayılmazdı burası ama insanlar burada ibadet yapamazlardı. Tabii burası tam kapanmadı. Çete Savaşı zamanında burada hastane bile kurdular. Aşağıdaki camiyi çeteler yıktılar.

İç savaş zamanlarında uzaktan uzağa çok zor bazı ziyaretler olsa da burada herhangi bir ibadet yapmak olanaksızdı. Gerçekten burada bir büyük çatışma vardı. Zaten burası tümüyle bir harabelik bir alandı. Ben çok iyi hatırlıyorum, buralarda oturmaya yer yoktu. Hiçbir eşyası kalmamıştı.

1960’lardan sonra yavaş yavaş buralar düzene girdi. Hükümetin hiçbir desteği olmada. İyi ki de olmadı. Biz zaten bunu istemiyorduk. Halkın kendi olanaklarıyla bazı düzenlemeler oldu. Her taraf yıkık-döküktü. Yavaş yavaş şimdi görüyorsunuz hala devam ediyor, çalışmalar sayesinde buralar belli bir düzene girebildi.

Burada oturan insan yoktu. Çetelerin savaşı 1947’li yıllarda bitti. (Ahmet Karahüseyin)

1946’lı yıllardan 1949’a kadar buralar işgal altındaydı. Ben o zamanlar Babalar Köyü’nde oturuyordum. Çeteler zorla bizim babalarımızı, büyüklerimizi toplayıp asker yaptılar. Bunu hatırlıyorum. (Hüseyin Delimolla).

Hatta biliyorsunuz bir General Markos’tan bahsedilir.

Burada neredeyse bir devlet bile kurulmuş. Sonra General Markos Bulgaristan’a sığınmış, hatta Rusya’ya da gitmiş sanırım.

Bir Süleyman Faik Efendi varmış buralardan. Hatta 2000 yılında Ayhan Bey’le Bulgaristan’a yaptığımız bir gezide benim de sınıf arkadaşım olan Razgrat’a bağlı Ca’fer’ler Köyü’nden Hüseyin Fıçıcı bana bir kitap vermişti. O kitapta bazı notlar vardı. Bu notlardan birisinde Kızıldeli Dergahı’ndan Süleyman Faik Efendi’nin 1920’lerde orayı ziyaret ettiği yazılıyordu. Bunu acaba duyan, bilen var mı? Mezarını bilen var mı?

Kitaba işlediği not şöyleymiş:

“Trakya Edirne Yunanlılar tarafından işgaliyle de Bulgaristan’a ilticamız ve bir vasıtayla ile de Ca’fer’ler Karyesi’nde Fıçıcı Mehmet Baba’yla muhibbanı kiram ile hem dem olup fakir acizanenin bir hatırası olmak üzere zirde vaz-ı imza ediyorum.”

3 kamirsani (Kanun-i Sani (?)) 336 (3 Ocak 1920, Cumartesi) Seyyid Ali Sultan Meydan-ı Zir Mütevvelilisi Ali Mollazade Süleyman Faik.

(Süleyman Faik Aşağı Tekke’de hizmet yürütmüş.)

Ahmet Bey’in sorusunu yanıtlayan çıkmadı.

Burada Komünist sistem kurmak için Tito’yla, hatta başka güçlerle de işbirliği yaptılar buradaki çeteler. (Ahmet Hezarfen).

Onlarda olan silahlar askeriyede bile yoktu. Rusya onları destekliyordu. Çeteler yiyeceklerini çevredeki köylerden, Gümilcine (Komitini) ovasından karşılıyorlardı. Hatta çevre köylülerin hayvanlarını alıp, kaçırıp dağlara götürüyorlardı. Devamlı askeriyeyle çatışma halindeydiler. Dergah çatışmaların arasında kaldı. Dergah çok kötü durumdaydı. Burasını ahır yaptılar. Buralar gübre doluydu. Burası harabe halindeydi. Kim bakacaktı buraya? (Ahmet Karahüseyin)

1919 yılında Yunanlılar burayı ilkin işgal ediyorlar.

Buradaki köylüler de o zaman Türkiye’ye kaçıyorlar. Buralardan göç ediyorlar. Burada insan kalmıyor, azalıyor. Burası boşalıyor. Gümilcine’den, uzaktan ziyaretçiler tabii devam etmişler.

Hangi tarihte olduğunu tam bilemiyorum ama sanırım 1925’lerde, burada bir katliam da oluyor.

Karakaçanlar gelmişler, buradaki insanlara çok büyük kahırlıklar vermişler, zulümler yapmışlar.

Bunlar çoban, Yunan çobanlar.

Tekke’ye çevre köylerden gelmiş beş altı aile varmış. Onlar toplanıp, burada barınmak istemişler, yani Tekke yakınlarında. Karakaçanlar ise onların yerlerine göz koymuşlar. O zamanki askerlere rüşvet veriyorlar, altın veriyorlar, kendi yanlarına çeviriyorlar. Askerler onları görmemezlikten geliyorlar. Bir akşam karakaçanlar geliyorlar, bağırıp çağırıyorlar, biz askeriz, dışarı çıkın diyorlar. Erkekler çıkmışlar dışarı. Kızanlar (çocuklar)la kadınlar içerde kalmışlar. Onlar erkekleri bir yere topluyorlar, orada hepsini kesiyorlar. Altı, yedi kişiyi böylece kesiyorlar. Bunlar hala tüm yörede anlatılır, durur. Bir kadın gizleniyor, gidip çevredeki köylere haber veriyor da, öylece haberdar oluyor, insanlar. (Hüseyin Delimolla)

Güya Türkiye Cumhuriyeti kurulunca bir kısım karakaçan konsolosluğa başvuruyor da, biz Osmanlı’dan çok memmunduk, bizleri Türkiye kabul etsin, istediği yere yerleştirsin de, bizler de Türkiye’de yaşayalım, diye söylemişler. (Ahmet Hezarfen)

Tabii korkudan buradaki insanlar kaçmışlar. Yani bir dönem bu Tekke’ye, bu bölgeye karakaçanlar yerleşiyorlar. Hatta kendileri bir de ağıl yapıyorlar burada. Buralarda çokça köpek de yetiştiriyorlar.

1950’li yıllarda tabii savaşlar bitince, biraz huzur gelince de insanlar tekkar buraya yerleşmeye başlıyorlar. Köyler tekrar canlandı. Hükümet te buradaki köylere yardım etmeye başladılar. (Hüseyin Delimolla)

Tekkenin her ne malı varsa onun altında Osmanlıca “Tekke” veya “Tekke Malı” diye bir yazı varmış. Tekke’nin malları satışa çıkarılınca çevre köylerden de alanlar olmuş. Ben hep duyardım, filanca da Tekke’nin bir malı varmış, diye.

Kepçeler, çatallar, kaşıklar, kazanlar… ne varsa her şeyi satılmış, Tekke’nin.

Değil Birinci Dünya Savaşı 1878 Türk – Rus Savaşı’ndan beri bu sorunlar yaşanmaya başlanmıştır.

Gerçekten buradaki savaşlar buraya çok zarar vermiştir. (Hüseyin Kamber)

Bizim Babalar köyünde ilaç için arasan yabancı yoktur. Hiç de olmamıştır. Köyümüz elli haneliktir ama şimdi oldukça büyük bir cemevimiz var. Bizim köyde hizmetler aksamadan yürüyor. Şimdi biliyorsunuz; dedeler var, babalar var. Dede babaların üstündedir. Her köyde baba vardır ama her köyde dede yoktur. Biliyorsunuz bir dede vardır. Dede babaların üstündedir.

Bizim köyde Ali Nalbant 45 yaşında bir babadır.

Buralarda 21 Martta tarikten geçme oluyor. Bizim için bu çok önemlidir. Biz de müsahiplik çok önemlidir. Aşure çok önemlidir. Nevruzdan sonra artık gün yoktur, ayda mı, on beş günde bir mi, insanların isteğine göre toplanılır.

21 Martta Tekke’de yunaktan geçtikten sonra, yani dedenin huzurunda hizmetleri yapıldıktan sonra babalar da gelirler, bizlerin hizmetini görürler, bizleri tarikten geçirirler.

En son bu sene Mehmet Koç Dede, Kızıldeli Sultan’da babaları yunaktan geçirdikten sonra bizlerin hizmetlerini gördü. (Ali Kırmacı)

Pazarı pazartesine bağlayan gece ve her Perşembe akşamı  çerağlar yanar.

Tekke’de 12 çerağ yakılır. Babapınar’ında 2 çerağ yakılır. Aşağıtekke’de 2 çerağ yakılır. Gözcüler Makamı vardır, 2 çerağ yakılır. Mesela bu gözcüler gerçekten gözcülük yaparlarmış. Atlar, atlılar, yabancılar gelirse onları haber verirlermiş, onlar gerçek gözcüymüşler. (Hüseyin Kamber)

 

Elif Çolak (76) Tekke’nin Türbedarı:

Ben Kamberler Köyü’nden geldim. Benim babam çok fukaraydı. Babam Mustafa Kamber’di. Kendine Kamber Mustafa, derlerdi. Amcalarım çoktan Türkiye’ye göçtüler.

Annemin adı Sümbül, babamın adı Mustafa.

Evlendikten sonra da buraya geldim. Daha önce babamla gelirdim. Babam buraya gelirdi. Hizmet yapardı. Ben 13 yaşında da buraya babamla gelir giderdim. Eskiden Tekke’ye Bakkal Hüseyin bakarmış, sonra babama vermişler.

Bozgunculuk döneminde insanlar Sarpdere’de oturuyorlarmış.

Babam buraya bakım yapardı. Buranın tamir işlerini yapardı. Çerağ yakardı, mum uyarırdı (yakardı), ben hatırlıyorum.

Babam Kamberler’den Yılanlı’ya gelip oturdu. Sonra Çekekli’de de biz oturduk. Evlendikten sonra ben tekrar Kamberler’e gittim. Benim kısmetimmiş en sonunda yine evlendikten sonra buraya geldim. Çolak Ali’yle evlenmiştim. Baba bizi yanına aldı. Biz de artık temelli buraya geldik.

Babam zamanında burada hiçbir şey yoktu. O zamanlar insanlar hasırlarda otururlardı. Ne örtü, ne döşek hiçbir şey yoktu. Çok fukaraydık o zamanlar. Bozgunculuk, savaş vardı.

İnsanlar uzaklardan gelirlerdi ama yatacak bir şey yoktu. Beraberlerinde örtüsünü, mörtüsünü getirirlerdi. Burada yatmaya hiçbir şey yoktu. Burada ufacık bir odacık vardı. (Şimdi meydanevinin yanında konukevi olarak kullanılan yapı)

İnsanlar merhamet ettiler, topluyorlar, yapıyorlar, düzüyorlar, şimdi.

Ben 18 yaşında evlendim. Eşim de daha askere gitmemişti. 5 çocuğum var. Torunumun torunu bile var. İkinci nine oldum şimdi. Biz eşim Çolak Ali ile iyi geçindik.

Türbede eskiden kazı yapmışlar, para aramışlar.

Biz burada ekin, buğday, çavdar ilerde ekerdik. Şimdi tarlalar az kaldı. Şimdi geçim daha zor. Çocuklarımı okutamadım. Ben de okuma yazma bilmem. Çocuklar gidiyor, çalışıyorlar da geçiniyorlar.

Kışın ağaçları kesip yakıyoruz. Kışın buraya kimse gelmez. Yakıyoruz sobaları oturuyoruz.

Biz burada bir aileyiz. Oğlumun çocuklarıyla oturuyoruz. Onlar çalışıyorlar. Hasta olursak, gelip yolları açıyorlar, uğraşıyorlar.

Ben Recep Dede’yi, Hüseyin Dedeleri hatırlıyorum. Atlarla gelirlerdi onlar. Dedeler gelip burada kurbanlara dua yaparlardı.

Ben hep burada kaldım. Hiçbir yere gitmedim. Benim akrabalarımın hepsi Türkiye’dedir.

Yazın buraya günübirlik gelip gidiyorlar.

Benim de eşim Saç Kayası (Gözleme Kayası, Yağlı Kaya) denilen iyi ekmek yapılan bir kaya çıkarırlardı. Bir de maden vardı. Ama şimdi kimse bundan istemiyor. Kimse bununla ilgilenmiyor.

 

Yörede Hatırlanan En Son İnanç Önderleri:

Alaca Ahmet Baba:

1944’e kadar baş babaymış, dedeymiş.

Kendisi Salıncak Köyü’nden, Merikoz’danmış. Burada yaşaman tüm olumsuzluklara rağmen babalık yapmaya devam etmiş. İlk kendisi hatırlanıyor.

 

Buçuk Ali Baba:

Hebil Köylüymüş. 1954’e kadar Baş Babaymış.

 

Hüseyin Bekir Usta Baba:

1988’e kadar babalığa devam etmiş. Baş babalık yapmış. Hebil Köylüymüş. Mezarı Babalar Köyü’ndeymiş.

Hüseyin Bekir Usta Baba, Recep Dede’yle birlikte hizmetler yürütmüş. Hüseyin Baba ölünce onun yerine Recep Dede hizmetleri onun yerine yürütmeye başlamış. Yani baş babalık, dedelik yapmış.

 

Recep Dede:

Kendisi çok sevilen bir inanç önderi olarak, yörede anılan bir dede.

1955’te Hacı Bektaş Dergahı’nı ziyaret ederek burada kurban kesmişler.

O yıllardan beri kendisi baba olarak biliniyor.

Uzun zamandan beri hizmet yapmayı bırakan, sağlığı ve yaşı buna uygun olmayan Recep Dede bu senenin ocak ayının 22 veya 23’ünde Hakk’a yürümüş. Bizlerin en büyük arzularından birisi geçen sene kendisine ulaşamadığımız bu doksan yaşındaki dedeyle söyleşi yapmaktı. Ama buna mümkün olmadı. Bu sene de çok istememize rağmen sene başında yine Kızıldeli Sultan’la ilgili yapılan bir söyleşi için yöreye gitmekti bu da mümkün olmadı.

 

Küçük Ali Dede:

Babalar Köyü’nden. Recep Baba’yla birlikte hizmet yürüttü. Ama şimdi görevi bırakmış.

 

Mehmet Koç Dede:

Şu anda bu hizmeti yapan Mehmet Koç Dede’yle ayrıntılı bir söyleşiyle yaşamı, görüş ve düşünceleri hakkında detaylı bir bilgiye sahibiz.

 

Tekkede Son Dönem Hizmet Yürüten Bekçiler (Tekke-nişin)

1950’li yıllarda Kamberler Köyü’nden Mustafa Kamber (Kamber Mustafa) Tekke’nin bulunduğu yere gelip, yerleşiyor ve o tarihten itibaren Tekke’nin her türlü işlerini üstleniyor.

Daha sonra damadı olan Ali Çolak (Çolak Ali) buraya geliyor. O da buraya yerleşiyor. Ali Çolak’tan sonra oğlu Müslüm Çolak  bu hizmeti yürütmeye devam ediyor.

Hüseyin Kamber’in babasıyla, Müslüm Çolak’ın annasi (Elif) kardeşmiş. Böyle bir akrabalık bağları da var.

Bu aile elli yıldır Tekke’nin her türlü onarımını, bakımını, korumasını yapıyorlarmış.

Buradaki otuz dönümlük araziyi ekip, biçiyorlar, en yakın yerleşim birimine kilometrelerce uzakta olan bu Tekke’nin gözcülüğünü de onlar yapıyorlarmış.

Eskiden daha bol verimli arazileri işleten aile şimdi ise kendi geçimini sağlamakta zorluk çekiyor. Müslüm Çolak’ın çocukları çalışmak için başka yerlere gitmek zorunda kalıyorlar. Burada verimli ceviz ağaçları varmış. Ama bunların sayısı da verimi de azalmış.

 

Bu yazı şurada yayınlanmıştır: Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, Kış 2005/36, 233-252, Gazi Üniversitesi Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Merkezi

 

Lütfi Aykurt Baba’yla Söyleşi

 

Kızıldeli Sultan Ocağı’nın Halife Baba’sı (Dedesi) pozisyonunda olan Lütfi Aykurt’u evinde Fethi Erdoğan Dede ve Celal Arslan’la, ziyaret ettik.

Ziyarette Lütfi Aykurt’tan çok detaylı bilgiler derledim.

Ziyaretten oldukça mutlu olan Lütfi Aykurt bu konuda yapılacak her türlü çalışmayı desteklediklerini söylüyor.

17 Nisan 1937’de Silivri Ortaköy’de doğduğunu söyleyen Lütfi Aykurt Baba, atalarının ve eşinin ailesinin Yunanistan’tan buraya göçtüğünü anlatıyor.

Mübadele döneminde çok sıkıntılar çekildiğini, insanların birbirlerinden koparıldıklarını anlatan Aykurt, Kızıldeli Sultan’ın da Balkanları İrşat eden bir pir olduğunu, ona bağlı olmaktan dolayı onur duyup, layıkıyla hizmetlerini yerine getirmeye çalıştıklarını belirtiyor.

Lütfi Aykurt’un verdiği bilgiler şu şekilde:

Bizler Aleviler, Bektaşiler olarak çok sıkıntılar çekmiş insanlarız. Birçok kez düzenimiz bozulmuş.

Özellikle 1826’daki olaylarla Bektaşi Dergahları, Tekkeleri tarü mar edilmiş. Kaynak kitaplar yakılmış. Doksan üç Harbi olmuş (1876-77). Daha sonra biliyorsunuz, Balkan Harbi var. Birinci Dünya Savaşı var. 1925’de tekke ve zaviyeler kapatılıyor. Buna rağmen bizler hizmetlerimizi yerine getirmeye çalışmışız. Biz bugünlere kolay gelmedik, nice badireler atlattık. O yüzden bugünün değerini de iyi bilmemiz gerekir. Ben nacizane bu yola hizmet etmeye çalışıyorum. Bizlerin geldiği yerin ismi de Ortaköy’dür. Dedemlerin bağlı oldukları kaza. O nedenle bizler de aynı ismi yaşatıyoruz. Biliyorsunuz, eskiden Müslümanlarla Hıristiyanlar içi içe bir yaşam sürüyorlarmış. Birbirlerini etkilemişler. İnançlar arası hoşgörü olmuş. Biz zaten hoşgörüden yanayız. Kızıldeli Sultan’a bağlı 24 köy varmış. Vakıf arazileri varmış. 1370 tarihide Birinci Murat türbeyi yaptırmış. Aslında bizlere Karagöz yörükleri de denirmiş. Kızıldeli’yle ilgili anlatıları biliyorsunuz. Benim bilebildiğim kadarıyla Doç. Dr. Bedri Noyan’ın eski yazıdan çevirdiği bir kitap var. Ayrıca Hüseyin Pehlivan Dede de bir elyazması vardı. Bunun yanı sıra Hasan Özgüner (Kadir Hasan)’ın da Türklerin Rumeli’ni Fethi isimli bir kitabı vardır. Bir de bende Faziletname var. Kırcaali’de bir de Seyit Baba varmış. Kızıldeli Sultan (Seyyid Ali Sultan) Yunanistan Dimetoko’da Gaziler Tepesi’ndedir. Temmuzun 27/28’nde Seçek Yaylası Şenliği olur. Aslında bir yayla etkinliği değildir bu. Burada bir yaylaya çıkma yoktur. Ama insanla bu şenlikte bir araya gelip, birlikte olurlar. Benim duyduğuma göre o bölgede 10 Alevi Bektaşi köyü kalmış. Şu anda Medeni Yağcı, İbrahim Manaf, Burhan Sütçan bana bağlı babalar. Kızıldeli Sultan Ocağı’na bağlı olarak Bursa İsmetiye Köyü’nde Demirtaş’ta, İsmail Baba varmış. Bir de bana Orhangazi, Ortaköy’de oturan Erdoğan Baba hizmet yapıyor. Bana Gürbüz Baba ve  İsmail Pastırmacı Babalar bağlı değiller. Ben on yıldır babalık yapıp, görevlerimi yerine getiriyorum. Bana bağlı Nail Derviş ve Salih Dervişler var. Bizde müsahiplik çok önemlidir. Ahret kardeşliği denen bu olay insanı tamamlayan, eksikliklerini gideren bir büyük inanç kurumudur. (Bizde müsahipsizlere yediler denir.) Bir kişi yola girip, nasip alacaksa ilk önce mürebbisini bulur. Daha sonra ahret anasını ve babasını bularak, kurban kesip yola girer. Bizde 12 post vardır. Bu on iki postun, hizmetin sahipleri çok önemlidir. Bir nevi bakanlar kurulu gibi çalışırlar. Bizler cemlerimizi kesinlikle aksatmadan hem de ödün vermeden devam ettiriyoruz. Her cemde sizlerin görgüden geçme dediğiniz şeyleri bizler yaparız. Cemin bir başlama ve bitme ayı, haftası yoktur. Her an canlar cem yapabilirler. Yalnız 12 gün Muharremde Matemde kapalıdır. Kişi Almanya’dan gelmişse, babaya söyler, daha sonra canlara haber verilir ve cem yapılır. O cemde de mutlaka tüm hizmetler yerine getirilir. Bizim hiçbir cemimizde hizmetler aksamaz. Gerçekten de sabahlara kadar sürer. Biz bu sene de Kumrular da, Ortaköy’de aynı şekilde cemlerimizi yaptık. Bizde aynı zamanda Sarı Çorba da önemlidir. Bu Aşuredir. Herkes orucunu tuttuktan sonra Sarı Çorbası’nı yapar. Burada da bizlerde tarikten geçme olayı vardır. Aynı zamanda Nevruzda da insanları pençeden geçiririz. Eğer kişi yolu zarara uğratacak bir iş işlerse ona ceza verilir. Hiç kimseye imtiyaz tanınmaz. Bizde kişinin ceza alması ceme katılanların taktiriyle olur. İnsanlar babayı da düşkün yapabilirler, cemden düşürebilirler. O kişi bir daha ceme giremez.

Nitekim bir baba taliplerinin isteğiyle babalıktan düşürüldü. Toplumdan dışlandı. Sıkı kurallarımızla Hakk Muhammed Ali yoluna zarar gelmemesi için, canımızı bu yola feda ettik. By pass oldum, böbreklerimden ve diğer birçok yerimden şikayetim var ama yol daha ulu olduğu için hizmetleri yerine getirmeye devam ediyoruz. Şu anda Ortaköy’de dört gölüm var. (Göl: bölüm, bölük anlamındadır. Yani talip sayısı çok fazla olduğu için bunlar kısım kısım ayrılır. Hepsinin hizmeti de ayrı ayrı görülür. Buna bazen ocak, oğul, dergah vb. isimler de verilebiliyor.) Bize bağlı köyler şunlardır: Edirne’de  Lalapaşa’da Taşlımüsellim (yarı yarıya); Uzunköprü’de Yeniköy, Esköy (bir kısmı, İlçe merkezinde), Çobanpınar, Akıncılar  (Dravşan); Malkara’ya bağlı Pişman (Yenidibek), Teslim (Sarıpolat), Yayla göne; Meriç’te Omurca (Medeni Yağcı), Nasuhbey Köyü; Pınarhisar’a bağlı İslambey, Silivri Ortaköy, Firüzköy, Bursa Merkez; İsmetiye Köyü, Atıcılar Köyü.

(Bir önceki sene yine aynı bölgeye yaptığım uzun ve kapsamlı bir gezinin notları için bknz: Ayhan Aydın, Erenler Bahçesi, Aspaş Matbası, 2003, İstanbul.)

Firüzköy, 26 Mart 2004

Serçeşme Dergisi, Sayı: 7, Şubat 2005

 

Türk – Yunan Şiiri

 

sıla  derdine düşünce anlarsın

yunanlıyla kardeş olduğunu

bir rum şarkısı duyunca gör

gurbet elde istanbul çocuğunu

 

türçenin ferah gönlünce küfretmiş

olmuşuz kanlı bıçaklı

yine de bir sevgidir içimizde

böyle barış günlerinde saklı

 

bir soyun kanı olmasın varsın

damarlarımızda akan kan

içimizde şu deli rüzgar

bir havadan

 

bu yağmırlu cömert

bu güneşle sıcak

gönlümüzden bahar dolusu kopan

iyilikler kucak kucak

 

bu sudan bu tattandır ikimizde de günah

bütün içkiler gibi zararı kadar leziz

bir iklimin meyvasından sızdırılmış

bir içkidir kötülüklerimiz

 

aramızda bir mavi büyü

bir sıcak deniz

kıyılarında birbirinden güzel

iki milletiz

 

bizimle dirilecek bir gün

ege’nin altın çağı

yanıp yarının ateşinden

eskinin ocağı

bir kahkaha çalınır kulağına

sonra rum şiveli tükçeler

o Boğaz’dan söz eder

sen rakıyı hatırlarsın

 

Yunanlıyla kardeş olduğunu

sıla derdine düşünce anlarsın

 

Bülent Ecevit