Şeyh Bedreddin Gerçeği…

Şeyh Bedreddin Gerçeği Ve Ahmet Yaşar Ocak’tan Yine Tarihi Kaynak Bir Kitap: Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler, 15.-17. Yüzyıllar

 

Şeyh Bedreddin’le ilgili bugüne kadar gerçekten de birçok kitap yazılmıştır. Sayısız makalenin de konusu olan Şeyh Bedreddin aslında tarihi kişiliği oldukça iyi bilinen bir şahsiyet olmasına rağmen, ülkemize mansus olan bir durum nedeniyle, farklı farklı algılanmaktadır.

Sağcısından, solcusuna birçok guruptan insan, aynen diğer birçok tarihi olayda veya tarihi şahsiyette olduğu gibi Şeyh Bedreddin konusunda da kafa karıştırmaktan başka bir şey yapmamaktadırlar.

Nasıl bir Babailer İsyanı, Pir Sultan Abdal gibi önemli olay ve kişiler çarpıtılıp aktarılıyorsa, Şeyh Bedreddin de tarihi kişiliğinden koparılıp, soyutlanıp ülkemizde farklı farklı aktarılmaktadır. Kimileri onu bir Marksist İdeoloji ve eylem adamı olarak gösterirken, kimileri de Sünni bir otorite olarak fıkıf, kelam konularının zamanında bir uzmanı olarak göstermek istemektedirler.

Şahsen aynen diğer konularda olduğu gibi Şeyh Bedreddin konusunda da, en doğru yaklaşımı sergileyen kişinin, benim on yıl boyunca izlediğim kadarıyla Alevilik/Bektaşilik konusunda en büyük uzman olan, Ahmet Yaşar Ocak olduğunu söylemek gerekir.

Onun her kitabı bir kaynak eser olma özelliğine sahiptir. Şeyh Bedreddin’i de çok detaylı bir şekilde ele alıp, incelediği eseri olan Zındıklar ve Mülhidler isimli eserde konuyla ilgili en sağlam bilgilerin olduğunu söyleyebiliriz.

Bunun yanı sıra konuyla ilgili olmak üzere kaleme alınan bir çok eserin yine olayı tam anlamıyla yansıttığını söylememiz mümkün değildir.

Ben daha önce okuduğum ve her kitabı gibi gerçek bir kaynak kitap ve dolayısıyla konularla ilgili tekrar tekrar okunması gereken eserler olduğu için açıkçası oyunla yeniden gündeme gelen Şeyh Bedreddin’le ilgili bilgilerimi tazelemek için Ahmet Yaşar Ocak’ın kitabını yeniden okudum.

Biz Ahmet Yaşar Ocak’ın eseri sayesinde gerçekten de hurafeler, destanlar, menakıbnameler içinde kaybolan Şeyh Bedreddin’in gerçek kimliğini çok daha net bir şekilde görebiliyoruz.

Bir kere kelimenin tam anlamıyla bir tarihçi, dört dörtlük bir tarihçi olduğu için yazar bize çok açık, belgeler ışığında gerçek tarihi olayları sıralayarak sağlam bir hüküm vermemizi sağlıyor. Ayrıca birbirinden çok farklı görüşleri yansıtarak olaya tek yanlı, tek boyutlu bakmamızı da engelliyor. Ama açıkçası mükemmel olan araştırmacı kimliğiyle de çırılçıplak bir şekilde gerçekleri ortaya serince sizlerin de bu fikirleri, görüşleri kabul etmekten başka bir yolunuz kalmıyor.

Diğer tüm eserlerinde olduğu gibi, Ahmet Yaşar Ocak’ın bu kaynak eseri de gerçek manasında bir başyapıt sayılmalıdır.

 

Dilerseniz konunun uzmanından, Şeyh Bedreddin’le ilgili bazı gerçekleri “Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler, 15.-17. Yüzyıllar, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1998” Kitabından birlikte okuyalım:

“….. Bizzat torunu Halil b. İsmail’in menakıbnamesi dahil, Şeyh Bedreddin’den bahseden bütün Osmanlı kaynakları, babası İsrail’in bir Osmanlı emiri, bir gazi ve aynı zamanda kadı olduğunu, I. Murat zamanında –muhtemelen Edirne’nin 1361’deki fethinden birkaç yıl önce- Meriç Nehri’nin hemen batısında bulunan Dimetoka’nın (Didymeoteichon) ele geçirilmesiyle birlikte, yakınlarındaki Simavna (yahut Samavna) Kalesi’ni zaptettiğini, sonra da buraya bizzat komutan ve kadı tayin edildiğini ittifakla yazarlar. ……Annesinin ise, babası tarafından zaptedilen Simavna Kalesi’nin komutanının kızı olduğu, İsrail’in, Melek adını alarak Müslüman olan bu genç kızla evlendiği rivayet ediliyor. İşte Bedreddin Mahmut bu evlilikten 1359 yılında Simavna Kalesi’nde dünyaya gelmiştir.

….. Kadızade-i Rumi diye meşhur olacak olan riyaziyeci Musa ile önce Bursa’ya gitmiş, burada bir süre okuduktan sonra Konya’ya geçerek muhtemelen meşhur Fazlullah-ı Hurufi’nin –menakıbameye göre Sadeddin Teftazani’nin- talebesinden Mevlana Feyzlullah’tan bir sene kadar astronomi (ilm-i nücum) dersi almıştır. Eğer bu zatın Fazlullah-ı Hurufi’nin talebesinden olduğu doğruysa, bu, Şeyh Bedreddin’in Hurufilik’le ilk muhtemel teması demek olduğundan, bizim için çok önemlidir. Böylece Konya’da, bu eski Selçuklu kültür merkezinde eğitiminlerini sürdürürken, hocalarının vefatı üzerine iki amca çocuğu tahsillerine devam etmek üzere, bugün olduğu gibi o zamanlar da özellikle İslami bilimlerde uluslar arası bir eğitim merkezi olan Mısır’a, Kahire şehrine gitmişlerdir.

… İşte, Berdeddin’in Kahire’deki bu tahsil hayatının tam ortasında önemli bir olay gerçekleşir. Bu, onun köken itibariyle kendi gibi Anadolulu olan Şeyh Hüseyin-i Ahlati ile karşılaşmasıdır. Kanaatimizce Bedreddin’in bundan sonraki hayatını, düşüncelerini, özellikle İslami anlayış ve yorumunu köklü bir şekilde etkileyecek ve akılcılığa yönlendirecek olan bu karşılaşma, onun bütün hayatını da değiştirmeye yetmiş olmalıdır.

….bizce onun Tebriz’deki ikametinin gerçek sebebi, Hurufi çevreleri ile temasa geçmektir…. Bedreddin’in Şeyh Hüseyin-i Ahlati ile açılan düşünce dünyası, Hurufiliğin bu ana merkezinde bu çevrelerle temasının sağlamış ve geniş ölçüde etkilenmesine, tasavvuf telakkilerinin bu doğrultuda gelişmesine, hatta kökleşmesine yol açmış olmalıdır…”

Aynı kaynak eserden onun belli süre Mısır’da kalış öyküsünü, Anadolu’ya geçişini, daha sonra ise Musa Çelebi’yle karşılaşıp onun yanında yer aldığını,  1406 veya 1407 tarihlerinde kazaskerlik yaptığını, 1412 yılında Musa Çelebi’nin taht kavgasında Çelebi Mehmet’e yenilmesiyle de İznik’e sürgün gönderilmesinin öyküsünü de öğreniyoruz.  Kitapta Torlak Kemal, Börklüce Mustafa’nın ayaklanmaları, Şeyh Bedreddin’in duygu ve düşünce dünyasının oluşmasında etkili olan kişiler ve dini/düşünsel akımlar da ayrıntılarıyla aktarılıyor.

Şeyh Bedreddin’in Alim yönü, Mutasavvıf yönü, “İhtilalci” yönü birinci el kaynaklara da dayanarak, çok geniş bir eser taraması konucunda çok dikkatli ve özenli bir şekilde ortaya seriliyor.

Elbette sadece Şeyh Bedreddin’i değil aynı zamanda Osmanlı’da din dışı ilan edilen Mülhit ve Zındık olarak adlandırılan büyük kitle ve oldukça ünlü kimi düşün insanlarının, inanç önderlerinin ne gibi haksızlıklara maruz kaldıklarını, birçoklarının nasıl idam edilip cezalandırıldıklarını da, Ahmet Yaşar Ocak’ın bu kaynak eseri sayesinde öğrenmiş bulunuyoruz.

Yazımıza yine aynı isimli eserin Şeyh Bedreddin’le ilgili sonuç bölümünü vererek bitirelim:

“… Bununla beraber, bu materyalist, akılcı Şeyh Bedreddin’in içinde, derinlerinde, zaman zaman ona üstün gelen bir de, kuvvetli cezbe sahibi, güçlü bir mistik Bedreddin de vardır. Şeyh Hüseyn-i Ahlati’nin keşfedip yüzeye çıkardığı bu Bedreddin, materyalist Bedreddin’in tabiatın dışında soyut bir kavram olarak değilde de, bizatihi kainatın kendisi olarak açıkladığı Allah’ın sesini işittiğini düşünerek vecd içinde “Allah!” diye haykırıp ağlayacak, yarı uyanık bir durumdayken karşısında pırıl pırıl parlayan kendi ruhunu gördüğünü sanacak, yanan mumun öldürüldüğü pervaneyi dirilttiğine inanacak kadar coşkun bir mistiktir. Cezbesi baskın çıktığı zamanlarda, materyalist yanı tamamiyle ortadan kaybolmakta, her şeye bu çoşku penceresinden bakmaktadır. Zaten Şeyh Bedreddin’in kendisi de bu durumun farkındadır; zaman zaman güçlü bir cezbe hali yaşadığını ve ruh halinin, bazen ötekinin öne çıkmasıyla bir arada yaşamaktadır. Bu nasıl olabilir? Kanaatimizce bunun tek kökü, Fazlullah-ı Hurufi ve İmameddin Nesimi ile gelişen bir gövdesi, Şeyh Bedreddin’den sonra da –ileriki bölümlerde ulemadın ve sufiyyeden örneklerini göreceğimiz- serpilmiş dalları vardır. Son tahlilde Şeyh Bedreddin ne yalnız biri, ne de yalnız ötekidir; ileride çok açık ve kesin belgeler ortaya çıkarılıp yukarıdan beri çizmeye çalıştığımız Şeyh Bedreddin portresini değiştirmediği sürece, kanaatimizce o her ikisidir ve Osmanlı tarihinde kendinden sonraki bu tip insanların da önderidir, “ser-çeşme”sidir. …” (Zındıkları ve Mülhidler, sayfa:136-202)